Yazar arşivleri: Batur ALPTÜRK

Dil Derneği’nin Çapulcu Konusundaki Ciddiyetsizliği

Türkiye sıradışı günlerden geçiyor. Bir yanda demokratik tepkilerini bugüne dek görülmemiş barışçıl ve mizahlı tavırla ortaya koyan bir topluluk, öbür yanda büyüteçle şiddet olayları arayan, bütün güzellikleri görmezden gelmeye gayret eden, hükûmete karşı olanlarla devlete karşı olanları kasten ayırmayan iktidar ve yanlıları. Demokrasimizin derekesi kılavuz istemediği gibi medyamızın hâli de aynen meydana çıktı. Üç maymunu oynamaktan öte ne derece araştırma özürlü olduğu şu “çapulcu” meselesiyle görüldü. Sosyal medya, hızlı ve eşzamanlı yayılım bakımından habercilik tarihinde görülmemiş bir seviyede. Ancak, yalan ve yanlış haberlerin aynı süratle yayılması da bir vaka.

 

Geçenlerde bir iddia ortaya atıldı: “TDK, Başbakan’ın ‘çapulcu’ çıkışından sonra genelağ sayfasındaki ‘çapulcu’ maddesinin tanımını ona uygun olarak değiştirmişmiş.” Sosyal medyada bu haber çok hızlı yayıldı tabii. İşin kötüsü bu yanlış habere konvansiyonel medya yer verdi. Haberci/gazeteci unvanını taşıyanlar lütfedip sözlüğe bakmadılar. Bunun bir diğer çıkarımı da, evlerinde veya işyerlerinde sözlüğe sahip olmamalarıdır ki işi sözcüklerle hadiseleri aktarmak olan kişiler için bu, kusur değil ayıptır.

 

Bu kepazelik Dil Derneği’nin de katılmasıyla bir aşama daha ileri gitti. Dil Derneği kurucularından ve yönetim kurulu başkanı Sevgi Özel 6 Haziran 2013 tarihinde bir yazı kaleme aldı. Bir paragrafı şöyle:

“…Basılı sözlüğünde, “Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı: ‘Bütün çapulcu alayı başka kasabalara gittiler.’-S.F. Abasıyanık” biçiminde olan sözcüğün tanımı ve tümce örneği bir anda “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem.’ -N. F. Kısakürek” olmuştur. Resmi TDK’nin akademik sanlı dilcileri öylesine hızlı, “bilimsel ve bilim etiğine” saygılı çalışmışlar ki “çapulcu” sözcüğüyle doğrudan ilişkili, “çapul, plaçka, plaçkacı, talan, yağma, yağmacı…” gibi sözcükler arasında bağlantı kurmaya zaman bulamamışlardır. Resmi TDK sözlüğünde ilgili sözcüklerin, bilgisunardaki 6.6.2013 günlü tanımları bunun kanıtıdır…”

Bu acınası bir sav idi. Demek ki, TDK’yı muhalefeten kurulmuş Dil Derneği, ya TDK’nın son sözlüğünden bîhaberdi ya da bile bile çamur atıyordu. İkisi de affedilemezdi.

İşin aslı şu:

TDK 2005’te yayımladığı 10. baskısında “çapulcu”yu şöyle tanımlamış: “Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı”

TDK’nın internet sitesinde ne yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı”

Anlam değişmiş. Ama itham etmek için yeterli değil bu. TDK’nın son baskısı olan 11. baskısına (2011) bakmalı. Bakıyoruz ve görüyoruz ki tanım internette yazanla tıpatıp aynı. Yani, TDK bu sözcüğün anlamını bugünlerde Başbakan’ın demecinin ardından değil tam 2 sene önce değiştirmiş. Bu demektir ki, son olaylarla bu tanım değişikliğinin zerre kadar alakası yok.

 

İşte Dil Derneği sözlükçülükten bu denli uzak. Elinde son baskı TDK sözlüğü de yok. Ama yine de eleştirebilme akıldışılığına düşebiliyor. Veyahut, “denizi yakamasam da cızlatırım” tavrıyla çamur atma hevesine giriyor. Konvansiyonel medya, burnunun ucunu görmediği gibi sözlüğe bakma alışkanlığının olmadığını bize acı acı aşikâr ediyor. Hükûmet demokrasiden ne rütbe bîbehre olduğunu azılı polislere karşı kör kesilerek gösteriyor. Yandaşlar ise bir çanak sevdasıyla pirincin içindeki taşları ayıklamayı değil çuvalı taştan ibaret göstermeyi tercih ediyor.

Bütün bunların olduğu ortamda kitaplarıyla, saygı dolu insanlarıyla, kucaklayıcılığıyla ve hiçbir kategorizasyona indirgenemeyecek insancıllığıyla çöllüklere su taksim ediliyor.

Maksem yeniden suyla doluyor.

Haziran 2013

 

SÖZLÜKÇÜK

dereke: Aşağı seviye (“derece” yukarı seviyeyi ifade ederken, “dereke” aşağı seviyeyi belirtir. Bu bakımdan “derece” ile “dereke” birbirinin zıddıdır.) 

bîbehre: Nasipsiz, mahrum

genelağ: İnternet

 

 

Baturalptürk

baturalpturk@hotmail.com

Türkçe’nin Kaleleri: Ötüken Türkçe Sözlük

Geldik Türkçe’nin yeni bir kalesine. Hem de en muhkem bir kalesine. Şimdiye kadarki sözlükler arasında en kapsamlısı. Kalemizin adı Ötüken Türkçe Sözlük, kahraman çerimizin adı Yaşar Çağbayır. Öncelikle sözlüğün ilginç hikâyesine göz atalım:

Yaşar Çağbayır 1925 yılında Denizli’de doğmuş. Bursa’da Türkçe öğretmenliği tahsilini aldıktan sonra 1968 yılında Ankara’da çektiği kura ile Konya-Ereğli’nin Halkapınar bucağına atanmış. Halkapınar’a vardığında tayin edildiği ortaokulun cisminin değil yalnızca isminin var olduğunu müşahede etmiş. Kolları sıvayıp bir fen öğretmeniyle birlikte bir lisenin alt katındaki iki sınıfı düzenleyerek okulu açmışlar. Bu okulun yazışma işlemleri kahramanımıza düşmüş. Düşünün ki çiçeği burnunda bir öğretmenin sırtına, henüz acemi olduğu eğitim ve öğretim yükünün yanı sıra, hiç bilmediği mevzuat işlemleri de binmiş. Günlerden bir gün bakanlıktan bir yazı gelmiş. Orada “ekteki belgenin mümzi ve temhir kılınarak iadesi” isteniyormuş. Çağbayır anlamamış bu ifadeyi. Üstelik elindeki sınırlı kaynaklarda da bulamamış “mümzi” ile “temhir” sözcüklerini. Aslına bakarsanız, yukarıdaki ifadenin dilbilgisel olarak yanlış olduğunu ileri sürebilirsiniz. Çünkü, “mümzi” sözcüğü “imza atan kişi” demek. Kelimenin edilgenleştirilip “mümza (imza atılmış)” denmesi gerekirdi bana kalırsa. Konu açılmışken, “temhir” de Farsça kökenli “mühr (mühür)” sözcüğünden Arapça vezne uydurularak türetilmiş Türkçe’ye özgü, eski dilcilerce galat bulunan bir kelime. Neyse, gönderilen yazının imzalanması ve mühürlenmesi isteniyor kısacası. Çağbayır anlamadığından umarsızca yanıtlamış: “Okulumuzda mümzi ve temhir bulunmamaktadır. Bilgilerinize arz ederim.” Belgeyi imzalatmak üzere götürdüğünde babacan kaymakam kendini gülmekten alamamış: “Deli çocuk, alttaki listeyi imzalayıp mühürlemişsin. Senden onu imzalayıp mühürlemeni istiyorlar” demiş. Çağbayır o an bu sözcüklerin anlamlarını öğrenmiş ve sonradan bürokrasiye ilişkin sözcükleri işi icabı listelemeye karar vermiş. Osmanlı Türkçesi’nin çetelesini tutmaya henüz başlamışken Ereğli’de enteresan bir olayla karşılaşmış. Bir amca minibüse çuvalını koymaya çalışıyor, fakat kaldıramıyormuş. Yardıma koşup çuvalın bir ucundan tutarak “amca sen de öteki biceğinden tut” demiş. Amca elindekini de bırakıp gülmeye başlamış. Meğerse Çağbayır’ın memleketinde çuvalın köşesi için kullanılan “bicek” kelimesinin benzeri “bicik” onlarda “meme” demekmiş. Böylelikle yerel kelimeleri de kaydetmenin gerektiğini görmüş. Bir süre sonra bu kelimeleri fişlere yazıp ayakkabı kutularında saklamaya başlamış. O kadar ki, evini taşırken bu fişler için ayrı bir römorkör tutmak zorunda kalmış. 1981’de Bakanlık’tan her sınıfta bir sözlük bulundurma yönergesi gelince sınıflara Mehmet Doğan’ın sözlüğü alınmış. Çağbayır, o sözlükte birçok eksiklik saptayıp sözlük yazarına bunları mektup ile bildirmiş. Gelen cevapta yazar “eksikleri sen tamamla” demiş. Bunun üzerine, Yaşar Çağbayır, Mehmet Doğan’ın sözlüğünü ikmal etmek için üç ay geceli gündüzlü çalışmış. 1993’te Tarım Bakanlığı’na geçince bol vakti olmuş. Önceleri esasen sözlük yazma maksadı olmamasına karşın zamanla uğraşısı ciddileşmiş. Hele 1998’de emekli olduktan sonra… Bilgisayarın, cezbedici kolaylığıyla ağırlığını hissettirdiği vakitlerde rutubetlenen, çürüyen, mürekkebi bozulan fişlerin elektronik ortama aktarılma faslı başlamış. Bu fişler, öğretmen hastalığı farenjitten muzdarip olan sözlükçümüzü rahatsız ediyormuş. Bu iş dört yıldan fazla sürmüş. Ardından etimolojik izahatlar için yaklaşık üç yıl. Sonra imla ve Osmanlı alfabesiyle yazım. Bu esnada TDK iki defa imla değişikliği yapmış. Bilgisayar karşısında 8 sene boyunca günde 8-10 saat çalıştığından ötürü sağlığı bozulmaya yüz tutmuş. Omuzları çökmüş, fizik tedavi görmüş. Bir ara kahramanımız o denli bunalmış ki evden çıktığında bilgisayarının çalınmasını istiyormuş. Ancak, bu gayretin heba olmasına vicdan elverir mi, yanına yine de çalışmalarının kopyasını almayı ihmal etmezmiş. Yazma işlerinin akabinde yayınevi bulma sorunu var ki hiç basit bir mesele değil. Öyle ya da böyle tam 38 senelik emek sözlükçünün doğumgünü olan 3 Mayıs 2007’de 5 cilt ve 5744 sayfalık devasa bir şaheserle tecessüm etmiş.

Artık sözlüğün içeriğine geçelim:

Bu muhteşem başucu eserinde Türkçe’nin tam 246.000 sözü bulunuyor. Sözlüğün kapsamı insanı heyecanlandırmaya ve parmak ısırtmaya fazlasıyla yetiyor. Sözlükte, Orhun Yazıtlarından bugüne değin geçirilmiş bütün devirlerin yanı sıra, Anadolu, Rumeli, Kıbrıs, Kerkük ağızları olmak üzere yerel sözcüklere de yer veriliyor. Zira, Yaşar Çağbayır, Türk dilini en eski çağdan bugüne kadar bir bütün olarak görüyor ve sözcük seçiminde yan tutmuyor. İşte muhtaç olduğumuz bakış. Bu sözlüğü yanına alan bir kişi 8. yüzyıldaki kitabelerimizi de okur, Orta Türkçe’yi de anlar, eskiden bugüne Anadolu Türkçesi’ni de… Buna Osmanlı dönemi Türkçesi de dâhil. Kökence inceleyecek olursak 55 bin Arapça-Farsça’dan, 10 bin de batıdan olmak üzere 65 civarında yabancı menşeli sözcük var. Bu sayı 246.000’e oranlanınca hiç de fazla olmayan bir yüzdelik çıkıyor.  Handiyse toplamın çeyreği kadar. Görüldüğü gibi Türkçe’nin bütün sözvarlığı ortaya döküldüğünde yıllar yılı takışmalara sebep olan Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin miktarı âdeta kuşa dönüyor. Yekûnu 500 binin üzerine çıkardığımızda bu oran çok daha azalacaktır. Dolayısıyla, rotamız onu bunu tasfiye etmek değil, sözvarlığımızı devamlı surette geliştirmek olmalıdır.

