Yazar arşivleri: Alp Temirbek

Yaygın bir bilgisizlik kanısı: “Türkçe yetersiz bir dildir”…

Soñ günlerde birçok toplu sanal ortamda (facebook, twitter, ekşisözlük, youtube vb.) sıklıkla karşılaştığım bir konu. Algıda seçicilik midir nedir, soñ zamanlarda hangi toplu sanal ortama girsem, Türkçe ile ilgili türlü yorumlar yapan kişilere düşgeliyorum. Bu yorumcularda gözlemlediğim şey, dilbilim ile ilgili pek bir bilgileri olmadığı hâlde Türkçe hakkında kendilerinden oldukça emin ve özellikle de olumsuz yorumlar yapmaları. Hepsine tek tek yanıt veremeyeceğime göre, buraya bu konuyla ilgili bir yazı yazayım, bu yazıyı okuyan Türkçeseverler de bu tür kişilerle karşılaşıp yanıt verme gereksinimi duyarlarsa, buradan bu yazıyı eşlet-yapıştır yapıversinler diye düşündüm 🙂 Bu yazınıñ bir diğer yazılma amacı da bu konularla ilgili bilgi eksikliği olan, ancak Türkçeye karşı art niyet gütmeyen, gerçekten öğrenme isteği içinde olan kişileri aydıñlatmaktır.

Söz gelimi, geçenlerde youtube’da Kadir Mısıroğlu’nuñ “Lisan Meselesi” başlıklı bir görütünü (vidyosunu) izledim. Yaklaşık bir saat süren bir konuşma, erinmeden tümünü izledim. Kendisiniñ gerek siyasî gerekse dil konusunda söylediği hemen hemen tüm söylemleriniñ düzeltilmesi gerektiğini düşünsem de yalñızca inanılmaz derecedeki yañlışlarını düzelteceğim kısaca…

Örneğin, Sayın Mısıroğlu, konuşmasında bir yerde şöyle diyor; “Kemalistler duygu diye bir kelime uydurmuşlar (arada masaya falan da vuruyor, böylelikle konuşmasınıñ daha etkileyici olduğunu düşünüyor sanırım), böyle kelime mi uydurulur? Duymak semi’a (Arapça işitmek) demektir, duygu uydurması hiss‘i karşılamaz”…

Öñcelikle şunu belirtelim ki duygu sözcüğü oldukça eski bir sözcüğümüz olup diğer Türk Dillerinde de vardır (Özbekçe, Türkmence vb.), Kemalistlerce uydurulmamıştır. Hadi bu sözcüğü Kemalistler ortaya çıkarmış diyelim, bu durumda bile bu sözcüğe yine uydurma diyemeyiz, çünkü Türkçeniñ kurallarına uygun bir biçimde ortaya çıkarıldığı için bu sözcüğe dense dense türetme denir.

Ahmed Vefîk Paşa’nıñ, 1876 tarihli Lûgât-ı Osmânî adlı sözlüğünde duygu sözcüğü şöyle yer almaktadır

duygu: mesmûat, malûmat, haber, hiss, idrâk

Görüldüğü gibi sözcüğüñ 5 ayrı añlamı var ve bunlardan biri de hiss. Diğerleri, mesmûat “duyulan(lar)“, malûmat “bilinen(ler)“, haber ve idrâk. Duymak fiiliniñ Eski Türkçedeki añlamları şöyledir; tuy– “hissetmek, añlamak, fark etmek, algılamak“. Zaman içinde “kulakla algılamak” için de duymak denir olmuş, ancak onuñ ayrı/özel bir fiili vardır; işitmek.

Kadir Mısıroğlu gibi Osmanlıcı biriniñ Lûgât-ı Osmânî‘ye de “Kemalist uydurma” demeyeceğini umuyor ve diğer inanılmaz yañlışlarına değinerek sürdürüyorum…

Sayın Mısıroğlu ilgili konuşmasında bir yerde de şöyle diyor; “Arapçada kelimeniñ hem başına, hem ortasına hem de soñuna ek gelir, Türkçede ise yalñızca soña ek gelir. Türkçe de, diğer diller de bu konuda Arapçaya yetişemezler“.

