İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Yelveren’i bilmeyen yokmuş!

İstanbul Taksim’de, Oktay¹ ile birlikte oturmuş çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da dil üzerine aytışıyorduk.

Neredeyse %100’e yakın arı bir dil ile konuşmamız sürerken, toplum içinde yeñi sözcükleriñ tutunması, verilen tepkiler, kişileriñ bakış açısı gibi konulara sıra geldiğinde, birkaç gün önce başımdan geçen bir olayı añlattım;

Anneannemgildeyken, oda epeyce sıcaklamıştı. O ânda, sanki 40 yıldır kullanımdaymış gibi, birden dilimden “yelveren” sözcüğü çıktı; “yelveren yoxtuu?” diye sordum. Anneannem, hiç duraksamadan, “bax, ordadı” diyerek yukarıdaki “vantilatörü” gösterdi. Biraz soñra içeriye dayım girince, “yelveren çalışmıır?” diye sordum. Dayım, “ne” deyince, “yelveren daa” diye yiñeledim, soñra “haa” diyerek çalıştığını söyledi.

“Yelveren” sözcüğü ile ergen yaştaki ulayı (ve) bir takım kişilerin, nasıl dalga geçtiğiñi biliyoruz. Ançıp bu kısa anı, Oktay’ıñ ilgisiñi çekmişti. “Acabâ, eski topraklar, dile daha mı duyarlı?” diye söylendik. Soñrasında “neden bunu denemiyoruz?” diye yola koyulduk.

Eski betikçileri (sahafları) dolaşırken, yaşlı bir amcanıñ baktığı satağa yâni dükkâna girdik. Amcamız, ne bilgisayar kullanıyor ne de bu tür bir aygıt. Sorduğumuz her betiği, önce düşünür, soñra “var” ya da “yok” diye yanıtlardı. Aytış koyulaşınca, içerisi epeyce ısınmaya başladı. Ben hemen araya girdim; “ya bi yelveren olsaydı keşke…” Amca, hiç duraksamadan, “yok be oğlum, hasta ediyor o” diye yanıtıñı verdi. Burada başka sözcük denememiz olmadı, Oktay da “Kumusî Türkî” betiğiñi aldı ulayı oradan çıktık.

Bir başka eski betikçiniñ yerine girdik. Burada “klima” vardı. İçeriniñ serinliği hoşumuza gidince, “ooo burada yelveren de varmış” diye söze başladık. Sonuçta klima ile vantilatörün ereği aynı. İkisi de yel verme işini yapıyor. Bu durumda ikisine de yelveren demekte sorun yok.

Buradan da çıkınca, yolda “tümden öz Türkçe konuşalım” diye karar kıldık. Başka bir satağa girince, “Esenlikler” diyerek söze başladık. “Talat Tekin’iñ betikleri var mı?” diye sorduğumda, karşı taraf, “betik” sözcüğünde takılınca, “kitap” diyerek yeñilemek durumunda kalıyordum. Soñrasında gittiğimiz sataklarda da betik sözcüğüñü baña yiñelettiler.

Birkaç gün soñra da Zafer² ağabey ulayı Oktay ile buluşup, öğle yemeği için bir aşeviñe  gittik. Garsona, “seçke yok mu?” diye sorduğumda, hiç duraksamadan; “işte burada” diyerek “menü“yü uzattı.

Günüñ soñunda şunlara ulaşmıştık;

  • Kökleri herkesçe bilinen türetimler, ânında tutunabiliyor.
  • Eski dilden diriltme sözcükleriñ işi zor. Emek yoyulmadan tutunması olanaksız.
  • Eski topraklar, yeñi sözcükleriñ türetildiğiniñ ayırdın da bile değil. Bildiği sözcükler ile yapılan türetimleri ânında añlayıp, yanıt verebiliyor.
  • Sözcüklerle dalga geçen ergenleri ciddiye almamak gerekiyormuş.
  • Yelveren sözcüğünü bilmeyen yokmuş.
  • Seçke sözcüğünü bilen garsonlar da vârmış.

Gökbey ULUÇ

___________________________

[1] Oktay Doğangün – Doğabilimci
[2] Zafer Öztürk – Deñizci

 

3 cevap

  1. avatar Şâkir AŞÇI dedi ki:

    Yazınızda söylediğiniz gibi yeniye nedense yeniler, ergen olanlar karşı. Bir “modernlik”tir gidiyor, yeni türetimler de yeniliktir “modern” dediklerinin karşılığı da odur ya zaten, çağın gerektirdiklerine uygun olan… Sorup da yanıtını alamadığım soru şu: Neden biz bizim dilimizi engellemek için var gücümüzle uğraşıyoruz? Bir şey daha var usuma yatmayan: Bir toplum kendi konuştuğu öz dilini nasıl küçümseyebilir? Bu yalnızca bizde mi var yoksa bizim gibi başka toplumlar da var mı acaba?

    Sıradan olacak ama ne varsa eskide var…

  2. avatar Açelya Demircan dedi ki:

    Ne kadar güzel anlatılmış Türkçenin can çekişmediği, kalbinin hala atıyor olduğu hatta gençliğini hiç yitirmemişliği..
    teşekkürler

Yorumlar kapatıldı.