Maddebaşı sayısı 170-175 bin, maddeiçi de 70-75 bin. (Aslında bu denli büyük sözlük “kamus” denmeyi hak ediyor.) Kamusun başında yararlanılan, kısmen ya da tamamen taranan eserlerin dizelgesi sunulmuş ki tam 35 sayfa. Takribî 1700 eser. Bunlardan başka, lügatler, makaleler, gramer kitapları var. Özetle, sözlüğün kaynakçası bile başlı başına bir sözlük.

Kelimeler genel olarak beş kategoriye ayrılmış:

eT (Eski Türkçe): Orhun yazıtlarından 13.yy’a kadarki dönem

eAT (Eski Anadolu Türkçesi): 13-15. yy’lar arası

OsT (Osmanlı Türkçesi): 15. yy’dan cumhuriyete kadarki dönem

ağız (ağızlar): bölgesel kelimeler (Anadolu, Balkanlar, Trakya, Kıbrıs, Kerkük)

ve ibare bulunmayan günümüze ait sözcükler.

 

Çağbayır Sözlüğü’nün bir diğer özelliği 5. cildin sonuna yerleştirdiği, Osmanlı Türkçesi’ne ait kelimelerin Osmanlı harfleriyle yazıldığı 235 sayfalık dizini. Benim hesaplamalarıma göre 40-45 bin sözcük eski yazıyla dizinlenmiş. İlgililer için faydalı bir bölüm.

Kamusu açar açmaz önsöz ve içindekilerden evvel Türkçe üzerine söylenmiş, iki farklı kişiden iki farklı söz ile karşılaşıyoruz. İlki Gazi Atatürk’ün millî his ile millî dil arasındaki kuvvetli bağı vurguladığı sözü; ikincisi ise büyük sözlükçümüz Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türkî’nin “ifade-i meram”ında sözlük ve dilbilgisine değindiği söz: “Lügati ve kavaidi mazbut olmayan lisanın hiçbir vakit elsine-i edebiyeden addolunmak iddiasına salahiyeti olamaz, zira bu iki kitap edebiyatın esasıdır …” Çağbayır’ın kendisine Büyük Sözlükçü’yü örnek alması ve onun öğüdünü şiar edinmesi takdir edilesi bir hürmetkârlık. Kamusta, Divanü Lügat’it-Türk’ün, Orhun Yazıtları’nın, Kutadgu Bilig’in sözcükleri mevcut. Tarama Sözlüğü’nün kelimeleri de muhtemelen tümüyle aktarılmış. Derleme Sözlüğü’nden de kökeni açıklanmışlar ile yaygın kullanılanlar alınmış. Bunlardan başka, bazı sözcükler var ki baktığım diğer kaynaklarda denk gelmedim. Sözgelimi, “amaka” diye bir kelime var ki “avcılıkta ‘ben vurdum’ iddiasında bulunma” olarak anlamlandırılmış. Veyahut “bayraşmak” kelimesi. “Bayram yapmak, eğlenmek” denerek açıklanmasıyla beraber bir not eklenmiş ki hayli ilgi çekici: “Mevlana’nın geriye benzeşim yoluyla türettiği bir kelime.” Bu ve benzer pek çok kelimeyi sözlüğü karıştırırken görebilirsiniz. Gerek Antik Türkçe gerek Uygur-Hakaniye-Oğuz Türkçeleri gerek Eski Anadolu Türkçesi’ne has berrak sözcükler gerek Osmanlı döneminin ağdalı kelimatı gerek yöresel sözler ki her biriyle karşılaştıkça insanı mest ediyor gerekse Çağdaş Türkiye Türkçesi’ne ait yeni türetilmişler de dâhil olmak üzere tümen tümen kelimeler aynı kapaklar arasında, aynı sayfalar içinde sıram sıram dizili. Bu harika bir şey. Bu noktada görev ediplerimize düşüyor. Onlar sözlükteki bu ham hazineyi işleyip standartlaştırıp ölçünlü dile mal etmeliler.

Kamus namustur. Bunun bilincinde olarak Yaşar Çağbayır nefis bir sözlüğün mümzisi olmuştur. Ancak, Çağbayır’ın hayali 546 bin sözcük içerecek biçimde sözlüğün kapsamını genişletmekmiş. Allah ona güç kuvvet versin. Ama bu mesaj özellikle yeni nesle ulaşmalıdır, birileri bu işe el atmalı ve Çağbayır’ın bu dileğini yerine getirmelidir. Sözlük bilhassa deyim ve atasözleri bakımından geliştirilmeye müsait. Basılı kitapların yanında oluşturulacak bir CD’de örnek cümleler sergilenebilir. Yıldan yıla sözlüklerimiz gelişmeli. Eskiler ne demiş: Sözlükle güreş tutulmaz.

Kelime avcısı Yaşar Çağbayır, ne mutlu ki hayatta. El ermez güç yetmez addolunan bir işi omuzlayıp bir ömür pahasına 38 yıl emenerek eşsiz bir kamus hazırlamakla Türkçe’nin ocağını yeşertmiş ve dilimize taze can vermiştir. Bugün onun efece celadeti ve özverisi sayesinde pişirip kotarıp önümüze koyduğu şaheserin günden güne zevkine varıyoruz. Söke’de yaşamını sürdüren Yaşar Çağbayır’a ve öylesine büyük riski göze alıp böylesine doyurucu bir hazineyi elimize ulaştıran Ötüken Neşriyat’a gönül borçluyuz. 

Haziran 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

çeri: asker “Her kapıda bir kişi yüz bin çerisi ile / Aşk kılıcın kuşanıp cümle kırasım gelir” –Yunus Emre

müşahede: görme; gözlem “Dem-i visalde hoştur ruhun müşahedesi / Alessabah verir seyredince ab-ı safa” –Ruhî-i Bağdâdî

umarsız: çaresiz “Düşlerin parlayıp söndüğü yerde / Buluşmak seninle bir akşamüstü / Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi / Sığınmak gözlerine sığınmak bir akşamüstü” –Zülfü Livaneli

yönerge: talimat, direktif (TDK Türkçe Sözlük)

ikmal: bütünleme, tamamlama “Hüsni ağzunda ki cem itdüm ne icmal olısar / Gîsûn tafsil kıldun yani ikmal olısar” –Kadı Burhaneddin

tecessüm: cisimleşme “Bir peri tecessüm edip önüne çıktı.” –Kamus-ı Türkî

dizelge: liste (TDK Türkçe Sözlük)

takribî: yaklaşık (TDK Türkçe Sözlük)

mümzi: imza atan “Bu senedin mümzisi kimdir?” –Kamus-ı Türkî

ölçünlü: standart (TDK Türkçe Sözlük)

celadet: yiğitlik, kahramanlık “Fazilet güneşiyle koyun koyuna yattım / Celadetle şahlandım, gururla at oynattım” –Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

emenmek: emek vermek, zahmet çekmek “ ‘ol bu ışta telim emgendi = o adam, bu işte çok emendi, çok yoruldu’. Bundan alınarak ‘Xan karşıka emgendi’ denir ki ‘Han saraya indi’ demektir; şöyle ki ‘Han bu yolda yoruldu ve indi’ anlamınadır. Bu söz, beyler ve büyükler için çok ince bir söz olarak söylenir.” –Kaşgarlı Mahmud

kamus: büyük sözlük “Mahşer gibi afakını sarmış zulümatın / Teşrihine kamusu yetişmez kelimatın” –Mehmet Akif

tümen tümen: pek çok, onbinlerce “Melik olsan tümen yıl memlekette / Geçirsen ömrü daim saltanatta” –Antepli İbrahim bin Bâli

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

 

 

İki Ucu Malum Değnek

Kendimden pay biçiyorum. Küçük yaşlardayken içinde bulunduğum ortamın etkisiyle yabancı kelimelere tam anlamıyla düşman idim. Okulda divan edebiyatının metinlerini gördükçe eseflenir, televizyondaki konuşmacıların kullandığı sözcüklerin nesebine takılırdım. Eskiden yazdığım yazılarda “otobüs, televizyon” gibi sözcükleri ağza almamak gerektiğini gayet katı bir biçimde savunmuşum. Fakat, bu sözcüklerin yerine ne kullanılması gerektiği hususunda öneri getirmemişim. Tıpkı bugünün esnemez Öztürkçeciler gibi. Daha sonra dil hakkında kitaplar okudukça, yabancı dilleri öğrendikçe, kültürün hasiyetlerine aşina oldukça bu aşırılıkçı tutumum yatıştı. Bugün bütün tasfiyecilik akımlarını zararlı bulan bir fikre sahibim ve bundan sonra da ufak kımıldanmalar dışında bambaşka bir görüşe kayacağıma ihtimal vermiyorum.

 

Dikkat ederseniz yukarıda bütün tasfiyecilik akımları dedim. Bunu biraz açalım. Malum ki, Türkiye’de dil konusu açıldığında birbirinden ak ile kara kadar ayrık iki kutup vardır. Birisi yeni kelimelere düşman, eskiye âşıktır. Mehmet Akif Ersoy, Namık Kemal, Şinasi gibi dönemin ciddi ediplerinin şikâyetlerine rağmen Cumhuriyet öncesi Türkçesinin tüm arızalardan uzak, mükemmel bir dil olduğunu savunurlar. Öteki ulam ise yüzyıllar boyu işlene incele edebîleşmiş koskoca bir imparatorluk dilini yadsıyıp kökten keserler. Böylece, bir anda yepyeni bir dil yaratma sevdasına düşerler. Konuştukları ve yazdıkları Türkçe ekseriyetle tadını tuzunu yitirmiş soğuk bir yemeğe benzer. Bu ulamın mensuplarına “tasfiyeci” der karşı gruptakiler. Amma velakin, ben salt Öztürkçeciler için bu tabirin kullanılmasını yanlış sayıyorum. “Tasfiye” sözcüğünün etimolojik anlamı “arıtma, saflaştırma”dır. Fikrimce, nasıl eski kelimeleri def etmek tasfiyecilikse, yenileri dilden çıkarma çabaları da artık basbayağı tasfiyeciliktir. Madem tasfiyecilik milletin uzun yıllar konuştuğu sözcükleri atarak büyük bir boşluğa, eski lisanı anlayamamaya neden oluyor; öyleyse, onyıllar önce türetilip bugün binyıllık kelimeymiş gibi yadırganmaz konuma gelen sözcükleri atmak da aynı etkiyi yaratacaktır. Örneğin, biz yıllarca “özgürlük” demişiz; kitaplarda, dergilerde, gazetelerde milyonlarca defa kullanmışız; meydanlarda bu kelimelerle bağırmışız. Şimdi kalkıp bu kelimeyi kovmak hangi akla hizmet eder?

 

Osmanlıcacıların uydurmacılık suçlaması da tam bir kara mizahtır. Misalen “ulus” kelimesi. Ne kullanmalıyız? “Millet”. Lügatlerimize başvuruyoruz. Bakın Kamus-ı Türkî’nin yazarı Şemseddin Sami ne diyor:

“Lisanımızda bu lügat sehven ümmet, ve ümmet lügati millet yerine kullanılıp, mesela ‘milel-i İslamiyye’ ve ‘Türk milleti’ ve bilakis ‘ümmet-i İslamiyye’ diyenler vardır; halbuki doğrusu ‘millet-i İslamiyye’ ve ‘ümem-i İslamiyye’ ve ‘Türk ümmeti’ demektir; zira millet-i İslamiyye bir, ve ümem-i İslamiyye yani din-i İslama tabi insan ise çoktur. Tashihan istimali elzemdir.”

