Yazar arşivleri: Oktay DOĞANGÜN

avatar

Oktay DOĞANGÜN hakkında

Sözcükleriñ İzinde

Yeŋi Türkçe Dedikleri

Çoğunlukla görülebildiği gibi, Türkçeniŋ bugünkü durumu çok iç açıcı değil. Geŋelde sözü edilen ve eŋ çok rahatsızlık veren şey, Türkçeye giren ve girmekte olan yabancı (özellikle Batı kökenli) sözcükler oluyor. Bunuŋ istenmemesiniŋ yanında, koyu bir biçimde tüm yabancı sözcükleriŋ (Arapça ve Farsça kökenliler de dâhil olmak üzere) dilden atılmasını isteyenler var. Bunuŋ soŋucunda aŋlaşılmaz bir “öz” Türkçe oluştu diyoruz. Ancak bunuŋ karşı duruşu olarak, yabancı sözcükleriŋ girmesini isteyen ve bu sözcükleri övünçle kullananlar da var. Bu da aynı biçimde aŋlaşılmaz bir “Türkçe” oluşturuyor.

Aslında bu tür akımlar ve görüşler, Türkçeniŋ her döneminde ortaya çıkmış. Türkçeyi geliştirme amacında olan ve başarılı olanlardan en soŋuncusu da Atatürk’üŋ “dil devrimi” idi. Tırŋak içine aldım, çünkü bilerek dil ve devrim sözcüklerini kullandım. Bu süreciŋ yavaş ve özünde tamamlanmamış olması nedeniyle bu devrimden çok, bir evrim sayılabilir. Ancak devrimsi yanları da göze çarpıyor. Örŋeğin, bir şeyleri devirmiş, yerine başka bir şey getirmiş. İşte olay da tam burada kopuyor: devrilen ve yerine gelen şeyler ne?!

Bugün, çoğu insanıŋ bunu umursamaması dışında, bunu ya yaŋlış aŋlayanlarıŋ ya da bilerek başka yöne çekenleriŋ olduğunu gözlemledim. Gördüğüm kadarıyla, ya neyiŋ devrilip neyiŋ yerine geldiğini bilmiyoruz, ya da bu durum, bazılarının işine gelmiyor. İşine gelmeme olayını zâten hiç bir zaman aŋlayamadım! Ancak biraz daha saf düşünüp sâdece durumu aŋlamadığımızı varsayalım.


TIRNAK İÇİNDE DİL

Osmanlı’da bir ulus kaygısı olmadığından, ulusal dil aŋlayışı da yoktur. Bu yüzden, yazı dili olarak kullanılan Osmanlıcayı çoğu Türkolog, Türkçe saymaz. Ben bu tartışmaya girmeyeceğim, sadece Osmanlıcanıŋ “Osmanlı ulusçuluğu” kadar yapay bir dil olarak görmekle yetineceğim. Yalnızca sarayın yazışma dili olarak kullanılmış, zamanın aydıŋları tarafından hiçbir şekilde günlük yaşama tümleştirilemeyen bir dildir. Oysa halk hep kendi dilini konuşmuş.

Türkiye’nin resmî dili olan Türkiye Türkçesi, bir Oğuz Türkçesidir. Bunuŋ dışında Oğuz öbeğinde; Azerî Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagavuz Türkçesi bulunuyor. Yâni, bunlar 11. yüzyılda tek bir dildi, sonradan ayrılıklar gösterdi. Türkiye Türkçesi de özünde, Oğuzcanıŋ Anadolu Lehçesine dayanır. Buna bazıları Eski Osmanlıca der[1]. Bu lehçe, halk tarafından konuşulurdu. Bu, bizim sandığımız Arapça, Farsça, Türkçe karışımı üçlü dil (lisân’ül salâse) değildir, tersine şu anki konuştuğumuz Türkçeniŋ ta kendisidir! Osmanlı devletiniŋ soŋ zamanlarına doğru bilimde Arapça ve yazınıŋ büyük bir kısmında Farsça kullanılırken halk hâlâ bu Türkçeyi konuşuyordu. Ne var ki, dil devriminde “giden/devrilen” Türkçe bu değildi! Yazınıŋ ilerleyen bölümlerinde savunacağım üzere bu, geri gelen Türkçedir!


TIRNAK İÇİNDE DEVRİM

Mustafa Kemâl Atatürk’üŋ hızlandırdığı dil akımınıŋ devrim tanımına pek uymaması ancak bir devrim edâsı taşıması nedeniyle, buna “devrim” demek gelenek olmuştur. Burada devrim sözcüğü, yapılan şeyiŋ etkisiniŋ büyüklüğünü ifâde eden mecâzî bir kullanımdır. Hattâ, Atatürk’üŋ “dil devrimini” çoğumuz, özellikle eski nesil (örneğin babam), “harf devrimi” ya da “harf inkılâbı” olarak bilir. Çünkü Arap âbecesiniŋ Türk-Latin âbecesine geçişinden ibâret olarak bilinir. Oysa bu iki kavram aslında farklıdır. Harf inkılâbı ya da yeŋiliği, 1928’de olmuştur ve gerçekten sâdece âbeceyi ilgilendirir. Ancak “dil devrimi” diye söz edilen şey, 1932’de başlayıp 1935’te yoğunlaşan süreçtir ve âbece değişimi bunuŋ tetikleyicisidir. Kavramları gerçek anlamlarıyla ifâde etmek istersek, bu olaya “dilde arılaşma, gelişme ve halk diliniŋ resmî yazı dili hâline gelmesi” denilebilir.

