Yazar arşivleri: Gökbey ULUÇ

avatar

Gökbey ULUÇ hakkında

Ustan Göñüle

YAZIŞMALIK 2007-2012 yayınlandı!

Bu bétik, dil üzerine yapılan yazışmaları içerir. Yazışmalarıñ tümü birbirinden bağımsız olup; günay, önem sırasına konmamıştır.

İçerik, turkcesivarken.com/yazismalik yérliğinden sağlanmıştır. Yérliğiñ kuruluş yılı olan 2007’den başlayarak, günümüz 2012 yılına dek yazılmış olan, okuyucuyu doyurucu nitelikteki yazılar derilmiştir. Sözcük türetimi, köken açıklaması gibi başlı başına bétik oluşturabilecek ulamlar es géçilmiştir.

Amaç, önemli yazışmaları somut olarak sunmak, elde étmek isteyenlere ulaştırmaktır. Béş yıl süresince yazılanları, eñ azından özetini okumak isteyen yéñi dil séverlere kılavuz olarak vérmektir. Dille, yalñızca diplomalı kişileriñ déğil de, ilgilileriñ de uğraşabileceğini göstermektir.

Bétik, Azerbaycan’da yayınlanıp satışa sunuldu. Türkiye’den édinmek isteyenleriñ özel ileti, eñ azı ulatı yoluyla kavşıtlarını (adreslerini) bildirmeleri gerekiyor. Gönderi yoluyla diledikleri yére ulaştırılacaktır.

Asya, Avrupa ülkelerinden isteyen olursa, yine ulatı (posta) yoluyla kendilerine ulaştırılacaktır.

ulucname@gmail.com
(0090) 0539 923 54 99 Türkiye
(00994) 055 519 47 80 Azerbaycan

Dileyenler kitapstore.com üzerinden de sipariş vérebilirler:

http://www.kitapstore.com/Magaza/Urun/277578/Kitap/Kisisel-Yayinlar/Yazismalik-Dil-Uzerine-Yazismalar/

Özleştirme Yabancılaştırıyor mu?

Biz Türkistanlı Türkler bugün Anadolu Türklerinin yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Halbuki 60 senelerinde bile Türk şairlerini tercümesiz okuyabiliyorduk.

Muhammed Salih

***

Güneş parlıyordu, biz sıcaklığını duyamıyorduk. Yél esiyordu, biz saçlarımızı dalgalandıramıyorduk. Kar yağıyordu, biz kartopu yuvarlayamıyorduk. Yağmur çiseliyordu, biz altında ıslanamıyorduk. Yağılarımız özgürdü, biz tutsaktık.

Birgün tutsakeviniñ öreklerini yıktık da kaçtık. Güneş ışığını duyuyorduk, ne var ki aydan yansıyanı ile yétiniyorduk. Kaçtığımızda géceydi. Saçlarımız daha görkemli dalgalanıyordu; yél bir yandan, bizim yéle koşuşumuz öbür yandan. Kurtulduk yağıdan.

Özgürlüğümüze ulaştık, bozkırda yalınayak savaşarak. Bir tastan yémek yédik, yoksulluğumuza ağlayarak. Ortanca kardeşlerimden olan Kazak o gün şunu démişti; Kişioğlu, üç güne tamuya da alışır. Bu düşünce öbür kardeşlerimiñ de usunda yér édinip, bilinçaltına inince yoksulluklarına alıştılar. Ben buna karşı çıktım. Varsıllaşacağım dédim. Ayrıldım onlardan, pılı pırtımı toplayıp kendi yolumu tuttum.

Çalıştım, ürettim. Böyle yaptıkça varsıllaştım. Kardeşlerim arasıra yanıma konuk da geldiler. Eñ küçük kardeşim Kosovalı, benim yanımda kaldı. Bugün eñ çok onuñla añlaşabiliyorum. Onuñ bir büyüğü Gagavuz ise, arayı sıkı tuttuğundan bugün bizimle bir dilde konuşuyor. Bakma, yine arada küçük ayrımlar var. Azer ise arada gelip yardım alıyor. Böyle yaptığı için öyle böyle de olsa añlaşabiliyoruz. Öbür kardeşlerim de yokluğa öylesine alıştılar ki, varlığı yadırgar oldular. Birgün büyük kardeşim Türkistan şöyle démişti; Bizler bir ara bir tastan yémek yérdik. Şimdi sen değme birimize ayrı tabak koyuyorsun. Tarhanadan başka çorba içmezken, şimdi adını bilmediğimiz yémekler sunuyorsun. / Ah güzel ağabeyim! Direnmeyi bırak da, varlığımdan pay al. Ürettiklerim seniñ de sayılır. Adını bilmiyoruz dédiklerini, adını bildikleriñle pişirdim. Sana nice pişireceğini öğretebilirim. Çorba ile yétindiğimiz günler géride kaldı. Bağımsızlığımızıñ gücünü kullanmamız gerekmez mi? Benimle ol. Yéñi yémekler pişir.

Öztürkçe Konuşun Démiyoruz ki!

Türkçesi Varken Akımında, altın kayığımız ile ilerliyoruz. Akıntıda oluşan dalgalar kayığımızı sallamasa, daha da iyi olurdu ancak esen yél, yüzümüzü okşayıp géçince tüm kaygımızı da sıyırıp alıyor. Kötü olan ise, kayıktan düşenleriñ olması!

Türkçesi Varken diyerek kasıldığımızı, yapay olduğumuz düşünüp, suya atlayanlarımız da yok déğil. Yok, yok! Kayığımıza soñradan girenlerden söz édiyoruz. Akıntıda çırpınıyorlardı, ellerinden tutup kayığa çekmiştik. Kimisi dédi ki; Benimle dalga géçiyorlar, kimisi de dédi ki; Ne zamandır bu kayıktayım da, yok yani, hiç olmuyor artık. Çok bayıyor. Kasmaya gerek yok. ‘Search etmek’ demek olmaz ama gidip hiç kullanmadığım halde öztürkçe kelimeler kasacak halim yok. Allah aşkına, sizler evde kaç kez ‘betik’ kelimesini duydunuz? Ööh! Bu edinilmiş Türkçe değil. Zorlama.

Kayıktan atlayan güzel kardeşim!

Oturağıñ yérinde duruyor. Onu seniñ için temizliyoruz. Dalgalarla gelen su, seniñ yérinde birikse de, aramıza yéñiden döneceğin için kurulamaktan géri kalmıyoruz. Dinle! Bak yıllar önce Falih Rıfkı Atay neler démiş;

Özleştirmeciler her zaman, her yerde uygularlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhtar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde samimiyet diye birşey aramak koca bir yalandır.

Oysa bugün böyle mi? Doğal sözcüğünü yadırgayan gördün mü? Özerk sözcüğünüñ dillerde sakız olduğunu söylesem, şaşırmazsıñ bile. Bu sözleri yazan kişi, bugün seniñle dalga géçenlerle aynı ruh halini yaşadı. Alıştığını bir kıyıya atmak istemedi. Sigara bağımlısı olan biriniñ elinden sigarasını alırsan, o sana kötü sözler dér. Sen onlarıñ yad sözcüğünü alınca, sana bu yüzden kötü davrandılar.

Göñlü kırılan arkadaşlar!

Sizlere Öztürkçe konuşun démedik ki! Özleşme yazıda başlar. Yazılarınızı özleştiriñ, diliniziñ özleşmesini zamana bırakıñ. Bir süre soñra göreceksiniz ki, ayrımında bile olmadan o sözcüğü kullanıyorsuñuz. Eñ önemlisiyse konuştuğuñuz kişiniñ bu sözcüğü yadırgamayacak oluşudur. Yol, yordam budur. Böyle yapmadığıñız için vücuda giren virüse benzediñiz. Vücuduñ savunma düzeneğiniñ sizi sindirmemesi sıradışı olurdu. Sizi sindirenleriñ sözleri A. Fenik, F. Baysal, E. Bayrakdaroğlu gibi kişilerinkine mi benziyordu?

Türkçemizin güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, meselâ o cânım rüyâyı çüşten farkı olmayan düş, hâtıraanı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzından çıkar gibi bir sesle söylenen ödül kelimesi de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz kelimeler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır.

Sindiricileriñ sözüne gücenen kayıktaş!

Eski Türkçeden gelen düş sözcüğüne yapılan aşağılamaya gücenmediñ de, anadiliniñ sözcüğüne mi küstüñ? Yörelerimizde anamızıñ, babamızıñ kullandığı ödül sözcüğünü yazı diline aktaranlara sövenleriñ yanında mı durursuñ?

