Yazar arşivleri: Gökhan Çağlayan

Kutsal Ağacın Gölgesinde

Bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Kendimi birdenbire bir bozkırın ortasında bulmuştum. Üstelik burayı – bir Akdenizli ile/ya da Çukurovalı olarak – alabildiğine yadırgamıştım. Bitki örtüsü bambaşkaydı. Çevremde ötüşüp uçuşan kuşların çoğunu hiç mi hiç bilmiyor, tanımıyordum. Böcekler dahi ayrımlıydı. Çayırköpeklerini andıran sevimli yılkılarsa beni ayrımsar ayrımsamaz deliklerine ya da yuvalarına çekiliyordu. Ortalıkta benden başka kimse yok gibiydi. Bense nereye, niçin gittiğimi bilmeksizin yürüyordum. Çağıltısıyla kulağı okşayıp kişiyi dinginleştiren çaycığı atlangıçlara basa basa geçmem güç olmadı. Öte geçede soluklanıp buz gibi suyla ellerimi, yüzümü yıkayınca, açıldım. Bu kez görme alanıma girmiş, üstünde ulu bir ağacın bulunduğu tepeye doğru yolumu sürdürdüm. İlkyaz ikindisi ilerliyorken, Güneş’in bozkırı bir yandan çevirmiş sıradağın üstünde batmaya yüz tuttuğunu görebiliyordum. Bozkır ortasında – odsuz ocaksız – karanlığa kalma korkusuyla adımlarımı sıklaştırdım.
Gelgelelim ilkin sıradan bir tepe olarak düşündüğüm engebenin eteğine vardığımda, buranın bir kurgan olduğunu anlamakta gecikmedim. Çevredeki balbal kalıntıları ile söz konusu tepenin ancak yakından bakınca görülen yapay biçimi kuşkuya yer bırakmıyordu. Ayrıca şunu kavramıştım: Bura bir Anadolu bozkırı değildi, düpedüz bir Orta Asya bozkırıydı! Kendi yurduma – niteyse? – bu denli uzak düşüvermiş olmaktan ötürü ürküye kapılmadım değil. Ancak, biliyordum: Kurganın doruğunda beni bekleyen biri ya da bir nen vardı. Korkmamam gerekti. Bütün yürekliliğimi toplayıp “o”nunla yüzleş(ebil)meliydim. Böylece kurganın doruğuna tırmanmaya başladım. Ben kiminle ya da neyle karşılaşacağımı öğrenmek istiyorken, duygularım, düşüncelerim gitgide yeğinleşip yoğunlaşıyordu. Neden sonra doruğa erişmiştim. Önce o ulu ağacın yaşlı mı yaşlı bir kayın olduğunun ayrımına vardım. Kayının ılıcak esinti etkisiyle yelbirdeyen yapraklarının hışıltısına kulak tutmamam gerektiğini handiyse içtepisel/sezgisel bir biçimde biliyordum. (Bu hışıltının uyutucu özelliği bulunduğunu daha sonra öğrenecektim.). Derken onu gördüm. Kayının dibine serdiği yaygıda bağdaş kurmuştu; sırtını ağacın gövdesine vermiş, başı öne eğilmişti. Ancak, uyumuyor ya da uyuklamıyor, beni bekliyordu.
Bürünmüş bulunduğu kuttören giysilerinden onun bir kam olduğunu anlamıştım. Karşısına geçip konuşmasını bekledim. Sonunda başını kaldırarak kapkara gözlerinde anlatılamaz bir üzünçle konuştu:
“Tatlı geldin! Hanidir seni bekliyordum. Bir kıpı hiç gelmeyeceğini sanmıştım. Değil mi geldin; hele şuraya otur da söyleşelim. Söylenecek çok söz var. Sürevse pek az.”
Gösterdiği yerde, demek tüm karşısında, benim için serilmişe benzeyen başka bir yaygı vardı. Oraya oturuverdim. Konuşma sırası bendeydi. Usuma gelmiş ilk soruyu tezce yönelttim:
“Bu bir düş mü, yoksa gerçek mi?”
“Düşün, gerçeğin birlikte var olduğu yerdeyiz. İstersen, buna ‘düş-gerçek’ diyebilirsin.”
Besbelli, karşımdaki kişi bir bilgeydi de. Sözcüklerimi seçer, tümcelerimi kurarken, olabildiğince uyanık bulunmam gerekti. Doğallıkla bu bir söyleşimdi. Demek konuşmadan uzun-boylu düşünme olanağı yoktu. Kamın ya da bilgenin, daha doğrusu, bilge kamın sakalsız, bıyıksız, tunçlaşmış yüzüne baktım. Gözlerindeki şaşılacak üzüncün nedenini öğrenmek istedim. He, önce bunu öğrenmeliydim. Böylece sordum:
“Niçin bu denli üzünçlü görünüyorsunuz? Bakışınızdaki anlam, yüzünüzdeki anlatım, açıkçası, beni ürküttü. Daha önce böyle üzünçlü biri görmemiştim.”
“Benim gördüklerimi sen de görseydin, benden az üzünçlü olmazdın. Ah, ne ölümler, yıkımlar, yitimler ya da yok-olumlar gördüm! Örneğin şimdi dingin mi dingin bulunuyor olan şu bozkırda iki ordunun karşılaşıp savaştığına tanık olduydum. Kan oluk oluk akıyorken, nice yiğit ‘gök ekin gibi’ biçiliyordu. Hepsi belleğimde duraduruyor. Kuşkusuz doğumlar ile sevinçler dahi gördüm; umut ışığı kaç kez yanıp söndü, kaç kez utku coşkunluğuyla toy düğün yapıldı! Nite unuturum!: Türkün görkemli, kutlu sürevleriydi. Nite anımsamam!: Oğuz boyları batıya, hep batıya göçüyordu. Bu göç yüzyıllarca sürdü. Kızılelma, Türkün yitik onguneliydi. Ülküsü onu Viyana kapılarına değin götürdü. İşte, o aralık yenilgiler, giderek bozgunlar başladı. Süreç tersine dönmüştü: Türk için alçaltı ile gerileme sürevleriydi. Gönenç umudunun yerini karayıkım beklentisi almıştı. Ancak, bütün bunları sen de biliyorsun. Bundan ötürü, uzun uzadıya anlatmama gerek yok.”
Kamın üzüncünün nedenini anlayayazmıştım. Gelgelelim açıklığa kavuşturulması gereken birtakım konuluklar vardı. Onu olabildiğince çok konuşturmam gerekti. Bunun için kapanmış yaraları deşmekten bile çekinmemeliydim. O konuştukça taşlar yerli yerine oturuyordu, oturacaktı. Bu düşüncelerle konuştum:
“Peki, bundan sonra ne(ler) olacak? Demek Türkün soyu tükenecek mi? Türk, Türkçe demek olduğuna göre şöyle de sorulabilir: Türkçe ölecek mi? Kimi gelecekbilimcilerin kestirimleri ya da önbilileri uyarınca çok değil, yüz yıl sonra Türkçe, ölü dil durumunda bulunacak. Doğallıkla bu Türklüğün büsbütün yok olması anlamına gelir. Gerçekten böyle olacaksa, akıntıya kürek çekiyoruz. Bu konuda hiçbir nen yapılamaz mı ola? Yoksa sorun abartılıyor mu? Türkçe, varlığını sonsuza değin sürdürecek mi? Böyle düşünmekse kişiyi bir-tür gevşekliğe düşürüp eylemsizliğe itebilir. Kısacası, ne yapmak gerek?”
Bu arada gün kavuşmuştu. Şimdi kamın yalnızca karartısını görüyordum. Kayına tünemiş saksağanlar uzun uzun boşboğazlık ettikten sonra susmuştu. Biz de susmuştuk. Ben kara kara düşünüyordum. Kamın da kara kara düşündüğünü biliyordum. Sessizliği neden sonra bozansa o oldu:
“‘Ne yapmak gerek?’ sorusu öteden beri yöneltilmiştir. Kuşkusuz kişinin elinden geleni yapması gerek. Şu bir gerçek: Türkçe ölürse, Türklük kalmaz. Dahası, binyıllardır Türklük adına yapılmış neler varsa, onlar araya gider. Yalnızca Türklük yitmez; bütün kişilik yitirir. Şundan ötürü..: Türklük, uygarlığımızın asal öğelerinden biridir. Türkçeyse – ökdilim olduğu için söylemiyorum – güpgüzel bir dil. Ancak, gidiş çok kötü. Gene de, bana kişisel kanımı sorarsan, şunu söyleyebilirim: Türkçenin, giderek Türklüğün ölmesi o denli kolay ol(a)maz. Biz Türkler neler görüp geçirdik, dilimiz ne darboğazlardan geçti! Bu darboğazdan da geçecektir. En azından geçeceğini umarım, umalım. Çıkmadık dirimden umut kesilmediği gibi, ölmedik dilden umut kesilmez.”
Kamın büsbütün umutsuz olmadığını öğrenmek beni sevindirmişti. Ona bakıyordum. Yüzündeki acıklı anlatımda kişi soyunun ya da türünün bütün acılarını görebiliyordum. Bütün olumsuzluklara karşın umut beslemenin olanaklı bulunduğunu da… He, kişi yaşamı saçmaydı. Bundan ötürü, acı çekmekteydik. Gene bundan ötürü, acıyı – bir gıdım da olsa – dindirmek yaşamsal önem taşırdı. Bir kıpı bunları kama söyleyi-söyleyivermek istedim. Ancak, sonra onun bunların hepsini benden iyi bildiğini düşünerek caydım. Yekindim. Dönüp ayaklarımın altında serili görünüme baktım. Batıdaki dağların doruklarında şimdi bile kızıltılar bulunuyordu. Bozkırıysa çoktan kopkoyu bir karanlık kaplamıştı. Birden yeryüzünün ne denli güzel olduğunun ayrımına vardım. Güzellikse – geçici olduğu için – gönül-üzücüydü. Ancak, bir kavram olarak varlığını sürdüregidecekti. Art arda gelen aydınlanma kıpıları beni tince bitkin düşürmüştü. Gene kamın karşısındaki yaygıya oturdum. Şöyle dedim:
“Toplum Türkçeyi gözden çıkarmış olduğuna, Türklüğüyse – en yeğni sözcükle – beğenmediğine göre, nite umut besleriz!? Bence umut ışığı yok. Sizinki gibi göreli bir iyimserlik dahi bu durumlar, koşullar içinde özaldatı anlamına gelir. Özaldatıysa aldatmaların en yamanıdır. Bana değme nen için çok geç gibi geliyor. Türkçe öyle iyesiz bırakılmış ki… Kim bilir, yanılıyorum, yanılmak isterdim. Ancak, gerçekler apacıyken, iyimser olamıyorum, olamam.”
Kam gene düşünüyordu. Sonra konuştu. Ben dinledim. Ben konuştum. O dinledi. Söyleşimimiz tanyeri ağarasıya sürdü. Tan sökünce, ben kalktım. Kam çok yorgun olduğunu, uyuyacağını söyleyerek oracığa yattı. Kayının yaprakları tanyelinin etkisiyle kıpırdayıp hışıldamaya başlamıştı. Kamın uykuya varması güç olmayacaktı. Düşlerinde neler görecekti ola? Kurgandan iniyorken, uyanan saksağanların gene boşboğazlık etmeye başladığını işitebiliyordum. Onların ses eriminden çıkınca, dönüp baktım. Kurgan ile üstündeki ulu kayın, güneşiği güneşinin altında ne denli güzel görünüyordu! He, yeryüzü güzeldi. Kim bilir, yaşam güzeldi. Ancak, ben gene tek başımaydım, yalnızdım. Kam da öyleydi. Bozkırda başıboşça yürümeyi sürdürüyordum. Kamı bir daha gör(e)meyeceğimi biliyordum. Onun söylediklerini anımsıyordum. Türkçenin geleceğini (!), Türklüğün kalımını (?) düşünüyordum. Gelgelelim bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Dahası, iki durumda da, bu ağı gibi üzüncün gereği neydi, var mıydı? Sakın bütün bunlar aşırı saçma evrenimizin gönül-üzücü, giderek yürek-karartıcı görünüşleri ya da göstergeleri olmayaydı?!

2018 Açarayı
Seyhan

Dille, Yazınla Sağal(t)mak

Acısız bir yaşam kuşkusuz ülküseldir. Bununla birlikte, en azından kişi yaşamı söz konusu olduğunda, acısızlığın sağlanması kimse için olanaklı değil. Burada gövdesel acıları bir kıyıya bırakacak, tinsel acılar üzerinde odaklanacağım. Tin sağaltmanlığı – söylemek aşırı – tinsel acıları dindirmek ya da azaltmak/yeğnileştirmek üzere kurulmuş, etkinlik gösteren bir dal. Böylece vargılarım ile yargılarım tin sağaltmanlığınınkilerle – bir ölçüde ya da büsbütün – çelişebilir. Ancak, tin sağaltmanlığı karşıtçısı olmadığımı, pek pek bu uzmanlık alanını kimi bakımlardan eleştirdiğimi, sırasında yerdiğimi buracıkta belirteyim. Ayrıca ereğim öteden beri bilinen birtakım gerçekleri yineleyerek “Amerika’yı gene bulgulama” değil. Yalnızca kendi gerçekliğimden yola çıkarak, dille, yazınla sağal(t)manın belirli bir kerteye değin olanak içinde bulunduğunu tanıtlamaya çalışacağım. Doğallıkla eveleyip gevelemeyerek, gene de, özü özgeyi incitmeksizin…

Bencileyin duygusal, düşüngen, içli bir kişiyseniz, acı çekmeniz kaçınılmazdır. Gün olur, acınız dayanılmazlaşır. Bunu siz anlamasanız da çevrenizdeki kimseler ayrımsamakta gecikmezler. Durum böyle olunca, çevrime tin sağaltmanlığı girer. Bir “sağaltım” süreci işlemeye başlamıştır. Gelgelelim tin sağaltmanları ne denli yetkin olurlarsa olsunlar; yapabilecekleri son-kerte ereylidir. (Kimi durumlarda “sayrı”nın evinde uslu uslu oturuyor olması bile bir “başarı” sayılır.). İyimserce bir yaklaşımla, tin sağaltmanlığı gelişmeyi sürdürmekte, denebilir. Öyleyse, şu kıpıda yeterince etkili olmaklıktan alabildiğine uzaktır. Ne olursa olsun; günün sonunda – gecelerse yaman mı yamandır – ondurmaz, usalmaz yalnızlığınızla kalakalırsınız. Böylece bir dayangaç, tutamak aramaya koyulursunuz. Ne ki, bu yaşamda dayangaç ile tutamak bulmak olanaklı mıdır? Yanıt veremezsiniz. Gene de, kim bilir, doğal bir sezgiyle ya da içtepisel bir güdüyle yaratmaya yönelirsiniz. Benim için yaratmanın yolu yazmadan geçtiğinden, yazmaysa okumayı gerektirdiğinden, okuma-yazma etkinliğini yıllar yılı sürdürdüm; şimdi bile sürdürüyorum. Peki, bunun olumlu, demek sağaltıcı etkisini gördüm mü, görüyor muyum?