Bu akım ile, Anadolu ağızlarından derlemeler yapılmış (Derleme Sözlüğü), eski yapıtlar taranıp Türkçe kökler bulunmuş (Tarama Sözlüğü), Anadolu dışında konuşulan Türk dillerinden yararlanılmış ve Türkçenin sözcük yapımına işlerlik kazandırılmış. Bütün bu girişimlerle ve yazı diliniŋ de toparlanmasıyla, halkıŋ eskiden beri konuştuğu bu Türkçe gelişmeye başlamış. Bu dönemden geri Orta Türkçe dönemi kapanmış ve Oğuz Türkçesiniŋ lehçeleri ayrı birer dil olma durumuna gelmeye başlamış[4]. Bu yüzden bu Türkçeye çoğunlukla “Türkiye Türkçesi” denir. Orta Türkçe dönemindeki Eski Anadolu lehçesiniŋ bugünkü hâlidir.


TIRNAK İÇİNDE ÖZ

Dil devriminden hemen soŋra bu etkiden hareketle bazı çevreler bu işte aşırılığa kaçmıştır. Tarama Sözlüğünden bulunan onca sözcük bazen Türkçe sanılarak bazen yaŋlış aŋlamlarla Türkçeye katılmak istenmiştir. Olduğu gibi aktarılan bu sözcükler yiŋe dile zarar vermiş oldu. Örŋeğin bugün Türkçede hem otağ hem de oda sözcükleri bulunur. Oysa bunlar bir ve aynı sözcüklerdir. Sâdece, oda sözcüğü 13.yy ortalarında henüz ses dönüşümlerini geçirmediği sıralarda otag biçimindeydi. Çağataycanıŋ etkisiyle onu bir süre daha “çadır, oda” olarak kullanmayı sürdürmüşüz. Bu eŋ hafif örŋekti, yoksa dil devriminiŋ ilk ardıllarınıŋ yaptıkları çalışmalar ayrı bir yazı konusudur.

Bugünlerde ise, TDK’ye atfedilen yalancı türetimlerle insanların gözü çok başarılı olarak korkutulmuş görünüyor. “Çok oturgaçlı götürgeç”, “uçan avrat” gibi sözcükler güyâ türetildi. Ne ki bunlar, türetim gücüne zarar vermiş durumda. Örneğin -gaç/-geç yapım eki bu biçimde yitirilmiş. Daha birçok işlekliğini yitirmiş ek sayılabilir. Bunlar bazı görüşlerce Türkçeye yapılan komplolar olarak görülüyor. Biz hâlâ saf düşünmeye devâm edelim.

Eminim çoğu kişi, sözcükleriŋ içinin boşaltığını düşünüyordur. Bir sözcük kullanıldığında, tam olarak o sözcüğüŋ karşıladığı kavram söylemek istenmiş midir gerçekten? O zaman, bu sözcüğüŋ Türkçe ya da yabancı kökenli olması fark eder miydi? İşte bu tür bir durumuŋ olmasınıŋ gerçek nedeni, sözcüğüŋ biçimsel olarak iyi çağrışım yapamamasıdır. Bu durumda bir sözcük, rastgele bir harf diziminden öte değildir. Yabancı sözcükler ister istemez öyledir, Türkçe bir sözcüğüŋ ise çağrışım yapması için Türkçeniŋ yapısı gereği kökünüŋ de konuşulan Türkçeye ait olması bir gerekliliktir. Örŋeğin ardıç kuş dediğimizde ardıç sözcüğünüŋ aŋlamı hiç sorgulanmaz. Sorgulansa bile, bir araştırma yapılmadıkça çağrışım yapacak hiçbir şey bulunmayabilir. Bunuŋ nedeni, Eski Türkçe[2] ār- (dolaşmak, gezinmek) eyleminiŋ Türkiye Türkçesinde bulunmayıp bir iki türeviniŋ[3] kalmasıdır. Eğer bu köküŋ aŋlamını ilk kez duyduysaŋız, artık ardıç sözcüğünüŋ “dolaşan, gezinen” aŋlamını taşıdığı daha çok belirginleşmiş olsa gerek.