***

Güneş kollarımızı yaksa da, inceden esen yélle birleşince tatlı bir sıcaklık uyandırıyor derimizde. Kayık da küçük gelmeye başladı. İlk karada değiştirmek, gemi almak gerek oldu artık. Altın bir kayık karşılığında büyük bir gemi alacağımıza kuşkum yok. Eñ azından gümüş bir gemi ile değiştokuş édebiliriz.

dipçe:
Özleştirmeye dil uzatanlarıñ sözlerini şuradan aldım:
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, Bétler: 36,48,64,70,149

Türkçesi Varken, öbürleri ölsün mü?

Türkçesi varken! diyerek yürüttüğümüz bu akımda, birçok kez yañlış añlaşıldığımıza denk geldim. Añlaşılan géñel kanı, salt Türkçe’niñ kullanılması, öbür dilleriñ dışlanmasıdır.

Bu yañlış añlaşılmanıñ önüne géçmek için belirtmeliyim; Türkçesi Varken! démek, öbür diller ile savaşmak déğil, Türkçe’niñ gelişimi için uğraşmaktır.

Ne İngilizce’ye ne Arapça’ya ne de başka dillere karşı bir tutum izlediğimiz sanılmasın. Başka dillere kesinlikle karşı déğiliz. Olanaklı ise dört dil bilin, yapabiliyorsanız sekiz dilde konuşun. Bir tansık yaratın da, yéryüzündeki bütün dilleri öğrenin!

Diller, yéryüzünüñ ekinsel varlığıdır. Dolayısıyla varsıllığa katkılıdır. Bunuñ için eriyip yok olan dillere üzülürüz. Öbür uluslarıñ da bizim tuttuğumuz yolu tutmasını, anadillerine yiyelenip geliştirmeleri için uğraşmalarını dileriz.

Sözüm ona; yad dile déğil, yad dilde eğitime karşıyız. Türkçesi varken, yad dilde eğitim istemiyoruz. Bu düşünceden ödün vérmiyor, kesin söz söylüyoruz; Türkçesi Varken!

Yalnızca bunuñla yétinmiyor, özleşme de istiyoruz. Bunuñ için kendimize Z. Gökalp’iñ sözünü uranlık olarak séçtik; Başka sese benzemez ananıñ sesi, değme sözüñ ararsan vardır Türkçesi. Böylece dilimizde yér édinmiş, édinmekte olan yad kökenli sözcükleriñ yérine géçebilecek uygun sözler bulmaya, varsa yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de, kimseye baskı uygulamıyor, kişisel yéğlemine bırakıyoruz. Nice ki, kelime ile sözcük birlikte kullanılıp, ikisi arasında bir yadırganma yaşanmıyorsa, vitrin ile sergen arasında da bu durumuñ olması için çabalıyoruz.

Bizi yañlış añlayanlarıñ öne sürdüğü gibi, yad yır (şarkı) dinlemeyin, yad bétik okumayın, yad olan bilmem neyi kullanmayın démiyoruz. Dileğimiz; başka diller ile anadilimiziñ birbirinden ayrı tutulması, ikisi arasına çizgi çekilmesidir. Anadilimizi kullanırken de, duruluktan yana olunmasıdır. Doğrusu, evrensel olan ezgiyi, yırı yasaklamak usdışı olur.

Böyle yapmasak, aşırıcı oluruz. Aşırılık karşıtını doğurur, soñra da onu besler. Türkçe karşıtlığını doğurmak için, art amaçlı olmak gerek. Oysa biz dilimizi séviyoruz.

Türk Damgalarınıñ Kökeni

Kimlik Dergisi, Mart 2012 sayısı, bét (sayfa): 26-37

Konuşulan dili sesden, sözden alıp taşa dövmek, kâğıda yazmak düşüncesi oluşunca, bunuñ yolunu arayan kişiler bir takım yollar da geliştirdiler. Bedizden başladılar. Bu bedizler, seslemleri karşılar duruma geldikten soñra, ses değeri de kazandı. El alışıp göz tanıyınca, bedizlerde kısaltmalara da gidildi. İnek başı ile yola çıkılan bedizde, önce gözleri sildiler soñra burunu, kulakları; ardınca buna da iyice alışıp belleyince, bir yuvarlağa iki boynuz eklemek yéterli olmuştu. Atalarımız da böyle yaptı; /ot/ adını vérdikleri damgayı betimlemek için bir eğri çizip (tepe) üstüne bitişik iki çentik eklediler ki, ot’u simgelesin.

Türetilmesi düşünülüp de bu yola girildikten soñra elde édilen ürünlere (damgalara) bakıldığında bir uyum göze çarpar; birbirlerine olan benzerlikleri. Bunu Sümerleriñ çivi yazısında da görebilirsiniz, Korelileriñ hañıl adını vérdikleri damgalarında da. Nedeni, birilerince oturulup birden türetime gidilmesinden kaynaklanır.

Pişmiş kil üzerine yazma uygulamasını geliştirip çubuklarla oyma yolu ile yazılarını yazan Sümerler, kullandıkları yazacıñ (çubuğuñ) yéñi, üstelik daha uygulayımsal olanını geliştirince, yazım biçimlerinde de değişiklik oldu. Daha keskin uçlu olan bu yazaçlar ile yazdıklarına biz günümüzde çivi yazısı diyoruz. Göz ucuyla bakıldığında tümü çiviyi andırmaktadır, yoksa çivi ile yazıldığından déğil.

XV. yüzyıla dek Tabgaç yazı düzenini kullanan Korelileriñ kağanı Secoñ, 1443’de yéñi, özgün bir düzen oluşturmaları için bilim erlerine buyruk vérir de, onlar da bir yıl içinde bitirirler. İletişimiñ günümüzdeki gibi olmadığını göz önüne alırsak, Korelileriñ Tabgaç düzeniñden başka yazı düzeni olmadığını düşündüklerinden dolayı yaratıcılıklarında kısıtlı kaldıkları soñucuna varırız.

Basın toplantısında(!) topluma tanıtılan, adına da Hunmin Congım (Topluma Doğruları Öğreten Ses) dédikleri bétik ile kullanıma sokarlar. Odur budur günümüze dek gelip çıkmıştır. Bu yéñi damgalarıñ özgünlüğü olsa da Tabgaç düzeniniñ özentisini taşımaktadır. Örñeğin, seslemleri dördülleme eñ belirgin esinlenme olarak öne çıkar.

Sözü getirmek istediğim yér şurası; özgün olan değme yazı düzeniñde damgalar arası bir uyum, bir esinlenme vardır. Bunu Arap, İbrani, Ermeni, Gürcü gibi türlü damgalarda da görebilirsiniz. Ne var ki, Kiril gibi kırma (Yunan, Lâtin karışımı) düzenlerde pek uyumdan söz édemeyiz.

Türk damgalarında ise söz konusu olan uyum, birbirlerine olan benzerlik ilgi çekici, üstelik eñ belirginler arasında ön sıralarda bir yérlerdedir diyebiliriz. Ben, bu benzerlikleri ulamlayarak bir  düzen içerisine sokmaya çalıştım. Vardığım soñuç; damgalarıñ birilerince oturulup belli bir süre içinde türettiği, yarattığıdır. Soñradan yapılan eklemeler, ilk oluşum evresindeki kurallardan uzak olsa da, günümüz çağdaş yalnıklarınıñ düşünce yapısıyla birdir. Bu sıradan yöntem; çentik, beñek eklemeden başka bir neñ déğil. Yéñi bir ses karşılanmak istediğinde ona benzeyen daha doğrusu kök olan sesi véren damgaya küçük bir ekleme ile sorun giderilmiştir. Bizim /ü/ sesi için /u/ damgası üzerine iki beñek koymamızı düşünün.

Bu yaptığım ile köken açıklamalarına bir yéñisini de eklemiş oluyorum. Bunuñla şunuñ da önüne géçtiğimi düşünüyorum; Damgalar yad kökenli olup, Türklerce içine özgün birkaç damga (ok, ot, ök ib.) eklenip benimsenmiş, kullanılmıştır. Köken açıklamam ile, bu gibi savları da yañlışlamış oluyorum.

Türetimde izlenilen yolu bilirsek, kökenini de açıklayabiliriz. Bunuñ için ben, sıradan düşünmeyi öneriyorum. Örñeğin bir arslanı, bir buzdolabına néce yérleştirirseniz? dérsem, bana uzun uzadıya bétlerce dolu açıklama, öneri yazabilirsiniz ancak benim sizden beklentim; dolabı açar, arslanı da tuttuğum gibi içine atarım’dır. Sıradan düşünme dédiğim kavram budur. Olayı abartmadan, yüce añlamlar yüklemeden işiñ içinden çıkmaktır.

Sıradan düşünelim; binlerce yıl öncesinde tüm olanaksızlıklarla karşı karşıyayız. O dönemde yaşadığımızı varsayarsak olanaksızlık démek yañlış olur. Başka ne gibi olanaklarıñ olduğunu bilmediğimizden bunu düşünmeyiz bile. Günümüzde olanaksız olduğumuzu düşünüyor muyuz? Gelecek kuşaklar da bizim için böyle diyeceklerdir; Yazmak için kâğıt kullanıyorlardı. Koca koca bétikleri evleriniñ bir köşesine, kimi öy de tüm odalarına sığdırmak durumundaydılar.