Bir de “Lügat-i Naci”nin müellifi Muallim Naci’ye kulak verelim:

“Bir memlekette doğan yahut tavattun eden ve aynı hükûmetin idaresi tahtında yaşayan efradın heyet-i mecmuası demek olan ‘nation’ mukabilinde istimal etmemek evladır. Ona mukabil ‘kavim, ümmet’ kelimeleri kullanılabilir.”

Sadece bu mu? Osmanlı döneminde de uydurma kelime bol… Şemseddin Sami uydurma “nezaket” sözcüğü için ne demiş:

“Farsça ‘nazik’ sıfatının Arabî zum olunmasıyla masdar-ı Arabî suretinde teşkil olunmuş galat-ı fahiş bir lügattir.”

Daha onlarca örnek verilebilir.

 

Ey Tasfiyeciler, sizlere sesleniyorum!

 

Osmanlıcacılar, sürekli kendinizle çelişiyorsunuz. Uydurma diye “anıt” sözcüğünü yeriyorsunuz, ancak ona karşı savunduğunuz “abide” kelimesi de uydurulup 1910 dolayında kullanıma sokulmuştur. Öyleyse, “anıt”ın yanına “abide”yi de mi gömelim? Yahut ikinci eleştirme noktanız da geçmişle ilişkinin kopması. Haklısınız, lakin bunu “cevap”ı yüceltip “yanıt”ı yererek yapamazsınız. Zira, “yanıt” bizim en kadim sözcüklerimizdendir. Hatta, Türkçe için “cevap”tan bile eskidir denilebilir. MÖ 2-3. Yüzyılda yaşamış Mete bizim atamız, 1453’te İstanbul’u fetheden II. Mehmet atamız; ama 11. Yüzyılda yaşamış, üstelik dev bir eser kaleme almış Yusuf Has Hacib atamız değil mi? Bugün unutulmuş “yanmak (dönmek)” fiilinden “gene, yine, yankı, yansımak” gibi kelimelerle eşkökenli olan “yanıt”, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde tam 172 kez geçiyor. Onlardan rastgele birini yazıyorum:

yanut birdi odgurmuş aydı bu söz 

ukuşka yakın ol aya könglü tüz

(Odgurmuş yanıt verdi ve dedi ki: Bu söz akla yakındır ey temiz kalpli)

Madem bugün dilin kısırlaştırıldığını savunuyorsunuz, yeni kelimeleri insanların dağarcığından çıkartıp niçin daha da az kelimeli bir dil oluşturmaya çabalıyorsunuz. Bırakın bu çelişkili tutumları. Çoğu doğru olsa da birtakım yanlış türetilişli yeni kelimeler olabilir. Bunlar artık, tıpkı Osmanlı aydınlarının türettikleri gibi, dilimizin parçası olmuş durumdadır. Bunları mazeret göstererek türetim düşmanlığı yapmayalım. “Doğru şekilde türetelim” diyerek çalışmalara katkı sağlayalım, eskiyi de daima muhafaza etmek koşuluyla.

 

Öztürkçeciler, eğer savınız Türkçe’nin kadim ve büyük bir dil olduğu yönündeyse, geçmişi inkâr edemezsiniz. Binyıldır bu millet İslam ile haşır neşir; dolayısıyla Arapça ve Farsça sözcüklerle kuşaklar boyunca alakadar. Onlardan vazgeçmek demek, bazı tarihçilere göre dünyanın Roma’dan sonra ikinci büyük imparatorluğunun, görkemli, edebî, ananevî, sanatsal mirasını reddetmek demektir. Bunun sonucunda kendimizi 50-100 senelik ülkelerle aynı kategoriye kendi ellerimizle yerleştirmiş oluruz. Böyle, dünyada tek tük ulusa nasip olacak dev bir mirası bunmak, yani beğenmemek, izahı imkânsız, akla şifa bir harekettir kanısındayım. Batı kültürü ümmetinin temel dilleri olan Latince ve Yunancaya göbekten bağlıdır. Bu ana dillerden neşet etmemiş sözcük sayısı gayet azdır. Buna mukabil, Türkçe kendi köklerinden gelmiş onbinlerce  kelime barındırmakla bu batılı dillerden ayrılmaktadır. Arapça ve Farsça ise dilimizin zenginliğine zenginlik katan, geçmişle ve öbür Türk lehçeleri ile bağımızı kuran temel unsurlardan biridir. Onlar vazgeçilemezdir. Kendileri dilden çıkma eğiliminde olsa dahi bizim izin vermememiz gerekir. Kaşgarlı Mahmut ile Yunus Emre ile Fuzuli ile Namık Kemal ile Attila İlhan ile bütünleşelim. Tarihimizle bugünümüz yekvücut olsun. Ayrıca, gelişme ve evrim de kazanılmışı muhafaza etmek koşuluyla sürgit devam etsin.

Antrparantez, Atatürk’ün “Dil Devrimi” yolunda ne şekilde tutum değiştirdiğini görmezlikten gelmeyin. Bunun tek tanığı Falih Rıfkı Atay değildir. Atatürk’ün nasıl bir dil arzuladığı ve bu dilin Öztürkçecilerin dili olmadığı aşikârdır. Merak buyuran, Atatürk’ün en son yazılarından biri belki sonuncusu olan vasiyetnamesini bir zahmet okuyup orada öz Türkçesinin de bulunduğu sözcükleri neden kullanmadığını bir düşünsünler.

 

Ey Türkçeseverler!

Bir dil bir sözlük düşünün ki ikiye ayrılmış ve her bir grup sözlüğün bir yarısına kilit vurulmuş. Kendi konuşurları arasında dahi farklanan dil, nasıl olur da mahdut sözvarlığı ile edebiyata, felsefeye, bilime ve sanata zemin oluşturabilir. Kurtuluş değilse bile, dilimizin inkişafının süratlenmesi için tasfiyecilik boynuzlarını törpülemek, bu sivrilikleri Türkçe’nin yasak konmamış engin denizinin seviyesiyle hemzemin kılmak başkoşuldur. Aksi takdirde, o malum uçlu değnekten daha çok çekeceğimiz var demektir.  

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

ulam: grup, kategori, makule (TDK Türkçe Sözlük) / ulam ulam: sıra sıra  “Ulam ulam olmuş yatar yazılar / Ceylan kovar gök boncuklu tazılar -Karacaoğlan”

sürgit: ilelebet (TDK Türkçe Sözlük)

bunmak: beğenmemek, azımsamak, küçümsemek “buldukça bunar” (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

 

Türkçe’nin Kaleleri: Kubbealtı Lügati

Kitabevlerinde gördükçe içinde kaybolduğum, zevkle ve imrenme ile inceleyegeldiğim “Misalli Büyük Türkçe Sözlük”ü birkaç ay önce nihayet tedarik ettim. Türkçe’nin bu kutlu kazanımını gecikmeli de olsa anmak istiyorum.

Daha çok “Kubbealtı Lügati” adıyla anılan “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” 2005 yılında yayımlandı. Ancak, sözlük, ağızdan kelimenin çıkıvermesi gibi yayımlanıvermedi elbette. Kubbealtı Vakfı’nın çatısı altında Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Tahsin Banguoğlu gibi değerli isimlerden oluşan 12 kişilik danışma kurulu ile 1972 senesinde sözlük çalışmaları başlatıldı. 1976’ya dek geçen sürede, 13-20. asırlar arasında yazılmış yüzlerce eser tarandı. Fakat, sözlük çalışmalarının göründüğü kadar kolay olmadığı tecrübeyle anlaşıldı. Birçok insan bu işi yürütemeyerek ayrıldı. Çalışmaların dağsı yükü İlhan Ayverdi’nin üzerine kaldı.

İlhan Ayverdi, 1926 yılında Manisa-Akhisar’da doğmuş, liseyi İzmir Karataş Lisesi’nde, üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduktan sonra aynı branşta öğretmenlik yapmıştır. Yüksek mimar Ekrem Hakkı Ayverdi onun kocası, ünlü romancı Sâmiha Ayverdi ise onun görümcesidir. 1970 senesinde kurulan Kubbealtı Vakfı’nın adını koyan İlhan Ayverdi, Türk ilim hayatında kapsamlı bir sözlük hazırlayan ilk kadın olarak literatüre girmiştir.

İlhan Ayverdi’nin ilginç bir yönü, görgülü, bilgili, çağdaş insanlar yetiştirmeyi şiar edinmiş Rifaîlik dergâhının müntesibi olması. Kendisi bu dergâhın 1925 yılına dek şeyhi olan Kenan Rifaî’nin müritlerindendi. Kenan Rifaî ki Galatasaray Lisesi mezunu, öğretmen, Fransızca Türkçe ve resim dersleri veren, Fransızca’dan tercümeler yapan, bestelenmiş ilahileri ve divan tarzı şiirleri olan, dergâhını kültür akademisi doğrultusunda geliştirmeyi ideal edinmiş bir kişi. İddiaya göre, Atatürk, zamanında ona millî eğitim bakanlığını teklif etmiş ama o “ben din insanıyım” diye kabul etmemiş. Kenan Rifaî’nin vâris olarak seçtiği, İlhan Ayverdi’nin görümcesi, hocası ve çok sevdiği dostu Sâmiha Ayverdi bir sözünde şöyle demiş:

“Rifaî, Kadirî, Mevlevî diye ayrı ayrı isimler altında aynı ruha, aynı gayeye, aynı yürek yanığına sahip olan derviş için tekke, müşterek terbiyenin, müşterek görgünün, müşterek felsefenin pişirilip kotarıldığı yerdir.”

Şu var ki, bu tekkede, dergâhta kullanılan güzel Türkçe, İlhan Ayverdi’nin bu olgunluğa ulaşmasında baş etmenlerden birisi sayılmalıdır.

 

Biraz da sözlüğün içeriğinden bahsedelim:

 

Lügati elime aldığımda ona iki bakımdan hayran kalmıştım:

1. Her sözcükle ilgili bol bol örneklerin gösterilmesi

2. Eski kelimelere genişçe yer vermesi

 

TDK dâhil hiçbir Türkçe sözlükte yukarıda saydıklarımı bir arada görememiştim. Sözgelimi, Kubbealtı Lügati, 400 müellifin 1000’e yakın yapıtının taranmasıyla elde edilmiş 100.000 misal içeriyor. Kıyasen, TDK’nin 2011 baskılı sözlüğünde ise yalnızca 34.664 örnek cümle mevcut. 1932’den beri işleyen ve koskoca bir kadroya sahip TDK, küçük sivil bir kurum, üstelik sonradan bütün sorumluluğu üstlenmiş bir kişinin yanında, amiyane tabirle, solda sıfır kalmış. Her zaman söylerim, örnek cümle bir kelimeyi kullandırma açısından en lüzumlu cihettir. Sözlüğün ikinci yönüne gelirsek, bu konuda herhangi bir sayımlama yok. Fakat, sözlüğün önsözünde şöyle bir tümce var:

“Bu sözlük sadece yaşayan Türkçemizi değil, tarihî seyri içinde Türk dilinin kazanmış olduğu zenginlikleri de gözler önüne sermek, Türk çocuklarına geçmişleriyle bağ kurmalarında ve milletlerin tarihinde daha dün demek olan 100-150 senelik metinleri okuyup anlayabilmelerinde yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.”

Hakikaten 100-150 yıl daha dündür büyük bir millet için. Ancak, ne yazık ki biz daha kurucumuz Atatürk’ün Nutuk’unu, ulusumuzun en önemli şiiri İstiklal Marşı’nı anlamamak, öğrenmemek ve öğretmemekte inat ediyoruz. Sanki Türkçe 50 yıl önce doğmuş gibi, eskileri koruyarak yenileri kazanma yolu en uygunuyken, dilimizi tepetaklak edip kuşaklar arasında bile anlaşılmaz bir dil yaratarak sapkın bir yola girmişiz. Kubbealtı Vakfı da Türkçe’nin bu hazin macerasından rahatsızlık duyarak sözlük hazırlama işine girişmiş. Ne sevindiricidir ki, bu anlayışla yola çıkıp başka bir aşırılığa kaçma hatasına düşmeyerek yaşayan Türkçe’yi bütünüyle ele almışlar. Eşdeyişle, sözlükte Türkçe nehrinin eskiden gelen sözcüklerinden başka yaşayan Türkçe kelimelere ve yeni türetilen kelimelere de yer verilmiş. Sözlükte yanlış türetilmiş ve tutunmuş kelimeler varken yanlış türetilip tutunmamış kelimeler bulunmuyor. Doğru türetiler ise büyük oranda mevcut.