TIRNAK İÇİNDE TÜRKÇE

Osmanlı’nıŋ yazı dilindeki yozlaşması bugün halk diline inmiş görünüyor. Ancak bu kez, etki batıdan geliyor. Osmanlı’da da aydınlar doğuya özenip Arapça ve Farsça sözcük ve dil bilgisel yapıları Türkçeye zorla sokmaya çalışmışlardı (neyse ki bu, giden dille birlikte gömüldü). Ne var ki, bugün de aynı tür bir özentilikle Batı dilleri girişiyor. Ancak hâlâ saf davranıp bunun bilinçsizce yapıldığını varsayabiliriz. Ne de olsa benim için bunuŋ bilinçli ya da bilinçsiz olması değil, sonuçta olup olmaması önemli. Bugün, özellikle ’80 sonrası kuşak olarak, çok az sözcükle konuşuyor ve yazıyoruz. Zâten okuduğumuzu ya da yazdığımızı kimse savunamaz. Demek ki düşünce üretmiyoruz ki yazma gereksinimimiz olmuyor!

Türkleriŋ tarihine bakıldığında, özünde çok yazdığımız görülüyor. Durmadan yazmışız. Her gittiğimiz yerde her gördüğümüz şeyi yazmışız. Eŋ yakın örŋekle, şu ânda sadece Osmanlı Devlet arşivleri bile Avrupa’nıŋ o zamana kadar ulaşamadığı sayıda belge içeriyor[4]. Ancak 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ne okur ne de yazar olduğumuzu görüyoruz. Şu ânda herhangi bir konudaki Türkçe kaynaklarıŋ azlığı herkesiŋ dikkatini çekmiştir. Çoğu dal için, bazı konularda Türkçe hiçbir kaynağa deŋ gelinmiyor. Bilgi üretmekten yoksun olsak bile, çeviri kültürümüzüŋ de gelişmediği çok açık. Diğer uluslar ise ellerine geçen her şeyi çevirir, bildikleri her şeyi yazar olmuşlar. Rolleri değiştirmişiz.

Eğer düşünce ya da bilgi üretseydik, tartışsaydık, konuşsaydık, yazsaydık, okusaydık; daha fazla sözcük bilme gereksinimi duyardık diye düşünüyorum. Böylece 500 sözcükle yetinmezdik (sayıyı salladım). Türkçeniŋ yetmediğini düşünmez ve bu yüzden, yabancı sözcükleriŋ girmesine izin vermezdik (onlar da girmeye can atmıyorlar ya!). İşte bu durum, “dil devrimi”yle “geri” gelen Türkçe sayılamaz; bu 500 sözcüklük dil, Türkiye Türkçesi sayılamaz. Asıl bu şey, tırnak içinde “Türkçe”dir.


Dipçe.

[1] Fuat Bozkurt, “Türklerin Dili”, Kapı 2005, sayfa 330.

[2] 5. yüzyıl ile 11. yüzyıl arası konuşulan Türkçe, Osmanlıca değil…

[3] “art”, ”yorgun argın olmak”, ”aramak”, …

[4] Jean Paul Roux, “Türklerin Tarihi”, Kabalcı 2005.

Şapkasız Çıkmam Ağbi!

Her ne kadar İstanbul ağzına göre telafuz yapsak da yazı dilinden konuşmaya ince ayrılıklar olduğu bilinir. Nitekim ilk zamanlarda Türkiye Türkçesiniŋ, okunduğu gibi yazılan ve yazıldığı gibi okunan bir dil olması istenmiştir. Soŋraları öyle olmaktan yâzmıştır ama o kadar da çok uzaklaşmamıştır.

Okunuş ve yazışıŋ birebir olmaktan sapmasınıŋ eŋ büyük örŋeği, şapkanıŋ kullanımınıŋ kısıtlanmasıdır. Evet, kısıtlanması… TDK yazım kuralları kılavuzunda hiçbir zaman şapka tamâmen kalkmış değildi. Ama TDK kendince bir mantık yaratmış. Diyor ki, eğer sözcüğüŋ şapkasızı farklı bir sözcüğe deŋk geliyorsa şapka konulur. Ama değilse şapka konulmazmış! Demeli, Halam hâlâ buradayken hâlini soramayacakmışım ama halini sorabilirmişim!

Şapkanıŋ sadece karıştırılmayacak durumlarda kullanılması bir tutarsızlıktır. Çünkü diyelim, aynı yazılan yeŋi bir sözcük dile katıldığında (bu sözcük yeŋi bir türetim de olabilir, diriltme ya da derleme de olabilir) bu kez tüm eski yazılanlar yaŋlış yazım olacak ve bu alışkanlığıŋ da o ândan başlayarak kırılması gerekecek. Ama bunlarıŋ tümünü bir yana bırakalım, bugün artık yeŋi kuşak şapkanıŋ kalktığını sanıyor, ya da zaten hiçbir zaman öğrenmedi!

*

Türkiye Türkçesinde ayrıca hiçbir dönem okunduğu gibi yazılmamış sözcükler de bulunur. Örŋeğin, var olmak yazarız ama /vaar olmak/ okuruz. Oysa vardır derken /a/ kısa söylenir.