Olanaklarımız arasında taş gibi güzel bir ürün var. Sözü saklama gibi bir gereksinim duymaya başlayınca bunuñ yollarını aradık. Bulduğumuzda sévindik: taşı yaracak, sözlerimizi kazıyacaktık. Yarmak gibi güzel bir éylemimiz vardı; yarmaktan yarı gibi bir sözcük türetecek, bu işe yarı diyecektik. Bizden soñra gelen kuşaklarıñ dilinde /z/ sesi türeyecek, yarı sözcüğünü yazı yapacaklardı.

Taşı yarmak öyle kolay iş déğildi. Bu yüzden yaratacağımız damgalar öyle olmalıydı ki, taşı  yararken (yazarken) çok az güç yoyup, hızlıca bitmeli, üstelik az da yér tutmalıydı. Biraz düşündükten soñra düz bir çizgi ile yola çıkmanıñ ne denli usa yatkın olduğu yargısına vardık. Soñra bu düz çizginiñ sağına, soluna, ortasına çentikler ekleyip yéñi damgalar türettik. İlginç olan, türettiğimiz bu damgalardan kimileri, günlük yaşamda sıkça kullandığımız nesneleri de andırıyordu.

Çubuklu damgalar
Tümünde çubuğu añdıran dikey bir çizginiñ oluşundan dolayı bu adı vérdim. Oturaklı, çatallı diye adlandırdıklarımda da dikey çizgiler, sözüm ona çubuklar olsa da türetilmelerindeki ayrım yüzünden böyle bölüştürdüm.

Çubuklu damgalarda kökeni kesin açıklanabilen yalnızca  /ok/ damgası var. Savaşçı bir toplumda ok gibi bir nesneniñ damgalanmış olması çok sıradan bir olay. Öyle ki, oku damgalar arasında görmesek sıradışı olurdu.

Kökeni açıklanabilenlerden biri de /es/ damgasıdır; süngüden geldiği söylenmektedir. Bunuñla birlikte /ñ/ (eñ) damgasına da, bir elini yukarıya kaldırmış eñ yüksek démeye çalışan bir kişi betimlemesi yapılmaktadır.

Bu ulamda ilgimizi çekenlerden biri de, /ü/ sesini karşılamak için /i/ ‘den yararlanıldığıdır. Doğrusu, /i/ ile /ü/ bir sesiñ dar-géñiş iki ürünüdür. Bunuñ izlerini günümüzde de görmekteyiz; gelüp > gelip, öldi > öldü ib. gibi örñekleri çoğaltmak olasıdır. Vardırmak istediğim yér; atalarımızıñ daralıp géñişlemeyi damgalara da yansıttıklarıdır. Damgalarda açıkça görüldüğü gibi /ü/ sesi, /i/ sesinden daha géñiş yapıdadır.

Oturaklı damgalar
Oturağı andırdıklarından böyle dédim.

Düz çizgilere bitişik çentiklerle elde édilebilecek damgalarıñ tümü oluşturulunca bir takım ses karşılık buldu ancak geride kalanlar için de bir neñler yapılması gerekiyordu. Bu yüzden yéñi eklentilere gidildi. Artık damgalarıñ biçimindeki karmaşıklık artıyor, çizgileri, hacimleri çoğalıyordur. Bunu /ak/, /et/, /ar/ ile /en/ damgalarında açıkça görüyoruz. Ne var ki, /ök/ ile /z/ damgalarında başka durum söz konusudur.

Nedendir bilinmez, belki de bir akımdan dolayı olmuştur; sözcük sonuñdaki /r/ seslerini arı gibi vızıldatmak. Böylece, Ana Türkçe’de *höör olan sözcük Eski Türkçe dédiğimiz Orkun yazıtlarınıñ yazıldığı dönemlerde ööz biçimini alır. Günümüzdeki öz sözcüğüdür.

Turfan yazmalarında kullanılan /z/ damgası, ara géçişiñ eñ açık kanıtıdır. Açıkça /ar/ damgasınıñ sağ kısmından yukarıya doğru bir çizgi çizilmiş soñra sola doğru kıvrılmıştır. Soñraki yazmalarda ise, /ar/ damgasının yine sağına ancak bu kez aşağıya doğru çizgi çekilmiş olsa da, kıvrılma yapılmamıştır. Böylece eñ soñ biçimini almıştır.

Turfan yazmalarında kullanılan, ara géçiş örñeği olarak vérilebilecek damgalar.

İlk bakışta /et/ damgasınıñ üst kesimine yapılan ekleme ile oluşturulduğu düşünülse de, /ök/ damgasınıñ apayrı olarak incelenmesi gerekiyor. Öyle ki, ben bu damganıñ soñradan gerenilerek türetildiğini, dildeki sorunu gidermesi için özel olarak oluşturulduğu düşünüyorum. Örñeğin şişkin, şişmiş añlamındaki iki kökteş sözcüğü ele alalım: köpük ile köpek. Ünlüler değme durumda yazılamadığından ikisiniñ de yazımı bir olacaktır; köpk. Soñdaki /k/ sesiniñ /ek/ mi yoksa /ük/ mü olduğunu bilemeyiz. İşte bu durumda yardımımıza soñradan türetilen /ök/ damgası koşuyor. Bunuñ gibi birçok sözcük karışılıktan kurtuluyor. Ayrıca diyebilirim ki, /ok/ damgası da soñradan türetilmiştir. Çubuklular içinde tek başına kesin bir köken açıklamasınıñ oluşu ile öne çıkmasınıñ nedeni de budur belki, öğeler arasına soñradan, gereksinim doğrultusunda katılması. Böylece bu iki yéñi damgayla (/ök/ ile /ok/) sözcükler arası yazım sorununu giderilerek, tutarlılık konusunda özen gösterildiğini añlayabiliyoruz.

Soñradan oluşturulan bu iki damgada yéñi bir uygulamaya da géçilmiştir: nesneleri damgalaştırma. Savaş aracı olarak kullanılan oktan /ok/ sesi, géyik/kéçi betimlemesinden de /ök/ sesi karşılanmıştır.

Çatallı damgalar
Kök damga olarak aldığım /el/ damgasını, çubuklulara ulamlayabilirdim ancak doğrudan bir nesneyi anımsattığından, üstelik adınıñ da kendisiyle ilişikli olmasından dolayı ayrı bir ulam olarak incelenmesi gerektiğini düşündüm.

Yüksek olasılık /el/ sesi, el’e benzetilerek türetilmiştir. Kolunuzu dik olarak havaya doğrultup, baş parmağınızı bir yöne, kalan dört parmağınızı da karşı yöne doğrulttuğunuzda bunu kolaylıkla görebilirsiniz. Dilimize soñradan girip girmediği konusunda kesin yargım yok ancak, bu sesle başlayan sözcükleriñ hiç biri bizim déğildir. Söz başında yoksa soñradan girmiştir démek de ne denli doğru sayılabilir ki? Ayrıca ilk türetilen çubuklu damgalar arasında /al/ sesini karşılayan bir damga da yér édinmişti. Kendinden soñra sesler türettiğini göz önüne alırsak, eñ eski seslerden biri olduğunu añlayabiliriz.

Bunuñ üzerine şunları da söyleyebilirim; /l/ sesiyle sözcük başlamaz kuralı günümüzde bile öylesine benimsenmiştir ki, yad sözler bu kurala uydurulmaya çalışılmıştır. Çalıştırılmıştır dérken, birileri kendi başına göre yapmamıştır. Bunu yapan, Türkçeniñ doğal dil yapısıdır. Anadolu kişisiniñ ayrımında olmadığı dil bilincidir. Bu yüzden limon yérine ilimon démek yañlış konuşma déğil, olması gerekendir.

Kök damga dédiğim /el/ damgasınıñ kollarından aşağı çekilen küçük çentiklerle /er/ damgası türetilmiştir. Bugün için bile r~l değiştokuşlarından söz édebilmekteyiz. Örñeğin otururlar yérine oturullar déyişi gibi. Doğu illerimizde ulayı Azericede böyle çok sayıda örñekleri vardır. Bunuñ yanısıra, /r/ sesi ile olan yad sözcükler de, tıpkı /l/ sesinde olduğu gibi başına /i/-/ı/ ekle, kullan kuralına göre söylenmektedir: ıramazan, iradyo… İlgi çekense şudur; /er/ damgasınıñ ere (adama, kişiye) benziyor olmasıdır. Eñ üste bir beñek eklediğimizde baş olur, dikey çizginiñ alt kesimlerine de ayak eklendiğinde büsbütün kişi olur. Ne var ki, çok uzun bir géçiş süreci gerektiren bu durumu kanıtlar somut bir véri yoktur.