Bu söylemi dillendiren birkaç kişiye daha düşgeldim ekşisözlük‘te falan… Ekşisözlük ulemâları, Latinceyi, Farsçayı örnek vererek, “Bu dillerde hem öñ ek, hem de soñ ek  vardır, Türkçede ise sadece soñ ek vardır, demek ki Türkçe yetersiz bir dildir” demekteler. Bu deñli bilgisizlik ancak okumakla olur derler ya öyle bir durum…

Öñce Sayın Mısıroğlu büyüğümüze bir yanıt verelim. Arapçada ek yoktur… Çünkü Arapça bükünlü bir dildir. Söz gelimi kitâb “betik“. Bu sözcüğü Türkçede soñ ek ile çoğul yaparız; betikler. Arapçada ise bükünlülük ile; kûtûb. Şimdi kûtûb sözcüğünüñ neresine hangi ek geldi? Hiçbir yerine ek gelmedi, sözcük büküldü, çünkü diliñ yapısı böyle. Bu söylemler tıpkı şu söylem gibidir; “Zenciler insan mı? Ne öyle kara karalar. İnsan dediğiñ beyaz olur“.  Yani, beğendiğiñiz, üstün kabûl ettiğiñiz bir ırkı esas alıp, diğer ırkları aşağı ya da eksikli görmek ne ise, beğendiğiñiz ya da üstün varsaydığıñız dili esas alıp, diğer dillere ve yapılarına da o açıdan bakıp aşağılamaya çalışmak, yetersiz sanmak da düpedüz ırkçılıktır.

Gelelim öñ ek ve soñ ek konusuna. Dilbilim konusunda bilgi eksikliği olan kişiler, Türkçede yapısı gereği öñ ek olmamasını yetersizlik sanıyorlar, oysa bu bir yetersizlik değildir, bu durumuñ işlevsellik açısından bir eksiklik yarattığı da yoktur. Örneklerle gidelim

Öñ eklere iye bir dil olan Farsça ile Türkçeyi muhâkemet’ûl lugateyn edelim 🙂

Farsça > âb
Türkçe > su

F > + (olumsuzluk eki, öñe gelir)
T > +sIz (olumsuzluk eki, soña gelir)

F > âb
T > susuz

Ee? N’oldu? Birinde ek öñe diğerinde soña geldi, kattıkları añlamda bir farklılık yok.

Bir de  soñ ek örneği verelim

F > âbdâr
T > sulu

Farsça da bu örnekte yetersiz bir dile mi dönüştü örneğin? 🙂

Örnekleri sürdürelim

F > âbdârî < âb-dârî (iki soñ ek arka arkaya geldi)
T > sululuk < su-luluk (iki soñ ek arka arkaya geldi)

Şimdi de Farsçada hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmesi durumuna bir örnek verelim

F > âbî < + (öñe ek geldi) âb (kök sözcük) +î (soña da ek geldi)
T > susuzluk < su (kök sözcük) +suz (soña ek geldi) +luk (soña ikinci bir ek daha geldi)

Görüldüğü gibi, Farsçada aynı anda bir öñe bir de soña ek gelebilmesi, ilgili dile hiçbir artı katmıyor, aynı işlev Türkçede arka arkaya gelen iki soñ ek ile görülüyor.

Ayrıca, Farsçada sözcük başına arka arkaya iki öñ ek gelemezken, Türkçede soña takılabilen eklerde bir sınır yoktur. Söz gelimi Farsçada susuzlaştırılmak ya da susuzlaştırılabilirlik gibi sözcükler oluşturulamaz. Örneğin, Türkçeyi üstün görmeye eğilimli biri de bu gibi tekil örnekler üzerinden yola çıkarak; “Dünyadaki hiçbir dil Türkçe ile boy ölçüşemez” de diyebilir, ancak bunu diyen kişiniñ de “Türkçe yetersiz bir dildir” diyenler gibi, dilbilim konusunda bilgisiz olduğu yargısına varırız. Dilleriñ yapıları ayrıdır. Bir dil, ille de ilgili kişiniñ beğendiği dile beñzemek durumunda değildir.