Türk dillerinde birincil uzun ünlüler vardır. Birincil olması, onlarıŋ Ana Türkçede bulunduğu aŋlamında gelir (soŋradan olma değildir). Ancak ne yazık ki her Türk dilinde korunmamıştır. Bugün kurallı olarak uzunlukları koruyan sadece Türkmence, Halaçça ve Yakutça kalmıştır. Ayrıca Çuvaşçada uzun ünlülerin izleri açıkça barınır. Ama özünde bu kadar değil: Türkiye ve Azerbaycan Türkçelerinde de birincil uzun ünlüler korunmuştur!

Türkiye Türkçesinde kurallı olarak uzun ünlüler ardındaki sessizi yumuşatır (yumuşatılabilirse!). Örŋeğin, ad (isim) sözcüğü Eski Türkçedeki aat sözcüğünden gelir, Oysa at (beygir) sözcüğü kısa olduğu için yumuşamamıştır. Aynı biçimde od (ateş) sözcüğü de oot sözcüğünden gelir, oysa ot (bitki) kısa olup sert kalmıştır. Hattâ oda sözcüğü ootag (çadır, oda) sözcüğünden, o da oota- (ateş yakmak) ve soŋunda oot sözcüğünden gelir. Demeli; oda, ateş yakılıp içinde yaşanılan çadırdır. öc, öd, ödemek, yadırgamak, ard (artmak değil), ağarmak (aakarmak, ak olmak), çağırmak (çaakır-), … Örŋekler sürer gider.

Uzun ünlü içeren sözcüklerden biri de var sözcüğüdür (varmak değil, o kısa ünlülü). Eski Türkçede baar- sözcüğünden gelir, sık görülen /b-/ ‘den /v-/’ye olan dönüşümle… Demek ki Türkçedeki birincil uzun ünlüler, var olmak deyiminde korunmuştur. Bundan başka sanırım yâd (yabancı) < yaat sözcüğünde korunur, tabî yaŋlış işitmiyorsam.

ŋ

Kyu Klavyeniŋ Götürdükleri

İletmen gavurcası instant messenger yazılımlarında Türkçe yazımıŋ yoz yoz yozlaştığını hepimiz izleriz. Buna kamu arasında MeSeNe Türkçesi de denr. Özelliklerini hepimiz biliyoruz ama üstünden geçeyim biraz. Bir kere, Türkçe karakter yoktur diyemeyiz, var, ama bir tâne: ı. Bu i harfiniŋ yerinedir. Diğerleri olan ğ, ş, ö, ü, ç kesinlikle kullanılmaz. Tabi v yerine w, ayrıca ğ/g yerine q kullanmak sadece gelenektendir.

Özünde Türkçeseverler bu duruma oldukça kızar, siŋirlenir; belki de öyle yapan arkadaşlarıyla tartışırlar bile. Oysa ben kızmıyorum, dinginim bu konuda. Çünkü, böyle yapmayıp özenle yazı yazmak daha çok enerji harcamak demektir. Bunu doğal karşılıyorum. Bir doğabilimci (fizikçi) olarak söylüyorum, doğada her şey eŋ az eylem ilkesine göre devinir. Demek istediğim, bir ışık bir yerden bir yere giderken eŋ az enerji harcayacağı yolu seçme eğilimindedir. Doğa böyleyken, doğanıŋ parçası olan insanlarıŋ böyle olmamasını bekleyemezsiŋiz. İnsanlarıŋ pek azı enerji harcamayı göze alır (Fizikte de bir yerden bir yere giden ışığıŋ da pek azı bunu yapar).

“Peki, düzgün Türkçe yazmak çok enerji mi gerektiriyor?” diyenleri duyar gibi oldum. Kesinlikle bunu söylemek istemiyorum. Tersine, söylemek istediğim, yazmakta kullanılan aracıŋ Türkçe yazarken çok enerji harcattığıdır! Bu araç, Q klavyedir, benim deyimimle Kyu düğmelik. Köşeye Türkçe düğmeleri kakmasından devşirme de diyebilirsiŋiz.

Her diliŋ kendi düğmelik düzeni var (Fransızlar A düğmelik, Almanlar qwertz düğmelik kullanırlar). Türkçeniŋ düğmeliği Fe düğmeliktir. İhsan Yener, 1946’da bir Türk düğmeliğiniŋ ölçünleşmesi, standardlaşması üzerinde durmuş. Bunuŋ üzerine zamanınıŋ İhtisas Komisyonu on parmak Türkçe yazımı uzmanlıkla belirleyip 20 Ekim 1955 günü Bakanlıklararası Standardizasyon Komitesi’nden çıkarmış. En çok kullanılan harfler en ulaşılabilir yerlerde. Oysa kyu düğmelikte tam tersi.