Genel bilançoyu söyleyecek olursak, lügat 61.000 maddebaşı ve bunlardan türetilmiş 35.000 deyim ile 96.000 açıklamalı maddeye sahip. Şunu da belirtmek gerekir ki maddebaşını artırma konusunda özel bir çabaya girilmediği bildirilerek, örneğin fiillerin “-me” ekiyle isimleştirilen biçimleri özel anlam kazanmadıysa dâhil edilmemiş. Sonuç olarak, bu sayıları TDK ile bire bir karşılaştırmamak lazım. Çünkü, TDK bu tür türevlendirmeler bakımından Kubbealtı Lügati’nden çok çok fazla. Buna karşın, Kubbealtı Lügati, eski kelimelere geniş yer vermesinin yardımıyla TDK’nin önünde.

Öte yandan, Kubbealtı Lügati’ne yönelteceğim birkaç eleştiri noktam var:

  • Bulunması Gereken Sözcükler: “Savlamak, düşünsel, içselleştirmek, alıntılamak, insansız, dinleti, avunç” gibi birtakım yaşayan sözcüklerin namevcut olması sözlüğün esnekliğini ve kapsayıcılığını bir miktar azaltmış. “Koşa (çift), nen (şey), sıngın (kırık, yenik), erinç (huzur), anık (hazır)” gibi Eski Türkçe’de sıkça kullanılan Türkçe menşeli sözcükler lügatte maalesef yok. Lügatteki Arapça-Farsça kökenli eski sözcüklerin bulunması istikametindeki hassasiyet Türkçe kökenli eski kelimeler konusunda ne yazık ki eksik kalmış. Tarama Sözlüğü’nden yararlanıldığı önsözde belirtilirken niçin o sözlüğün bu kadar gerisinde kalındığı meçhul. Aynı dönemdeki eserlerin tarandığı göz önüne alındığında Tarama Sözlüğü içindeki her söz Lügat’te bulunmalıydı. Yine de, “erte (sabah), ağdık (bozuk, kusurlu), saz (sarı renk), arkırı (çapraz), şol (şu)” gibi sevindirici sözcükler de var.

 

  • Etimoloji: “Kılavuz, ümük, ılıman, kavkı” gibi sözcükler yad kökenli gösterilmiş. “Sapan, öykünmek, bağnaz, bayındır” gibi sözcüklerin kökeni belirsiz olarak belirtilmiş. Hatta, bazı fikirler alıntılanarak yabancı olabileceği yönünde ibareler koyulmuş. İlginçtir, “sıra, örnek, ören” gibi tartışmalı, üstelik yabancı kökenli olduklarına dair kanaatin daha egemen olduğu kelimelerin kökeninin ise Türkçe olduğu açıklanmış.

 

“Görev, işlev, türev” gibi “-v” eki ile türetilen sözcüklerin; “yargıtay, sayıştay” gibi “-tay” ekiyle oluşturulan sözcüklerin, Kırgız, Çağatay, Moğol vb. kökenli olduğu belirtilmektense “yanlış türetme” olarak yaftalanması beni rahatsız etti. Amma velakin, en tartışmalı “-sal/sel” eki meselesi ise sınırlı sözcükte görülen ekin işlekleştirilmesi olarak ifade edilmiş.

 

  • Fikir Belirtilen Sözcükler: Sözlüğün içinde şöyle bir ibare var:

“Sözlük genellikle fikir yürütmez, tespit eder.” Ancak, “evrensel, saygın, okul, aşama, ayrıcalık, egemenlik” gibi kelimelere seçilen misaller doğrudan olmasa da dolaylı olarak fikir bildirimi hükmünde. Doğrusu, bu tutumu hoş karşılamadım. “Evrensel” maddesindeki misal şöyle:

“Evrensel hangi Türkçe kökten türetilmiştir, sakın üniversal’dan olmasın? Çünkü ikisinin de anlamı aynı kapıya çıkıyor da (Ahmet Kabaklı).

 Bu tür misallerin, okura kelimeyi kullandırması açısından hiçbir yararı yoktur. Gereksiz, yalnızca kelimenin niteliği hakkında olumsuz fikir bildirmek için bir çaba olarak görülmektedir.

 

 Sonuç olarak, her ne kadar sözlükteki noksanları, kusurları, öznel kanaat doğrultusunda getirilen eleştirileri belirtsek de bahsettiğimiz lügat, Türk sözlükçülüğünde başköşeye yerleşecek liyakattedir. Dahası, 34 yıllık müthiş bir gayretin altında imzası bulunan İlhan Ayverdi, övgülerin en güzeline layıktır. Şundan dolayı ki, sözlük yazmak bir ölümlü için kazançlı bir iş değildir. Türkçe’ye yarışır bir sözlük için fazla olmayan 34 yıl, bir insan için yarım ömürdür. Nitekim, 2005’te Kubbealtı Lügati yayımlandıktan 4 yıl sonra 2009’da, İlhan Ayverdi ebedî âleme göçmüştür. Özünü Türkçe’ye adamış bir insan, eserini yayımlayıp semeresini almaya başlayacakken vefat etti. O nedenle, kaliteli sözlük yazmak ancak halis niyetlerle, gönüllülükle olur. Kendi cebini düşünen insan sözlük yazmaz. İlhan Ayverdi de bize ve Türkçe’ye bu kıymetli, tatminkâr, çoğu yönden koskoca TDK’den bile gelişkin sözlüğü armağan edip dünyadan göçtü.  Söz ettiğimiz aksaklıklar onun şanını denizde damla ve güneşte zerre kadar azaltmıyor. Onun bu aziz hatırası karşısında kendisini saygıyla ve şükranla yâd ediyorum. Toprağı bol olup rahmet denizine gark olsun.

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

sayımlama: istatistik (TDK Türkçe Sözlük)

öz: kendi -zamir olarak- (TDK Türkçe Sözlük) “Nem var ki laf edem özümden / Mahveyle beni benim gözümden – Fuzuli”

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türkçe’nin Kaleleri: TDK Türkçe Sözlük 11. Baskı (2011)

TDK Türkçe Sözlük’ün 11. baskısının 2011 yılında çıkacağı öngörülüyordu. 2010’un son aylarında gazetelerdeki haberlerle ne kadar meraklansam da sözlüğü elime alabilmek için 2012 yılının şubat ayını beklemek zorunda kaldım. Yayımın gecikmesine karşılık sözlüğün ucuz fiyatı övgüye değer.

 

TDK Türkçe Sözlük incelendiğinde, sözlüğün bir önceki baskısına kıyasla ciddi oranda artan söz miktarı ilgi çekici. Dilerseniz, ilkin TDK’nin şimdiye dek çıkardığı sözlüklere bir bakalım:

 

Birinci baskı (1945): 25.574 maddebaşı + 6530 maddeiçi = 32.104 madde

İkinci baskı (1955): 25.516 maddebaşı + 10.222 maddeiçi = 35.738 madde

Üçüncü baskı (1959): 27.033 maddebaşı + 10.788 maddeiçi = 37.921 madde

Dördüncü baskı (1966): 27.013 maddebaşı + 10.656 maddeiçi = 37.669 madde

Beşinci baskı (1969): 27.753 maddebaşı + 10.717 maddeiçi = 38.470 madde

Altıncı baskı (1974): 31.693 maddebaşı + 13.485 maddeiçi = 45.178 madde

Yedinci baskı (1983): 40.836 maddebaşı + 18.891 maddeiçi = 59.727 madde

Sekizinci baskı (1988): 46.825 maddebaşı + 16.496 maddeiçi = 63.321 madde

Dokuzuncu baskı (1998): 60.152 maddebaşı + 13.555 maddeiçi = 73.707 madde

Onuncu baskı (2005): 63.818 maddebaşı + 13.589 maddeiçi = 77.407 madde

 

11. baskıya eklenen yeni söz sayısı 14.885. Bu sayı bir önceki baskıda 3.700 idi. 15 bine yakın söz artışının bazı sebepleri var. Bunlardan bir tanesi “-bilmek” ile hemen hemen her eylemin birleşik fiil hâlinin sözlüğe katılması. Başkaca, “-vermek” ile oluşturulan birleşik fiillerin sayısı da artırılmış. Tabii bunların bir de “-me” ile isimleştirilmiş biçimleri mevcut. Sözgelişi, önceki baskıya ilaveten “ısınmak” kökünden “ısınabilme, ısınabilmek, ısınıverme, ısınıvermek, ısındırabilme, ısındırabilmek, ısı tedavisi, günısı, ısıl işlem, küresel ısınma” sözleri eklenmiş.

 

Bunlardan özge, “güvenli, güzide” gibi sözcükler varken belki göz ardı ediş dolayısıyla sözlüğe yazılmamış “güvenlilik, güzidelik” gibi birtakım sözcüklerin türevleri de eklenmiş.

 

Kimi içmaddelere de ciddi olarak el atılmış. Sözgelimi, 10. baskıda “güzel”in içmaddesinde yalnızca “güzel olmak, güzelim” olmak üzere 2 söz varken, 11. baskıda aynı kelimenin içmaddesine 7 söz daha ilave edilerek 9 içmaddeye yükseltilmiş. Atasözü ve deyim açısından sözlüğün zenginleştirilmesi en sevinilesi hususlardan birisi.

 

İlk kez bu baskıda il ve ilçe adları sözlüğe dâhil edilmiş. 900 dolayında ilçe ve 81×3=243 (çünkü iller Ankara, Ankaralı, Ankaralılık şeklinde üçerli eklenmiş) olmak üzere 1100-1200 sözcük kazandırılmış lügate.

 

TDK Türkçe Sözlük’ün 11. Baskısı 77.005 maddebaşı ve 15.287 maddeiçi olmak üzere 92.292 söz içeriyor. 34.664 örnek cümleyle maddeler aydınlatılmaya çalışılmış ki bu sayı yetersiz. Sözlükte 53.451 isim, 12.666 sıfat, 3.312 zarf, 88 zamir, 40 edat, 299 ünlem, 50 bağlaç, 9.912 fiil bulunuyor. Toplam 79.818. Bu sayı ile maddebaşının uyuşmaması bazı sözcüklerin birden fazla sözcük türüne ait olmasından kaynaklanıyor.

 

Yeri gelmişken bir kavramdan bahsetmem gerek. Son birkaç baskıda “sözvarlığı” diye bir kavram kullanılıyor ki meğer bildiğimiz anlamda değilmiş. Maddebaşı ile maddeiçini toplayınca elde edilen sayı “sözvarlığı” diye anılırdı. Lakin, bu baskıda toplam 92 bin madde varken 122 bin de sözvarlığı bulunmaktaymış. Maddebaşı yahut maddeiçi olmayan hangi kelime var ki sayıyı 30 bin kadar artırmış? Sözlüğün bu konuda açıklaması şöyle: “söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 122.423 sözvarlığı”. Söz, terim, deyim zaten ya maddebaşıdır ya da maddeiçidir. Ekler sonda bulunuyor ki hepsini toplasan 1.000 etmez. Geriye “anlam” diye bir şey kalıyor ki ne benim böyle bir kavram hakkında bilgim var ne de sözlükte izah edilmiş. Şöyle bir mantık yürüttüğümde de sonuç alamadım: Eski sözlükte sözvarlığı 104.481. Bu baskıda 14.885 yeni söz ve 17.961 yeni anlam varmış. Yeni sözvarlığı bu sayıların toplamı nispetinde artmış olmalı. Ama, bunları toplayınca da sonuç 137.327 çıkıyor. Yani doğru olmuyor. Kısacası, ben bu yeni sözvarlığı kavramından hiçbir şey anlamadım. Zaten TDK’de de çelişkiler, tutarsızlıklar var. TDK’nin 1998’de yayımlanan dokuzuncu baskısının önsözünden bir cümleyi aynen naklediyorum:

“Elinizde bulunan 9. baskı Türkçe Sözlük’ün sözvarlığı ise 60.000 madde başında ve 14.000 madde içinde olmak üzere 75.000 civarında bir sayıya ulaşmış bulunmaktadır.”