Irk Bitig yazmasını incelediğimizde ise /er/ damgasını, /el/ damgasınıñ ortasına çizilen yatay çizgi ile karşıladıklarını görüyoruz. Bu /ş/ diye nitelendirdiğimiz damganıñ birebir benzeridir. Söz konusu yazmada /ş/ sesi /s/ ile karşılanıyordu.

Soñradan türeyen ancak kendisiyle söz başlatan seslerden biri de /ş/ ‘dir. Eski yazmalarımızda türlü türlü gördüğümüz /ş/ damgası, Orkun yazıtlarında açıkça /ç/ damgasınıñ 180 derece dönderilip ortasına çekilen doğrusal bir çizgi ile oluşturulmuştur. Bu sözü /el/ damgasından türemiştir diye de yineliyebiliriz. Ancak daha olası köken /lç/ sesiniñ evrilmesi ile oluştuğudur. Balç > baş örñeğinde olduğu gibi, géçişi bitiren sözleriñ yanısıra, alç + ak : alçak, alçaguluk (alç>aş) > aşağuluk > aşağılık gibi eski biçimini de koruyan sözlere ek olarak, géçişe uğramayan ölç, yalçın gibi sözcükler de bulunmaktadır. Géçiş olsaydı ölç sözcüğü öş, yalçın sözcüğü de yaşın olacaktı.

Kök damganıñ 180 derece döndürülmesiyle /aç/ damgasınıñ oluşturulduğu düşünülebilirse de, ilgimizi çeken, adı ile ilişikli olmasıdır. Doğrusal dikey çizginiñ aşağıya doğru inerken ikiye bölünmesi, kollardan biriniñ sağa, öbürünüñ de sola yönelmesi ile aç- éyleminiñ betimlenmesini görebiliyoruz. Bunuñ gibi /iç/ damgası da bir sayılabilir. Kök damganıñ içine doğru inen çizgi ile iç- éylemi betimlenmiştir diyebiliriz. Buradan şu da çıkar; yalnızca nesneler déğil, éylemler de betimlenmiştir.

Çapraşık damgalar
İşiñ özünde bu ulamlamaya aldıklarımıñ birbiriyle pek ilişikleri yoktur. Yalnızca benzerliklerinden dolayı böyle bir adlandırma yaptım.

Madde añlamına gelen ed sözcüğünü karşılayan /ed/ damgası, iki çizginiñ çarpık biçimde üst üste çizilmesiyle oluşturulmuştur. Ed (madde) ile ne gibi ilişkisi olabilir? Buna benzer biçimde Sümerler de koyun damgası olarak ⊕ simgesini kullanmışlardır. İşiñ ilginç yanı Orkun’dan daha önce yazılmış olan Yéñiséy yazıtlarında /ed/ damgası ⊕ biçiminde kullanılmıştır. Añlaşılan, daha soñraları kısaltmaya gidilerek çévresindeki yuvarlak kaldırılmış. Buradan Sümerler ile ilişki konusuna da değinilebilir. Kim bilir, belki de bir étkileşim olmuştur!

Sıradan düşündüğümüzde, iki çizgiyi üst üste bindirmek eñ kolay elde édilebilecek imlerden biri olarak karşımızda durur. Birçok yazı düzeniñde üst üste bindirilmiş damga örñeklerini görmemiz olanaklıdır. Kişioğlu, doğası gereği bir olduğundan çoğu kez aradığı çözüme de bağımsız olarak birebir yanıt bulabilmektedir. Lâtin, Kiril, Yunan, Gürcü, Tay Dam, Tifinağ, Futhark, Karyan, Etrüsk, Hun, Götik, Lisyan, Lidyan, Oğam, Sümer ib. yazı düzenlerinde bunu görmek olanaklıdır.

İlk bakışta /ed/ damgasınıñ üste eklenen çatı ile oluşturulduğu düşünülebilirse de /eb/ damgası özel olarak türetilmiştir. Bunuñla birlikte /m/ damgasıyla da ilişiklidir.

Eskiler çadır kurar, içinde yaşarlarmış. Onlarıñ evleri öyleymiş. Damga oluştururken de, /ev/ damgasını çadıra benzetmişler. Başında bir çatı, alt kesiminde de ayakları, destekleri. Damgada da olduğu gibi böyle. Bilmemiz gereken; günümüzdeki /v/ sesiniñ /b/ sesinden dönüştüğüdür: eb > ef > ev. Buna ek olarak géçiş sürecini sürdüren öfke sözcüğü de vérilebilir; öbke > öfke > *övke (gelecekte böyle kullanılacak).

Ancak ilgimizi çeken, /m/ damgası için çok uğraşılmaması, /eb/ damgasınıñ yan yatırılıp olduğu gibi kullanıma sokulmasıdır. Dudaksı sesleriñ (b, m, p) çıkış yérleri bir olduğundan, bunlarıñ kendisi arasında géçişleri olur. Örñeğin biz ben dérken, Azeriler men der. Bin dériz ancak kimi eski yazmalarda min biçiminde de görürüz. Bu tür birkaç gedik dışı /m/ ile başlayan sözler bizim déğildir; maliye, manzara, mağaza…

/ag/ damgasınıñ oluşumu
İlgi çekici olan, çubuklu diye nitelendirdiğim /ag/ damgasınıñ Talas yazıtlarında /ed/ damgasından yola çıkılarak türetilmiş olmasıdır. Orada ucuna kulaklar eklenmiş X biçiminde yazılan damga, daha soñraki dönemlerde kulakları daha da uzatılmış, kimilerinde ise kıvrılmıştır. Uzun bir géçiş sürecinden soñra da günümüzdeki biçimini almıştır.

Dördüncü gelişim evresinden soñra bağımsız olarak gelişimini sürdürdüğü görünen bir gérçek. O dönemi göz önüne alırsak, yazım kurallarını ölçünleştiren bir kurum, yér olmadığı soñucuna varabiliriz. Dolayısıyla, birbirinden kopuk olarak yaşayan, buna karşın yazmayı sürdüren topluluklar arasında damgaları geliştirme süreci bağımsız olarak işlemiştir. Bundan ötrü, yazıyı kullananlardan bir kesimi, iki kulakçığı ortadaki çizgiye bağlayan çizgiyi silmişler, daha sonra da eğimli kulakçıkları düz çizmişlerdir. Bundan çavı olmayan öbür kesimse, düz çizgiyi silmiş, daha sonra da kulakçıklar arasındaki çarpık çizgiyi düzleştirerek yalınlaşmayı sürdürmüşlerdir.

Arayış: /ag/ damgasınıñ çubuklularla birlikte türetilme olasılığı da varken, /ed/ damgasından yola çıkılarak türetilmesi çok daha olası duruyor. Oluşum ulayı géçiş evrelerini incelediğimizde bu yönde kuşku bırakmıyor olsa da, bunu kesin söyleyebilmemiz için birkaç yéri aydınlatmamız gerekiyor; /ag/ damgası için neden /ed/ damgasından yola çıkıldı? /d/ ile /g/ sesleri arasındaki ilişki nedir?

Dalgalı damgalar
Dalgalı olarak nitelendirdiklerimden /ny/, /nç/ ile /an/ arasında ilişkilendirme yapabilmekteyiz ancak /u/ ile /ad/ sesleri için bu söz konusu olmamaktadır. Dolayısıyla ulamlamaya biçimlerinden ötrü alınmışlardır.

Çağdaş Türkçede /y/ sesi ile başlayan kimi sözcükler eskiden /d/ ile anılırdı. Dolayısıyla d>y evrilmesinden söz étmekteyiz. Adak > ayak, adgır > aygır, adıg > ayıg > ayığ > ayı gibi örñekler vérilebilir. Bugün ayırmak diye bildiğimiz éylem, eskiden adırmak biçimindeydi. Buradan yola çıkarak /ad/ damgasına bir kökenleme daha ekleyebiliriz; birbirinden ayrılan iki parça betimlenmiştir. Damgaya baktığımızda çatlayarak birbirinden uzaklaşan iki parçayı görebiliriz.

Dilimizde taşıyamayıp, düşürüp yitirmiş olduğumuz /ny/ sesi, günümüze /y/ olarak gelip çıkmıştır; nyar > yar > yaz, nyür > yür > yüz. Moğolca da ise /n/ sesine düşüşmüştür; nyür > nüür. Yalnız, nedeni bilinmeyen bir biçimde nye ile türevlerinde /y/ olarak déğil de, /n/ olarak kalmıştır. Dolayısıyla çağdaş Türkçede /n/ sesiyle başlayanlarıñ, ne ile türevleri neden, neyse, nasıl (ne asıl), nerede dışındaki sözcükleriñ tümü yaddır diyebiliriz.