Peki, ne oldu da kyu düğmeliğe zorlandık? Neden bilgisayar kuruluşları başta fe düğmelikli bilgisayarlar verirken birden kyu’ya gittiler? Klavye üretimi konusunda bir bahâne olmadığı da açık, çünkü kyu veya fe oluşu düğmeleriŋ yerleştirilmesiyle ilgili. Dizüstümüŋ güvencesi söz konusu olmasa gereç kutumu alır kyu düğmeleriŋ yerlerini değiştirip fe yapardım kendi ellerimle. İnsanıŋ diktatör olup kyu’yu yasaklayası geliyor. Bu sorun çözümlenmezse, düzgün yazım diye bir şey kalmayacak gibi görünüyor.

Oktay DOĞANGÜN

Kekliği Düz Ovada Avlarlar

Atalarımız çok özgün deyimler ve sözler söyleyip durmuşlar. Bu söz ve deyişleriŋ öyküsünü hep merâk etmişimdir. Ama sadece sözüŋ kendisinden başka bilgi olmadığından öyküyü sözden çıkarsamaktan ötesini yapamıyorum doğal olarak. Geçen gün, bu sıradan çıkarsamalardan birini de bir arkadaşıma “çala ağız” söylediydim: “kekliği düz ovada avlarlar”.

Türkçede keklik diye bir hayvan var. Sözden, kekliğiŋ kolay bir av olduğu aŋlaşılıyor zaten (ben hiç keklik avlamadım). Nitekim “kekliği düz ovada avlarlar” sözü; kolayca kandırılmış/tuzağa düşürülmüş, demeli, keklenmiş kişilere söylenilir; onları keklikle beŋzeştirerek. Ne de olsa durum çantada kekliktir.

Söz konusu deyimlerdeki “keklik” sözcüğündeki +lik eki, açıkça “keklenmeye uygun” aŋlamı katmış oluyor. Demek ki kek diye bir kavram var! Evet var: “aptal, bön” aŋlamına geliyor. Kökenini bilmiyorum, bileni de bilmiyorum. Ama bildiğini sananı biliyorum.

Sevan Nişanyan, sözlüğünde bu kek sözcüğü ile Kürtçeden alınan keko (amca, ağabey) sözcüklerini bir ve aynı düşünmüş!

keko/kek
xx/a  aptal, bön ~ Kürd keko ağabey, dayı

Eh, ilk üç harfi tutuyor da aŋlamları tutmuyor. Sanıyorum Nişanyan, keko sözcüğünüŋ Türkçedeki aŋlamından etkilenmiş. Argoda keko bir hakâret hitabı gibidir, ancak bu açık bir aŋlam kaymasıdır çünkü Kürtçe hitap sözcükleriniŋ hakâret gibi bir aŋlamla argolaşması yaygın bir durum. Örŋeğin Mersin ve Adana yörelerinde keko (ağabey), kıro (arkadaş), bırçı (gelmek), kürt ve beŋzeri sözcükler kötü niyetli hitap ifâde eder. Bu, biraz da Kürtleri aşağı görme eğiliminden gelir (ne yazık ki). Buna karşılık, keklik sözcüğü 11. yüzyılda yazılmış Kaşgârlı Mahmûd’uŋ Divânü Lugâti’t-Türk sözlüğünde kekelik/keklik olarak geçiyor. Arada 9 yüzyıllık bir fark var. Kürtçeden keko sözcüğünü alalı 50 yıl olmamıştır.

Oktay DOĞANGÜN

Kuantum, Nice ve Nicem Sözcükleri Üzerine

Uydurma (yaŋlış türetilmiş) sözcükler, Türkçeye yabancı dillerden alınmış sözcükleriŋ yaptığından daha çok zararlar verebilir. Alıntı sözcüğe karşılık olarak bir türetim yapılırken Türkçeniŋ yapısını bozmamaya dikkat edilmelidir. Örŋeğin; nicem sözcüğü, ilk kez 1978’de fiziksel kimyacı ve düşün adamı Oktay Sinanoğlu tarafından kuantum sözcüğünüŋ karşılığı olarak önerilmişti[1]. Sözcüğüŋ soŋundaki ada gelen +m diye bir yapım eki Türkçede bulunmuyor. Kısaca uydurma bir türetim. Ancak çarpıcı olan o ki; sözcüğüŋ geri kalanı olan nice, karşılamak istenilen sözcüğüŋ birebir karşılığıdır! Bunu görebilmek için quantum ve nice sözcükleriniŋ kökenlerine karşılaştırmalı olarak bakma niyetindeyim.

1619’da İngilizceye “pay, hisse, miktar” aŋlamıyla Latincededen geçen quantum sözcüğü, ünlü fizikçi Maks Plank’ıŋ[2] 1900’daki ünlü makâlesiyle fizikte kullanılmaya başlandı. Latince quantum sözcüğü, Latince quam (ne kadar) sözcüğünden, o da que (ne) sözcüğünden geliyor. İngilizcedeki quantity (nicelik, miktar); quantify (niceleme, miktar belirtme); question (soru); query (sorgu, istetme); to quest (sormak); Fransızcadeki que (ne); İspanyolcadeki que (ne) vb. sözcükler hep aynı kökten geliyor.

