İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Yazıncının Umudu

Uyanırsınız. Karabasanları mı, arda koymuşsunuzdur; yoksa, tatlı düşleri mi?.. Uyanır uyanmaz yitik yıllarınızı, düşünmeye başlarsınız. Ne denli savrulgan, savurgan olduğunuzu da… Öyle ki, geçmiş nice yıldan geriye – kala kala – anılar, kalmaktadır. Onlarsa, belleğe kapatılmıştır. Bir düşünürün kişi yaşamını, “uyanış, bekleyiş ile tükeniş” biçiminde özetleyiverdiğini, anımsarsınız. Bu yargı, doğru mudur ola? Kötümserleşeyazdığınızı, ayrımsayınca; silkinip kalkarsınız. Şunu, pekiyi bilirsiniz: Yaşam, kötümserliği, yenik düşürür; dahası, bozguna uğratır. Peki, “yaşam” nedir?:

 

Ovanın gökyüzünde süzüleduran bir kartalın gördükleri, tavan arasındaki sepette oynaşan boyam boyam kedi yavruları, çocukluk arkadaşları, yeniyetmelik sevileri; göçler, savaşlar, soykırımlar, türlü sayrılıklar; uçsuz bucaksız evrenimizde ufarak bir gezegen olan Yer; inlerde yaşayıp çiğ et yerken, binlerce yıl sonra gökdelenlerde yaşayacak etyemez torunlarını, uslarından geçir(e)memiş atalarımız; acı ile tat (acıtat), gönenç, sevinç, umut ib. Besbelli, yaşamın bir dökümünü, çıkarmak – handiyse – olanaksız. Gelgelelim demin saydıklarım, yaşamın “kaplam”ında yer almaktadır. Gene de, yaşam, çekiye gelmez; usa sığmaz. (Hani siz, küçükken; eski çocuk dergileri, satan yaşlı bir bakkal, vardı? İşte, o[nunki] bile, yaşamdı!)

 

Yaşam, şöyledir; böyle değildir. Belki bütün bu ıcığını, cıcığını, çıkarmalardan bıkıp usandınız. Yaşamın ne olduğunu ya da olmadığını, öğrenmek istemiyor; yalnızca yaşamdan “tat” almayı, diliyorsunuz. Oysa bu, o denli kolay bir iş sayılmaz. İlkin gövdesel, tinsel sayrılıklara tutulmamış bulunmalı; en azından onları, belirli düzeylerde tutmayı; demek denetlemeyi, becermelisiniz. Bu, yetmez: Yaşamınızı, sürdürmeye yetecek denli çok geliriniz, var olmalı. Ayrıca, bilgelik – yaşam bilgisizliğinden sıyrılmışlık − gereklidir. Bu koşulları, yerine getirirseniz; eşdeyişle tuzunuz, kuruysa; yaşamdan tat alırsınız. Bu kerte güç bir işi, beribenzer kimsenin başaramadığı, başaramayacağıysa, apaçık. Ya siz, yaşamdan tat alabiliyor musunuz?

 

Yaşamın size – özellikle son yıllarda – acımasızca davrandığı, söylenebilir mi? (Sakın siz, yaşama acımasızca davranmış, davranıyor olmayasınız!). Evet, nesnel gerçeklik ile ülküler arasında hep bir uçurum, vardır. Gelgelelim bu; söz konusu uçurumu, biraz olsun kapatmak üzere hiçbir çaba, harcan(a)mayacağı anlamına gelmez. “O uğurda çaba harcadığımızı, kim, ayrımsayacak?” diyeceksiniz. Öyle ya, çoğun elin ermediği, gücün yetmediği, ortada. Başkaca kim, kime; dum, duma. “Kimseden kimseye iyilik, yok”-yollu bir atasözümüz bile, bulunuyor. Öyleyse?.. Yaşayadurmaklığımızı, salt “yaşama isteği”ne mi bağlamalı? Hele duralım! Bu denemede genelgeçer yanıtlara yer, yok. Gene de, konu, aydınlık kazanıyor gibi. Ben, dingin dingin uslamlamayı, sürdüreyim:

 

Kimi kez dilin gücüne, sözün büyüsüne inanmaz olursunuz. Ne ki, dil, gerçekten “büyülü” bir düzendir. Üstelik kendisine karşı koyamayacağınız denli güçlü sayılır. Dahası, ondan – sonuna değin – yararlanmak gerektir; yoksa, onu, karşımıza almak değil. Nitekim bu yazının yapıtaşları, sözcükler; demek gerecim, dil. Kişi yaşamını, dilden bağımsız bir yoldamda irdelemek, olanaksız. Doğrusu, dile gerek, bulunmasaydı; o, yaratılmazdı. Yazıncılar, daha elverişli anlatım olanaklarına kavuşmak üzere dili, boşuna – harıl harıl – işlemiyorlar anlayacağınız. Öyleyse, kişinin yaşama ortamında nereye bakarsak bakalım; ne, yaparsak yapalım; dille karşılaşmak, kaçınılmaz. Bundan ötürü, dilsel bilgisizlikten, bilinçsizlikten, ilgisizlikten, saygısızlıktan, sevgisizlikten… kaynaklanmış sorunları, çözümsüz görmemeli. (Yaşamımızın hangi alanı, sorunsuzdur? Dilse, bir ayra değil.)

 

Burada dilciliğin, yazıncılığın yararlarını, yeniden sıralayarak kendimi, yinelemeyecek; şunu, belirtmekle yetineceğim: Umutsuzluktan kurtulunabilir. Bir nenler, yaratadurmak… Kurtuluş, orada. Demek örneğin dilsel-yazınsal yaratım yoluyla – en azından yaşamınızı, sürdürmenize yetecek denli çok – umut beslemek, olanaklı. Çok az kişi, yarattığınızın ayrımına varırmış. Varsın olsun! Yaşamdan yaratarak tat alma, size yeter. Bununla birlikte, dil ile yazın, dilci-yazıncıda bir tür “yanılsama” oluşturup onu, sürekli kılıyor olamaz mı? Bunu, sanmıyorum. Şundan dolayı: Uzmanlık alanınız, dil ile yazınsa; gerçeklik duygunuz, daha berk bulunur. Yanılsamasız bir yaşam için dilcilik, yazıncılık, birebirdir anlayacağınız. Güzelim umudu, niçin yanılsamaya yormalı? Umut, gerçekçice beklentidir. Daha ne!..

 

Çabucak akşam olur; yatsı, girer. (Olağan bir gün, böyle geçer.). Yatarsınız. Yalnızsınızdır. Dayanılmaz, inanılmaz bir biçimde yalnız… Gene de, kendinizi, umutlanmaktan alıkoyamazsınız. Bu, “yazıncının umudu”dur. Umudu, kişileştirip, “Alık umut!” diye düşünürsünüz: “Bütün acılar, senin yüzünden…” Ola ki umudunuzu, yitirirseniz; yaşama katlanamayacağınızı, pekiyi bilirsiniz. Yaşamsa, süregider. Bu arada betikler, devrilir; sözlükler, eskitilir; yazılar, düzülür… Şundan ötürü: Ölgün de olsa; bir umut ışığı, yanmaktadır. O ışığa yönelmek; ondan dirim, almak gerekir; yoksa, umutsuzluğa kapılıvermek değil. Bilinçte bildik soru, yinelenir: Tadılmamış tatlarla dolu yaşamdan nite geçilir?!