Latince üzerinden de bir iki örnek verelim

Söz gelimi > construction

bu sözcükte bir öñ ek > con
bir fiil gövdesi > struc
bir de soñ ek vardır >-tion

Yani hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmiş. Dilbilim ulemâlarına(!) göre Türkçede olmayan bir durum gerçekleşmiş yani 🙂

Acaba gerçekten de öyle mi? Bakmamız gereken, nereye hangi ekiñ geldiği değildir, gelen ekleriñ işlevleridir.

Bu sözcüğü Türkçeye “birebir” çevirirsek karşılığı > yığınlanma‘dır (ya da yığınlaşma)

Latincedeki con+/com+ eki Türkçedeki –lAş-, kimileyinse –lAn– eklerine tekâbül eder (structure fiili ise “yığmak 2. birikmek” demektir), soñdaki –tion eki için de Türkçedeki –mA ya da –m hatta -ş  ekleriyle beñzeşir diyebiliriz. Tabii, zaman içinde structure fiili “dikmek 2. inşâ etmek” añlamlarını da kazandığından, construction sözcüğünü Türkçeye yapılanma, yapılanım ya da yapılanış biçimlerinde çevirebiliriz (sözcükler, ekleriyle “birebir” örtüşsün ve konu añlaşılsın diye bu Türkçe örnekleri veriyorum, yoksa yapı deyip geçebiliriz).

Latincede bir öñe con-, bir de soña –tion ekleri aynı anda gelmiştir, Türkçede ise yapı-lanma biçiminde arka arkaya iki ek gelmiştir. Yani ortada eksiklik ya da yetersizlik olarak adlandırabileceğimiz bir durum yoktur. Ona bakarsañız Latincede de arka arkaya iki ek gelmemiştir, ee? Bu bir eksiklik ya da yetersizlik midir? 🙂

Latincede, bir sözcüğe öñ ek olarak arka arkaya en fazla 2 ek gelebilir. Örneğin > deconstruction

Bu örnekte, öñde bir de– eki, bir de con– eki vardır, sözcüğüñ soñunda da –tion ekiyle birlikte sözcükte bulunan toplam ek sayısı 3’tür. Bu sözcüğe eñ fazla 1 ek daha getirebilirsiñiz, örneğin > deconstructionist (mevcut sözcüğe –ist eklendi)Bu sözcüğe daha fazla ek getirebilme olanağıñız yoktur. Yani Latince, öñ ek ve soñ ek alabilen diller içinde, arka arkaya 2 öñ ek alabilmesiyle eñ türetgen dildir, ancak buna karşın Latincede, bir sözcüğüñ alıp alabileceği toplam ek sayısı 2 öñ + 2 soñ ek ile toplamda 4 ektir. Türkçede ise yalñızca soñ ekler vardır ancak sözcüklere gelebilecek olan ekler 4 ile sınırlı değildir… Şimdi bu seçmece örnek üzerinden yola çıkarak; “Latince, Türkçeye göre daha yetersiz bir dildir” denebilir mi?

Latincede türeyebilecek, sınır sözcüklerden bir örnek olan > “decon-struc-tionist ile ekleriñ “birebir” örnek olması açısından Türkçesi “yapı-sızlaşma” olur. Oysa, aslında bu türetim eksik ve yetersiz‘dir. Çünkü, tam ve yeterli türetim > yapı-sızlaştırma olmalıdır ve Latincede bu Türkçe örnekteki –tır– ettirgenlik ekiniñ bir karşılığı bulunmamaktadır. Tıpkı Türkçe yürüteç sözcüğünüñ İngilizcesiniñ olmayışı gibi. İngilizcede walker denir, ancak bu sözcük yürüyücü demektir, İngilizcede (ve diğer Hint-Avrupa dillerinde) Türkçedeki ettirgen yapı eki gibi bir ek yoktur. Türkçede yürüyücü ile yürütücü iki ayrı türetimdir. Latince, Farsça, İngilizce gibi dillerde Türkçedeki yürüteç sözcüğünüñ “birebir” bir karşılığı olmadığı gibi türetilemez de. Hele hele yürüttüreç, yürüttürttüreç gibi duble duble ettirgenleriñ hiç mi hiç türetimi olamaz doğal olarak 🙂 Tabii ki soñ yazdıkarım uç örnekler, ancak sadece soñdan eklemeli bir dil olan Türkçede türetilmeleri olanaklıdır