He, gördüm, görüyorum. Doğallıkla “okuma-yazma etkinliği”nin − bir başına − beni kurtar(a)mayacağının bilincindeyim. Ancak, söz konusu etkinliği de bırakırsam, yaşamı büsbütün bırakmış olacağımı bilmekteyim. Okuyup yazarak, dahası, dil ile yazın üzerlerinde düşünerek yaşama olabildiğince bağlı kalıyorum. “Bütün boyamlar çoktan solup yitmiş. Artık yaşasam ne olacak, yaşamasam ne olacak!” diye düşündüğümde, yardımıma dil ile yazın yetişiveriyor. Onlarla gene yaşam buluyor, varoluşumu gerekçelendiriyorum. Boyamlar solgunluklarını, yitikliklerini koruyor; o ayrı. Gelgelelim dil ile yazın dahi var olmasa, hepten yitip gideceğimin kötü durumda ayrımındayım. Hepten yitip gitmekse istemiyorum, istemem. Kısacası, dille, yazınla uğraşmanın – gerçekten – sağaltıcı etkisi var. Bu etki, tin sağaltmanlığından görülen yararla birleştiğinde, kişi en azından ayakta durabiliyor ya da yaşamını sürdürebiliyor. Bu yeter mi? Kuşkusuz yetmez. Şundan ötürü..: Benim durumum, yukarıda sözünü ettiğim, evinde uslu uslu oturuyor olan sayrınınkinden çok ayrımlı değil. Demek daha etkili, etkin olmam gerek. (“Etkisiz öğe” olmaklık öyle usandırıcı ki!..). Bununla birlikte, çoğu elde edilemeyen nenin azından geçil(e)mez. Bense − şimdilik − varolanla yetinmeye çalışıyorum.

Açıkça söyleyeyim: Benimki çetin bir yol. Sürekli olarak sözcüklerle uğraşmak kimilerine sıkıcı mı sıkıcı gelebilir. Ayrıca elde ettiğim özdeksel/somut bir nen handiyse hiç yok. Öyleyse, ne yapmak gerek? Yineleyeyim: Bu uğraşı da bırakırsam, hani yok mu, yaşama olanağımı tümden yitiririm. Yolumu genişletip güzelleştirerek sürdürmem daha doğru olsa gerek. Buysa dile kolay. Gene de, başka seçenek ya da umar bulunmuyor. Demek benim yolum bu ya da benim yaptığım bu. Dönmek yok, durmak yok. Ya bu yol çıkmazsa?.. Öyle değildir umarım. Asal ereğim bendeki “karayıkım beklentisi”ni “gönenç umudu”nun almasını sağlamadır. Bu sağlama – olacaksa – sözcüklerle olacak. Hani şu, ozanın yetersiz bulduğu, ezici çoğunluğunsa hiç mi hiç önemsemediği sözcüklerle…

Dil-yazın sağaltımı diye tutturmuşum, tutturuyorum ya, büsbütün sağalgın olduğumu söyleyemem. Demek örneğin çoktan yitirilmiş bir dilev uğrunda tek başıma savaşım vermekten usanmış bulunuyorum. Bu usangınlık beni yiyip bitiriyor. Şu anlaşılıyor: Dil-yazın sağaltımı – başka nice sağaltım gibi – yeter gel(e)miyor. Ancak bir “özsağaltım” uygulaması olarak önem taşımakta. Acıyı çeken bilir; bense acı çektiğimi bilmekteyim. Peki, kurtuluş yok mu? Dinginliği, dirliği, erinci, ongunluğu sözcüklerin ötesinde arayıp bulsam. Gelgelelim “sözcüklerin ötesi” diye bir yer – en azından kişi için – var olmasa gerek. Sözcüklerin sağladıklarıysa bunlardan oluşma. Bu bağlamda azla yetinmek gerekiyor olabilir. Ancak, kişi istedikçe isteyen bir varlık. Üstelik azla yetinmek yalnızlığı onamak anlamına gelmez mi? Yalnızlığı onamaksa bence ölmeden ölmek sayılır. Öyleyse?..

Şunu anladım, kavradım: Türkçeyi geliştirip özleştirerek varsıllaştırma iyi bir dilev. Ancak, bireyin bu dilevi kazanması – en azından toplumsal bir düzlemde – olanaksız. Ne ki, bu ülkü uğruna harcanan çaba kişinin kendisini yeğ duymasını sağlayabiliyor, sağlıyor. Demek günün sonunda Türkçeyi kurtaramıyorsunuz, kendinizi de kurtaramıyorsunuz. Gelgelelim biraz olsun sağalıyorsunuz. Buysa azımsanamaz sanıyorum. “Ya büsbütün sağalmak?..” diyeceksiniz. Genelde özsağaltımla, özelde dil-yazın sağaltımıyla ancak bu denli çok olur. Tin sağaltmanlığı kişiyi birazcık daha iyileştirir. Şu var ki, hepsi bunlar. Apacı gerçek değişmez anlayacağınız: Yalnızlıktan kurtuluş yoktur. Dahası, Türkçeyi bir başınıza kurtaramazsınız. Yeryüzünü, yurdu kurtaramazsınız. Üstelik kimseyi düzeltemezsiniz. Kim bilir, hiçbir neni değiştiremezsiniz. Başka bir deyişle, birey “etkisiz öğe”dir. Ancak, bütün bunlarla yüzleşme baskısındasınızdır. (Yaşam gene korkunç mu korkunç bir saçmalık olup çıkmıştır.)

İşte, gece oldu! Yalnızlık ezinci bastırdı. Oturmuş, bu denemeyi yazıyorum. Yazdıklarım gerçekten çok önemliymişçesine… Yaşam aşırı saçma. Demek çok kötü. Sözcükler de kişinin yaratıları. Dil evrimsel süreçte yaşayakalmak üzere bulduğumuz bir araç. Bir umut yok. Bir umut ışığı yanmıyor. Karanlığın egemenliğini bir-türlü tanımıyor olmamın acısını çekiyorum. Yaşam sürüyor olsa da benden yana değil, olumsuz mu olumsuz. Sözcükler, demek dil ile yazın anlamını, önemini yitiriverdi. Geriye umarsızlık, umutsuzluk ile yalnızlık kaldı. Sözümona dille, yazınla sağalacaktım. Gene bozguna uğradım. Of!

Yalnızca sözcüklerle dayanmak, direnmek, karşı koymak çok güç. Dil-yazın sağaltımı olanaklı. Gelgelelim belirli bir yere değin… Tin sağaltmanlığıysa şimdiki durumda kişiye dirim ile yaşama isteği vermekten çok uzak. Böylece özsağaltımın da, tin sağaltmanlığının da yeterince etkili ol(a)madığını kesinleyebilirim. Oysa sayrı birey bütün bu sorunlarla uğraşırken, başkaları alıp alıp yürümekteler. Çağın düşünyapısı olan “götürgenlik” kimilerini kurtarmasa da gönendiriyor. (Buracıkta gerçek kurtuluşun olanaksız bulunduğunu yineleyeyim.). Uzun sözün kısası, ne yaparsam yapayım; ozanın sözünü ettiği “kara taş”a varacağım. Nitekim bu kez de kara taşa vardım. Umarsızlık, umutsuzluk ile yalnızlık üçlüsü beni allak bullak edip elimi kolumu bağlayıverdi. Hiçbir nen güzel değil. Olumlu hiçbir nen yok. Aşırı kötümserleşmiş sayılabilirim. Ancak, bu yaşamı kötümsemeye ülevim var olsa gerek. Gene de, karanlığın egemenliğinde – varsa – biricik ışık kaynağı dilde, yazında, giderek uzda. Bundan ötürü, bu yazıyı gıdımcık da olsa umutla bağlamamda yarar var: Önce acı vardı. Şimdiyse gerçekten sağaltamasa da sözcükler bulunuyor. He, yalnızca sözcükler… Kimi bilir, günlerin birinde yeryüzüne aydınlık egemen olunca, sözcüklerin değeri anlaşılacak. Öyleyse, yaşamı bırakmamak gerek. Doğallıkla doğrulukta, güzellikte, iyilikte bekine bekine…

2017 Orakayı

Atayurt

Dil Yanlışları ile Yanlış Diller

Biliyorum: Bu yazı düzeltmecilik güderek yazılan ilk yazı değil, son yazıysa olmayacak. Doğrusunu isterseniz, ülkemizde Düzenlemelerle başlayan dilsel uyanış bu-tür yazıları yazdırır oldu. Kamuerkiyle sağlanan göreli dil bilinçlenmesiyse bu konularda yazıların yanında – özellikle son onyıllarda – birçok betiğin yazılmasının nedenidir. Doğallıkla bütün bunlar en büyük “sıkar”larımızdan1 biri olan dil sorunumuzdan kaynaklandı. Söz konusu sorun varlığını sürdürdüğüne, dahası – bence – gitgide ağırlaştığına göre, dil yanlışları ile yanlış diller üzerine daha nice yazı, betik yazılacaktır. Ne olursa olsun; benim bu konular üzerinde alçakgönüllüce söyleyeceklerim şunlar:

Dilsel yazıları, betikleri dilseverler yazmakta, okumaktalar. Demek dili – doğal olarak – kullansa da yazındışı sayılması gereken yığınlar bu yazılardan, betiklerden bütünüyle savasız2 bulunuyor. Böylece dilseverler – kim bilir, Türkçeyi kurtardıklarını ya da kurtaracaklarını sanırlarken – kendileri dışında kimseyi etkilememiş oluyorlar. Dil sorunumuzun çözül(e)memesi bundan ötürü olsa gerek. Peki, yığınları “yazınsever” kılmak için neler yapılmalı? Daha doğrusu, değmehangi bir nen yapılabilir mi?

Aydın kesimimiz çok ufak, etkisiz. Oysa dilsever, yazınsever olmak için aydınlaşmak gerekir. (Bunun tersi de doğrudur.). Durum böyle olunca, dilimizi düzeltip özleştirmenin – toplumsal düzlemde – ne denli güç bulunduğunu söylemek aşırı kaçar. Aydın kesimin daha büyük, etkili olması eğitim-öğretim dizgesinden kamusal ekin yönetimcesine3 türlü etmenlerin bu doğrultuda kullanılmasını gerektirir. Ancak, ülkemizde – yazık ki! − bunun tüm tersi yapılmaktadır. Demek bireyler toplumu oluşturacaklarına sürücül kişiler yığınları ortaya getirmekteler. Yığınlarınsa dili önem taşımaz. Günlük yaşamın sürdürülegitmesi yeter. (Günlük yaşam nite olsa süregider.). Bu biçimde uslamladığımızda, değil Türkçeyi kurtarmanın, kendi dilini arı duru, doğru düzgün kılmanın son-kerte “çetin” bir iş olduğu anlaşılır. Aydın – adı üstünde – aydınlık saçsa da kurtarıcılığa soyunmamalıdır. Bunun yerine kendisine – başta dil bakımından − çekidüzen vermelidir.

Örneğin “betik ayırıcısı” ya da “yer imi” demek varken, yaygın biçimde kullanılan *kitap ayracı sözünü ele alayım. Şimdi, “ayraç” sözcüğü Osmanlıcadaki mutarıza ile parantez sözcüklerinin öz Türkçe karşılığıdır. Demek betik ayırıcısı ya da yer imi anlamında *kitap ayracı dememek gerek. Ancak, bunu kime, nite anlatacaksınız!? Bir biçimde anlatsanız bile, ne değişecek! Genelde yeryüzünde, özelde Türkey’de yığınların dili yanlışlarla doludur. Aydın yerine tüketici yetiştireduran bir düzende doğru ile yanlış arasındaki – gerçekte yaşamsal önem taşıyan – ayrım yitip gider. Buysa doğru dil ülküsünü toplumsal düzlemde gerçekleştirmenin – durumlar ile koşullar enikonu iyileşmedikçe4 – olanaksız bulunduğu anlamına gelir. Birey kendi dilini düzeltip özleştirmeyi başarıyorsa, ona ne ongun! Yoksa başta bu deneme bulunmak üzere bütün yazılanlar – etkilese etkilese – aydın kesimi etkiler. Aydın kesimse doğrusu iyi örnek olmayla, öyle kalmayla yükümlüdür.

Peki, ne(ler) yapmak gerek? Bir-tür seçkincilik güderek doğru düzgün dili aydın kesime özgülemek yakışık almaz: Değme kişi dilini doğru düzgün kullanmalıdır. Gelgelelim yukarıda belirttiğim üzere ancak aydınlar dile özen gösterirler. Öyleyse, aydınların çoğalmaları gerek, diyeceksiniz. Doğru. Aydınların çoğalmaları yalnızca dile yarar sağlamaz, başka birçok sorunun çözülmesine katkıda bulunur. Bununla birlikte, aydın olmaklık tözlülüğü gerekli kılar. “Töz”se beribenzer kişide yoktur. Bundan ötürü, usa aydınların daha etkili, etkin olmaları gerektiği düşüncesi gelebilir. Örneğin aydınlar örgütlenip seslerini daha çok işittirebilirler. Nitekim bu erekle dil alanında etkinlik gösteren dernekler dahi kurulmuştur. Ne ki, bu derneklerin adlarını bile çoğu yurttaşımızın bilmemesi gerçeği örgütlenmenin de yetmediğini ortaya koymaktadır. Böylece gene bireyin kendi yaşamında yapabildikleri, yaptıkları söz konusu edilmeli. Şöyle..:

Kişinin iyi örnek olması, öyle kalması yeter. Başkalarını denetleyemeyiz, düzeltemeyiz. Ancak, kötülükten sakınmak da bir nendir. Kötü, örnek alınmazsa da bizim toplumumuzda olumsuzluklar alabildiğine hızlı bir biçimde yaygınlaşmaktadır. Dilse bu kötüye eğilimin etkisiyle gitgide yozlaştırılıyor. Birey olarak ne yaparsak yapalım; kötüye gidişi önleyemeyiz. Şu var ki, kişi gerçekten tözlüyse5, kendisini eytişimsel bir sürecin içinde buluverir: Bireysel iyilik ile toplumsal kötülük karşıtlaşır. Sonunda ne olacağıysa kestirilemez. He, bireye düşen kendi kendisini olumlu kılma, tutmadır. Böyle sürevlerde olumlu etkilemekten çok, olumsuz etkilenmemek önemli. Bir “kötülük toplumu”nda yaşadığımızı söylemek yanlış değildir. Kötülük toplumundaysa bireysel iyilik yadırganıp kötülenir. Birey toplumsallaşmak istese, toplumsallaşmaksızın edemese de toplumsallığın yarattığı çekincelerin ayrımında bulunarak davranma baskısındadır.