Kökte /n/ olmak koşulu ile /nç/ ile /ny/ sesleriniñ türetimi için /an/ damgasından yararlanılması pek doğal görünüyor. Değme iki damganıñ türetimi de birbiriniñ benzeri yolla yapılmış, üst üste bindirilerek yéñi damga oluşturulmuştur. Ne var ki, /nç/ damgasında uç kesimler sivrileştirilmiş. Burada ilgimizi çeken, bu türetme yolunuñ birebir benzeriniñ lâtin damgalarında da oluşudur. Onlar da sıradan düşünerek iki /v/ damgasını üst üste bindirip /w/ damgasını oluşturmuşlardır.

/eg/ damgasınıñ oluşumu
Oluşum evresiniñ tüm örñeklerini gözlemleyebildiğimiz damgalarıñ başında /eg/ gelmektedir. Sancılı bir géçiş dönemi géçirmiş olmasına karşın eñ soñ biçiminde özgünlük taşımaktadır. Üstelik biçimiyle de, bir éylemi betimlediği söylenebilir; eğmek. Günümüzde eğ- olarak kullandığımız éylem, eskiden eg- biçimindeydi. Damganıñ soñ biçimi ise eğilmiş bir parçayı göstermektedir.

Türetime gidilirken neden dolayı /aç/ damgası séçilmiştir? Buna vérebilecek bir yanıtımız olmalı. Karadeniz yöresinde konuşulan ağızlarda çoğu kez /g/ yérine /c/ kullanılmaktadır; güzel > cüzel. Belki de aradığımız yanıt budur. Bilmediğimiz bir dönemde ç > g dönüşümleri olmuştur diye düşünüyorum; günümüzde de somut kanıtınıñ oluşu böyle düşünmeme neden oluyor.

Bugün için Kosova Türkleriniñ ağzında da söz konusu ç > g izlerini görmekteyiz. Birkaç örñek vérmek gerekirse; git > cit, gel > cel, géç- > céç, gez- > cez, gir- > cir, géç > céç gibi. Bunuñla birlikte, İngilizleriñ /g/ yazıp /c/ okumaları da ilgi çekicidir. Onlar da böyle bir géçiş yaşamış olabilir, kestirip atmadan düşünmekte yarar var.

Ne var ki, hem /eg/ hem de /ag/ damgalarınıñ soñradan kök damgalar üzerinden yola çıkılarak türetilmiş olmaları, /g/ sesiniñ dilimize soñradan katıldığını gösterir.

/as/ damgasınıñ oluşumu
Géçiş süreci /eg/ damgasından kısa sürmüştür ancak aldığı soñ biçimiyle özgünlük göstermektedir. Çatallı damgalar ulamındakileriñ, ses olarak birbirleriyle ilişkili olmaları bakımından, kök damganıñ /el/ séçilmesi kolaylıkla añlaşılabilirken, /as/ damgası için neden /el/ ‘den yola çıktıklarını özel olarak açıklamak gerekiyor.

Başka bir köken açıklamasına göre, saban biçiminden gelmektedir. Öyle ise diyebiliriz ki, sabana benzesin diye /el/ damgası séçilmiş, türetim bunuñ üzerine yapılandırılmıştır. Öbür damgalarda da gördüğümüz gibi, yéñi türetilen damgalarıñ bir betimleme olmasına özen gösteriliyordur.

/at/ damgasınıñ oluşumu
İki tür köken açıklaması yapılır ancak ikisine de katılmam. Birinde, binek dirisi olan atdan geldiği söylenir; öbüründe de dağdan geldiği. Günümüzdeki kimi sözbaşı /d/ olan sözcükler, eskiden /t/ ile söylenirdi; /eg/ damgasında da déğindiğim gibi, /ğ/ sesi /g/ ile karşılanırdı. Dolayısıyla, bugün dağ olarak bildiğimiz sözcük, eskiden tag biçimindeydi. Bundan ötrü de /at/ damgasınıñ tagdan geldiğini dérler.

Oysa ne ata, ne de dağa benzemektedir. Apaçık görüldüğü üzere at- éylemi betimlenmiştir. Üstelik daha önce türetilen /ok/ ile /yay/ damgaları kullanılarak ok atma éylemi töz alınmıştır.

Bu konuda aldığım eleştiri şu; at- éylemi önceden uzun ünlülüydü; aat. Dolayısıyla öneri yañlıştır. Yanıtım şöyle, uzun ünlülü olanlarıñ soñuñdaki sessizde yumuşama olur; aat > ad, yaat > yad, süüt > süd. Bundan ötrü uzun ünlülü olan aat (ad, isim) sözcüğü ile at- éylemi birbirinden ayrıdır.

/ot/ damgasınıñ oluşumu
Betimleme konusunda vérilebilecek güzel örñeklerden biri de /ot/ damgasıdır. Bir tepeyi simgelemesi için eğri çizilmiş, üstüne de iki küçük çizgi eklenmiş ki, onlar da tepede biten otları simgeliyorlar.

/ay/ damgasınıñ oluşumu
İki köken açıklaması yapılır; birincisi ay biçiminden geldiği, ikincisi de yay biçiminden. İkisi de yüksek olasılıklıdır.

Kimi yazmalarda yuvarlak O biçiminde, ayıñ bütününü simgeleyerek yazılıyor olsa da, yarım ay biçimli damganıñ el yazısı sürümüdür diyebilirim. Yéñiséy yazıtlarında hilal biçimli yazılmış örñeği de bulunmaktadır. Bunuñla birlikte, savaşçı toplum oluşu gereği, yay biçiminiñ yéğlenebilirliği de vardır.

/ey/ damgasınıñ oluşumu
Elde édilen /ay/ damgasına kuyruk eklenerek /ey/ damgası da oluşturulmuştur. İlk yazım örñeklerinde bu açıkça görülür ancak ilerledikçe çizgilerinde yumuşama yaşar.

/ant/ damgasınıñ oluşumu
Eski bir Türk içkisi olarak kımız, bugün için Türkiye, Azerbaycan gibi ülkelerde değerini yitirmiş olsa da, Kazakistan, Kırgızistan gibi bize daha uzak(!) olan Türk yurtlarında gözde içkilerdendir. At sütünden elde édilen bu içki, eskiden daha değerliydi. Ülkeye gelen élçilere sunulur, büyük toplantılara bunuñla soñ vérilirdi.

Ant içme diye kullanageldiğimiz déyim kökü de kımız ile ilişkilidir. Eskiler, söz bağlarken ant içme töreni yaparlardı. Bu törende, karşılıklı söz veren kişiler, içine kımız koyulmuş kaba, kanlarından damlatır soñra da sırayla içerlerdi. İçtikten soñra da Gök girsin, kızıl çıksın! dénirdi ki, sözü bozanıñ éğnine gök öñlü kılıç girsin, kaz kızılına boyanıp çıksın.

Kan damlatılmış kımız karışımına ant dénirdi, dolayısıyla töreniñ adı olan ant içme buradan gelir. Bununla birlikte, antlaşma dédiğimiz kavram da, yine bu kökene dayanmaktadır.

Bugün için yalnızca sözde kalan bu gelenek, damga betimlemesine de yansımıştır; bir yuvarlak içinde üç beñek azı tek beñek ile gösterilmiştir. Yuvarlak ile kap simgelenirken, beñeklerle de kan damlaları betimlenmiştir.

/ek/ damgasınıñ oluşumu
Çubuklularla birlikte mi türetildi, yoksa éylemleri betimlemeye géçtikleri dönemde mi ele alındı, kesin söz diyemiyorum ancak, ek- éylemini betimlediklerini söyleyebilirim.

Eñ sık ekilen, tarlaları altın sarısına boyayan buğday ile yola çıkmak pek doğal görünüyor. Ara géçiş kurgulaması olarak bedizde gösterdiğim damganıñ bir örñeği bulunmamaktadır. Olsaydı, köken açıklamasında bir gıdım kuşku bıraktırmazdı.

Düşüncelerinizi biraz daha karıştırmak için sözlerimi sürdüreyim; günümüzde k > g dönüşümleri vardır: kel > gel, két > gét > git gibi. Dolayısıyla /k/ ile /g/ sesleri ilişkilidir. Damgalara baktığımızda da birbirleriniñ yansıması gibi durduklarını görebiliriz. Öylesine denk mi geldi, yoksa özenilerek çalışılıp türerildi mi? Bilmiyorum.

***

Bunlarla birlikte ilgi çekici bir yér de, damgalarıñ el kol devinmeleriyle betimlenebiliyor olmasıdır. Küçük kardeşim Ayla ile birlikte 2008 yılında bunuñ üzerinde çalışmıştık; birkaç damga dışında tümünü yapmak olanaklıdır.