Şimdi de yeni sözlüğün önsözünde 9. baskı hakkında yazılanları görelim:

  “…Sunuş yazısında sözlerin yazımı açısından 1996 yılında yayımlanan İmla Kılavuzu ile büyük ölçüde uyumun sağlandığı belirtilen dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 98.107 sözvarlığı bulunmaktadır. Bu sözvarlığını 60.152 maddebaşı, 13.555 maddeiçi söz oluşturmaktadır.”

 

İşte görüyorsunuz ki TDK kendi içinde bile net değil. Bu noktada TDK eleştiriyi hak ediyor mu? Bence hak ediyor. Yıllardır kullanılagelen anlamlar bir günde değiştirilmemeli. Hele ki böyle muğlak, ne olduğu bilinmeyen anlamlara çekilmesi büyük yanlış.

 

Tekrar sözlüğün içeriğine dönecek olursak, bazı kelimelere verilen yeni anlamların hoşuna gittiğini söylemeliyim:

vaybabamcı: Kalabalıkta hızla çarptığı kişiye kazayla çarptığını söyleyip özür dilerken karşısındakinin cüzdanını çekip alan kimse.

pislikçi: Ağza alınan bir miktar sarı leblebiyi çiğneyerek birinin üstüne püskürtüp üzerinde pislik olduğu bahanesiyle cebindeki paraları çalan kimse.

 

 

Etimoloji hususunda da bazı değişiklikler var. Öncekinde Farsça olarak gösterilen “talan” sözcüğü bu baskıda Türkçe gösterilmiş. Ancak, pek çok dilcinin Türkçe “yağı (düşman)” ile eşkökenli gösterdiği “yağma” hâlâ Farsça’dan gelmiş gösteriliyor. “Bora” sözcüğü de İtalyanca’dan gelmiş sözlüğe göre. Bilmiyorum, belki de bu kökenlemeler doğrudur. Ben sadece gözüme çarpan birkaç noktayı paylaşmak istedim. 92.292 söz içeren lügatin alıntı kelime istatistiklerine bakalım:

 

Arapça: 6.516

Fransızca: 5.540

Farsça: 1.375

İtalyanca: 607

İngilizce: 518

Rumca: 448

Almanca: 105

Latince: 68

Rusça: 39

Yunanca: 37

İspanyolca: 31

Ermenice: 24

Bulgarca: 22

Macarca: 15

Japonca: 13

Moğolca: 12

 

 

Geriye kalan dillerden gelenler tek haneli rakamlarda. Toplam 15-16 bin yabancı kökenli sözcüğümüz var. Dikkatinizi çekerim ki bunlar köken değil, alıntılanan dil. Sözgelimi, “rasyonel, grafik” gibi Fransızca kökenli bilenen kelimeler esasen kökence Latince ve Yunanca’ya ait. Fransızca bu dillerden kelimeyi alıntılayıp kendine mal etmiş, tıpkı Türkçe’nin Fransızca’dan alıp kendileştirmesi gibi. Başka bir deyişle, “rasyonel, grafik vb.” sözcükler ne kadar Türkçe ise o kadar Fransızca’dır.

 

Bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim. Sayımlamada Soğdca’dan 2 sözcük bize geçmiş olarak gösteriliyor. Lakin, sözlükte “kent, tamu, uçmak” kelimeleri zaten Soğdca 3 kelime ediyor. Binnetice, burada ciddi bir yanlışlık var.

 

 

Sözlüğün sonuna eklenen bilgiler iyi düşünülmüş. Türkçe’nin ayrıntılıca açıklanmış özellikleri, Türkçe’nin kullandığı alfabeler, Mors alfabesi, yazım kuralları, noktalama işaretleri, yapım ve çekim ekleri, dilekçe özgeçmiş e-posta yazma konusunda talimatlar, birim çevrimleri, Romen rakamları, takvimler ve takvimler arası çevrimler, Güneş sistemi, Dünya, Türkiye ve ülke bilgileri (bayrakları, konumları, başkentleri vs.), ulusal ve uluslararası kurum adlarının kısaltmaları, sözlükteki örneklerin kaynakları, kaynakça gibi aşağı yukarı 100 sayfa tutan yararlı bilgiler bulunuyor. Böylece, sözlüğün başvuru kaynağı olma niteliği pekiştirilmiş.

 

1932’den bu yana faal olan TDK, şimdiye dek aslî görevi olduğu hâlde bir etimoloji hazırlayamadı. Türkçe sözcüklerin hangi devirlerde kullanıldığını örneklerle gösteren mufassal bir Tarihsel Türkçe Sözlük de 80 senedir yayımlanamamıştır. Maalesef, tüm enerjisini Türkçe’deki yabancı kökenli sözcükleri nasıl kesip atacağına hasretmiş kurum yetkilileri, hem dünyada 220 milyon konuşuruyla dünya dilleri arasında 5. sırada bulunan bir lisanın en teşkilatlı ve en etkili müessesesi olan Türk Dil Kurumu’na, hem de 1983’e değin 50 bin sözvarlığına ulaşamamış bir dil yaratarak Türkçe’ye yazık etmiştir. Günümüzün TDK’si daha ılımlı bir yol izleyerek birtakım hataları da düzeltmektedir. Buradan TDK’nin bir vaadini de duyurmak istiyorum. Sabık başkan Şükrü Haluk Akalın, 2013 yılı sonunda TDK tarafından etimoloji sözlüğünün çıkacağını vadetmişti. Dilerim ki bu vaat yerine gelir. Buna karşılık, Tarihsel Türkçe Sözlük hakkında net bir salık yok.

 

Sonuç olarak, bir önceki baskıdan bu yana günde ortalama 6-7 kelime eklenerek TDK tarihinde rekor oranla varsıllaştırılan yeni baskı her yönüyle kaliteli ve gerçekten satın alınması gereken bir kaynak. Ayrıca, bu kalitenin bu denli ucuza satılması da TDK’nin halkı bilgilendirmeyi önceleyen takdir edilesi tavrını ortaya koyuyor. Bu sözlük elbette, tıpkı her sözlük gibi, mükemmel değil. Bence en büyük eksikliği, örnek konusundaki yetersizliği ve fazla güncel kalması. Kapsama çizgisini en az 100 yıl öncesine kadar götürmeli (Örneğin, Nutuk’un sözcüklerinin birçoğu sözlükte yok).  Bakalım, olasılıkla 6-7 sene sonra  yayımlanacak yeni baskısında bunlar değişecek mi? Yeni baskıda 100.000 sözün yakalanması dileğiyle bu sözlük için Türk Dil Kurumu’na teşekkürlerimi sunuyorum. Diğer taraftan, önümüzdeki yıllarda TDK’nin seleflerinden miras edindiği ataleti üzerinden atıp yapısının da akademiye dönüştürülüp profesyonel insanların eliyle etkin bir rol oynamasını, büyük projelerin altına imza atmasını temenni ediyorum.

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

özge: başka  (TDK Türkçe Sözlük)  “Güzel sever diye isnat ederler / Benim haktan özge sevdiğim mi var?” -Karacaoğlan

salık: haber (TDK Türkçe Sözlük)   “Bilirsin ey Süleyman-ı zamane / Salık ver varam ol şah-ı cihane” -Fazilet

varsıl: zengin (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi-4

Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. ‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ sözü bırakılıp ‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler için çok daha rahat olacaktı. O nedenle Atatürk kendisi 1937 senesinde Geometri kitabı çıkarmıştır. Bu kitapta Atatürk  bizzat sözcük oluşturmuştur (artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen vb.).

Sözgelimi artık,

müselles-i kaimüzzaviye değil diküçgen
müselles-i münfericüzzaviye değil geniş açılı üçgen
müselles-i mütesavissakayn değil ikizkenar üçgen
murabba-i tamm değil tamkare

İlmî terminolojide Atatürk tarafından prensip belli olmuştur. Türkçe’nin bilim dili olarak da serpilmesi için terminolojilerin Türkçeleştirilmesi; yahut dünyayı daha iyi izleyebilmek için Doğu’dan gelen terimlerin Batı’dan gelenlerle değiştirilmesi yeni rota olmuştu. Yeni dönem insanı ‘müvellidülhumuza’ demeyip ‘oksijen’ sözcüğünü kullanmaktadır. Atatürk’ün kaleme aldığı Geometri kitabında da ‘piramit, kare, paralel vb..’ Batı menşeli sözcükler eskilerinin yerine ikame edilmiştir. Bir başka önemli nokta Atatürk’ün bu kitabı yazarken “Örnek” sözcüğünün yerine “Misal” kelimesini kullanmasıdır. Hâlbuki, ‘Cep Kılavuzu’nda ‘örnek’ sözcüğü öneriler arasında bulunmaktaydı.

Yeni terimler sadece matematik alanında değildi:

mesturetülbüzur = kapalı tohumlular
mucibe-i helezoniye = burma kömey
nebat-i zatilbüzur = tohumlu bitkiler
nüve müvellide = üretken evin

Cemal Gültekin’in bir hatırası şöyledir:

“Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.
Öğrencilerden birine:
–          Defterinizdeki hendese davasını tahtada anlat!.. dediler.
Çocuk davanın şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:
–         Şu zaviye, şu zaviyeye müsavidir, mütebadil ve mütecavir zaviye olduğu için şu hatlar birbirine muvazidir, dedi.
Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:
–         Anlamıyorum, dediler.
Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz!..
Öğretmen:
–         Paşam, programlar böyledir, dedi.
Atatürk:
–         Ben hoca olsam böyle okutmam.
Öğretmen:
–         Istılahlar henüz değişmedi.
Atatürk:
–         Bunu okutmak budalalıktır.
Öğretmen:
–         Paşam, kitaplar böyledir.
Atatürk:
–         Getir kitabı, dedi.
Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:
–         Buna ne derler?
Çocuk yine:
–         Zaviye, dedi.
Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:
–   Açı derler, açı! Dediler.
Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.
Bu olay üzerine durumu yüksek Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu. Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.”

Matematik sözcüğünün Türkçe’ye alındığını günü ise Ahmet Cevat Emre şöyle anlatmaktadır:

“Gazi, artık en büyük önemi terim komisyonlarına veriyordu. Bu komisyonlar ellerinden geldiği kadar cep kılavuzundan, taramalardan, derlemelerden, Divandan… Ve başka kaynaklardan araç alıp şaşılacak ölçüde çok terim uyduruyorlardı.

Gazi bu çalışma biçimini durduracak hiçbir emir vermedi. Ancak akşamları, konuşarak, komisyonlara sağlam prensipler aşılamaya bakıyordu:

Doğu (İslam-Arap) kültürünün terimleri atılacak! Batı terimlerinin Türkçe karşılıkları aranacak.

Bulunacak Türkçe karşılık Batı teriminin kavramını anlatabilmelidir. Karşılık, terimin kavramını anlatmıyorsa alınmayacak.

Batı terimi Türk fonetiğine uygun imla (ortografi) ile millîleştirilip alınacak; bu terim artık Türkçe sayılarak ortaokul ve lise öğretiminde kullanılacak.

Gazi bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçiremezdi; buna vakti yoktu. Yalnız riyaziye (matematik) komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri, Türk imlasıyla tespite çalışmıştı.

İlk terim riyaziye kelimesi idi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Tartışma başladı:

Gazi: “Riyaziye nerden gelir, anlamı nedir?”

Komisyon Başkanı: “Efendim, riyazat’tan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.”

Gazi: “Bunun Batı terimi nedir?”

Komisyon Başkanı: “Fransızcası mathematique, İngilizcesi mathematics, Almancası mathematik’tir, efendim.”

Gazi: “Anlamı nedir?”

Komisyon başkanı: “Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran birimler demektir.”

Gazi: “Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik’tir, efendim.”

Terim, böyle bir tartışmadan sonra, matematik olarak alınmıştır.”