En azından biz dilseverler dil yanlışları ile yanlış diller karşısında “uyanık” olmalıyız. Yoksa bir gün düzeltilemeyecek denli yanlış, özleştirilemeyecek denli yad bir dille karşılaşmamız işten değil. Son yıllarda güdülen yanlış mı yanlış yönetimceler yüzünden aydın kesim enikonu ufalıp etki gücünü büsbütün yitirdi. He, gidişimiz çok kötü. Ancak, birey buna bakıp dayanmayı, direnmeyi, karşı koymayı bırakırsa, kendisi silinip gideceği gibi, toplumsal yozlaşmaya katkıda bulunur. Türk ulusu şimdi artamlı6, erdemli Türkleri değme sürevkinden çok gereksiniyor. (Artamsız, erdemsiz olmak pek kolaydır. Gelgelelim kişiye yaraşmaz.). Ne ki, bu denemeyi öğütçülüğe kaymadan bağlamam gerek. Son olarak şunları söyleyi-söyleyivereyim: Yaşamın doğru, güzel, iyi olması birazsa dilin doğru, güzel, iyi bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü, dilimize özen göstermeliyiz. Baştankara konuşmak, yazmak olumsuzluklarla dolup taşan bir yaşamı, demek bu yaşamı düpedüz onamak demektir. Böyle bir yaşamsa istenesi olmasa gerek.

2016 İlkgüzü

Seyhan

(İletişim: yedigir@hotmail.com)

1 1. Sıkar: Os. bela.

2 2. Os. habersiz.

3 3. Yönetimce: Os. politika.

4 4. Türk Devrimi söz konusu durumları, koşulları enikonu iyileştirmek için yapılmıştı. Ne ki, bu devrimin ardı getiril(e)mediği gibi, kazandırdıkları yeterince çok korun(a)madı. Gene de, hiç yapılmamış olsaydı, şimdi çok daha kötü bir durumda bulunuyor olurduk sanıyorum.

5 5. Tözün gerçekte ne olduğu, kişide niçin, nite bulunduğu ya da bulunmadığı sorularını yanıtlayabilmek için salt töz üzerine bir deneme yazmak gerekir. Bununla birlikte, öyle bir deneme bile töz konusunda doyumsatıcı açıklamalar içermeyebilir.

6 6. Os. meziyetli.

Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım

Daha önce Türkçesi Varken… ağ bölgesinde yayımlanmış Kişisel Türentiler Sözlükçüğü-adlı yapıtımla öz Türkçe 250 söz(cüğ)ü yad karşılıklarıyla dilseverlerin ilgilerine sunmuştum. Buradaysa yad 500 söz(cük) öz Türkçe karşılıklarıyla verilmiş bulunuyor. Gelgelelim ilkin kimi açıklamalar yapmam gerek:

Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım bir “seçki” niteliğindedir. Demek kendi türentilerimin hepsini kapsamadığı gibi, öz Türkçe karşılıkları daha bulunmamış yad söz(cük)lerin ancak ufak bir bölümünü içermekte. Şu var ki, bundan sonra bu-tür dizelgeler anıklayıp yayımlamak yerine yad söz(cük)lere karşılıklarımı kendi çalışmalarımda kullanmakla yetineceğim. (Yalnızca bütün öz Türkçe sözcüklerin yer alacağı bir sözlük yazmayı çok isterdim. Ancak, buna gücüm, sürevim yeter mi, bilmiyorum.)

Özleştirmede yad sözcüğe öz Türkçe karşılık bulunması kuralı geçerdir. Bundan ötürü, özleştirirken, yad-kökenli olduğunu bildiğim söz(cük)leri kullanmamaya özen gösterdim, gösteriyorum. Kimilerinin yaptığı gibi yad söz(cük)lere gene yad karşılıklar önermeyiyse saçma bulmaktayım. Özleştirmecilik doğru düzgün güdülmeli anlayacağınız.

Benzer biçimde, özleştirmede Batı dilleri ile Doğu dilleri arasında ayırım yapmak – kimi kez işlevsel/yarayışlı olsa da – doğru değildir. Demek “Arapça, Farsça sözcükler bizimdir. Biz Batı-kaynaklı sözcükleri özleştirelim.”-yollu bir yaklaşım onanamaz. Yad dil yad dildir. Yad sözcükse yad sözcüktür. Bu bakımdan örneğin Arapça-kökenli sözcük ile İngilizce-kökenli sözcük arasında ayrım yoktur, bulunamaz. Nitekim aşağıdaki dizelgede Batı dillerinden de, Doğu dillerinden de söz(cük)lere karşılıklar bulunup önerilmiştir.

Öbür yandan bir özleştirmen kimi alanları “tekinsiz” sayarak onlara ilişkin yad söz(cük)leri özleştirmekten kaçınıyorsa, yetkin bir özleştirmen değildir, sayılamaz. Böyle alanların başında kutça gelmekte. Oysa tekinsizler bağnazlık göstergeleridir. Özleştirmecilikse açık-düşünceli olmayı, demek tekinsiz mekinsiz tanımamayı gerektirir. Bundan dolayı, Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım’da yad birtakım kutça sözcüklerinin (örneğin aptes, ezan ile namaz sözcüklerinin) öz Türkçe karşılıklarını bulacaksınız. Ayrıca doğabilimden sağaltmanlığa, tecimden yazına geniş bir yayılgıdaki yad söz(cük)lere öz Türkçe karşılıklar bulunup önerilmiş olduğunu göreceksiniz.

Bu dizelgede yer almış yad kimi sözcükler yalnızca belirli anlamlarında öz Türkçe karşılıklara kavuşturulmuştur. Örneğin Arapça-kökenli “kalem” sözcüğü “dizelge birimi” sözüyle karşılanmıştır. Ne ki, dizelge birimi, kalemin birçok anlamından biridir; şimdiye değin özleştirilmemiş bir anlamda kalemi karşılamaktadır. Dahası, yad birtakım sözcüklere önerilmiş öz Türkçe karşılıklar birer seçenek niteliğindedir. Demek örneğin Fransızca-kökenli “dezenformasyon” sözcüğüne öz Türkçe karşılık olarak önerilmiş “gerçeği saptırma” sözü “bilgi çarpıtma” karşılığının seçeneğidir. Başka bir deyişle, Amerika’yı gene bulgulamaya çalışılmadığı gibi, ayrı baş çekilmemiştir.

Yad bir sözcüğü – özdeş anlamda – birkaç karşılıkla özleştirmenin bence sakıncası yoktur. (Örneğin “arsız: bitken, üreyiveren” gibi.). Başkaca bir sözcüğe bir sözcük önermek ülküsel olmakla birlikte, olanaksızsa, bunun üç sözcüğe değin yolu vardır. (Örneğin “algoritma: dizgesel sayım yöntemi” gibi.)

Türetmelerimde − daha çok − işlek ekleri kullandım, kullanıyorum. Gelgelelim bu, işlek olmayan ya da daha az işlek eklerin kullanılmaması gerektiği anlamına gelmez; önceliği işlek eklere vermek gerektiğini gösterir.

Ancak, bu denli çok açıklama yeter. Okur gösterişsiz dizelgemi inceleyebilir. Bakarsınız, bu karşılıklardan birini beğenip kullanmaya başlar da o karşılık tutunmaya yüz tutar. Doğrusu, yazarın başka bir beklentisi yoktur.

A

Abis: Işıksızlık

Abiye: Öğleden-sonralık

Acyo: İndirimlik

Aikido: Uyumdövüş

Akordeon: Körüklü çalgı

Aktif: İşler

Algoritma: Dizgesel sayım yöntemi

Alibi1: Başka-yerdelik

Amip: Sürünen

Amiral: Deniz paşası

Ananas: Çamelması

Anka: Düşkuş

Anketör: Sormacacı, sorman

Ansefalit: Başörgen yangısı

Antırkot: Kürekler-arası

Antiseptik: Ufakyaşam-öldürücü

Antivirüs: Karşı-bozucu

Aparkat: Aşağıdan-yukarı

Apartman: Çokkatlı yapı

Apsis: 1. Uzaklık değeri. 2. Yatay saptama çizgisi

Aptes: Elsuyu

Aranjör: Düzenlemeci

Arbitraj: Satal

Arsız: Bitken, üreyiveren

Asetilen: Sarmısakkokar

Astrofizik: Gökdoğabilim

Astrofizikçi: Gökdoğabilimci

Aynen: Özdeşleyin

B

Babaköş: Ayaksız kıvraşıl2, uzunsu3

Bakkal: 1. Satışyeri. 2. Satışyerci

Bakteri: Bölünen

Balat: Özgürleme

Balina: Denizulusu

Balotaj: İkinci seçim

Balotaj kurulu: Üyelik kurulu

Bela: Sıkar

Belboy: Çan oğlanı

Bergamot: Beykoçacı4

Berry: Yemişçik

Beşamel: Sütleme

Beyin: Başörgen

Bidat: Türeyik

Biyom: Dirimli varlığı, yaşam varlığı

Biyometri: Yaşamölçüm

Biyometrik: Yaşamölçümsel

Boarding card: Uçuş yapracığı, uçuşluk

Bodi: Sıkı içlik

Bordür: 1. Kıyı süsü. 2. Kıyı taşı

Bornoz: Yunaklık

Botoks: 1. Ağı sağaltımı. 2. Kırışık gidericisi, sağaltsal ağı

Botülizm: Saklanca ağılanması

Brakiterapi: Işın yerleştirme

Bronş: Kol-dal

Bumerank: Fırlatdöne

C

Canavar: Yırtan

CEO5: YKB (yönetim kurulu başkanı; okunuşu: ye ke be)

Cinsel istismar: Eşeysel çıkar sağlama, eşeysel yararlanma

Cinsel perhiz: Eşeysel eylemsizlik

Cranberry: Bataklıkkızılcığı, kızılcıksı6

Cyborg: İşleç-kişi

Ç

Çift çubuk: Tarım araçları, tarımsal araçlar

Çiftlik: Tarımlık

D

Dakika: Güngencik

Daltonizm: Boyam görmezliği

Debriefing: Görev sonu soruşturması, dönüş soruşturması

Defne: Sıcakağacı

Dekatlon: Onlama

Dekatloncu: Onlamacı

Demo: Göstermelik

Dere: Çaycık

Dermatolog: Deri sağaltmanı

Dermatoloji: Deri sağaltmanlığı

Deryadil: Deniz-gönüllü

Destroyer: Yok-edici

Detoks: Ağısızlaştırma

Devasa: Ulumsu

Dezenformasyon: Gerçeği saptırma

Diferansiyel: 1. Dişli aygıt. 2. Ayrımsal

Diksiyon: Düzgün konuşma

Dinamik: Devindireç

Diplomasi: Dışgörevlilik

Diplomat: Dışgörevli

Diplomatik: Dışgörevsel

Disipline etmek: Sıkıdüzenlemek

Distopya: Yaman ülke

Diyafon: Bağırtaçlı sestaşır, yapı sestaşırı

Diyet: Suç akçası, suçluk

Döviz: Yad akça

Döviz bürosu: Yad akça işevi

Drone: Kişisiz uçak

Dünyevi: Yeryüzül

E

Edebiyat: Anlatımca7

Eksantrik: Dış-özekli, özek-dışı

Eksüda: Sızgı

Eksüdasyon: Sızma

Elbise: Boy giysisi

Elektroansefalografi: Başörgenakımyazım

Endoplazmik retikulum: Kansu-içi ağcık

Endodonti: İçdişçilik

Entelekya: Etkin ilke, varlık olgunluğu, varlık yetkinliği, gerçek

varlık

Enterdisipliner: Düzencelerarası

Enzim: Tepkiteç

Esnaf: Geçinici takımı, geçiniciler

Esperi: Delidoğan

Eşofman: Isınma giysisi, ısınmalık

Eye liner: Göz yazağı, gözyazar

Ezan: Ünleme

F

Factory farm: Üretimevi tarımlık

Fan: Çoksever

Fan kulübü: Çoksever üyeevi

Fanzin: Çoksever dergisi

Far: Gözkapağı boyası

Fare: Sıçancık

Faun: Keçi-kişi tanrı

Fetva: Kutbelge

Fikstür: Saptamalık

Filmografi: İzitlik, izityazı

Finalist: Soncu

Fit: Dinç

Fitness: Dinçlik

Fitness center: Dinçlik özeği

Fitoterapi: Bitki sağaltımı

Fitoterapist: Bitki sağaltımcısı

Fiyasko: Başarısızlık

Fondan: Eriyiveren

Form: Başvuruluk

Format: Biçit

Fosfor: Işıltıyayan

Fotokopi makinesi: Eşçeker

Fruitarianism: Yemişçillik

G

Galoş: Ayakkabı geçirmeliği

Garsoniyer: Özel ev

Gastrit: Karın yangısı

Gastroenterolog: Karın-bağırsak sağaltmanı, sindirim bozuklukları

uzmanı

Gastroloji: Yemeiçmebilim

Gastronom: Yemek uzmanı

Gastronomi: Yemek uzmanlığı

Gigabayt: Ulusekizli

Ginsenk: Kişiotu

Glide-on: Kayan

Glitch: Soruncuk

Glüten: 1. Yapıştıran. 2. Yapışkan

Gondol: Gezinti kayığı

Gondolcu: Gezinti kayıkçısı

Gübre: Verimlendirici

Gülbank: Tören yakarısı

H

Habitat: Yaşam alanı, yaşama ortamı

Hafız: Bellemen, belleyici, belleyik

Hal: Yerleşik satımlıkyeri

Hamamböceği: Sıcakböceği

Hamur: Yoğurga

Handy man: İşbilir

Harddisk: Durağan teker

Hareke: Kısa ünlü imi, yardımcı im

Harman: Ayırmaca

Haslet: Doğa özelliği

Hashtag: Konu imi

Heliport: Dikuçaklık

Hiperplazi: Aşırı gelişme

Hipi: Düzentanımaz

Hipoalerjenik: Duyarca-yapmayan

Hokkabaz: Şaşırtman

Holografi: Tümçizim

Holografik: Tümçizimsel

Hologram: Tümçizi

I

Image maker: 1. Görüntü yapıcısı. 2. İmgeyapar

Infomercial: Belgeselcik, bilgi-tanıtım

Iskaça: Direklik

İ

İham: Uzak-anlamlama

İmplant: Yerleştirme

İnhaler: Buğu-verici

İnsani: Kişil

İnverter: Evirici

İrredantist: Gerialmacı

İrredantizm: Gerialmacılık

İskender: Yaprak döner

İstihbarat: Savaalma

İstinaf mahkemesi: Ara-yargıevi

İtfaiyeci: Söndürmen

J

Jakuzi: Burgaçlık

Jammer: Yayımbozar

Jargon: 1. Özel dil. 2. Bozuk dil

Jelatin: Saydamca

Jet grout: Püskürtme sıva

Jimmy jib: Alıcı kaldıracı

Jiujitsu: Çıplak el savunması

K

Kabare: Eğlenceevi

Kâhya: Çokgörevli

Kaktüs: Dikenlibitki

Kaktüsgiller: Dikenlibitkigiller

Kalem: Dizelge birimi

Kaligraf: Güzelyazıcı

Kaligrafi: Güzelyazı

Kalsiyum: Katılaştırıcı

Kalyon: Kürekli-yelkenli

Kantin: Satanak

Kanton: Generkçik

Kaptan: 1. Başgemici. 2. Takım başı

Karamela: Eritme-yakma

Karamusal: Dolaştırmaz

Karaoke: Söylemece

Karar: Varım

Karate: Ayak-yumruk dövüşü

Kardiyolog: Yürek sağaltmanı, yürek sayrılıkları uzmanı, yürekçi

Kardiyoloji: Yürek sağaltmanlığı, yürek sayrılıkları uzmanlığı,

yürekçilik

Kartuş: Boyarlık

Kasa: Saklaç

Kasko: Taşıt koruncu

Kefir: Ekşitme

Kettle: Isıtıcı

Kıble: Kutyön

Kira: Tutka

Kiç: Dolmuş yazını, ucuz uz

KJ8: DÜ (damga üreteci; okunuşu: dü)