Türkçe nice sözcüğü ise şaşırtıcı bir biçimde beŋzer bir kökenleme içeriyor. Sözcük, ilk kez Orkun yazıtlarında néçe ve nénçe biçimlerinde görülüyor[3][4], Geŋel Türkçe kökü (ne) biçimindedir. Anadolu Türkçesi ağızlarında sıklıkla kullanılırken yazı dilimizde nice sözcüğü, sadece ‘çokluk, miktar’ aŋlamıyla kullanılıyor. Azerbaycan Türkçesinde neçə (nasıl, ne kadar) çok sık geçer. Türkmence nēçe, Kazakça, Özbekçe neçe, vb. birçok Türk dilinde barınıyor. Türkçede nicelik (quantity, miktar), nicele- (quantify, miktar belirtme), nicel (quantitative) sözcükleri de kökteşi olarak bulunuyor.

Görüldüğü gibi Avrupa dillerindeki köken ile Türkçedeki köken örtüşüyor; aynı aŋlamdaki kökten beŋzer bir türetimle günümüze ulaşmış iki sözcük. Bu yüzden, fizikte nicem kuramı yerine niceler kuramı demek daha aŋlamlıdır, üstelik uydurma bir sözcük değil, hattâ bilinen eŋ eski aŋlaşılır kaynakta (Orkun yazıtlarında) bulunan bir sözcük kullanılmış olur. Aynı biçimde ışık nicesi (light quanta), nicelenme (quantization) gibi terimler de düşünülebilir.

Oktay DOĞANGÜN

Kaynakça.

[1] Oktay Sinanoğlu, Fiziksel Kimya Terimleri Sözlüğü, TDK yayınları, Ankara, 1978.

[2] 1918 Nobel ödüllü Alman fizikçi, Max Karl Ernst Ludwig Planck (1858 – 1947).

[3] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, TDK yayınları, Ankara, 2005.

[4] Talât Tekin, Tonyukuk Yazıtı, Simurg yayınları, Ankara, 1994.

Yabancı Özel Adlarıŋ Yazımındaki Çelişki Üzerine

Geçenlerde bir yazıda Rus-Alman bir matematikçiniŋ adınıŋ Türkçedeki yazımına deŋk geldim. Adamcağızıŋ adını Almancada yazıldığı gibi, Minkowski biçiminde yazmışlar. Çoğumuz /folksvagen/ diye okunan araç markası VolksWagen‘den biliyor, Almancada w simgesi /v/ diye okunur. Minkovski, o yazımı Rus İmparatorluğu’nuŋ Alman tarafında ve Zürih’te iken kullanıyordu. Oysa Rusçada /v/ ile Минковский yani Minkovskiy yazılır.

Türk Dil Kurumu (TDK) yazım kılavuzunda, yabancı özel adlarıŋ yazımı ikiye ayrılır: (1) latin harfli dillerden gelenleriŋ yazımı ile (2) diğerleriniŋ yazımı. Örŋeğin buna göre Türkçede; Almanca özel bir ad, Almancada yazıldığı gibi yazılırken Arapça özel bir ad, okunduğu gibi yazılmalıymış. Bu durum, Almanca veya İngilizce gibi Latin kökenli abeceleri olan dilleri ayrıcalıklı kılmaz mı? Bu da, doğal olarak yabancı özel adlarıŋ okunamaması sorununu yaratıyor.

Yabancı özel adları okuyamama sorununu sık sık yaşarız. Örneğin bir matematik kitabında Fransız matematikçiniŋ adı, “Poincaré” olarak yazıldığında onu sık sık İngilizceymiş gibi /poynkeyr/ biçiminde okuduğumuz oluyor. Adam, adınıŋ böyle okunmasına biraz uyuz olurdu sanırım (tıpkı adımıŋ İngilizler tarafından /oktey/ diye okunmasına uyuz olmam gibi). Oysa bu matematikçiniŋ adı, Puankare‘dir. Diğer türlü yazıp benim Fransız abecesini okuma kurallarıyla birlikte bildiğimi varsaymak, pek de gerçekçi olmasa gerek.

Abeceler, TDK tarafından belli ki salt simge yığınları olarak görülüyor. Oysa abeceler, simge yığını olmanıŋ dışında bu simgeler arasındaki ilişkileri de içerir. Örneğin, İngiliz abecesinde ch simge dizimi /ç/ olarak okunurken yiŋe Latin kökenli abecesi olan Fransız abecesinde aynı yazım /ş/ diye okunur. Yalŋızca ilişkiler değil, ses deŋlikleri de çok ayrıktır: e simgesi İngilizcede yerine göre /i, ö, e/ okunabilirken Fransızcada /ö/ okunur (söz soŋunda ise okunmaz).