Bu örnekleri şunuñ için verdim, bu ve beñzeri örnekler üzerinden, art niyetli, amacı diğer dilleri aşağılamak olan bir Türkçü, pek rahat Hint-Avrupa Dillerini, Arapçayı vb. aşağılayabilir, bu dilleri yetersiz ilân edebilir, kendince tabii. İşte, “Türkçede öñ ek yok, Türkçede şu yok, bu yok, demek ki Türkçe yetersiz bir dil… bik bik” diyenler de, deñizden bir kova su alıp “Deñiz bu kovadaki su kadardır” diyen biriniñ durumundadırlar. Türkçeyi kendi bildiklerinden ibâret sanıyorlar.

Sayın Kadir Mısıroğlu da bu kişilerden biri. Yukarıda değindiğim konuşmasınıñ bir yerinde de şöyle diyor; “Neymiş? Kadim Türkçede yırşiir” demekmiş, ee? Şiir’e yır demekle neyi murâd ediyorsuñ? Bu ölmüş kelimeyi diriltmekle eline ne geçecek? Hadi şiir’e yır dedik diyelim, peki şâir‘e ne diyeceğiz yırlayan mı?” (kendisini diñlemekte olan hâzirûn bu espri üzerine gülüyor)…

Yanıt: Kadim Türkçede yır (ya da ır) “şiir” değil “şarkı, türkü” demektir. Yır söyleyene de *yırlayan değil yırcı denir. Kadim Türkçede koşukşiir” demektir, koşuk söyleyene de, koşuğu kopuz, bağlama vb. eşliğinde söylüyorsa ozan,  kopuzsuz, bağlamasız söylüyor ya da yazıyorsa koşukçu denir. Kadim Türkçede “şiir” añlamına gelen bir diğer söz de yine aynı kökten gelen koşku‘dur, günümüzde bu sözcük Türkmencede goşgışarkı sözü, şiir, lyric” añlamında yaşamaktadır. Okul yıllarından hatırladığımız koşma “beyit” sözcüğü de aynı < koş– “beyit dizmek 2. uyaklı söz yazmak” kökünden gelir.

Şiir yerine koşuk, şarkı yerine yır demekteki murâdımız ne? Siziñ dil yerine lîsan, duygu yerine hiss demeñizdeki murâdla beñzer bir murâd.

Örneğin, dilimize Arap özenticiliği yoluyla, soñradan alınmış olan kitap sözcüğü, dilimizde hepi topu 947 yıldır kullanılmaktadır (evet, ilk kayıt tarihi kesindir > Kutadgu Bilig- 1069, daha öñceki hiçbir Türkçe yazılı kayıtta geçmez). Oysa öz dilimizden olan betik sözcüğünüñ ilk yazılı kaydını esas aldığımızda 1281 yıllık olduğunu görürüz (Orkun Yazıtları – 735). Betik/bitig sözcüğü ayrıca yine Ahmed Vefîk Paşa’nıñ Lûgât-ı Osmânî’sinde bulunur (biti: mektup, muharrerât “her türlü yazılı şey“). Ayrıca Tabgaç Türklerinden söz eden Çin kayıtlarında bitigçi yazıcı, kâtip” sözcüğü geçmektedir. Bu kaydı ilk kayıt kabûl edecek olursak (tarih 386) betik sözcüğü 1630 yıllık kabûl edilebilir. Basit bir sayımlamayla > 1630-947 = 683. Yani betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 683 yıl daha eski olup, köken olarak da öz Türkçedir. Orkun Yazıtlarını esas alsak > 1281-947 = 334. Yine, betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 334 yıl daha fazladır.