KJ operatörü: DÜ işletmeni

Klips: Tutturgaç

Klon: Eşlem

Klonlama: Eşlemleme

Kod: Anlataç

Kodlamak: Anlataçlamak

Kokpit: Uçman odacığı

Kombi: Isıtma aygıtı, ısıtmalık

Konfederasyon: 1. Generk(çik)ler birliği. 2. Üstörgüt

Konsomatris: Kazandırıcı

Kontırfile: Omurga yanı eti

Kordiplomatik: Dışgörevli topluluğu

Korsan: Deniz soyguncusu

Kortikoit: Kabuksal

Kortizon: Kabuk içsalgısı

Kredi: Eğitsel değer, öğrence değeri

Krema: Kaymaksı

Kreşendo: Güçlenerek

Kroket: Bulama

Kroşe: Bükük kol yumruğu

Krupiye: Oyun görevlisi, oyun yöneticisi

Kubbe: Örtmelik

Kukla: Oynataç, oynatmalık

Kumar: Kut oyunu

Kumarbaz: Kut oyuncusu

Kumarhane: Kut oyunu yeri

Kurabiye: Çörekçik

Kuvöz: Yaşatıcı

Küçümsemek: Ufamsamak

L

Laktoovovejetaryen: Sütiçeryumurtayeretyemez

Lego: Birleştirmece

Lighthouse: Işıkevi

Liman: Gemi sığınağı

Lonca: Uğraşı derneği

Losyon: Bakımlık

Lügatçe: Sözlükçük

Lüks: Akışıtaç

Lütein: Sarıözdek

M

Madalya: Göğüs belliği

Maden: Çıkarılga

Mahfil: Toplantılık

Makale: 1. Bilimyazı. 2. Düşün yazısı, açıklama yazısı

Mal: İyelik-altı

Manej: 1. At eğitimi. 2. At eğitimi alanı. 3. Binicilik gösterileri

Manken: 1. Giyici. 2. Giyeç. 3. Durucu

Makta: Kesmelik

Malware: Kötücül yazılım

Mani: Demece

Manüel: Elsel

Masiva: Tanrı dışı

Matla: Doğak

Mazot: Çökeltiyakıt

Medrese: Öğrenceyurdu

Meerkat: Sopakuyruk

Melek: Tinvarlık

Memorat: Olağanüstülük

Merhem: Ondurucu

Mesajlaşmak: İletileşmek

Metabolize etmek: Özüştürmek, yapım-yıkımlamak

Mevlit: Doğumluk

Mezra: Kışlacık

Mızıka: Ağız çalgısı

Midilli: Atçık

Mikrokok: Durak ufakyaşam

Mikrop: Ufakyaşam

Milk shake: Çalkalanmış süt, dondurmalı süt, süt çalkalaması

Misvak: Diş çubuğu

Mitralyöz: Taramalı

Mnemonics: Bellek güçlendirme

Mnemotekni: Bellek geliştirme

Mobbing: İşyerinde tedirginleştirme

Molotofkokteyli: Yangınçıkaran

Mouse pad: Yöneteç altlığı

Musammat: Bağlamlı

Muska: Büyülük

Müftü: Kutbelgeci

Mümeyyiz: Ayıran

Müsamere: 1. Okul eğlencesi, öğrenci gösterisi. 2. Gece başlangıcı

eğlencesi, gece başlangıcı toplantısı

Müteferrika: Giderciklik

Müteşekkir: Özdeğerleyen, özdeğerleme-verecekli

Müze: Eskievi

N

Naat: Övme

Nakiza: Çelişek, ters benzek

Namaz: Yakarım

Namaz kılmak: Yakarım yapmak, yakarımda bulunmak9

Nerd: Bilgisayar delisi

NGO10: YDÖ (yönetke-dışı örgüt; okunuşu: yedö)

Nikâh: Evlenme işlemi

Nilüfer: Suecesi

Ninja: Gizuzcu

No-stres: Gerginliksiz

Numara: Düzüm

Numaracı: Düzümcü

Nörolog: Sinir sağaltmanı, sinirci

Nöroloji: Sinir sağaltmanlığı, sinircilik

Nüfus: Kişi varlığı

O

Oje: Tırnaklık

Oksijen: Ekşityapan

Oneirizm: Düşümseme

Onore etmek: Özdeğerlendirmek

Onur: Özdeğer

Origami: Katlamaca

Orkinos: Denizirisi

Ortoklaz: Dilinen

Otomobil: Özgezer

Otosansür: Özsıkıdenetim

Overlok: 1. Kıyılama. 2. Kıyılayıcı

Overlokçu: Kıyılamacı

Oyun konsolu: Oyunluk

P

Padok: Dolaştırmalık, gezdirmelik

Paket: Sarılga

Pakimetri: Kalınlıkölçüm

Pakimetrik: Kalınlıkölçümsel

Panzer: Ürküteç

Parkinson: Sarsaklık

Parnasizm: Yırsal gerçekçilik

Parnasyen: Yırsal-gerçekçi

Parsa: Gösteri akçası, gösterilik

Pasaj: Kapalısatak

Pasif: İşlemez

Pasör: Geçirici

Pastil: Eritme

Pedagojik formasyon: Eğitbilimsel yetişim

Pentür: Boyalama

Peri: Düşkız

Personal training: Kişisel çalışma

Pisuar: İşemelik

Piyango bileti: Kazanmalık

Plaket: Özdeğerlik

Plankton: Sürüklenen

Plaster: Yaralık

Platonik aşk: Düşsevi

Poliklinik: Çoklu-bakımevi

Podcast: Besleme yayını

Podcasting: Besleme yayımı

Poltergeist: Yaramaz düşgörüntü

Post-production: Artyapım, yapım-sonrası

Pota (I): Ergiteç

Pota (II): Atmalık

Prehistorik: Geçmişçeöncesi

Prezervatif: Kamışlık

Proconsumer: Üretici-tüketici

Proctor: Sıkıdüzen görevlisi, sıkıdüzenci

Profesyonel: Uğraşıcı

Profiterol: Top tatlı

Propolis: Kovanlık

Prostat: Karakabukçuk

Protein: Oluşturucu

Psikasteni: Tin argınlığı

Psychedelic: Duygu-varsıllaştırıcı, tin-gösteren

Püriten: Katışıksızcı

Püritenlik: Katışıksızcılık

Q

Quiz: Sınavcık

R

Rakip: Yarışıcı

Reaktör: Tepkeç

Rekât: Kutbirim, yakarı bölümü

Rekonstrüksiyon: Geneyapım

Repertuvar tiyatrosu: Yapıtlık oyunevi

Reyting: İzlenirlik

Reality show: Gerçeklik gösterisi

Resmetmek: Bedizlemek

Resort: Dinlencelik

Retinal: Ağkatmansal

Rimel: Kirpik boyası, kirpiklik

Rodeo: Binicilik gösterisi, bin-göster

Roll: Ekmecik

Roll-on: Yuvarlamalı

Rosto: Dilimleme

Rot: Bağlantılık

S

Safari: 1. Toplu av. 2. Doğa gezintisi

Saki: İçki dağıtıcısı, içkisunar

Salon: Genoda

Savana: Geniş çayır, gençayır

Seans: 1. Dönem, işlem dönemi. 2. Kez

Seccade: Yakarımlık

Seferberlik: Tümgirişim

Seksizm: Eşeycilik

Self-discipline: Özsıkıdüzen

Self-sufficiency: Özyeterlik

Self-sufficient: Özyeter

Semai: İşitmece

Sense of humor: Gülmece duyusu

Sensör: Duyucu

Sera: Yeşilevi

Serum: Besinlik

Servis: Görev taşıtı

Set: Çekimyeri, çevirmelik

Sevap: 1. Kutödül. 2. Kutödüllük

Sexploitation: Eşeysömürü

Siroko: Yakaryel

Siroz: Bavur sayrılığı

Sirozlu: Bavur sayrısı, bavuru sayrılıklı

Siyer: Kutyaşamöyküsü

Skolastik: Okulcu

Skolastisizm: Okulculuk

Skavut: Hızlı bulgu gemisi

Snekbar: Atıştırıp-içmelik, atıştır-iç yeri, atıştırma içkiliği

Sonda: Sıvıakıtır

Sosyokültürel: Ekinsel-toplumsal

Sote: Ufaklama

Spread: Kazanç ayrımı

Spreadsheet: Sayım çizelgesi, çizelge yazılımı

Stand-up comedian: Ayaküstü güldürmen

Stand-up comedy: Ayaküstü güldürü

Start-up: İş-kuran, iş-kurmuş

Stor: Oluklu gergi

Stüdyo: Çekimlik

Sünnet: Kamış kesme

Sürfile: Kıyı dikişi

Sürmenaj: Ansal bitkinlik, başörgen bitkinliği

Süspansiyon: Aktarıcı

Sweatshop: Sömürü kuruluşu, sömürüevi

Ş

Şablon: 1. Çıkarmalık. 2. Uygulama örneği, uygulamalık

Şampuan: Saç yıkama sıvısı

Şarapnel: Saçılan

Şathiye: Takılmaca

Şarjör: Sürenek, sürgeç

Şehit: Kutölü

Şehitlik: Kutölülük

Şezlong: Uzanmalık

Şövale: Bedizci çatkısı

T

Taahhütname: Yüklenim belgesi, yüklenimlik

Takipçi: İzlemeci

Takva: Yazıktan sakınma

Takva sahibi: Yazıktan sakınan

Tantuni: Kavurmaca

Tarihçe: Geçmişçe özeti

Tarikat: Tanrı yolu

Tayt: Sıkı

Teaser: Gelecek-izlencelik

Tecrit11: Seslenmece

Tekil12: Biril

Tekke: Gizemcievi

Teknoloji: Uygulayımlık

Tekvando: Tekme dövüşü

Telefon etmek: Sestaşırlamak

Telesekreter: Yanıtlayıcı

Tellak: Yıkayıcı, yuyucu

Temiz: Aklanık

Temlik: Özelgeleme

Terim: Özel söz(cük)

Territorial: Bölgecil, yersever

Tertemiz: Apaklanık

Tester: Deneme ürünü, denemelik

Teşekkür: Özdeğerleme

Teşekkür etmek: Özdeğerlemek

Tezgâh: Elyeri, yapmalık

Think-tank: Başörgen takımı, düşünce kuruluşu

Thriller: Titretici, yürek-oynatıcı

Tik (I): Yinelenim

Tik (II): 1. Denetim imi. 2. Doğru imi

Tire: Çizgicik

Tomograf: Kesitçeker

Toner: Boyamlandırıcı

Topik: Yersel

Tramplen: Atlamalık

Transhümanizm: Ötekişicilik

Transistor: Aktarım direnci, titreşim genişleticisi

Tren: Dizi taşıt

Turba: Bitkiyakıt

Turbalık: Bitkiyakıtlık

Turgor: Şişme

Tuvalet: Özbakım

U

Ucube: Şaşırtıcı nen, şaşırtıcılık

UFO13: NSUN (neliği saptanmamış uçan nesne; okunuşu: nesun)

Ufologist: NSUN incelemecisi

Ufology: NSUN incelemesi

Usta: Uzer, uzkişi

Usturlap: Yükseltiölçer

Ü

Üre: Sidik atığı

Üremi: Sidik atığı sayrılığı

V

Vandalizm: 1. Güzelkırıcılık. 2. Kırdökçülük

Vasi: Tutsu14 yükümlüsü

Vekilharç: Konak alışverişçisi

VIP15: ÇÖK (çok önemli kişi; okunuşu: çök)

Video: İzlemelik

Vinç: Büyük kaldırıcı

Virüs: 1. Bulaştırıcı. 2. Bozucu

W

Web camera: Ağ alıcısı

Webinar: Ağ topluçalışımı

Webshop: Ağ satışlığı

Y

Yakamoz: Su ışıltısı

Yelpaze: Yelleç, yellengeç

Yeni: Eskisiz

Yepyeni: Epeskisiz

Z

Zanaat: Uziş

Zanaatçı: Uzişçi

2016 Önyazı

Seyhan

Ağ güncesi: dilseveretyemez.blogspot.com.tr

_____________________________________________________

1 Yad söz(cük)ler bölümündeki eğik yazılmış söz(cük)ler daha yerlileştirilmemiş ya da Türkçe bir bağlamda kullanılmayan İngilizce söz(cük)leri belirtir.

2 Os. kertenkele.

3 Os. yılansı.

4 Koçaç: Os. armut.

5 Central executive officer.

6 Ya da “turnayemişi” denebilir. Ancak, o benim türentim sayılmaz.

7 Örneğin “sözlü/yazılı anlatımca” ya da – konuşma bağlamında – “anlatımca yapmak” denebilir.

8 Karakter jeneratörü.

9 İlboy dilinde, demek ağızlarda “komaltmak” karşılığı var.