Ben kendi yaşamımda bu çelişkiye karşı çıkıyorum. Ancak çok büyük dirençle de karşılaştım. Bir keresinde bir fizik kongresinde verdiğim bir sunumuŋ soŋundaki sorular kısmında bir diŋleyici, el kaldırıp sunumumda yabancı özel adları okunduğu gibi yazmamı eleştirmişti. Eleştiriniŋ dayanak noktası, bunuŋ adları yazılan kişilere bir saygısızlık olduğunu savunmasıydı. Soru soran kişiye göre, bir adı yazıldığı gibi değil de okunduğu gibi yazarsam saygısızlık etmiş olurmuşum! Oysa ben tam tersi olduğunu düşünüyordum. Kendi adıma ben adımıŋ /oktey/ diye okunmasını istemiyorum.

Özel adlarıŋ okunduğu gibi yazılmasınıŋ saygısızlık olduğu savınıŋ devâmında “diğer uluslar böyle yapmıyor, yazıldığı gibi yazıyor” düşüncesi de vardır. Oysa durum öyle değildir. Özel adları okunduğu gibi yazan uluslara örnek verdiğimde ise Avrupada olmadıklarından dolayı ezik sayılıp “ya, o ülkeyi geç” biçiminde tepkiler alıyorum. Özellikle bu “saygısız” tepkiniŋ Azerbaycan Türkçesine yapılmasına oldukça uyuz oluyorum. Azerbaycan Türkçesinde yabancı özel adlar okunduğu gibi yazılır. Bir Azerbaycan güncesinde (gazete) “Corç Buş Bakü’yə gəlib” biçiminde bir çav (haber) görürseŋiz şaşırmayıŋ.

Türkiye’de belli ki okunduğu gibi yazma aŋlayışı, geçmiş bir dönem için oluşmuş görünüyor. Örneğin temizlik markası Cif özünde Jif biçimindedir ancak markanıŋ kendisi Türkiye’de okunduğu biçimi tescil etmiştir. Bir diğer örnek de, İzmir’e gitmişseŋiz alaŋlarıŋ adlarınıŋ türlü dünya kentleri adlarından seçildiğini görebilirsiŋiz. Bu adlar gerçekten okunduğu gibi yazılıdırlar. İzmir’de alaŋ adlarından biri olan Montrö, Fransızcada Montreux biçiminde yazılır. Yazıldığı gibi yazılsaydı, İzmir halkınıŋ o alaŋı okuma çabalarını düşleyemiyorum! Nitekim bu durum karşılıklı görünüyor. Cumhuriyet’iŋ başında Avrupa basını, Türkiye’niŋ durumundan söz ederken örneğin önderimiziŋ adını “Mustapha Kamal” biçiminde yazmıştı ve bu yadırganacak bir durum değildi. Neden bunu yapan biz olunca yadırganalım ki?

Oktay DOĞANGÜN

30. damga: Geŋizcil N

Dizi ve izletilerde “Recep İvedik”, Levent Kırca gibi güldüren kişiler, doğallık göstergesi olsun diye midir bilmiyorum, çoğu kez yöresel konuşurlar. Bu konuşmalarında yoğun bir biçimde geŋizcil sesler çıkarırlar. Ayrıca Aşık Veysel, Aşık Mahzunî gibi birçok halk ozanı ile bugün halk müziği yapan birçok sanatçı yırlarında bu sesleri kullanırlar. İşte bu geŋizcil seslerden biri de, bu yazı boyunca sözcüklerde ŋ olarak kullandığım, geŋizcil n sesidir.

Geŋizcil n sesi, Türkçeniŋ eski bir sesi olmakla birlikte bugün çoğu Türk dilinde hâlâ bulunur. Türkiye Türkçesiniŋ Doğu ve Rumeli ağızları dışında tüm ağızlarında vardır[1]. Öndamakla /n/ sesi vérirken, art damakla hafif bir /ğ,g/ sesi vérilmesiyle çıkar.

Bugün Türkiye Türkçesiniŋ yazı dilinde bulunmamasınıŋ nédeni, Dil Devriminde (1932) ve ondan önce harf yeŋiliğinde (1928), Türkiye Türkçesiniŋ ana ağzınıŋ İstanbul ağzına yakın oluşturulmasıdır. Batı ve Rumeli ağızlarında /ğ/ ve dolayısıyla /nğ, ŋ/ sesi yoktur. Bu yüzden “ağaç” yérine /aaç/, “boğaz” yérine /buaz/, “olduğu” yérine /olduu/ vb. denir. Dahası, geŋizcil /n/ içeren bazı sözcükler /ğ/ olup aynı yitme durumuna gelir: “soŋra” yérine /soora/ gibi.