***

Düşünceme göre, tüm bu düzen bir çizgi ile başladı. O çizgiden elde édilebilecek damgalar oluşturmayı sürdürdüklerinde gördüler ki betimleme de yapabiliyorlar. İlk betimledikleri de /ok/ damgasıydı. Nesne betimlemeye ise /el/ damgasını bulduklarında yöneldiler. Daha soñra éylemleri de betimlemeye géçip damga düzeneğini kurdular. Uzun yıllar içinde bu düzeni geliştirmekten de geri kalmadılar. Gereksinimler doğrultusunda yéñi türeyen sesleri karşılayan damgalar da türettiler.

Bilinen türetme yolu, eski kök damgaya çizgi, çentik ekleyip yéñisini oluşturmaktı ancak bu konuda Turfan yazmalarında bir gedik görüyoruz. Şimdiye dek hep damgalarıñ beñeksiz olduğunu düşünülürdü, ne var ki Turfan yazmalarını okurken gördüm ki, tembelliğe kaçıp kök damganıñ üzerine beñek koyarak sorunu géçiştirmişler. Bugün için bizim /ö/ sesi için /o/ damgasınıñ üzerine iki beñek koyma işimizi atalarımız da /ş/ sesi için /s/ damgasınıñ üzerine beñek koyarak yapmışlardır.

Soñuç olarak bu bir gereksinim idi, atalarımız da bunuñ eñ kısa, eñ kolay, eñ uygulanabilir yolunu bulmuş, koşulları gereği taşa işlemeyi, yarmayı çözmüşlerdir. Böylece binlerce yıl önceki sözlerini saklamayı başarmış, bize dek vardırabilmişlerdir.

Yazıyı PDF Belgesi olarak indirin:
www.turkcesivarken.com/belgeler/TURK-DAMGALARININ-KOKENI.pdf

Dile Yansıyan Sapkınlık

– Kızım dur! Ben véreyim benim ki bozuk zaten…
– Amaan ne olacak sanki! Nasılsa benimki de bozulacak, ben véreyim!

Türkçe lastik gibidir, nereye çekersen oraya gider diye bir sözlem ortaya atmışlar da, arkasını getirmişler;  kendi sapıklıklarını örtbas étmeye çalışıyorlar.

İlkokul öğrenciliğimi anımsıyorum; dilimiziñ töz sözcükleri olan almak, vérmek, koymak ib. sözcükleri sıradan bir biçimde kullanıyorduk. Oysa günümüzde bu sözcükleri kullanmaktan çekinmeye başladım. Ben de ona vérdim diyorum, karşımdaki düzeysiziñ yüzünde gülümseme oluyor. Ne! Ne oldu? Soñradan añlıyorum, karşımdakiniñ lastiği çektiğini.

Suyuñ yoğunlaştırılıp, öd katılmış doğal boya ile üzerine çizim yapıldığı bir uzumuz var; ebru, öbür adı dalgır. Géçenlerde, birazdan ebru yapmaya gidiyorum, isteyen gelsin dédim de, birden kahkaha koptu. Ne oluyor ya! désem de karşılık alamadım gülüşmeler arasından. Soñradan çaktım olayı, çekmiş bizimkiler lastiği.

Yok arkadaş! Sorun dilde déğil, sözcüklerde de aranamaz. Sorun; bastırılmış duygularıñ dile yansımasındadır. Belaltı konuşmayı, belaltı fıkraları añlatmayı séviyoruz. İçimizde kalan düşleri, fantezileri dile yansıtarak doyum sağlıyor, gereksinimi gideriyoruz.

İnançsal yönden sürekli baskı görenlerde buna daha çok denk gelinmektedir. Okul bitirmiş, diploma almış olması da bunuñ önüne géçemiyor, öyle ki édinilen deneyimlerden daha çok sözcüksel kurgular yapabiliyor, karşısındaki yéñiyétmelere bu yönde yol gösterilebiliyor.

Doğanıñ eñ töz kurallarından biri olan karşı cinsle ilişkiyi kestikten soñra tüm yapılasılar dile yansıyor. Dile gelen sözcükler öyle kendi başlarına göre gelmiyor, yapılan şakalar öyle anlık düşünceler de déğil. Bilinçaltında biriktirdiklerindir yaptığıñ şakalar. Öylesine şaka déyip géçemezsiñ!

Sözü getirmek istediğim yér şurası; esnek olan Türkçe déğil, onu konuşan kişileriñ düşünceleridir.

Dilimiziñ bir de sövüş konusunda incelenmesi gerekir ki, bu konuda uzun uzadıya yazılar yazılabilir. Ben konu açılmışken teğet géçmek istiyorum:

Kişi, kendine olmayana ilgi duyar, sıradışı olana azı eksiğini kapatana. Bu yüzden belaltı dizileri, izlenceleri ilgi ile izliyoruz. Aşk-ı Memnu (Yasak Sévi) dizisinde örñeğin, yeğen yenge ilişkisi ilgi izlendi. Bu toplum yapısınıñ bozulduğunu göstermez. Böylesi bir olay sıradışı geldiği için olaylar ilgiyle izleniyordu. Bildik bir olay olsaydı kimin ilgisini çekerdi?

Sövüyoruz, doğru. Öyle ki, yéryüzü dillerinden hiçbirinde sövüş yazını (küfür edebiyatı) Türkçe’deki gibi çağ atlamış, doruğa çıkmamıştır. Bu bir bakıma iyi sayılır. Sövüyorsak, bizde olmadığındandır. Kuşkusuz var ancak géñelden söz édiyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz. Gérçi, kaideyi bozan istisnalardır ya neyse.

Sövgü, sövüş ne üzerine olur? Karşıdakiniñ değerleri üzerine. Birbirine yağı olan iki ulusuñ birbirine sövgüsü neyle olacak? Eñ değer vérdikleri nesneye yönelik kuşkusuz; bayrak. Biri öbürünüñ bayrağını yakarsa ona büyük sövgü göndermiş olur. Bunuñ gibi bakarsak; ana bacıya sövmek bir bakıma bizde ana bacı (namus) değeriniñ ne denli yüksek olduğunu gösterir.

Ana bacı sövüşlerine Ruslarda denk gelemezsiniz. Onlarda çok da önemli déğildir. Ancak karşıdakine küçük y.raklı dérseniz, bunu sövgü olarak algılayabilir, sizinle arayı açar, belki dövüşür de, karşınızdakine bağlı bu.

Bunuñla övünelim mi yérinelim mi bilemedim! Gereksinim olmadan üretim olmaz; sorun olmadan çözüm aranmaz. Öyle ise sövgüye gereksinim duymuş ulusum, hem de öyle böyle déğil!

Azerbaycan’da Özleşmeye Bakış Açısı

Daha önceki bir yazımda[1] Azerbaycan’da özleşme akımıñdan daha doğrusu gizli bir dil devrimi olduğundan söz étmiştim. Toplum arasında özleşme varken yétkili kişilerde, yüksek orunlarda olanlarda ise Rusça’dan İngilizce’ye doğru bir akım olduğu gözle görülmektedir.

Özleşmeyi yalnızca kendimiz için istemek, kuşkusuz çok sığ bir bakış olur. Ben, özellikle tüm Türk soylu uluslarıñ özleşme akımına katılmasını istiyorum. Ortak Türk Dili diye kendimizi yiyip bitirdiğimiz bir konu da eñ usa yatkın yoluñ bu olduğu su götürmez bir gérçek. Kimiñ ağzı ortak olacak? Kim kime uyarlanacak? Yoksa Türk dilleriniñ bir karması yapıplıp yapay bir dil mi yaratılacak? Soruları çoğaltabiliriz; yanıtlamamak koşulu ile. Daha doğrusu göreceli yanıtlarla. Oysa özleşme olduğunda istifade etmek diyen Azeriler dillerine uyarlanmış olarak qullanmaq sözcüğünü alacaklar. Yazıda olmasa da konuşmada ortaklık sağlanacaktır eñ azından. Bir süre soñra bu yazıya da yansıyacak, dönemiñ eñ güçlü ağzına göre toplumlarıñ kendileri yönelecektir.

***

Onbirinci ayın yédisinde Türküstan çavlığında gördüğüm bir çav ilgimi çekmişti; orada bir çavlık sorumlusunuñ, yazarlara kullandıkları Türkçe sözcüklerden dolayı sözcük başına 1 manat (~2 lira) kıyın vérdiğini yazıyordu. Bu ülkedeki Türkçü kesimiñ tepki vérmesine, şaşkınlığına yol açsa da benim için sıradan, hatta güzel bir çavdı.

Güzel gelmişti çünkü o sorumlunuñ böyle davranıyor olması, orada özleşme olduğunuñ, hatta onlara göre tehlikeli duruma çıktığınıñ eñ büyük somut kanıtıdır. Çekinceleri olduğu için bu yaptıkları da bir bakıma doğaldır, işimiziñ yolunda gittiğini bilerek bunuñla sévinip övünebiliriz.