10 Nongovernmental organization.

11 Bir yazın sözcüğü olarak…

12 “Tek” sözcüğü Farsça-kökenlidir.

13 Unidentified flying object.

14 Os. vasiyet.

15 Very important person.

Anlamdan Anlatıma Türkçemizin Eleştirisi

Dilci, eğitimci, ozan Muhittin Bilgin’in Anlamdan Anlatıma Türkçemiz-adlı yapıtı1 – adından anlaşılacağı üzere – bir dilbilgisi betiği. Söz konusu betikte Türkçenin geçmişçel gelişimi, anlambilgisi, sesbilgisi, biçimbilgisi, sözcük türleri, tümcebilgisi, anlatımbilgisi ile bölümce konuları işlenmiş. Türk yazınından seçilmiş örnek tümceler okurun bu konuları anlamasını kolaylaştırmakta. Gene Türk yazını-kaynaklı tanımlıklar2 yapıtı varsıllaştırmış. Kavram Dizini, Kaynakça ile Tanıklar bölümleriyse araştırgan, bilsemci okurlar için birebir. Betiğin baskı niteliği oldukça iyi. Demek örneğin dizgi yanlışları çok az. (Dilsel bir betiğin “gözden-geçirilmiş üçüncü baskı”sında hiçbir dizgi yanlışının bulunmaması gerekirdi; o ayrı.). Yazarın kısa yaşamöyküsünün ya da özgeçmişinin verilmemiş olması önemli bir eksiklik. (Önsöz’den Emin Özdemir’in öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz Bilgin, öğretmeni gibi Türkçeye gönül vermiş bir kişi. Bu besbelli.). Ayrıca Sunuş’u yazmış – başka bir dilsever ile Bilgin’in başka bir öğretmeni olan – Cahit Kavcar’ın Türkçeyi savunurken bile gereksiz el sözcüklerini kullanmış bulunması gönül-bulandırıcı.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’de konu bölümlemeleri “A, B, C, D…” ile “a, b, c, d…” biçimlerinde yapılmış. Demek bölümlemelerde Türk abecesi değil, İngiliz abecesi kullanılmış. Oysa Türkçe bir bağlamda Türk abecesi kullanılmalıdır. Buna göre konu bölümlemelerinin “A, B, C, Ç…” ile “a, b, c, ç…” biçimlerinde yapılması gerekirdi. Başkaca örneğin Bölüm 2, yanlış bir kullanımdır. Türkçe tümleme kuralına göre 2. Bölüm denir. Eleştiri konusu yapıtta, bölüm başlıklarından önce Fransızca ile/ya da İngilizce tümleme kuralına uyulmuş anlayacağınız. Bu yanlışlıklar bir Türkçe dilbilgisi betiğine yakışmıyor. Özellikle yazarın sağlıklı sayılabilecek bir dil bilinci, duyarlığı edinmiş olduğu düşünülürse…

Bilgin’in söz konusu betikte ortaya attığı bütün görüşlere katıldığımı söyleyemem. Örneğin “emniyet eski müdürü” ile “makine yüksek mühendisi” tümlemelerini doğru saymış olması düşündürücüdür. Şundan ötürü..: Bu tümlemelerin doğru biçimleri “eski emniyet müdürü” ile “yüksek makine mühendisi” olur. Dahası, gene örneğin “söylenti bileşik zamanı” değil, “bileşik söylenti zamanı” demek gerek. (Aktardığım tümlemelerdeki emniyet, müdür, makine, mühendis ile zaman sözcükleri yad olup “güvenlik”, “yönetmen”, “düzeneklik”, “ölçmen” ile “sürev” sözcükleriyle karşılanmalı.). Tümlemeler konusuna – ülevli olarak − geniş yer ayırmış yazarımızın belirgin tümleme yanlışları yapmış bulunması karşıtlamlı değil midir? Tümlemeler gerçekten Türkçenin sorunlu alanlarından biri. Doğallıkla kullanıcılar bakımından… Bundan dolayı, tümleme kurarken en çok özeni göstermemiz gerekiyor.

Yazarın sözcük seçimi büyük ölçüde yerinde. (“Büyük ölçüde” dedim. Şu nedenle..: “Bölümce” yerine paragraf sözcüğünü, “önad” yerine sıfat sözcüğünü kullanmış olması yapıtın öz Türkçe dokusunu berelemiş. Oysa yad nice sözcüğü özleştirip paragraf, sıfat gibi yad kimi sözcükleri özleştirmeden bağışık tutmanın ussal bir gerekçesi yoktur, bulunamaz.)

Dil Devrimine yaklaşımını olumlu bulduğum Bilgin, Dil Devrimi konusunu “Dil Devrimi sürüyor.” sözüyle bağlamış. Böylece özleştirmeci okurun yüreğine su serpmekte. Buysa anlamlı. Şundan ötürü..: Kimi dilcilerimiz ürünlerinden bolca yararlandığı Dil Devriminin sözünü hiç etmiyor. Demek onu yok sayıyor. Bu bakımdan Dil Devrimine yaklaşım, bir dilci için “denektaşı”dır. Dil Devrimini yok saymaysa entipüften dilciliğin bir göstergesidir.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz, “sesten bölümceye değin bütün dil birimlerini ‘bağlam içinde değerlendirme’ biçiminde özetlenebilecek yeni dilbilim yaklaşımlarını gözeten bir çalışma”. Demek işlevselcilik güderek yazılmış. Dilbilgisi – gerçekte − bellenecek/belletilecek kuru bir bilgiler toplamı değildir, kullanıma yönelik bir dilsel altyapı sağlayıcısıdır. Yazık ki, okullarımızdaki dilbilgisi öğrenceleri – şimdi bile – geleneksel anlayışın, demek belle(t)meciliğin ötesine geç(e)miyor. Oysa Türkçe güpgüzel bir dil. Bu dili öğrenip öğretme sıkıcı bir iş sayılageliyorsa, sorun öğrenip öğretme araçlarında, gereçlerinde, yöntemlerinde bulunsa gerek. İşte, Anlamdan Anlatıma Türkçemiz ile benzer yapıtlar, Türkçenin güzelliklerini, inceliklerini anlayıp anlatmak isteyen kişiler için – en azından – birer “açar” işlevi görmekte. Ökdilinin özünü kavramaksa dayancı, direşkenliği, yılmazlığı, demek sürekli çalışmayı gerektiriyor.

Bilgin, Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu’nu taban almış. Bu yazım, büyük ölçüde doğrudur. Geliştirilmelidir; o ayrı. Buna karşılık olarak, Türk Dil Kurumunun – birçok dilcice benimsenmiş – yazımı, son yıllarda “düzeltim” görmüş olmakla birlikte, ilmik tutar yeri bulunmayan bir yazımdır. Bundan ötürü, Bilgin’in o tuzağa düşmemiş olmaması iyi. Yanlış yazımı uygulayaduran bir dilcinin düşüncelerini de, yapıtlarını da denlememek3 gerektiğiniyse söylemek aşırı.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’de kullanılmış örnek tümceler, tanımlıklar Yunus Emre’den Yaşar Kemal’e geniş bir ozan ile yazar yayılgısından4 seçilmiş. Ancak, bunların Türkçenin güzelliğine yaraştığını söylemek çoğun olanaksız. Demek örneğin bozuk anlatımıyla ün salmış Orhan Pamuk’tan, Dil Devrimi karşıtçılığını saklamayan Elif Şafak’tan niçin örnek tümceler alıntılandığını anlamak kolay değil. Üstelik söz konusu betiğin Anlatım Bozuklukları alt-bölümünde aşağı yukarı özdeş yazarlardan örnek tümcelere yer verilmiş olması bir tutarsızlık sayılabilir. (Bilgin, o bozuk-anlatımlı tümcelerin değgin olduğu yazarların yazınsal değerlerinden hiçbir nen eksiltmeyeceğini savlamış. Bu doğru bulunabilir mi?: Anlatım bozukluklarıyla dolup taşan yazın yapıtları gerçekten değerli midir? Yazın, değme nenden önce bir “dil işçiliği” değil midir?)

Açıkça söyleyeyim: Onmaz (!?) bir dilsel betikler okuruyum. (Daha önce örneğin Tahir Nejat Gencan’ın Dilbilgisi’ni tatla okumuştum.). Türkçenin – konuşurken de, yazarken de – genellikle kural-tanımazca kullanılıyor olduğu göz önünde tutulursa, Anlamdan Anlatıma Türkçemiz gibi yapıtların yazılıp yayımlanması, okunması, tartışılması gerektiği kolayca anlaşılır sanıyorum. (Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’i – bütün eksiklerine, yanlışlarına karşın – olumlu bulduğumu belirteyim. [Bu betiğin yeni baskısı yapılacaksa, söz konusu eksikler giderilmeli, yanlışlar düzeltilmeli.]). Bilgin’in yapıtı sonunda yer verdiği, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Türkçe Katında Yaşamak-adlı ünlü yırındaki “Yitik özgürlükler için,/ Türkçe haykırmak.” ile “Türkçem, benim ses bayrağım.” dizeleriyse kişiyi umutlandırayazıp derin derin düşündürüyor. Anlamdan Anlatıma Türkçemiz, çağdaş Türkey Türkçesiyle ilgili genel, ancak yaşamsal bilgiler edinmek isteyen okurlar için ülküsel bir betik. Belki Türkçenin – yazık ki, daha yazıl(a)mamış! – “dört başı bayındır” dilbilgisine giden yolda atılmış önemli adımlardan biri. Sözünü ettiğim dilbilgisi yazılasıya bir başvuru kaynağı olarak kalacaktır. Bu kesin mi kesin. Onu bütün Türkçeseverlere salık veririm.

2015 İlkgüzü

Atayurt-Seyhan

1 1. Anı Yayımcılığı, 3. baskı, 2013, Ankara.

2 2. Tanımlık: Os. epigraf. (Artikel sözcüğü karşılığında “niteleyici”yi kullanmak gerektiği kanısındayım.)

3 3. Denlemek: Os. itibar etmek.

4 4. Yayılgı: Os. tayf.

Dilsel Bağnazlık

Bütün bağnazlıklar kötüdür. Dilsel bağnazlıksa ayra değil. “Yalnızca benim dilim doğrudur. Başkaları Türkçeyi bil(e)mezler.” diye düşünüyorsanız, dilsel bağnazlığa tutulmuşsunuzdur. Çabucak söylemeliyim: Dil alanında dahi bağnazlaşmak pek kolaydır. Üstelik karşıtçılarınızın varlığı size kutsal bir savaş yapıyormuşsunuzcasına kıygınlık da, yiğitlik de taslama olanağı verir. Böylece dil bir araç olmaktan çıkıp bir erek durumuna gelir. Dilin – son çözümlemede – bir “kişi yaratısı” olduğunu unutursunuz. Karşıtçılarınız saçmalığa inanmışlar, inanıyorlardır. Suçlamak anlamaya çalışmaktan çekicidir. Sizse suçlarsınız. Üretmek, yaratmak gereksizdir. Dokunulmazlarınız ya da tekinsizleriniz1 size yeter. Gerçekler önemli sayıl(a)maz. Önem taşıyan, doğru bildiklerinizdir. Dilsel bağnazlık – adına yaraşır bir biçimde – tüm karşısavları yanlış, giderek yok saymaya yol açar. Savunduğunuz düşünceler gerçekte dosdoğru bile olsa, bağnazlığınız yüzünden değersizleşip geçersizleşecektir.

Kuşkusuz dille uğraşma güç bir iştir. Söz konusu güçlük dille “gönül işi” olarak uğraşıyorsanız ya da özengen bir dilciyseniz, artar. Gelgelelim bağnazlık bağnazlıktır. Dilseverlik bir dayangaç, tutamak sayılabilir. Ancak, dilsel bağnazlık tuzağına düşmeksizin güdülme koşuluyla… Dil hepimiz için yaşamsal önem taşır. Demek dile özel bir ilgimiz yoksa da dili kullanma baskısındayızdır. Dili bilgiyle, bilinçle, saygıyla, sevgiyle… kullanmaklıksa azbulunur bir durumdur. Gerçekte değme kişi dil bakımından – az çok – tutucudur. Ne ki, örneğin özleştirmeciyseniz, bugün kullanıyor olduğunuz yad sözcüğü yarın kullanmayabilirsiniz. Bu sizi gocundurmaz, gocundurmamalı. Şundan ötürü..: Dili özleştirmenin sonu yoktur. Benzer bir biçimde, düzeltmecilik sonsuza değin güdülebilir. Sorun, dili belirli kipler2 içinde sıkıştırıp dondurmaya yeltendiğinizde, ortaya çıkar. Dilsel bağnazlık kendi kendisini yanlışlayadursun; bağnaz dilci gerçek yaşamın dışında ya da ötesinde yarattığı bir yuvarlakta ongun mu ongun yaşayagider.

Düşünce ile anlatım özgürlükleriniz vardır: Örneğin “Öz Türkçe ‘saçmalık’tır.” diyebilirsiniz. Ancak, bu önermenizi usauygun kanıtlarla tanıtlama baskısındasınızdır. Yok, yinelenegelen, geçersizlikleri çoktan ortaya konmuş savlar ileri sürmekten öteye geçemiyor, üstelik karşıtçılarınızın görüşlerini göz önünde hiç mi hiç tutmuyorsanız, dilsel bağnazlığın sözünü etmek gerekir. Doğallıkla dil konusunda da işin içine öznellik, demek duygular karışıverir. Gene örneğin “Öz Türkçeden tiksinirim.” dersiniz. Oysa bu sözün “Osmanlıcadan tiksinirim.” tümcesinden çok değeri bulun(a)maz. Diyeceğim, duyguları değil, düşünceleri taban alıp “nesnel eleştiri” süzgecinden geçirmedikçe bağnazlık batağından çıkmak olanaksızdır. Bunu başarmak içinse açık-düşüncelilikle araştırmak, dinlemek, doğru uslamlamak, kendi kuramını uygulamayla sınamak kaçınılmazdır. Bunları göze alamıyorsanız, iyisi mi, dille hiç ilgilenmeyesiniz. Yoksa – benliğinizi pekiyi doyursanız da – dile yarar sağlamaktan çok, dokunca verirsiniz. Şundan dolayı..: Bağnazlıkla varılsa varılsa yanlış bilinçli olmaklığa varılır. Yanlış bilincin istenesi bir nen olmadığınıysa söylemek aşırı.