Osmanlı yazı dilinde ve 19. yüzyıla dek Orta Asyada yazı dili olan Çağataycada bu ses için ayrı bir damga (harf) kullanılmıştır. Damganıŋ adı nef ya da kef-i nûn (n’niŋ k’si) ya da sağır kef olup Arapçanıŋ /k/ sesi véren kef damgasına üç nokta konularak yapılıyordu: ڭ. Osmanlı yazı dilinde Türkçeniŋ pek önem görmemiş olmasına karşın bu sesiŋ barınmasınıŋ nédeni, özünde Selçuklularıŋ bu yazı dilini oluştururken hâlen geŋizcil /n/ kullanması olmalıdır. Bu damga, yiŋe Arap harfli olan Eski Çağatayca yazı dilinden kalma bir öğedir.

Kullanıldığı yérler oldukça kolaydır, nitekim yöresel konuşanlar (kentli olsalar bile) sanki içlerine doğmuş gibi gérçekten doğru yérlerde kullanırlar. Kullanımını ulamlandırmak istersek;

  1. iyelik ve tamlama eki olarak,
  2. buyrum (emir) kipi olarak,
  3. bazı sözcüklerde

kullanıldığını söyleyebilirim. Ayrıca üç sözcükte de istisnâ olarak geŋizcil /n/ bulunur: baŋa, saŋa, oŋa. Kullanım yérlerini aşağıda örneklerle bulabilirsiŋiz.

1. İyelik ve tamlama eki

Adlara gelen tamlamalarda kullanılan +ıŋ eki, bu sesle okunur. Örnekler:

Seniŋ adıŋ ne?”

Atatürk’üŋ bir atı vardı
Etilerden beri yaşardı”
[2]

“1335 senesi mayısıŋ 19’uncu günü Samsun’a çıktım.” [3]

2. Buyrum kipi

Buyrum kipiniŋ 2. çoğul kişi eki bu sesi içerir:

“Kendiŋiz için değil, bağlı bulunduğuŋuz ulus için elbirliği ile çalışıŋız. Çalışmalarıŋ en yükseği budur.” [4]

3. Bazı sözcüklerde

Bu aşağıda dizdiğim sözcükler[5] Osmanlı yazı dilinde geçip birincil geŋizcil /n/ içeren sözcüklerdir. Bu dizine Osmanlı yazı dilinde geŋizcil olup da gérçekte geŋizcil olmayan sözcükler alınmamıştır.

A aŋmak, aŋlamak, aŋlaşmak, aŋdırmak, aŋırmak, alaŋ
B biŋ, beŋzemek, biŋbaşı, buŋamak, beŋiz, beŋ (yüzdeki leke)
Ç çeŋe, çaŋ
D deŋiz, deŋemek, doŋmak, deŋ, doŋdurma, diŋlenmek, diŋlemek, diŋmek, düŋür, doŋuz (domuz), deriŋ
E eŋse, eŋ (sıfat)
G geŋiş, geŋiz, göŋül
İ iŋlemek, iriŋ, iŋek
K koŋuşmak, kaŋlu (kağnı), karaŋlık
O oŋur, oŋurga (omurga)
Ö öŋ, öŋce, öŋlemek, öŋlük, öŋcü, öŋdin
P pıŋar
S soŋra, soŋ, siŋek, siŋir, siŋsi, siŋmek, süŋgü, saŋsar
T taŋ, taŋrı, tırŋak
Y yeŋi, yalŋız, yaŋlış, yaŋılmak, yalıŋ, yaŋak, yaŋaşmak, yeŋiçeri, yaŋ, yüŋ, yeŋmek, yaŋkı, yaŋsımak

Oktay DOĞANGÜN

Kaynakça.

[1] H. Boeschoten, Aspects of Language Variation. Turkish Linguistics Today , sayfa 150-193., 1991

[2] Melih Cevdet Anday, “Atatürk’ün Bir Saati Vardı” (şiir).

[3] Mustafa Kemâl Atatürk, Nutuk, sayfa 1, 1928 (Arap harfli baskı).

[4] Mustafa Kemâl Atatürk özdeyişi.

[5] Bu sözcük dizini, Tuğrul Çavdar’ıŋ Şemseddin Sâmî’niŋ Kâmûs-i Türkî sözlüğünden özenle derlediği sözcüklerden oluşmuş olup, özünde geŋizcil olmayan “en (boyut), engin, gelin, konuşmak, konşu (komşu), konuk, konak, ün, ünlü, yanaşmak, yan, yön, yenmek” sözcükleri çıkartılmıştır. Bu derlemesi için Tuğrul Çavdar Hocama saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazışmalık bağlantısı :
http://turkcesivarken.com/yazismalik/index.php?topic=779.0

Dizi ve filmlerde “Recep İvedik”, Levent Kırca gibi güldüren kişiler, doğallık göstergesi olsun diye midir bilmiyorum, çoğu kez yöresel konuşurlar. Bu konuşmalarında yoğun bir biçimde geŋizcil sesler çıkarırlar. Bunlardan biri de geŋizcil n sesidir.