Özetle, aslında bizi eñ iyi añlaması gerekenler Osmanlıcılardır. Kendileri nasıl ki zorla dayatılmış olan sözcükleri ve alfabeyi kabûl edemiyorlarsa, bizler de atalarımıza zorla dayatılan Arap Alfabesini ve Arapça sözcükleri kabûl edemiyoruz. Türkler Arap Alfabesine davul zurnayla geçmediler, dilimize onca Arapça sözcük tüm Türkleriñ onayı ve göñüllülüğüyle sokulmadı. Bu meselesiniñ eñ başına dek gidersek Osmanlıcılar haksız çıkar, haberleri olsun.


Açıklama: Eski Türkçedeki bétigyazılı olan şey 2. kitap, kitâbe” sözcüğü < béti– “sayfalamak, yazmak” < bétsayfa 2. satıh, yüz, yüzey” kökünden gelir. Dilimizde “béti beñzi atmak” deyiminde bét (“yüz” añlamıyla) sözcüğü yaşamaktadır. Öbür Türk Dillerinde de bétyüz, yüzey 2. safya” sözcüğü, bizdeki gibi unutturulmadığı için işlek olarak kullanılır.

Sevan Nişanyan, köken bilgisi sözlüğünde, betik maddesinde şöyle bir yorumda bulunmuş

“TTü biti biçimi 20. yy başlarına dek tedavülde iken, Dil Devrimi döneminde arkaik betik biçiminin tercih edildiği görülür.”

Evet, bunuñ nedeni Eski Türkçedeki /-g/ ekiniñ iki seslemli (heceli) ve sert ünsüz içeren fiil köklerinden soñra kurallı olarak > /-k/ olmasıdır. Bu ek, tek seslemli fiillerden soñra ise yiter. Örnek: Eski Türkçe yazıg > Günümüz Türkçesi yazı (yaz- tek seslemli), Eski Türkçe turug > duru (dur- tek seslemli), ancak Eski Türkçe yakışıgyakışan, yaraşıklı, güzel” > *yakşıg > yakışık (diğer Türk Dillerinde yakşı) çünkü yakış– fiili iki seslemli ve sert ünsüzlüdür, bu nedenle yakışık olur. Bu örnekteki gibi beti– fiili de iki seslemli olduğu ve sert ünsüz olan -t- sesini içerdiği için günümüz Türkiye Türkçesinde biti değil betik olur. Biti biçimi halk ağızlarındaki yaşayan biçimidir, ancak yazı dilinde biti kullanılamaz. Nasıl ki diğer sözcükleriñ halk ağızlarındaki biçimlerini yazı dilinde kullanmıyorsak (dimek, yimek, badılcan, gapı, guş vb.) betik sözcüğünüñ de halk ağızlarındaki biçimi yazı dilinde kullanılamaz.


Alp Temirbek

Tañrı adı üzerine

06 Şubat 2008’de yazmış olduğum bir yazıyı güncelleyerek aktarmak isterim.

Kimileri, Tañrı adınıñ kullanılmasına karşı olduklarını söylerler. Tañrı demenin günah olduğunu savunurlar. Tañrı adının kullanılmaması gerektiğini düşünenlerin kendilerince öñe sürdükleri gerekçeleri birkaç maddede toparlanabilir;

1) Tañrı adı Türkleriñ eski dini olan Teñricilik inancından gelen bir addır, bu nedenle kullanılması uygun olmaz.

2) Tañrı adı, 99 Güzel Ad (Esmâ’ûl Hûsnâ) içinde olmadığından kullanılması uygun olmaz.

3) Tañrı adı “İlâh” karşılığıdır, çünkü dişil biçimi Tanrıça “İlâhe” sözcüğü vardır.

Bu iddialara yanıt verelim;

1) Tañrı adınıñ eskin (arkaik) biçimi Teñri‘dir, bu ad bugün tüm Türk Dillerinde söyleyiş farklılıklarıyla bulunmaktadır; Azerice Tanrı, Türkmence Tañrı, Gagauzca Tanrı, Kırgızca Teñgir, Hakasça Teñir, Tıvaca Deer, Sahaca (YakutçaTangara 

Tañrı adınıñ Teñricilik inancından geldiği için kullanılması câiz değil ise, Zerdüştçülük inancından gelen Farsça sözcükleri kullanmak nasıl câiz olmaktadır? Bu bakış açısıyla değerlendirirsek; Hüdâ, Abdest, Namaz, Oruç, Peygamber gibi sözcükler de kullanılmamalıdır.