Genelde bağnazlık, özelde dilsel bağnazlık, yaşama, bu arada dile daracık, yapyanlış bir açıdan bakmaklık anlamına gelir. (Kimi kez yaşama hiç bakmamaklık demektir.). Dille ilgilenmek – özünde – iyidir. Kötü olan, dili bir bağnazlık aracı ya da nedeni durumuna getirmektir. Gerçek bir dilsever, başkalarının yanlış savları karşısında dinginliğini korumayı bilir. Şu nedenle..: Dilin, demek Türkçenin geçmişçel3 gelişmesi, konumu, yönelimi bel(ir)lidir. Karşısavları göz ardı etmemek gerekir; o ayrı. Doğrusu, bağnazlık karşısavlar göz ardı edilince, baş gösterir. Örneğin öz Türkçenin saçmalık olduğu ya da özleştirmeciliğin Türkçeyi enikonu ilkelleştirdiği savı bir öz-Türkçeciyi gücendirmemelidir. Yüreği olabildiğince pek tutarak söz konusu görüşleri çürütebilecek denli donanımlı bulunmaya çalışmalıdır. Yoksa değme kişi değme konuda değme sözü söyleyebilir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek, etmek önemlidir. Ayrıca bütün kişilerin tüm konularda düşündeş olmalarını beklememek gerekir. “Ayrımlılık” yaşamın varsıllığıdır.

Dilsel bağnazlık – değme bağnazlık gibi – bir sığınaktır. Dahası, işin kolayına kaçmaklıktır. Bağnazlıkta değerlerin yerlerini inaklar, tekinsizler aldığından, dilsel bağnazlıkta da değmehangi bir değer üretimi söz konusu edilemez. Bağnaz dilci sövmekle, suçlamakla, yermekle… yetinir, yetinme baskısındadır. Üstelik bir başına bilgi(lenme) kişiyi bağnazlıktan kurtar(a)maz. Yanlış bilinç bilinçsizlikten kötüdür. Bağnazlıktaysa yanlış bilincin en iyi örneği bulunur. Bağnaz dilcinin karşıtçıları birer yağıya dönüşü-dönüşüverirlerken, Türkçe – bir bütün olarak – gürültüye gider. Gerçek erek Türkçenin esenliği ya da kurtuluşu olmadığı için, bunun hiçbir önemi yoktur. Önem taşıyan, benliği büyüttükçe büyütüp karşıtçıları, demek yağıları alt etmektir. Bunu becerirseniz, doğru yolda bulunduğunuz sanısına gene kapılırsınız. Beceremezseniz, tiksintiniz hınç durumuna gelir: “Onlar” bunu ödeyeceklerdir!

Buracıkta belki “Peki, siz kendinizi dilsel bağnazlıktan koruyabiliyor musunuz?” diye soracaksınız. Doğrusunu isterseniz, buna elden geldiğince çok çalışıyorum. Gelgelelim dilsel bağnazlıktan büsbütün kurtulmak olanaklı mı!? Gene de, bunu büyük ölçüde başardığımı sanırım. Benim sorunum dilsel bağnazlık olmaktan çok, dilsel doğruculuk, ülkücülük, yetkincilik sayılır. Doğallıkla dil bağlamında, kişisel düzlemde bir sorun arayıp bulmam gerekirse… Neyse. Şu bir gerçek: Değme-türlü bağnazlık yaşamı güzelsizleştirir. Dilsel bağnazlıksa yaşamı dil bakımından güzelsiz kılar ya da güzelsiz dili yaşama geçirir. Şu da bir gerçek: Genelde bağnaz kişi, özelde bağnaz dilci, yaşamın dışında ya da ötesinde kalmaya yargılıdırlar. Doğrusu, onların istedikleri budur. Ben öyle biri olmadığımı, olmayacağımı umarım. Ne ki, buna okur varım vermeli. (Kimse ayranım ekşi, demez.). Şimdilik hepimizin bağnazlıktan, özellikle dilsel bağnazlıktan uzak kalmamızı dilemekle yetineyim. Kısacası, başımızın içi de “özgür” ola. Kim bilir, önce başımızın içi özgür ola.

2015 Bozayı

Seyhan-Atayurt

Dipçe:                                  

1 1. Tekinsiz: Os. tabu.

2 2. Kip: Os. kalıp.

3 3. Os. tarihsel.

Dil Sorunumuz

İlk ağızda dil sorunumuzun var olduğunu görmek gerek. Oysa çoğu kişiye göre, bu sorun – düzce, kesinlikle – yok. Dahası, özdeş çoğu kişi nece, nite konuştuğunun, yazdığının ayrımında değil. Çok çok değme kişinin yanlış konuşup yazdığı, dilin hiçbir önem taşımadığı düşünülüyor. Böylece doğru dili doğru kullanmaya yeltenenler (!?) düzgüsüz sayılmaktalar. He, at izi it izine karışmış. Kim kime, dum duma. Gerçekte dilde kuralsızlık bulunmuyor; “kural-tanımazlık” buyruğunu yürütüyor. Çözümsüz kaladuran kazançsal-toplumsal sorunlar, son çözümlemede ekinsel bir oluşum olan dile bozukluk ile kirlilik biçimlerinde yansımakta. Demek bunlar doğru dilin gürültüye gittiği, şaşırtıcı, yaman sürevler. Ancak, dil sorunumuzu – kötümserlik tuzağına düşmeksizin − irdelemek olanaklı. Okuyor olduğunuz denemede buna çalışacağım. Vargılarımın bilimsel, ussal bir kıyılıkta1 kalacağını umarım.

Doğallıkla dil sorunumuz bugüne özgü bir olgu değil: Ökdilimiz Türkçe yüzyıllarca savsaklanmış. Söz konusu savsaklanma Dil Devrimine değin sürmüş. Dilimiz bu devrimle gelişip özleşerek varsıllaşma yoluna sokulmuşsa da Atatürk’ten sonra gerçek dilsever bir önder gelmediğinden, Türkçe gene geri düzleme itiliverdi. Bundan ötürü, şimdi Türklerin2 çoğunluğu dilce “yürekler acısı” durumda bulunuyor. (Hiçbir dil bütün kullanıcılarınca yetkin biçimde konuşulup yazılmaz. Dili doğru düzgün kullanıyor olmak için bilgi, bilinç, duyarlık, saygı, sevgi ib. gereklidir. Şu var ki, bizim dil sorunumuz ürkünç boyutlarda.). Buna karşılık olarak, Türkçenin şimdi en gelişkin durumunda bulunuyor olduğu yadsın(a)maz bir gerçek. Ayrıca Türkçe, anlatım ile türetim olanakları bakımından üstün bir dil. Öyleyse, sorun Türkçede değil, Türkçeyi kullanagelenlerdedir.

Öbür yandan eğitim-öğretim dizgemiz yapyanlış olduğundan, Türkçenin doğru öğretilip kullanılmasına hiç mi hiç elvermiyor: Öğretim izlencelerindeki Türkçe öğrenceleri son-kerte yetersiz. Üstelik özellikle sözcük seçimi açısından yanlışlarla dolu. Ana babalar – yazık ki! − oralarda değiller. Sözcüğün tüm anlamıyla önemsenen yalnızca bir dil var: İngilizce.3 Bundan ötürü, İngilizceye yatırım yapılmakta. Yığın iletişim araçları yanlış dil örnekleriyle dopdolu. Türkçe, Türklerin yurdunda, demek kendi yurdunda sayılmıyor, sevilmiyor anlayacağınız. Giderek “Türkçe yağılığı” ile “öz Türkçe karşıtçılığı” söz konusu edilebilir. Bu görünüme bakınca, umut beslemek güç. Ancak, değme nen o ölçüde olumsuz sayıl(a)maz. Şöyle..:

Doğru dili doğru kullanmak isteyen kimsenin önünde – toplumsal baskı dışında – bir engel yoktur. Toplumsal baskıyaysa – toplumla çatışmaksızın − karşı konabilir, konmalıdır. (Dilin yanlış kullanılmasında, yanlış dilin kullanılmasında sakınca bulunmadığı düşüncesi büyük bir yanılgıdır.). Başkaca Türkçenin günümüzdeki gelişmişliğinden yararlanarak öz Türkçe konuşma, yazma olanaklı bulunduğu gibi, gerekli mi gerekli. Bunlardan dolayı, umutsuzluğa kapılıp eylemsiz kalmak yerine yararlı kimi işler yapmalı. Bunun kolay olmadığını ben de biliyorum. Gelgelelim güçlüğü yenmek gerek. Unutmayalım: Türkçenin ölmesi Türk ulusunun yok olmasına yol açacaktır. Ağzı iyiye açmak gerekse de önlemlice davranmalı. Aşırı geç kalmış sayılmayız. Demek bu “kötü gidiş”e son vermek – daha – olanaksız değil.

Gerçekte dilin bir “sorun” durumuna gelmemesi gerek. Ancak, bu koşullar içinde dili sorunsamamak ya da sorunsuz saymak yadsımacılık gütmekle olur. İster bir göstergeler dizgesi olarak görülsün, ister bir iletişim aracı olarak varlansın; dil kendiliğinden kimi sorunları barındırır. Ne ki, yanlış dil kullanımları doğru dil kullanımlarından çoksa, ortada bir dil sorunu vardır. Bu nedenle, dil sorunumuzun var olduğunu söyledim, söylüyorum. Bunu söylemek dilsel kötümserlikten kaynaklanmaz. (Kötümserlik bütün konularda bir çekincedir; o ayrı.). Dil sorunumuzun çözülmesi için, önce çoğunluğun içinde bulunduğu aymazlıktan kurtulması gerekir. Bunu sağlamaksa dil-dışı4 etmenlerin denetim altına alınıp en iyi yoldamda kullanılmasını gerektirir. Tezce eyiteyim: Bu, bireylerin, toplumsal kuruluşların, kurumların eşgüdümlü işbirliği yapmasıyla olanaklıdır. Demek alabildiğine güçtür. Öyleyse, bir kişi neler yapabilir, yapmalıdır?

Değme kişi kendisine düşeni yapsaydı, bu denli çok sorunumuz bulunmazdı. Dil alanında da çoğu kişi ödevlerini yapmamakta. Demek örneğin dile gösterilmesi gereken en çok özen çoğun gösterilmiyor. Böylece ortaya güzelsiz, kötü, yanlış bir dil çıkmakta. Oysa yeğ bir yaşam için kendi ödevlerimizi yapma baskısındayız. Yapmıyorsak, olumsuzluklardan yakınmaya ülevimiz yoktur, bulunamaz. Dilin bozuk ya da yanlış olması değme nenin bozuk ya da yanlış bulunduğu anlamına gelir. Kendi dili yanlışlarla dolup taşan kimsenin sağlıklı bir yaşam sürmesi olanak-dışıdır. Bireyin önemsiz olduğu düşünülüyorsa, yaşamın önem taşımadığı düşünülüyordur. Buysa bizi bir-tür yokçuluğa götürür. Dili önemsemek bireysel “değerler dizgesi”ni oluşturmakla olanak kazanır. Dilin yaşamsal önem taşıdığı gerçeğini kavramadıkça dile özen göster(e)mezsiniz. Bütün nenler birbiriyle bağıntılıdır. Dilse yaşamın tüm alanlarıyla ilintili. Güzel güzel yaşıyor olmak isteyen ilkin kendi dilini doğrultmalıdır anlayacağınız.

Yurttaşlarımız – “ongun” bir azınlık dışında – geçim sorununa düşmüşlerken, dile gereken özeni gösterebilirler mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek kuşkusuz pek güçtür. Ancak, ökdilimiz Türkçenin elden gitmesine göz yumamayız. Bu yönden değme Türkün yapabilecekleri, yapması gerekenler vardır. Örneğin çocuğunuza ya da işyerinize ad koyarken, öz Türkçe seçenekleri yeğleyebilirsiniz, yeğlemelisiniz. Gene örneğin yazarsanız, Türkçeyi işlemeniz gerekir. Bunlar ile benzerleri belirli bir ölçüde aydınlanmış olmayı gerektirir. (Aydınlanmak salt kuramsal ile/ya da kılgısal bilgiler edinmekle olmaz. Gönül yordamıyla erişilebilecek gerçekler dahi vardır.). Yaşam koşullarının kötülüğü dilekıyar olmaklığın bağışlatıcı nedeni sayıl(a)maz. Bundan ötürü, dilimize çekidüzen vermemiz, giderek duyuşumuzda, düşünüşümüzde, yaşayışımızda – bu gerekiyorsa – birer devrim yapmamız büyük yarar sağlayacaktır. Bunları dile getirmeninse bilgiçlik taslamayla da, boşsözcülük gütmeyle de uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki, bireyler – Türkçeyi savunup kurtarma ereğiyle – örgütlenseler, daha etkili, etkin olamazlar mı? Olabilirler. Ancak, yönetke5-dışı örgütlerin çabası yetmez. Generk “kamusal” dil olan Türkçeyi koruyup geliştirmek için bütün gerekenleri yapmalıdır. Bununla birlikte, generk yöneticilerinin ne denli sorumsuzca davrandıkları bilindiğinden, bu konuda büyük beklentilerimizin bulunmaması gerektir. Doğrusu, iş gelip bireye dayanmakta. Dilsever kişiler çoğalırlarsa, generk Türkçeyle ilgili toplumsal bir gereksinime yanıt vermek üzere kendiliğinden devinime geçecektir. Yoksa bir-avuç dilsever ne ölçüde etkili, etkin olabilir? Bu soruyu yanıtlamak için dil görünümümüze göz atmamız elverir.

Genelde dil üzerinde, özelde Türkçe üzerinde düşünedururken, düzeltmecilik ile özleştirmecilik gütmenin çok gerekli olduğunu anladım, kavradım. Dil sorunumuz benim için, bencileyin dilseverler için tedirgin-edicidir. Ancak, sizi kimi nenler tedirgin etmiyorsa, edemiyorsa, en azından duyarsızsınızdır. Duyarlık – aşırı olmama koşuluyla – gereklidir, yararlıdır. Nitekim dil duyarlığınız yoksa, doğru dili yanlış dilden ayırt edemezsiniz bile. Dilin sorunlaşmış olması yaşamın sorunlaşmış bulunduğunu gösterir. Oysa ulaştığımız uygarlık düzeyinde ölüm dışında sorunumuzun bulunmaması gerekirdi. Öyleyse, kişi doğasında giderilmez bir “kötülük” mü var? Bütünüyle değil. Doğrusu, bu yazının konusu dil sorunumuz. Bu sorunu bireyin bir başına çözmesi olanaksız. Gene de, yukarıda bildirdiğim gibi, çözüm doğrultusunda birtakım nenler yapması olanaklı. Umutsuzluğa kapılmak yanlış: Doğru dili doğru kullanmak isteyen kullanır. Yanlışçı yanlışçılığından sorumludur. Türkçenin – dağlara, taşlara! – yitmemesi için, aymazlık anıtlarının ayarak uslarını başlarına devşirmeleri gerekir. Onlar da birer birey olduklarına göre, bu sorunun çözümünü bireyde arayıp bulmalı. Ben başka bir çözüm yolu görmüyor, göremiyorum.