Akil Muhtar Özen’in hatıratında Mustafa Kemal’in terimler hakkındaki düşüncesini görebiliyoruz:

“Söz konusu tabirler, beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize manidir.”

“Fen terimleri o surette yapılmalı ki manaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.”

Atatürk 1938 yılında şu sözü söylemiş:

“Dil işimizde henüz bir istikrara varamadık, daha pek çok çalışmak lazımdır. (Çağdaş Türk Dili-Süer Eker, 3. baskı, s.605)”

Atatürk’ün son yazdığı yazılardan biri, belki sonuncusu Atatürk’ün vasiyetnamesidir. 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin metni aynen şöyledir:

“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1.Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi , İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2.Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3.Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek , ayrıca para verilecektir.

4.Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5.İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6.Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”

Atatürk’ün son üslubu bu metinde gözükmektedir. Görüldüğü üzere, yazı ne tasfiyeci ne Osmanlıcacı anlayışla yazılmış, aşırılıklardan uzak, bugünkü dile yakın olarak değerlendirilebilir. Mesela, metindeki yad kökenli sözcüklerin Cep Kılavuzu’ndaki karşılıkları gösterelim:

Malik = iye
Nukut yok, nakd = akça, para
Hisse = pay, ülüş, hisse
Senet = belgit
Menkul = taşınır, taşınan
Gayrimenkul bulunamadı
Emval = mallar
Ati = gelecek, atı, ileri
Şart = şart, örük, baylav
Terk bulunamadı
Vasiyet = tutsu
Nema = ürem
Sene = yıl
Nisbet = nispet, oran
Şeref = şeref, onur
Mahfuz = saklı
Müddet = süre, vakit, zaman
Emr = emir, buyru
Tahsil = irdel, öğrenim
İkmal etmek = bütünlemek, tamlamak, tümlemek, bitirmek
Muhtac = muhtaç
Mütebaki = kalan
Mikdar = nicelik, kemiyet
Tahsis etmek = özgülemek

Bu biçem değişimini Attilâ İlhan’ın bir makalesi vasıtasıyla Falih Rıfkı Atay’dan aktaralım:

“Tesbit/4. ”…Atatürk’ün 934, 935, 936, 937, 938 nutukları, şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi, bu eserler üzerinde yürür görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan birçok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela ‘millet’ yerine ‘ulus’u, 934’te kullanmış; 935, 936, 937 senelerinde ‘millet’ kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında ‘ulusal’ bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37’de, onun yerinde ‘millî’yi buluyoruz. Keza ‘tinel’i, ‘manevi’ ile, ‘oy’u ‘rey’ ile, ‘önerge’yi ‘teklif’ ile, ‘taptamak’ı ‘tatbik etmek’ ile, ‘kural’ı ‘kaide’ ile, ‘arsıulusal’ı, ‘beynelmilel’ ve ‘enternasyonal’ ile, ‘kınav’ı ‘faaliyet’ ile değiştirmiştir…”

26 Eylül 1938’deki Atatürk’ün şu sözü ile yazımıza yavaş yavaş son verelim :

 “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi içn her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.”

Ve 1 Kasım 1938’de TBMM‘nin açılışında hastalığı sebebiyle Başbakan Celal Bayar‘a okuttuğu Meclisi açış konuşması:


Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.

Böylelikle Türk Dil Devrimi’nin tüm aşamalarını olabildiğince nesnel biçimde ve bol alıntılarla masaya yatırmaya çalıştım. Atatürk’ün aşırılıkları deneyip makul düzeye geldiğini okuduk. Kapsayıcı olmasını istediğimden yazı çok uzadı. Ama bilgi bakımından şişkin olması asıl önemsediğim nokta idi. 

Yazı dizimizin,

birincisinde Dil Devrimi öncesi Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu;

ikincisinde Dil Devrimi’nin başlangıç yıllarındaki aşırı özleştirmeci yönelimleri;

üçüncüsünde Dil Devrimi çalışmalarının normalleşme dönemini;

dördüncüsünde ise özellikle terimler üzerine yapılan çalışmaları irdeledik.  

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi-3

Dil kargaşası almış başını gitmişti. Yazarlar dergiyi açıp kendince bir karşılık yazıyor ve kimsenin kimseyi anlamadığı bir keşmekeş meydana geliyordu. Sözgelimi Memduh Necdet, 1933 senseinde yayımladığı ‘Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?’ adlı kitabının önsözünde (o zamanki dille ‘öngen’inde) şu cümlelere yer veriyordu:

“Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.

Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ”

‘Dergi’nin yarattığı bu çıkmazı aşmak için hemen ‘Cep Kılavuzu’ yayımlanmıştır. 1935 yılında neşredilen kılavuz Osmanlıca’dan Türkçe’ye ve tersi olmak üzere iki cilt olarak basılmıştır. Böylelikle, hem her karşılık için belli sözcükler gösterilerek dilde standartlaşma sağlanmış hem de birtakım yabancı kökenli sözler bazılarının yapıları değiştirilerek dile yeniden kabul edilmiştir. Sözgelişi, ‘cenk, cenaze, halk, ahlâk, şeref, zaman, şer, hakkıyle, hasta vb.’ pek çok kelime kılavuzun Türkçe kelimeler bölümünde yerini aldı. Kimileri ise zaten Türkçe denerek. 1935 Eylül’de genel yazman şöyle demekteydi:

“Bundan böyle artık dil devriminin temel amacı Türk dilinin ırksal arılığının ıslahı değil edebiyat ve öğretim dilinin konuşma diline olabildiğince yaklaştırılmasıdır. (Türkiye’de Dil Devrimi – Uriel Heyd aracılığıyla ‘Türk Dili 1 no: 13)”

Falih Rıfkı Atay da kılavuz çalışmalarına Ankara Saylavı olarak iştirak etmiş ve hatta birçok sözcüğü de kendisi ortaya atmıştı. Örneğin; sağduyu, durum, akaryakıt, bağımlı, bağımsız, bağımlaşma, kovuşturma, soruşturma, savunma vs..

Atay’a göre, Mustafa Kemal de bu çalışmalarla ümitlenmiş, ‘bu çocuklar bizi çıkmazdan kurtaracaklar’ demiştir.

1936 yılında Atatürk şöyle demiştir:

“Başka dillerdeki her bir söz için en az bir kelime bulmalı, onları ortaya atmak lazımdır. Millî zevkimiz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman lügatimize koyabiliriz.”

Kılavuz tam olarak bittiğinde Atatürk yine tatmin olmamıştı:

“İsmet Paşa’yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık.”

Mustafa Kemal, medeni toplumlar arasında bulunmak için varsıl bir dile sahip olmak gerektiğini düşünüyordu. Agop Dilaçar hatıratında şöyle bir anısını naklediyor:

“Atatürk amaçladığı Türkçeye gün geçtikçe yaklaşıyordu. Amacına tamamıyla kavuşabilmek için bir zorunluluk belirmişti: Bizde bulunmayan anlam incelikleri. Fransızca’yı çok iyi bilen Atatürk bu konuda ilk olarak 1935 yılında Cep Kılavuzu’nu işlerken dokunmuştu. Osmanlıca ‘tavsif, tarif’ sözcüklerine Türkçe karşılık aranırken buna ‘tanım’ dendi. Ama kitap yayımlandıktan sonra Atatürk anlam inceliği bakımından bu sözcüğü yine ele aldı ve 1936 yılının sonbaharında bir gece sofrada eksik saydığı bir şeyi tamamladı. Osmanlıcada, genel olarak, tarif ve tasvir bir arada kullanılır ve anlam odaklanmaz, yayılır ve Fransızca iki anlam odağını karşılardı. Atatürk, birbirinden çok değişik olan bu iki anlam odağını n Fransızca karşılıklarını biliyordu: Biri décrire (yani description yapmak), öbürü définir. Düşündü, décrire’in Türkçe karşılığını ‘betimlemek’, définir’in karşılığını da ‘tanımlamak’ olarak saptadı. Bunlardan ilki ‘tasvir etmek’, ikincisi ise ‘bir kavramın bütün ögelerini sınırlayıp eksiksiz olarak anlatmak’ demektir.

Atatürk’ün anlam inceliklerini ayırma yolunda yaptığı iki açıklamaya da atanık olmuşum sofrasında. Biri ‘ilan’, öbürü ‘sebep’, ikisi de Osmanlıca. ‘Duvar ve gazete ilanı’nı bırakarak, Atatürk ‘ilan etme’ anlamını ele aldı, örnek olarak da ‘harp ilan etmek’le ‘Cumhuriyet ilan etmek’ arasındaki farkı anlattı: Biri Fransızca’da ‘déclarer’, öbürü aynı dilde ‘proclamer’. Bunlardan ilki ‘açık olarak bildirmek’, ikincisi ise ‘törenle bir kararın haberini yaymak’ anlamına gelir. Sebep de iki anlam taşıyordu: Biri nesnel olarak Fransızca ‘cause’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Otobüsler işlemediğinden dolayı); öbürü öznel, Fransızca ‘raison’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın? Cevap: Hocama kızmış olduğumdan dolayı).

İşte Atatürk’ün amaçladığı Türkçe bu anlam inceliklerini birbirinden ayırmış olan bir Türkçe idi. Bu amaca erişebilmek için, Atatürk, Fransızca’yı çok iyi bilen Reşat Nuri Güntekin’den 2 ciltlik Larousse sözlüğünün sözcük bölümünü Türkçeye çevirmesini istemişti, fakat yazarımızı bu görevi yapamadan yitirdik. Bu iş Atatürk’ün bir buyruğu ve isteği olarak er geç yapılmalıdır. Tahsin Saraç’ın bu yıl Kurum yayınları arasında ortaya koymuş olduğu 2 ciltlik Fransızca-Türkçe Sözlük, bu işi kolaylaştırmış olsa gerek.”

Bu zenginliğe kavuşmak isteyen Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a şöyle demişti:

“Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Son safha ise artık aşırılıklardan uzaklaşılmış olan safhadır. Yad sözcükler köklerinin Türkçe olduğunun ispatı koşuluyla dile yeniden dâhil edilmeye başlamıştı. 1935 sonlarından itibaren Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ üzerinde düşünmeye başlamıştır. Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Güneş-Dil Teorisi’ne göre, ilk insanların ifadeleri anlatmak için belli sesler ‘güneş’ dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Böylece diller doğmuştur.

Alman Ernst Böklen’in 1922’de ortaya attığı “Ay-Dil Teorisi” gibi kuramların revaçta olduğu devirde ‘Güneş-Dil Teorisi’ çıkmazdan kurtulmak için bir çare olmuştur.

Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ hakkında şöyle demiştir:

“Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz; bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik.”

“Klasik etimolojinin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz metodumuz çok basit görünüyor. Fakat, hakikat, ezelî ve ebedî hakikat basittedir. Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün Türklük için şanlı bir zafer günü olacaktır.”

Üçüncü Dil Kurultayında Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından okunan kurultay raporunda şöyle denmektedir:

“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak feda edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”

Mustafa Kemal Atatürk, Ulus gazetesinin ana sayfasında yazılar kaleme alıyordu. 5 Kasım 1935 günkü Ulus gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Türk dilinin etimoloji, morfoloji ve fonetik bakımından çözümlenme metodu bu sözleri (ehemmiyet ve mühim sözlerini) Türkçe gösteriyor”

18 Kasım 1935 günü ise Sabah sözcüğünün Türkçeliğini açıklıyordu. Bitiminde bir ihtar vardı:

“İhtar: Güneşin ışıklarına beşik olan bizim (sabah)ımızın ince, temiz, lojik, asil manası görülüyor. Bizim senelerden beri Türk (sabah)ını, kendi dil hazinemizden matrut bir hâlde bırakışımız, dikkate değer bir noktadır.

Acaba (sabah)ın büyük kusuru mu oldu? Bunu bilmiyoruz. Öyle de olsa artık Türk Dil inkılabı şerefine onun affolunarak yabancılık isnadından kurtarılması gerektir, sanırız.”

2 Sonteşrin 1935 tarihinde başladığı dil yazılarında şu gibi kelimelerin Türkçe olduğunu açıklıyordu:

Millet, devir, zaman, devre, daire, hadis, hadise, ehemmiyet, mühim, düstur, hat, hatır, hatıra, ihtar, an, hak, hakikat, defi, müdafaa, dafı, müdafi, defa….okıyanus…paix….kâmilen…vs.