Bu akımı Azerbaycan’da gözlerimle görmek, duymak beni hep heyecanlandırıyor. Çünkü bizdeki dil devriminiñ 60’lı yıllarındaki durumu olduğu gibi yansıtan bir yapıları var. Sürecin içinde olmak, gidişine étki édenlerden olmaktan duyduğum mutluluğu da belirtmek istiyorum.

Orta yaşlı yazarlar, özellikle de genç yazarlar yad sözcükler yérine anadilden sözcükleri séçmeye özen gösteriyor, bétiklerinde bunu yapmaktan övünç duyuyorlar. Hatta, Yad Dilde adlı bétiğinde yazar Perviz, tüm öykü kahramanlarınıñ adını Dede Korkut öyküsünde géçen adlardan séçmişti de bunuñla övünç duymuştu.

Bunlarla birlikte diyebilirim ki, burada olan özleşme akımınıñ kesintiye uğramadan gitmesi durumunda bir öngörü olarak 2040 yılına dek İstanbul Türkçesi durumuna çıkabilir.

dipçe:
[1] http://kokturukce.blogspot.com/2010/02/azerbaycanda-sessiz-dil-devrimi.html

Göktürkçe Betikler Gönderiye Verildi

2010 Kasım ayının 30’u önerdiğim Türk damgalarıyla yazışma akımına[1] katılan arkadaşlara ilk betiklerini bugün gönderdim.

Gönderide yalnızca yazışma kağıtları değil, Azerbaycan’da yayın yapan türkçü çavlık Türküstan‘dan bir kesi ayrıca 2007 yılında basıp dağıttığımız dil bildirilerinden[2] elimde kalanları da ekledim. Bununla birlikte birkaç arkadaşa yine Azerbaycan’da yayın yapan türkçü dergi olan Kimlik‘den birer kesi koydum. İki arkadaşa da özel istekleri doğrultusunda Azerice roman gönderdim.

Toplamda 8 kişi ile etkinliğimize başladık. Başlangıç için iyi bir sayı olarak görüyorum. İleride sayının artacağı umuduyla ivedi biçimde geri dönüşleri bekliyor olacağım. 🙂 Konu ile ilgili yorumlarınız için bu[3] bağlantıya uğrayınız.


Ekleme (15.02.2011)

Bétikler yérine ulaştığı için içeriklerini tarayıp yayınlamanıñ iyi olabileceğini düşündüm. BÜYÜTMEK İÇİN BEDİZLERİN ÜZERİNE TIKLAYIÑIZ.


İlk bétte, yazışma akımından, ereğimizden söz ettim. İlerisi için iyi dileklerde bulunup, soñraki bétlerde örñek bir bétin yazdığımı bildirdim.


Göñül kapalı bir evdir. Ne güzel ki, onuñ bir kapısı var. Açın o kapıyı! Açmazsanız sévgi içeri nasıl girer? Sévgi, soylu bir hanım gibidir. Kapıyı kırmasını bekleyemezsiñiz. Ya kulağıñızı dört açıp kapınıñ vurulmasını bekleyiñ ya da açık bırakın öylece. Ancak, uyanık oluñ. Kapıyı açık görüp hırsızlık yapmak isteyen olabilir. Evdeki kutsalı, göñlüñüzü çalabilir; ışığıñızı, gücüñüzü alabilir. Yılmayıñ! Alıñ o hırsızdan kutsalınızı ancak, kapıñıza kilit vurmayıñ. Böyle yapar kimileri, göñül evine bir kez hırsız girdi mi, kapar kapısını, gömer kendini…

Kimileriyse evde yoktur. Kapıyı kapatıp gezmeye tozmaya gitmiştir. Géceleri de uğramaz. Çapkındır onlar. Gittikleri yérde ancak konukturlar. Konuklar başka bir evde ne denli esen olabilir?

Görgüsüzler vardır bir de; kapıyı açmayanlar. Geleniñ giysilerini beğenmezler, dilenci dérler onlara. Bir bardak suyu çok görürler. Korkmayıñ! Vérin. Çünkü yañlış biliyorsuñuz; bu evdeki kutsal kaynak, kutsal su pınarıdır. Vérmekle tükenmez; artar, taşar. Taşarken evi bozmaz; yéñiler, büyütür. Köşkte oturmak varken, derme çatma barınakta kalmak deliliktir. 


Işıkları kapatmış, sağ elimde kahve fincanı, sol elimde sigara, karanlığı dinliyordum. Düşünüyordum kara kara. Güñlerim böyle géçerdi; añlamsız bulduğum yaşantımıñ nedenlerini sorgulayarak.

O gün kapım çalındı. Umursamadım. Çoluk çocuktur dédim. Ancak ertesi güñ yine çalındı; kapıyı açmaya karar vérdim. Bir dilenci gördüm. Ne istersin dédim. Bir bardak su dédi. Yanaşmadım; neden ona suyumdan vérmeliyim ki dédim. İçeri döndüm. Gördüğüm beni şaşırttı; odamıñ ortasındaki çağlayan taşmaya başlamış, yérleri ıslatmıştı. Ayağım ıslanıñca, tez geri döndüm. Giden dilenciniñ ardınca seslenip çağırdım. Yardım istedim. Çağlayanıñ etrafını çévirmezsek evimi su basacak dédim. Benimle geldi. Ancak çok daha kötüsü oldu;


çağlayan daha şiddetli çağlamaya, taşmaya başladı. Suyuñ önü alınmaz oldu. Yüreğim korkuya düşerek, hızla atmaya başladı. Eşyalar su içinde kaldı, küçük olanlar yüzüyordu bile. Dilenciye baktım; herşey onuñ yüzünden olmuştu. İvedi biçimde mutfağa girip, temiz bir bardak aldım. Çağlayanıñ kaynağıñdan doldurup ona uzattım. İçtiğinde çağlayan duruldu. Tañrım! Bu o mu?

dipçe:
[1] http://kokturukce.blogspot.com/2010/12/gokturkce-betik-mektup-arkadaslg.html
[2] http://turkcesivarken.com/yazismalik/index.php?topic=321.0
[3] http://turkcesivarken.com/yazismalik/index.php?topic=5414.0

Mutlağa İnanç ve Türk Damgaları

İlkyazda Türküstan[1][2] çavlığınıñ bétikliğiñde Türk damgaları ile yazılmış bir bétik kapağı gördüm. Göktürkçe üzerine neñleriñ yazıldığını düşündüm. İncelediğimde ilgisiniñ olmadığı añladım.

O gün üzerinde çok durmadım. Çünki, damgalarıñ yañlış yazıldığını görmüştüm. Türkçü olduklarından, ayrıca kapakta bunu belirtmek istemişler ancak ne yazık ki, damgalar konusunda yéteri denli kaynak olmadığından yañlış yazmışlar diye düşündüm.

Soñraları öğrendim, bunlar bir toplulukmuş. Düşünsel akım başlatmış İnam Ata‘nıñ oğulları (övlatları – üyelere vérilen ad), ardıcıllarıymışlar.

Topluluklarınıñ adı: Mütləqə İnam [3] “Mutlağa İnanç” Bir düşünsel akımı sürdürüyorlar. Tözü, 32 yıl önce Ruslarıñ egemenliğinde atılmış. Birkaç kez kapatılmış ancak engellere karşın varlığını korumuş, bugün ise açıkça çalışmalarını sürdürmekte, bétiklerini olası her bétikçi de görebilme olanağı sunmaktadırlar.

Oğullardan Uluruh ile tanıştım. Türk damgalarınıñ tanıtımına katkı sağladıkları için övdüm. Ardınca öğrendim ki, topluluk içindeki yazışmaları da bu damgalarla yapıyorlarmış. Ben de dédim ki, boyna yañlış yazıyorsunuz. Hiç bir kurala uymuyorsunuz. Bana iyice añlattı durumu: Kendileri yéñiden bir düzen uyarlamışlar/uydurmuşlar. Bir bakıma Türk damgalarınıñ türevi bir düzen yaratmışlar. Hem sevindim, hem de üzüldüm. Sévindim; Lâtin, Kiril, Arap damgalarınıñ türevleri gibi bizim damgalarımızıñ da türevi çıkmıştı. Üzüldüm; türeviniñ déğil özünüñ kullanılmasını isterdim. Çünkü söz konusu topluluk bir Türk ulayı Türkçülük ülküsü gütmektedir.