2015 Açarayı

Seyhan

Dipçe:                 

1 1. Kıyılık: Os. çerçeve.

2 2. Bir kişinin Türk sayılması için Türkey’de doğup büyümüş, yaşıyor olması, günlük yaşamında Türkçeyi kullanması yeterdir. Demek “budunsal köken” önemli değildir.

3 3. Son yıllarda Arapçaya, Osmanlıcaya gene “saygınlık” kazandırma girişimlerinin yoğunluk kazandığına tanık olduk. Buysa varolan durumu daha kötü kıldı.

4 4. Bu sözcük “dille ilgisi bulunmayan” demek olsa da kişi yaşamında dille ilgisi bulunmayan hiçbir nen var olmadığından, dille doğrudan ilgisi bulunmayan ya da dil üzerine olmayan biçiminde anlaşılmalıdır.

5 5. Os. hükümet.

Sözlükler, Gene Sözlükler

Şunu açıkça söyleyivereyim: Sözlüksüz, demek sözlüğe, sözlüklere bakmaksızın edemiyorum. Gelgelelim “takınaklı” olduğumu sanmayasınız. (Sözlüğe bakmayı takınaklıca davranış durumuna getirdiğim olmadı değil. Ancak, bu geride kaldı.). Dille, yazınla bencileyin ilgilenen bir kişi sözlüksüz nite yaşar! Sözcüklerle yatıp kalkıyorsanız, sözlüklere düşkün bulunursunuz. Bundan doğal ne var olabilir! Sözlükleri takınaksallaştırmamayı bilmek gerekir; o ayrı. Gene de, özengen ya da uğraşıcı dilciler, yazıncılar sözlüksüz yaşa(ya)mazlar. Bu kesin mi kesin.

He, sözlüğe bakma – önlemli, sakıntılı bir biçimde davranılmazsa – takınaksallaşıverebilir. Şu var ki, sözlüğe bakmanın sağaltıcı bir etkisi vardır. Şöyle..: Sözlüklere “dinginlik” egemendir: Dil onlarda saptanmıştır. Böylece günlük konuşmalardaki, okuduklarınızdaki yanlış nice kullanımın doğrularını sözlüklerden öğrenebilirsiniz. (Doğallıkla bunun için doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi becermeniz gerekir.). Sözlük de bir araçtır: Yararlı da olabilir, dokuncalı da… Önem taşıyan, bu araçtan en iyi yoldamda yararlanmaktır. Sözlüklerden öğrendiklerimizi azımsamamalıyız. Bir sözcük bir sözcüktür. (Sözcük dağarcığı sözlüklerle genişler.). Birikim diye bir nense gerçekten bulunur. Sözlüğe bakadurmanız olumlu yönde çaba harcamaklığınızın ya da yaşam katkıcılığınızın bir çıngısıysa, sorun yoktur.

Hiçbir sözlük bir dilin sözvarlığını büsbütün kapsa(ya)maz. (Sözlükler dili izlediğinden, hepten güncel ol[a]maz.). Değmehangi bir sözlüğün genelde dilbilim ilkeleri, verileri ışığında, özelde sözlükbilimsel kurallara, yöntemlere göre anıklanmış bulunması yeter. Sözlüğün bir takım çalışması ürünü olması – uzun-boylu düşünülmediğinde – yeğ sayılabilirse de tutarsızlığa yol açmış bulunabileceğinden, bir kişinin yazdığı sözlük – kimi kez – yeğrektir. Sözlükçülük kuşkusuz güç iştir. Dahası, bir gönül işidir. (Çoksatarlar yazıp yayımlamak kazanç sağlar. Özellikle bizim ülkemizde sözlüklere ilgi pek azdır.). Sözlüklerin aşırı ederli olması kimilerince yakınma konusu edilegelse bile, örneğin genöykü satın almaya gücü yeten kimsenin sözlük edinmeye dahi gücü yetmesi gerekir. Dahası, betik metik okuyorsanız, en azından okuduğunuzu iyice anlamak için sözlüğe, sözlüklere bakma, bundan ötürü sözlük(ler) satın alma ya da edinme baskısındasınızdır. (“Çevrimiçi” sözlüklerin, indirilebilir sözlüklerin ortaya çıkması basılı sözlükleri gereksizleştirmemiştir. [Basılı sözlükler ancak e-betikler basılı betiklerin yerlerini bütünüyle alınca, çıkarılmaz olacak. Buysa yakın gelecekte gerçekleşebilecek bir nen değil.])

Türkçe bir sözlüğün anıklanıp yayımlanması yakın geçmişte olabilmiştir. Bu Türkçenin ne denli çok savsanmış bulunduğunu gösterir. Sözlükten sözlüğe ayrım vardır. Ben Dil Derneğinin, Hançerlioğlu’nun, Püsküllüoğlu’nun sözlüklerini, İ.Z. Eyüpoğlu’nun kökenbilgisi sözlüğünü… bir ölçüde “güvenilir” bulurum. Buna karşılık olarak Türk Dil Kurumunun 1983 sonrası sözlükleri – bence − kendilerinden sakınımla yararlanılması gereken yapıtlardır. (Sözlükçülükten anlayanlara göre, söz konusu sözlükler birer başarısızlıktır ya da onların yazılıp çıkarılması bir utancadır1.). Türkçe konusunda daha çok sözlük çalışmasının yapılıp daha nitelikli sözlüklerin ortaya konması gerektiği apaçık. Varolan sözlükleriyse olduğu gibi onamak da, tümden geri çevirmek de yanlış kaçacaktır. Eksiksiz sözlük olanaksız bulunduğundan, yanlışsız sözlük handiyse olanaksız bulunduğu için, sözlükler birbirini bütünleyip düzelterek birbiri yanında yer alır. Bundan dolayı, bilimsel bir yaklaşımla, dile, yazına katkı sağlama ereğiyle kotarılmış değme sözlükten yararlanmayı bilmek, yararlanmak gerekir. Şimdiki durumda sözlükler üzerinde çekişme yararsızdır. Tartışmak içinse yeter sürev yoktur. Türkçenin kurtulması gerçekten isteniyorsa, üzümü yemeli, bağcıyı dövmemelidir.

Sözlükler, gene sözlükler. Kimileyin sözlüklerin kendi aralarında konuştuğunu düşünürüm. Dahası, duyguları, düşünceleri bulunduğunu… Örneğin çok kullandığım sözlükler – eskidikçe eskise de – kıvançlı gibidir. Kullanıldıkça birer “Oh!” çeker. Sanki eski sözlükler yenileri, az kullanılan sözlükler çok kullanılanları kıskanır. Bir de, neredeyse hiç kullanılmayan sözlükler vardır. Böyleleri küskün olur. “Değil mi bizi kullanmayacaktınız; niçin satın alıp betikliğinize koydunuz?!” der. Doğallıkla bunlar aşırı içliliğimi yansıtan, giderek imge ürünü olan sanılar. Ne ki, sözlükleri – az çok – kullanmak gerektiği ortada. Kullanılmayan sözlük kuşkusuz ağla(ya)maz. Gelgelelim betikliğinizde öksüz çocuk gibi duradurur. İçliyseniz, onun öyle duradurması sizde “koyuntu”2 yaratacaktır. Koyuntununsa kötü olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Betikliğimdeki sözlükler gitgide türlenip çoğalıyor. Yaşam yaşama yetmezken, buna şaşmamak gerek. Sözcük sözcük, sözlük sözlük yaşamaya çalışıyor olsam da günün sonundaki yapayalnızlık öyle acı ki!.. Gene de, yılmıyorum, yılmamalıyım. Peki, sözcüklerin sözlük tanımlarından yola çıkarak bir düşünüş/düşünyapı3 oluşturduğum söylenebilir mi? Yok… Ben yalnızca dilin yadsınamaz gücünden olabildiğince çok yararlanmaya çabalıyorum. Şu nedenle..: Başka-türlü olmuyor, olamıyor. Ne idiği belirsiz bir dilin birilerince yığınlara dayatılıyor olduğu günümüzde sözcüklerle, sözlüklerle bu denli çok ilgilenmek iyi midir? İyidir. En azından benim için… Ancak, sözcükler de, sözlükler de bireyi ongun etmeye elvermiyor, elvermez. Ah, umutsuzum! Üstelik çok yorgunum. Ne ki, alışkan alışkanlığından geçer mi!: Bu kez sözlükte “yorgun” sözcüğüne bakıyorum. O sözcükse beni başka sözcüklere, sözlüklere götürüveriyor. “Sizinki bir kısırdöngü.” diyeceksiniz. Oysa değil. Ayrıca bu tatlı bir yorgunluk mu ne!?

2015 Gücüğü

Seyhan

______________________________

1 1. Utanca: Os. skandal.

2 2. Acı, sıkıntı, üzüntü.

3 3. Os. ideoloji.

Öz Türkçeyi Anlamak Olanaksız mıdır?

Öz Türkçenin anlaşıl(a)madığı savı özleştirme karşıtçılarınca, kimi kez öz-Türkçecilerce dahi ileri sürülmektedir. Savlayan savını tanıtlamayla yükümlü olsa da, söz konusu savı çürütmek yararlı bulunacaktır. Okuyor olduğunuz deneme bu “çürütme” üzerine. İşe bir örnekle başlamada yarar görüyorum:

Bilindiği üzere Türk sağaltmanlık dili özleştirmeye en çok direnen alanlardan biridir. Bundan ötürü, örneğin büyük ölçüde Fransızca-, bir ölçüde İngilizce-kökenli sözcüklerle dolup taşan ot tanıtmalıklarını “uğraşı-dışı” bir kişinin anlaması güçtür. İşte, ben o tanıtmalıklarda yapılacak bir özleştirmenin anlamayı – sıradan kullanıcı/okur için – enikonu kolaylaştıracağı kanısındayım. Kanımı somut bir örnekle açıklamam gerekirse, yaygın biçimde kullanılan bir otun tanıtmalığından düşgele1 yaptığım bir alıntıyı, ardınca bu alıntının – gene kendi ürünüm olan − öz Türkçe çevirisini okurun ilgisine sunabilirim, sunayım.

İlkin Koraspin-adlı otun2 tanıtmalığından bir bölümü okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Enterik-kaplı3 tablet

Asetilsalisilik asit

Antiagregan

Endikasyonları:

Antitrombotik olarak; nonstabil anjina pektoriste ve risk altındaki (hipertansif, hiperlipidemik, diyabetik) kişilerde4 koroner trombozun önlenmesinde; miyokart reenfarktüs profilaksisinde; kardiyovasküler cerrahide, özellikle aortokoroner baypas ve arteriyovenöz şantlarda; postoperatif tromboz ve ambolinin önlenmesinde, geçici iskemik ataklarda ve inme profilaksisinde endikedir.5

Şimdiyse özdeş tanıtmalığın öz Türkçe çevirisini6 okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Bağırsaksal-kaplı sıkıt

Sirke-söğüt ekşiti

Topaklaşmaönler

Gereklikleri:

Pıhtılaşmaönleyici olarak; değişken göğüs boğağında, çekince altındaki (kan basınçları yüksek, aşırı yağ sayrısı, şekerli) kişilerde taçdamarsal pıhtılaşmanın önlenmesinde; yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığında; yürek-damar yarmanlığında, özellikle anaatardamar-taçdamar köprülemelerinde, atardamar-toplardamar bağlantılarında; işlemce-sonrası kan pıhtılaşmasının, damar tıkanıklığının önlenmesinde; geçici kan eksikliği tutulgalarında7, koruyucu inme sağaltmanlığında gereklidir.

Şimdi, elinizi buluncunuza8 koyarak söyleyesiniz: Yukarıdakilerin hangisi daha anlaşılırdır? Demek örneğin “miyokart reenfarktüs profilaksisi” mi daha anlaşılırdır; yoksa “yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığı” mı?.. Kuşkusuz öz Türkçe, demek çağrışımsal sözcükler daha anlaşılırdır. Doğallıkla biz Türkler için… Yad söz(cük)lere alışmış, koşullanmış olmak bu gerçeği değiştir(e)mez. Anlaşılmazlığın kimilerinin işlerine gelmesi de… Yalnızca doğrular, gerçekler önem taşır anlayacağınız. Öz Türkçede bekinme9 doğruculuğun, gerçekçiliğin, giderek ülkücülüğün, yetkinciliğin bir gereğidir. Bu konuya ilişkin karşısavlarsa nesnel olmayıp bilimsel, ussal dayantılardan yoksundur.

Dil çok-boyutlu, çokdüzlemli bir olgudur. Bundan dolayı, değme durumda, koşulda kullanılabilecek belirli bir dilin sözünü etmek olanaksız. (Öyle ki, kimi dilbilimciler – doğal olarak abartıyla – “dil” diye bir nenin var olmadığını söyler.). Şu kesindir: Dilin özlük oranı bağlam, ortam, seslen(il)en… etmenlerine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Demek örneğin yazı dilinde erinçlilikle10 kullanabildiğiniz, kullandığınız öz Türkçe birtakım sözcükleri, konuşma dilinde kimileyin kullanmayabilirsiniz. Ancak, bu, öz Türkçenin bir bütün olarak anlaşılmaz olduğu, bu nedenle geçersiz sayılması gerektiği anlamına gelmez. Genel dildeki özleşme özel dillere – şu ya da bu ölçüde – yansır. Nitekim yukarıda örnek olarak verdiğim sağaltmanlık dilinde bile – az da olsa – özleşme görülmektedir. Gene örneğin dilbilim dilindeki bütünsel diye nitelenebilecek özleşme, dilbilimin özleşmeye daha elverişli bulunmasından çok, dilbilimcilerimizin dil bilinçlerinin daha gelişkin olmasına yorulmalıdır. Ne olursa olsun; dilde özün yada yeğlenmesi anlamayı – kaçınılmaz bir sonuç olarak – kolaylaştırır. (Yadı öze yeğleyenlerin şaşılası durumunu çözümleme ayrıca yapılabilir, yapılmalıdır.)