Ahmet Cevat Emre’nin bir anısında Atatürk şöyle demektedir:

“kitap, kâtip, mektup benim; geri kalanları Arabındır! Kitaba bitik, kâtibe bitikçi… diyemezsiniz.; derseniz onlar yabancı olur. O gibi kelimeler Uygur sözlüğüne girer. Herkesin bildiği, söylediği yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir!”

1936’da benzeri sözün söylendiğiniAbdülkadir İnan’ın yazdıklarından da teyit edebiliyoruz:

“Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e söyledim: Ketebe yektübü Arabındır; kâtip, kitap, mektup Türkündür.”

Yine Ahmet Cevat Emre’nin hatıratında Atatürk şöyle der:

“İki şeyde inkılap olmaz. Dilde ve musikide!”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hatıratındaki Gazi’nin anlayış değiştirdiğine dair şu iki yönergesi manidardır:

“Yarından itibaren bütün yazılarımızda bir tek Arapça-Farsça kelime kullanmayacaksınız.”

“Bu iş bana çıkmayacak gibi görünüyor. Ben arkadaşlarımın böyle bir zahmete katlanmalarına artık taraftar değilim. Mutlaka başka bir yol bulmalıyız.”

Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün lisanda inkılap olup olmayacağına değgin bir sorusuna şöyle der:

“Efendim, umumî konuşma ve yazı dilinde inkılap olmaz; yani milyonların kullandığı kelimeler ve deyişler attırılıp yerlerine başka kelimeler kullandırılamaz. Böyle bir teşebbüsle ancak birkaç kişi arasında bir ‘argo’ yaratılabilir. Halk gene eski dilini kullanır. Halk için roman, piyes, hikâye yazanlar da halkın anladığı dil ile yazarlar. Fakat bütün medenî milletlerde hekimleri, hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasîlerin… kullandığı grekolatin unsurlardan yapılmış terminolojiler vardır. Bunlara ihtisas ve zümre dilleri denilir. Bu terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça ıstılahları bırakıp milletlerarası terimleri almak… işte bizim muhtaç olduğumuz lisan inkılabı budur.”

Atatürk’ün “Ben yabancı dillerin desteğine muhtaç olmayan müstakil bir Türkçe isterim” dediği hareket normal seyrine girmişti. Bu devrim Ata’nın “Dil devriminin amacı, Türk dilinin kısırlaştırılması değil, genişletilmesidir” düsturu doğrultusunda ilerliyordu.

 

SÖZLÜKÇÜK
yönerge: talimat, direktif (TDK Türkçe Sözlük)

değgin: dair, ilişkin, müteallik (TDK Türkçe Sözlük)

saylav:  milletvekili, mebus (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi – 2

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin çalışmalarının ardından sıra dil meselesine gelmişti. Mustafa Kemal’in bu konuyu sürekli düşündüğünü şu sözlerinden anlıyoruz:

“Daha çocukken dersler, kitaplar arasında yuvarlanırken, hissederdim ki, bu dilin bir şeye ihtiyacı var. O ihtiyacın ne olduğunu, nasıl elde edileceğini bilmezdim. Fakat mutlaka bir şey lazım olduğunu duyardım.”

“Eğer ben size bu meseleyi ancak son senelerde düşündüm dersem, inanmayınız. Ben tâ çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım.”

15 Eylül 1928 günü Sinop’ta halka yeni harflerle ilgili ders verirken yapıtığı konuşmada şöyle demişti:

“…Türk dili güzeldir, zengindir. Onun bu güzelliğini, zenginliğini ortaya koymamız lazımdır. Fakat, dilde tasfiyeciliğe, yapaylığa da kaçmak istemem. Ne Türk Derneği’nin tasfiyeciliğini ne de Sebilürreşat’ın Osmanlıcılığını asla kabul edemem. (Süer Eker-Çağdaş Türk Dili, 3.baskı, s.595)”

Sadri Maksudi’nin “Türk Dili İçin” adlı eserinin başına ‘2 Eylül 1930’ tarihinde şunları yazdı:

“Millî his ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Eylül 1930 tarihinde:

“Türk dili zengin, geniş bir dildir, her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk Milleti’ni ve Türk Dili’ni medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”

Aynı dönemde bir başka sözünde:

“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

17 Şubat 1931 tarihindeki Adana seyahatinde:

““Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”

Bütün bu sözler “Dil Devrimi”nin habercisi idi. Nitekim, 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (bugünkü adıyla ‘Türk Dil Kurumu’) kurulmasıyla dil işlerindeki çalışmalar hız kazandı. 1932-1938 yılları arasındaki dönemi üçe ayırmak daha sistemli bir çözümleme için daha doğru olacaktır. Safhaların değişmesinde Türk Dil Kurultayları etkili olmuştur denebilir. Onlar şöyle:

Birinci Türk Dili Kurultayı (26 Eylül-5 Ekim 1932)
İkinci Türk Dili Kurultayı (18 Ağustos-23 Ağustos 1934)
Üçüncü Türk Dili Kurultayı (24 Ağustos-31 Ağustos 1936)

Birinci safha, Türkçeleştirme akımının aşırı boyutlarıyla denendiği evredir. Amaç, Türk dilinde bir tek yabancı asıllı sözcük bulundurmamaktı:

“Türk vatanını yabancı çizmelerden beraberce kurtardık, fakat asıl kurtuluş millî benliğimizdir. Siz bana seslendiğimiz temiz Türkçe ile birbirimizi anlayarak konuşmak ihtiyacındayız. Topraklarımızı yabancı çizmelerden nasıl kurtarmışsak benliğimizi saran zehirli yılanlar gibi mikrop olan yabancı kelimelerden kurtarmak bizim için yeni bir kurtuluş savaşı olacaktır. (A. Muhtar Kumral’ın anılarından)”

Ruşen Eşref Ünaydın’ın ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti Kurulduğundan İlk Kurultaya Kadar Hatıralar’ında da Mustafa Kemal şöyle konuşmuştur:

“En iyi müdafaa usulü taarruzdur. Şu hâlde dl alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir defa silkeleyelim: Görelim hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya kadar biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak!…”

Bu katı tutumla çalışmalara başlanmıştır. Ve bu çalışmalara bütün devlet teşkilatının katkı sağlaması yolunda ‘1 Kasım 1932’ günü meclis kürsüsünden çağrıda bulunmuştur:

“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz.”

Türk dilinin işlenip özgürlüğüne kavuşturulmasıyla en ileri sayılan medeniyetler arasında yer bulunacağı ülküsüyle çalışmalar yürütülüyordu. Atatürk’ün TDK için hedefi şunlardı:

“1-   Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,
2- Tarihî araştırmalarda belge değeri olan  ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması”

O devreyi bir miktar Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim:

“Birinci Dil Kurultayı’nda ‘Türk Dili Tetkik Encümeni’ kurulmuştu. Samih Rifat reis idi. Ruşen Eşref ve Celal Sahir’den başka üyeleri zorlamacı ve özleştirmeci takımdan idiler.
Atatürk denemeye karar vermişti.
Sözüme dikkat ediniz. Atatürk, bir büyük Türk’tür. O kadar büyük bir stratejidir. Halk ağzından taranan kelimelerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe davası üzerine o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu deneme değerdi. Atatürk ise denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir lider idi. Öz bir dil denemesinde son neticeleri alıncaya kadar bu teze inanmış ve bağlanmış tesiri verecek, en acayip kelimeleri bizzat kendisi Meclis kürsüsünde kullanmaktan çekinmeyecekti.”

1 Kasım 1934’te şöyle diyordu Atatürk:

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere erişeceğine şimdiden inanabilirsiniz.”

Hemen kapsamlı bir derleme-tarama çalışmasına girişildi. Sonunda fişler derlenerek 1934 senesinde ‘Tarama Dergisi’ yayımlandı. Bu sözcüklerin halka tanıtılması için, Atatürk üslup sahibi yazarlardan gazetelerde bu kelimelerle yazılar kaleme almasını istedi. Falih Rıfkı Atay da bunlardan birisiydi:

“Kendini seven başyazarlardan öz Türkçe yazmalarını istedi. Ben gazetesinin başyazarı idim. Yunus Nadi’nin kolayını bulmuş olduğunu öğrenmiştim. Bildiği gibi yazar, içeri gönderir, Tarama Dergisi’nden öz Türkçe’ye çevirtirmiş. Tabii ertesi gün kendi yazdığını kendi de anlamazdı. Ben, ki pek çabuk yazarım, dörtte bir yazı çıkarıncaya kadar evdeki yemek masasının etrafında dört dönerdim.”

Bir gün Atatürk’ün sofrasında bir olay cereyan etti. Falih Rıfkı Atay’dan:

“Bu dar özleştirme sıkıntıları içinde, bir gün, arkadaşlarından birine bir nutuk söylettiğini hatırlıyorum. Hiçbir yabancı kelime kullanmayacaktı. Ayağa kalktı, nutuk bir kekelemeden ibaretti. Kendisine dedim ki:
– Sanki İç Asya’dan gelen biri size derdini anlatmaya çalışıyor. Ama derdi nedir, galiba hiçbirimiz öğrenemedik.
Güldü.
Sonra yalnız olduğumuz bir gün:
– Çocuğum beni dinle. Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar.. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız.”

İsmail Habip Sevük ve arkadaşlarına:

“Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim”

Bu söz bir dönüm noktasıydı. İkinci Dil Kurultayı’ndan sonra tasfiyeciliğe fren vurmaya başlayacaktı Atatürk. Atatürk’ün o eski üslubu da değişmeye başlayacaktı. Bu bakımdan 3 Eylül 1934 tarihinde İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde irat edilen sözler yerinde bir örnek:

“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.
İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, Prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç Ulusunun gönencine içiyorum.”

Yahut 26 Eylül 1934 günü Dil Bayramı dolayısıyla verdiği kutlama demeci:

“Dil Bayramı’ndan ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeği’nden, ulusal kurumlardan, türlü orunlardan birçok kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım.”

Ama bu safha yavaş yavaş kapanıyordu. Ahmet Cevat Emre anılarında şöyle der:

“Bu uydurma dil bir müddet yazılarda tecrübe edildi, hatta böyle konuşanlar bile oldu. Rahmetli Kâzım Dirik bu dili çatır çatır konuşurdu. Bir akşam sofrada böyle konuşmuştu. Gazi yüzüne bakmış, gülümsemiş, ‘birbirimizi anlamaz olduk’ buyurmuştu.
O geceden itibaren özleştirmecilik, Gazi için, iflas etmişti. Fakat geri dönmek de çok güçleşmişti.”

Bir sonraki yazımda Türk Dil Devrimi’nin normalleşme döneminin üzerinde duracağım.

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk[kıvrım]hotmail[nokta]com

 

Türk Dil Devrimi – 1

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sıra kültür konularında devrimler yapmaya gelmişti. Dil kapsamında ilk devrim alfabe üzerineydi. Burada harf devriminden ayrıntılıca söz etmeyip yalnızca Mustafa Kemal’in 9 Ağustos 1928 günü İstanbul Gülhane Parkı’ndaki söylevini vereceğim:

“Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.  Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılamayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindesiniz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehâl pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığınızın asarına yakın zamanda bütün kâinat şahit olacaktır. Buna katiyetle eminim. Siz de emin olunuz.”