Türk damgaları yaşıyor; yaşatılıyor. [4][5] Türkçü topluluklar arasında hızlı bir biçimde yaygınlaşıyor. Gençler büyük ilgi duymaya başladı; dövme yaptırırken[6] damgaları kullanmaya özeniyorlar. Mutlağa İnananlar gibi kendi içinde kamusallaştıranlar da var. Bunlar güzel çavlar… Umarım bu gibi yazıları daha sık yazarım.

dipçe:
[1] http://turkustan.net – Azerbaycan’da yédigünde bir yayınlanan çavlık/gazete
[2] http://dilcilik.blogspot.com/p/cap-olunan-yazlar.html
[3] http://asifata.com
[4] http://kokturukce.blogspot.com/2009/06/gunumuzde-turk-abecesinin-kullanm_21.html
[5] http://kokturukce.blogspot.com/2009/05/yurtdsnda-turk-abecesi-orkun-gokturk.html
[6] http://kokturukce.blogspot.com/p/dovmeler.html

Soñradan Türeyen Sesler Üzerine

Dilimiziñ şöyle bir özelliği var; c, ğ, j, l, m, n, r, z sesleriyle başlayan öz sözcük olamaz. Bunuñ nedeni; bu sesleriñ Türk diline soñradan katılmış olmalarıdır.

Latin damgalarında /ç/ sesi /c/ ‘den soñra gelmektedir. Bunuñ yanısıra /c/ damgasınıñ altına eklenen çentik ile simgelenmektedir. Böyle olması, /ç/’niñ soñradan türemiş bir ses gibi algılanmasına neden oluyor. Oysa, öz olan /ç/’dir. Yumuşayarak ortaya çıkanı ise /c/ ‘dir. Söz başlarında yumuşamaya pek denk gelinmediği için de, /c/ ile başlayan bir iki söz dışında geriye kalanların tümü yaddır.

Yumuşak g /ğ/, /g/ sesinin yumuşamış, yok olmuş biçimidir. Türkiye Türkçesinde kendinden önceki ünlüyü uzatmakta kullanılır. Yazı birliği için damgalıktan çıkarılmamıştır. Yoksa, ağaç yerine aaç, boğa yerine booa yazacak, en azından Azerbaycan Türkçesi ile arayı açacaktık. Gérçi Gagavuzlar, Lâtin yazısına geçtiklerinde /ğ/ sesine yér ayırmadılar, bizle de arayı açtılar.

İçinde /j/ olan sözleriñ tümü yad kökenlidir. Dilimize katılan eñ soñ sesdir kendisi. Her ne denli batıda kendine yér édinmişse de, iç ve doğu Anadolu’da /j/ sesi yérine /c/ déndiği bilinen gérçektir. Örñeğin candarma sözü…

Türk damgalarıñdan kesin bildiğimiz /l/ sesi, el‘e benzetilerek türetilmiştir. Dilimize soñradan girip girmediği konusunda kesin yargım yok ancak, bu sesle başlayan sözcükleriñ hiç biri bizim déğildir. Hatta /l/ sesiyle sözcük başlamaz kuralı öylesine benimsenmiştir ki, yad sözler bu kurala uydurulmaya çalışılmıştır. Çalıştırılmıştır dérken, birileri kendi keyfine göre yapmıyor bunu kuşkusuz. Bunu yapan, Türkçeniñ doğal dil yapısıdır. Anadolu kişisiniñ ayrımında olmadığı dil bilincidir. Bu yüzden limon yérine ilimon démek yañlış konuşma déğil, olması gerekendir.

Eskiler çadır kurar, içinde yaşarlarmış. Onlarıñ ev‘leri öyleymiş. Damga oluştururken de, /ev/ damgasını çadıra benzetmişler. Başında bir çatı, alt kısmında da destekleri. Damgada da olduğu gibi böyle. Bilmemiz gereken; günümüzdeki /v/ sesiniñ /b/ sesinden dönüştüğüdür: eb > ef > ev. Ancak ilgimizi çeken, /m/ damgası için çok uğraşılmaması, /b/ damgasınıñ yan yatırılıp olduğu gibi kullanıma sokulmasıdır. Dudaksı sesleriñ (b, m, p) çıkış yérleri bir olduğundan bunlarıñ kendisi arasında géçişleri olur; dilbilimde de nöbetleşme dénir buna. Örñeğin ben dériz ancak Azeriler men der. Bin dériz ancak kimi eski yazmalarda min biçiminde de görürüz. Bu tür birkaç istisna dışı /m/ ile başlayan sözler bizim déğildir. Örñeğin maliye, manzara, mağaza…

Soñradan türeyip türemediği konusunda kesin yargı véremeyeceğim seslerden biri de /n/ ‘dir. Ancak kesin olan bu sesle başlayanlarıñ, “ne” ve türevleri “neden, neyse, nasıl (ne asıl), nerede” dışında tümünüñ yad sözcük olduğudur. Bu sıradışılığın nedeni, günümüzde yitmiş olan /ny/ sesidir. İspanyolcada /ñ/ damgası ile varlığını sürdürmektedir.[1] Bu yüzden bu istisna dédiğimiz sözler eskiden; nye, nyeden biçiminde idi. Böyle bakınca istisna démek yañlış oluyor bir bakıma.

El damgasınıñ kollarından aşağı çekilen küçük çentiklerle /r/ damgası türetilmiştir. Bugün için bile r~l değiştokuşlarından söz édebilmekteyiz. Örñeğin otururlar yérine oturullar déyişi gibi. Doğu illerimizde ulayı Azericede böyle çok sayıda örñekleri vardır. Bunuñ yanısıra, /r/ sesi ile olan yad sözcükler de, tıpkı /l/ sesinde olduğu gibi başına /i-ı/ ekle, kullan kuralına göre söylenmektedir: ıramazan, iradyo…

Soñradan türeyen ancak kendisiyle söz başlatan seslerden biri de /ş/ ‘dir. Eski yazmalarımızda türlü türlü gördüğümüz /ş/ damgası, Orkun yazıtlarında açıkça /ç/ damgasınıñ 180 derece dönderilip ortasına çekilen doğrusal bir çizgi ile oluşturulmuştur. Aynı sözü /l/ damgasından da türemiştir diye yineliyebiliriz. Ancak daha olası köken /lç/ sesiniñ evrilmesi ile oluştuğudur. Balç > baş örñeğinde olduğu gibi géçişi bitiren sözlerin yanısıra, alç + ak : alçak, alçaguluk (alç>aş) > aşağuluk > aşağılık gibi eski biçimini de koruyan sözlere ek olarak géçişe uğramayan ölç, yalçın gibi sözcükler de bulunmaktadır. Géçiş olsaydı ölç sözcüğü öş, yalçın sözcüğü de yaşın olacaktı.

Nedendir bilinmez, belki de bir akımdan dolayı olmuştur; sözcük sonuñdaki /r/ seslerini arı gibi vızıldatmak. Böylece, Ana Türkçe’de *höör [2] olan sözcük Eski Türkçe dédiğimiz Orkun yazıtlarınıñ yazıldığı dönemlerde ööz biçimini alır. Günümüzdeki öz sözcüğüdür bu.

Turfan yazmalarında kullanılan /z/ damgası, ara géçişin eñ açık kanıtıdır.[3] Açıkça /ar/ damgasınıñ sağ kısmından yukarıya doğru bir çizgi çizilmiş soñra sola doğru kıvrılmıştır. Soñraki yazmalarda ise, /ar/ damgasının yine sağına ancak bu kez aşağıya doğru çizgi çekilmiş ne var ki kıvrılma yapılmamıştır. Böylece eñ soñ biçimini almıştır.


Bediz 1 : Turfan yazmalarında kullanılan, ara géçiş örñeği olarak vérilebilecek damgalar.

Soñradan ortaya çıkan seslerin simgelenmesi için oluşturulan damgalarda çok da özenilmediğini, o sesi andıracak başka bir neñin simgeleştirilmediğini görüyoruz. Bugün Lâtin damgalarınıñ orasına burasına çizgiler, beñekler eklenerek nasıl yéñi damgalar türetiliyorsa eskiden de o biçimde türetmişler. Bir damgayı yan yatırmışlar yéñi sesi karşıla démişler, bir başkasınıñ ortasına çizgi çekilmiş, bir başkasına ise beñek eklemişler. Örñeğin Turfan yazıtlarında /es/ damgasınıñ üzerine bir beñek eklenerek /ş/ sesiniñ karşılandığını görüyoruz.[3]

dipçe:
[1] Bizimkinde /ng/ sesini vérmek için kullanılıyor.
[2] Çok eskiden sözcük başlarında /h/ sesi de vardı. Ne var ki, köylü dili dédiğimiz yérlerde yaşamını sürdürmekte… Anahtar añlamına gelen açar sözü haçar, şimdi añlamına gelen indi sözcüğü hindi biçiminde söylenmektedir.
[3] Damga kökenleri için şu bağlantıları inceleyiñiz:
http://kokturukce.blogspot.com/2009/07/turfan-yazmalar-icin-okuma-denemeleri.html (ara géçiş örñeği olarak bu yazmada kullanılan /z/ damgası incelenebilir)
http://kokturukce.blogspot.com/2008/09/gktrk-yazlarnn-harflerinin-kkeni-4.html
http://kokturukce.blogspot.com/2009/05/orkun-damgalarnn-birbirine.html
http://kokturukce.blogspot.com/2009/05/at-damgasnn-kokeni-uzerine-calsma.html