Öyleyse, bu denemenin başlığındaki soruyu şöyle yanıtlayayım: Öz Türkçeyi anlamak olanaksız değildir. Gerçekte öz Türkçe en anlaşılır dildir. Başka dilleri anlamak için ek bilgi gereklidir. Oysa öz Türkçeyi anlamak için Türkçeyi bilmek yeter. Öz benimsenir, yad yadırganır. Şimdiki durumda bunların tersleri olabiliyorsa, oluyorsa, suçlu öz Türkçe ya da öz-Türkçecilik sayıl(a)maz. Suçlu arayıp bulmak gerekiyorsa, özlerine yadlaşmış, yozlaştıkça yozlaşmış kişiler ile onları bu şaşılasılığa, giderek acınasılığa düşürmüş kimseler suçludurlar. “Öz Türkçe anlaşılmıyor, anlaşılmaz.” önermesi, özleştirme karşıtçılarının – kimi kez özleştirmeci (!?) bireylerden, kuruluşlardan dayanak alarak – öne süregeldikleri geçersiz mi geçersiz bir savdan özge bir nen değil. Doğrusunu isterseniz, tutunmuş öz Türkçe karşılıkları yeğleyerek pekiştirme, daha tutunmamış olanlarıysa kullanarak tutundurma değme Türkün “ödevler”idir. Türkçeyi, Türklüğü büsbütün yok etmeye çabalayanların el üstünde tutuluyor oldukları günümüzde bunu eyitmek nicelerinin tatlılarına gitmeyebilir, gitmez. Şu var ki, Güneş balçıkla sıvanmaz. Genelde doğrucular ile yanlışçılar, özelde öz-Türkçeciler ile özleştirme karşıtçıları savaşımlarıysa11 yaşam var oldukça sürecek. Yeğleme sizindir.

2015 Ocağı

Seyhan

_____________________________________________

1 1. Os. rastgele.

2 2. Özgün adı Coraspin. (Ot adlarını özleştirmek, en azından Türkçeleştirmek için, ilk ağızda bütünüyle “yerli” otların üretilmesi gerekmektedir. Buysa Türkey’de Türk araştırmacılarınca yapılan sağaltsal çalışmaların sonuçlarının gene Türk işleyimcilerince değerlendirilip üretim sürecine sokulmasını gerektirir. [Son evrede ota ad koyacak kişinin ya da kişilerin doğru dil bilinci edinmiş olmaları gerektiğiyse caba.]. Ne ki, varolan durumda, ot adlarında sesçil yazımın bile uygulanmadığına tanık oluyoruz.)

3 3. Buradaki çizgiciği ben koydum.

4 4. Özgün örüde yanlış olarak “hastalarda” denmiştir.

5 5. Bu bölümcenin yazımını düzeltme baskısında kaldım. Örneğin by-pass biçiminde yazılmış sözcüğü “baypas” olarak sesçil yazıma uyduruverdim.

6 6. Bu “dil-içi” çevirideki bütün sözcüklerin öz Türkçe olmadığını biliyorum. Gelgelelim söz konusu örü için daha çok özleştirme – şimdilik – olanaksız bulunuyor.

7 7. Tutulga: Os. atak, keşik, kriz, nöbet. (“Keşik” sözcüğünün Moğolca-kökenli olduğu anımsana.)

8 8. Bulunç: Os. vicdan.

9 9. Os. ısrar etme.

10 10. Erinçlilik: Os. rahatlık.

11 11. Buracıkta konu dışına çıkacağım için beni bağışlayasınız. Gelgelelim şunları da söylemem gerek: Savaşımı sevmiyorum. “Ülküsel” bir yuvarlağa doğruluk, güzellik ile iyilik egemen olur. Yeryüzü ülküsel değil; o ayrı. Bundan ötürü, savaşım kaçınılmaz. Gene de, savaşım verirken barışçıl, iyilikçi olmayı, kalmayı bilmeli. Dahası, benlikçilik gütmeksizin, işi kişiselliğe dökmeyerek, demek ülküler uğrunda savaşmak gerek. Yoksa savaşım yarardan çok, dokunca getirecektir.

Öz-Türkçecilik Üzerine

Tutturgan değilimdir. Yalnızca dilsel olarak doğru bildiğim yolda ilerlemekteyim. Demek öz-Türkçecilik gütmekteyim. Peki, öz-Türkçecilik – gerçekte – nedir? Bana kalırsa, öz-Türkçeciliğin ne olduğunu anlamak için, ne olmadığını kavramak gerekir. Öyleyse, bu denemede ilkin öz-Türkçeciliğe ilişkin kimi “önyargılar”a ya da “yanlış kanılar”a değineyim:

Kimilerine göre, öz-Türkçecilik düpedüz bir delilik türüdür. (Nitekim N. Ataç, şimdiki öz-Türkçecilerin öncüsü olarak, bir yazısında, öz-Türkçecilik yüzünden adının “deli”ye çıktığını söylemiş.). Oysa öz-Türkçeciliğin delilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tersine, öz-Türkçeci olmak, kalmak anlaklı ile/ya da uslu – belki ortalamadan anlaklı ile/ya da uslu − bulunmayı gerektirir. Doğrusu, geçmişçedeki öz-Türkçecilere baktığımızda, onların anlıksal yeterlik düzeylerinin enikonu yüksek olduğunu görürüz. (Delilik usun yitirilmesi yanında, yanlış işlemesini anlatan bir sözcük. Öz-Türkçeci, ilk ağızda güçlü usunu doğru işleten, işletme baskısında bulunan kişidir.). Gerçekte Atatürk’ten başlayarak onca çok öz-Türkçeciye deli damgasını vurma, bir-tür delilik sayılsa gerek!

Kimileriyse daha ileri gidip söz konusu durumu özgülleştirerek öz-Türkçeciliğin “usyarılımsal”1 olduğunu savlayabilir. Ancak, öz-Türkçecilik ussal bütünlüğü gerektirdiği gibi, öz-Türkçeciler öz Türkçeyi usyarılımın artı belirtilerinden sayılan bir sanrı olarak – kuşkusuz − öne sürmezler. (Burada tin sağaltmanlığı ile tin sağaltmanlığı karşıtçılığı arasında varolan “‘Usyarılım’ diye bir sayrılık vardır.”-“Usyarılım ‘varolmayan’ bir sayrılıktır.” uyuşmazlığını ele almayacağım, alamam.)

Öz-Türkçeciliğin bir “takınak” olduğunu düşünenler ya da sananlar az değildirler. Onlara göre, öz-Türkçeci kişi takınaklıdır. (Öyleleri öz-Türkçecilerin saplantılı olduklarını da ileri sürerler.). Oysa takınak, bir tinbilim sözcüğü olarak, “bilince takılarak korku ile bunalım yaratan, kişinin bütün çabalarına karşın kurtulamadığı sayrılıksal düşünce”2 anlamına gelir. (Tin sağaltmanları takınakları gidermede güçlük çektiklerini söylerler.). Görüldüğü üzere burada dahi delilik anıştırması, giderek suçlaması var. Ne ki, değme öz-Türkçeci, öz-Türkçeciliğin kendisinde korku ile bunalım yaratmadığını, üstelik öz-Türkçecilikten kurtulmaya çalışmadığını bilir. Bunu bilmekse ona yeter.

Öz-Türkçeciliğin bir “benlikçilik” çeşidi olduğunu savlayanlar dahi bulunabilirler. Şu var ki, dille ilgilenerek benlik doyurma ile dil alanında uğraş vererek yararlı bir iş yapmanın sağladığı doyumu duyma birbiriyle özdeş değildir, sayılamaz. Bunlardan birincisi gerçekten benlikçiliktir. İkincisiyse dilseverliğin sağaltıcı etkisinden yararlanmadır; pek pek özsağaltım olarak görülür. (He, öz Türkçeyle – olumlu anlamda – uğraşmanın en azından böyle bir yararı var. Gelgelelim – dili bir başına kurtarmak olanaksız bulunsa da – öz-Türkçeci olarak, kalarak Türkçeye katkıda bulunma olasılığı – uzaktan bakınca sanılabileceğin tersine − o denli ufak değildir.). İyi işler iyi sonuçlar doğurur. Demek açık-düşünceli, aklanık-yürekli3 bir biçimde öz-Türkçecilik gütmenin – doğrusu, öz-Türkçecilik öyle güdülmeli − birden çok yararı var olmasına şaşmamalı.

Durum böyle olunca, öz-Türkçeciliği, bir sözcükle, “düzgüsüzlük” sayanların dahi bulunduklarını kestirmek güç olmasa gerek. Ancak “düzgü” kavramı, kabaca, “uyulması gereken kural” olarak tanımlandığına göre, neyin düzgü olduğunu kendi kendimize sormalıyız. Öyle ya, örneğin dilekıyarlık ya da yoz-Türkçecilik mi düzgüdür? Demek bir olumsuzluğu düzgü olarak görmek olanaklı mı? Olanaklıysa, karışıklığa ya da kuralsızlığa yol açmaz mı! Gerçekte öz-Türkçecilik düzgülülüktür anlayacağınız. (Özellikle yürürlüklü dilin – büyük ölçüde − öz Türkçe olduğu, yarının dilininse − öpöz Türkçe olmasa da − daha öz Türkçe olacağı göz önünde tutulursa…)

Buraya değin öz-Türkçeciliğin neler olmadığı üzerinde durdum. (Doğallıkla öz-Türkçeciliğin aşırıcılık, düşçülük, soyculuk, uydurmacılık ib. olduğunu düşünenler – yazık ki! – yok değildirler. Gelgelelim onların bilime-aykırı savlarına bu yazıda yer ver(e)meyeceğim. Söz konusu savların büsbütün “geçersiz” sayılması gerektiğini bildirivermekle yetineyim.). Peki – başa dönecek olursam – öz-Türkçecilik nedir? Onun adı üstünde. Bununla birlikte, gene bir sözlüğe başvuracağım: “Öz-Türkçecilik: Türkey Türkçesinin özleşmesini isteyen, bunu sağlamaya çalışan akım”4 Demek özleştirmecilik; daha doğrusu, Türk özleştirmeciliği.

Özleştirmecilikse “bir dili yad öğelerden aklayarak ‘katışıksız’ bir duruma getirmeyi, kendi olanaklarıyla geliştirmeyi ereklemiş/erekleyen çalışma”5 demektir. Türkçe söz konusu olduğundan, özleştirmecilik dilimizi gereksiz el sözcüklerinden, bütün yad kurallardan aklayarak geliştirme çabası ile ülküsü anlamına gelir. Kısacası, Türk özleştirmeciliği ya da öz-Türkçecilik, Türkçeyi geliştirip özleştirerek varsıllaştırma akımıdır ya da tutumudur.

Şimdi, bir Türk – demek ökdili6 Türkçe olan bir kimse – öz-Türkçeciliğe hangi “bilimsel” gerekçeyle karşı çıkabilir, niçin karşı çıka? Şundan ötürü: Söz konusu olan onun kendi dilidir. Dahası, bu dilin daha yetkin kılınması söz konusudur. Daha çok dilsel yetkinleştirmeyse bu bireyin daha iyi düşünmesini, kendisini yeğ anlatmasını sağlayacaktır. Diyeceğim, öz-Türkçecilik “gelişimsel”, demek olumlu bir durum/tutumdur. Bu nedenle, ona bilimsel, giderek uygulayımsal düzlemlerde karşı çıkmak olanaksız.

Kuşkusuz öz-Türkçecilik salt yad sözcüklerin yerlerine öz Türkçe karşılıklarını koyma anlamına gelmez. (Sözvarlığını özleştirme yaşamsal önem taşır; o ayrı.). Buna ek olarak dili yad kurallardan aklamak; dahası, dilin anlatım olanaklarını genişletmek gerektir. Demek biçimsel, sözdizimsel bir “geneyapılandırma”7 gerçekleştirilmelidir. (Ayrıca düzeltmeciliğin özleştirmeciliğe koşut olarak güdülmesi kaçınılmaz.)

Birileri Türkçenin – Dil Devriminden bu yana – yeterince çok özleştiği; bundan dolayı, öz-Türkçecilik gütmeye “gerek” kalmadığı görüşünü ortaya atabilir. Ne ki, dar anlamda Osmanlıca kalıntıları olan Arapça, Farsça sözcükler dilimizden daha – bütünüyle – atıl(a)madığı gibi, Türkçenin sözvarlığındaki Fransızca öğeler − büyük ölçüde − duraduruyor. Üstüne üstlük yeni yeni İngilizce birimler – çoğun bilinçsizce – dile sokulagidiyor. Bu durumlar, koşullar içinde öz-Türkçecilik gütmeyi – demek Dil Devrimini − sürdürmek gerektiği apaçık.

Doğallıkla öz-Türkçecilik güderken, yad diller arasında ayrım gözetmemeli, erey tanımamalı. (Oysa örneğin şimdiki Türk Dil Kurumu, Arapça, Farsça sözcüklere sonsuz bir “tatlıgörü” gösterip Batı dilleri sözcüklerini özleştirmeye çalışıyor. Buysa TDK’nin başlangıçtaki özgörevine, uzgörüsüne aykırı düşmekte.). Demek öz-Türkçeciliği doğru düzgün gütmeli; yoksa çelişik çülüşük değil.

Son olarak – demek öz-Türkçeciliğin ne olduğunu, neler olmadığını gösterdikten sonra − şu gerçeği duraksamaksızın – bu bağlamda daha nice söz söylenebileceğini unutmayarak − dile getireyim: Türkçe konusunda öz-Türkçecilik dışında usauygun bir “seçenek” ya da “umar” yoktur. (Bütün o dilsel sapkınlıklar [Fransızcacılık, İngilizcecilik, İngitürkçecilik, karma-dilcilik, Osmanlıcacılık, yoz-Türkçecilik…] birer seçenek ya da umar sayıl[a]maz.). Bundan ötürü, dil söz konusu olduğunda, bu gerçeği anımsamada yarar vardır. Yoksa şu ya da bu dilsel sapkınlığa düşmek çok kolay. İşin sevindirici yanıysa şu: Günümüzde öz8 Türkçe bilim, eğitim-öğretim, uz9 (özellikle yazın10) yapılabiliyor. Demek Türkçe, özyeter bir ekin dili. Doğal olarak daha çok geliştirilmeli; geliştiriliyor da. Bunları kuşkusuz kimilerinin yeregeldiği öz-Türkçecilere verecekliyiz.

2011 Açarayı-2014 Aralığı

Seyhan

__________________________

1 1. Os. şizofrenik.

2 2. Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğü’ne bk.

3 3. Os. temiz-kalpli.

4 4. Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne bk.

5 5. Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’üne bk.

6 6. Os. anadili. (“Ana” sözcüğü öz Türkçe değildir: Etice annastan kökenlenmiştir.)

7 7. Os. yenidenyapılandırma. (“Yeni” sözcüğü dahi öz Türkçe sayılmaz: Hint-Avrupa dilleri-kökenlidir.)

8 8. Öz, burada “katışıksız” anlamına gelse de, % 95 oranındaki özlüğü, bir örüyü öz Türkçe saymak için yeter bulduğumu belirteyim. (% 100 öz Türkçe kullanılabiliyorsa, bu – doğallıkla − daha olumludur.)

9 9. Os. sanat.

10 10. Nitekim bu denemenin dili söz konusu gerçeği ortaya koymakta.