Mevzumuz “Dil Devrimi” olduğundan “Harf Devrimi”ni ele almıyorum. Şimdi Dil Devrimi’ne geçmeden önce, Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu göstermemiz gerekiyor.Yıllar boyu halk ile aydın kesim arasında bambaşka bir hâl alan Türkçe nihayet Tanzimat döneminde en esaslı tepkilere sahne olmaya başladı. Fransız İhtilali ile yayılan nasyonalizm akımı dolayısıyla Osmanlı aydınları da kendi ülkelerinde uluslaşmanın gereklerini düşünmeye koyuldular. Dili sadeleştirme hakkında öncü isimlerden biri olan Şinasi gazetelerde halk diliyle seslenmeye başlamış ve sade bir dil kullanmıştır. Başkaca, Ziya Paşa, Osmanlı imlasına aşina olmak için Arapça-Farsça bilmek zorunda olunduğundan yakınmıştır. Nâmık Kemal, Nergisî gibi önemli Türk edibini anlamanın, yad dille yazılmış Gülistan’ı anlamaktan daha güç olduğunu belirtmiştir. Sözgelimi, Nergisî’nin “düşündükçe” sözünün yerine “dest-i endîşe, hîzümpare-i mülahaza ile tahrik-i ateşdan-ı efkâr ettikçe” ifadesini kullanması ne denli ağır ve güç anlaşılır metinler kaleme alındığına güzel bir örnektir. Nâmık Kemal gibi donanımlı, Türkçe’yi iyi bilen ve hatta süslü yapıtlar yazan bir yazarın metinlerin anlaşılmazlığından şikâyet etmesi dikkate şayan:
“… İki sahifelik bir yazı okumak için herkesi seksen defa Kamus’a (Arapça Sözlük) veya Burhan’a (Farsça Sözlük) müracaat mecburiyetinde bulundurmak niçün marifetten madud olsun? (sayılsın?)”

 

Ahmet Mithat Efendi, Osmanlı Lisanı içindeki Arapça-Farsça dilbilgisel ögelere izin verilmemesi gerektiğini işaret ediyor. Bir ifadesi de şöyle:

“Gele gele Osmanlı kitabeti o dereceyi bulmuştur ki, kaleme alınan her şeyi ne Arap ne Acem ve ne de Türk anlamayarak, bu lisan, yalnız birkaç zat arasında tedavül eder bir lisan-ı hususi hâline girmiş ve azlığın çokluğa tâbi olması darbımesel hükmündeyken, bu azlık çokluğu kendisine tâbi etmek davasına düşerek, nihayet milleti lisansız bırakmıştır.”

Şemseddin Sami, sadeleşmeyi savunan, telif ettiği angın “Kamus-ı Türkî” adlı sözlüğünde pek çok eski Türkçe sözcüklere yer verip onları ihya etmenin elzem olduğunu savunan, bunun yanı sıra kıyıda köşede kalmış kullanılmayan yabancı kelimatı sözlüğüne almayan, Doğu Türkçesi’nden de sözcüklerin alınabileceğini belirten  bir yazıneridir. O, Lisan-i Osmanî tabirini de sakat bulmaktadır:

“Osmanlı lisanı üç lisandan, yani Arabi, Farisî ve Türkçe lisanlarından mürekkeptir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilahîyeye ve tabiata aykırı olan bu tabir ekseri kavaid ve inşa kitaplarında ve buna benzer kitaplarda zikr ve tadâd olunuyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç lisandan mürekkep bir lisan dünyada görülmemiş şey!
Hayır hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Akvam ve ümem beyninde olduğu gibi, elsine beyninde dahi muhtelif derecelerde yakınlık ve münasebet bulunup, her bir kaç lisan bir zümre teşkil eder. İmdi söylediğim lisan elsine-i Turaniye zümresine mensup Türk lisanıdır, Buna birinci derecede Arabi ‘den ikinci derecede Farisi ‘den bazı kelime ve tabirler girmiştir. Lakin bu kelime ve tabirler ne kadar çok olsa lisanın esasını değiştirmez. Mesela İspanyolca ve Portekizce’de o kadar Arapça bulunuyor ki bunların cemi büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lakin mezkûr lisanlar Arabî ile falan lisandan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensup müstakil lisanlar addolunuyor.
Kezalik İngilizce’de hemen yarı yarıya Fransızca kelime bulunduğu halde İngiliz lisanı Cermen zümresine mensup bir lisan olup, Fransızca’ya yabancı addolunur. Her lisanın mehuz ve müstear kelimelerine bakılmaz esası olan tasrifatına bakılır.”

Bu arada 1876 senesinde hazırlanan “Kanun-i Esasi”nin 18. ve 68. maddelerinde devletin dilinin Türkçe olduğu ve memurların Türkçe bilmelerinin şart koşulduğu belirtiliyordu. 18. madde şöyle diyordu:

“Tebaa-i Osmaniyenin hidemât-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Ziya Gökalp de dilde bir değişimin yapılmasını gerektiğini, mevcut durumun bir ‘lisanî hastalık’ olduğunu beyan etmiştir. Ziya Gökalp’e göre, millî lisan İstanbul lehçesine dayanır ama sorun yine de bitmiyor:

“İstanbul’da iki Türkçe var: Biri konuşulup da yazılmayan İstanbul Lehçesi, diğeri yazılıp da konuşulmayan Osmanlı lisanıdır. Acaba millî lisanımız bunlardan hangisi olacaktır. Bu ikilik lisanî bir hastalıktır. Lisandaki ikiliği ortadan kaldırmak için şu iki şeyden birini yapmak lazım: Ya yazı dilini aynı zamanda konuşma dili hâline getirmek yahut konuşma dilini aynı zamanda yazı dili hâline koymak.
Bu iki şıktan birincisi mümkün değildir. Çünkü İstanbul’da yazılan lisan tabii bir dil değil, Esperanto gibi suni bir dildir. Arapça, Acemce ve Türkçe’nin kamuslarını, sarflarını nahivlerini birleştirmekle husule gelen bu Osmanlı Esperantosu, nasıl konuşma dili olabilsin? O hâlde yalnız bir şık kalıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili hâline getirmek. Zaten halk muharrirleri, bu işi eskiden beri yapıyorlardı. Osmanlı edebiyatımızın yanında, halk diliyle yazılmış bir Türk edebiyatı, yedi asırdan beri mevcuttu.”

İstiklal Marşı’nın yazarı büyük şair Mehmet Akif Ersoy da dilin yalınlaştırılmasının kaçınılmaz olduğunu söylemekle beraber anlaşılmaz bir başka dile yeniden kayılmaması için de ikazda bulunuyor:

“ ‘Mehmed Beyin hanesine leylen fürce-yâb-duhul olan sârık, sekiz adet kalîçe-i giran-bahâ sirkat etmiştir’ deyip de ‘ Mehmet Beyin bu gece evine hırsız girmiş, sekiz halı çalmış’ dememek âdeta maskaralıktır. Elbette halkın anlayabileceği bir dile başvurulmalı idi. Ancak, bir icmal-i siyasî de Çağatayca yazılmamalı idi. Çünkü bunu da kimse anlamayacaktı.”

Görüldüğü gibi 1939 yılındaki Tanzimat Hareketi ile dilde sadeleşme akımı başlamış ve bir dolu Osmanlı münevveri akıma destek vermişlerdir. “Genç Kalemler”den Ömer Seyfettin, ulusal temalı koşuklarıyla Mehmet Emin Yurdakul gibi edipler de bahsettiğimiz akımın önemli köşe taşlarındandır. Elbette ki yukarıda yazılanlar kazandan bir kepçe nispetinde azdır. Ama genel havayı, fikriyatı gördürmesi açısından gereklidir.

Bu akımın zirveye ulaştığı ve en keskin, en köktenci, en etkili değişimler Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde geçirilen 1932-1938 arası dönemdir. O âna dek tartışılagelen dilbilgisel, sözlüksel ve yazımsal meselelere biçim değiştirici çareler bu dönemde üretilmiştir. 11 Temmuz 1932 gecesi Çankaya Köşkü’nde ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ hakkındaki konuşma bittikten sonra Atatürk oradakilere sordu:
“Dil işlerini düşünecek zaman gelmiştir. Ne dersiniz?”

Ve dil çalışmaları fikrî mecradan fiilî sahaya aktarılmaya başlanmıştır. Türk dili layık olduğu hürmeti bu dönemde görecek, kendisi araştırılacak, incelenecek, taranacak ve sonunda başkalaşım geçirecekti. Daha sonra da yeni Türk devletinin yenileşen dili de daha pek çok terakkiye önü açılmış vaziyette ileriki kuşaklara devredilecekti.

Sonraki aşamayı bir başka yazımda anlatacağım.

 

SÖZLÜKÇÜK
angın: ünlü, meşhur (TDK Türkçe Sözlük)
yad: yabancı (TDK Türkçe Sözlük)
yazın eri: edip, yazıncı (TDK Türkçe Sözlük)
koşuk: şiir (TDK Türkçe Sözlük)
Batur ALPTÜRK
baturalpturk[kıvrım]hotmail[nokta]com

Ayın Çatlatmak

Osmanlıca’da  cami, terfi, menşe, sanayi, mevki, mevzu, bayi, irtica vb. sözcükler ‘ayın’ ile bitiyor. Arapça’da ‘ayın’ gırtlaktan gelen, Türkçe karşılığı olmayan bir sesin adı. Tabii ki Yazı Devrimi’nden sonra bu harf  yeni abece ile gösterilemedi. Ardından da yepyeni bir tartışma söyleyişte olduğu gibi yazımda da başladı: uçak sanayii mi, uçak sanayisi mi?

Yaşı geçkince olan pek çok dilci tercihini ilkinden yana kullanır. Sözgelimi benim lisedeki edebiyat hocam… Camii doğru der, camisi sözünü ise asla kullandırmazdı. Neden peki? Kural Arapça’ya göre düşünülüyor. Bu seslemin gırtlakta boğumlanarak söylenmesi ‘ayın çatlatmak’ olarak adlandırılmış. Bu harf Arapça’da sessiz harf olduğundan, Türk-Latin Alfabesi ile gösterilirken de yazılmadığı halde var sayılmalıymış. E, madem orada sessiz harf var, neden bir de araya kaynaştırma konuyormuşmuş.

Bizim dilimiz Türkçe. Alıntıladığımız sözcükler de Türkçe kurallara göre söylenmeli. Bu sesletimlerin hâlâ Arap Abecesi’ne göre zorlanması saçma ve dokuncalı. Tecvit bilen başka, bilmeyen başka telaffuz ediyor. Bu da ölçünlü dilin ses bilgisini darmaduman ediyor. Onlardan biri de ‘hemze’ imi bulunan “mesele, neşe, vüsat” gibi sözcüklerde görülen kelimeyi parça parça okuma yanlışlığı. Oysa onlar doğru sandıkları sesletimleri insanlara dayatacağına TDK’nın “Sesli Türkçe Sözlük”ünden gerçeğini öğrenseler yaptıklarının ne denli yanlış olduğunu anlayacaklar.

Sözlüklerde de oydaşma sağlanamamış. Örneğin Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde mevki için Türkçe kural temel alınmışsa da (mevkisi), Dil Derneği Arapça kuralı benimsemiş (mevkii). Çok ilginç gerçekten. Dil Derneği’nin daha özleştirmeci görünmesine karşın bu ilkeyi kabul etmesi şaşırtıcıdan öte değil benim için. Gel gör ki Dil Derneği aynı özellikteki ‘bayi’ için her biçimi de doğru olarak göstermiş. Aralarındaki ayrım ne??

Türk Dil Kurumu’nda da ilginç bir durum var. Güncel Türkçe Sözlük’te ‘cami’ için ikisi de olabilir denmişken yine kendi sözlüğü olan Büyük Türkçe Sözlük’te sadece camii biçimi geçer akçe olmuş. Genel ağdaki yazımla ilgili bir sorun mu bilmiyorum. Çünkü bunun dışında gördüklerimin tümünde Türkçe kural benimsenmiş. Bu sevindirici.

Peki biz ne yapacağız şimdi? Bence en doğrusu Türkçe kurallara göre yazmaktır. Beni Arapça-Farsça’daki durumları hiç ilgilendirmez. Sonuçta onlar bizim sözcüklerimiz olmuş, istediğimiz gibi oynarız üstünde. Onun için bu alıntıları kendi kurallarımızın gerektirdiği yazım ile düşünmek en doğrusu görünüyor.Yoksa ben ne arka arkaya “i” harfini getiririm ne de ayın çatlatırım.

SÖZLÜKÇÜK

sesletim: telaffuz, söyleyiş (TDK)

dokunca: Zarar (TDK)

ölçün-ölçünlü: Standart (TDK)

BATUR ALPTÜRK