2) Tañrı adı Türkçe olduğu için Güzel Adlar arasında olmaması olağandır, Farsça kökenli Hüdâ ve Yezdan adlarının da Güzel Adlar arasında olmamaları gibi. Öte yandan Mevlâ ve Rab sözcükleri Arapça olmalarına karşın Güzel Adlar arasında değildirler.

3) Tañrı adı, bütün eski yazıtlarda, her zaman tekil olarak kullanılmıştır, hiçbir yerde “Teñriler” gibi çoğul bir kullanım yoktur. Oysa Hudâ adınıñ Eski Farsça kaynaklarda Hudâyân Hüdâlar” biçiminde çoğul kullanıldığı olmuştur.

Tanrıça sözcüğüne gelince, bu sözcük tam añlamıyla “uydurma” bir sözcüktür. Uyduruluş tarihi 1955’tir. Bu tarihe dek hiçbir Türkçe yazılı kayıtta geçmez. Zaten Türkçede eril-dişil ayrımı söz konusu olmadığından, “dişi ilah, ilâhe” gibi bir sözcüğüñ Türkçede olması mümkün de değildir. Dahası, bu uydurma sözcük, Slav Dillerindeki dişil adlar türeten /+çe/ ekiyle uydurulmuştur; kolhoznik (erkek kolhozcu), kolhozniçe (kadın kolhozcu) örneğindeki gibi. Bu ekin kullanıldığı tanıdık birkaç sözcük; patroniçe, kraliçe, çariçe… Türkçe Tañrı adına, hañgi akla hizmet edilerek bu ek getirildi ve *Tanrıçe > Tanrıça sözcüğü uyduruldu bilemiyoruz.

Daha öñce de belirttiğimiz gibi, Türkçeniñ yazılı tarihinde Tañrı adı çoğul kullanılmamıştır. Türkçebilmezleriñ “Tanrılar” şeklinde çoğul kullanımları Türkçeyi ve biz Türkçecileri bağlamaz. Türkçeniñ kurallarına, yapısına, yazılı geçmişine aykırı davranan üç beş kişi, Tañrı adınıñ añlamını değiştiremez. Birileriniñ yaygınlaştırdığı bu hatâyı olağan kabûl edemeyiz. Örneğin Azerbaycan Türkçesinde “Çok Allahlı Dinler” tâbiri de yaygınca kullanılır. Bu yaygınlaşmış hatâdan dolayı “Çok Allah” tanımı kabûl edilebilinir mi? İslâm inancına göre de Allah “tek“tir, tıpkı Teñricilikteki Tañrı añlayışı gibi. “Çok Allah” ya da “Allahlar” denemeyeceği gibi, “Tanrılar” da denemez.

Birileri Tanrıça gibi bir sözcüğü uydurdu ve yaygınlaştırdı diye bu sözcüğü de geçerli kabûl edemeyiz. Tanrıça sözcüğü ne ise *Hüdâça da *Allahça da odur. Ölçütümüz 1500 yıllık Türk yazılı belgeleridir ve onlarda ne Teñriler/Tañrılar ne de Tanrıça geçmez.

Peki “Eski Yunan Tanrıları/Tarıçaları” yerine, “Çok Tanrılı Dinler” yerine ne diyeceğiz? Bir dilde, diğer dillerdeki tüm sözcükleriñ tam karşılıkları bulunmalıdır diye bir kural yoktur. Örneğin Türkçedeki göñül sözcüğünüñ diğer dillerde tek sözcük ile tam karşılığı yoktur. Bu, o dilleriñ bir eksiği değildir.

Her dil, biñlerce yıllık oluşma sürecinde, içinde bulunduğu koşullar ile biçim almıştır. Söz gelimi Arapçada kar sözcüğünüñ bir karşılığı yoktur, ona da buz derler. Beñzer şekilde Eskimo-Aleut Dillerinde de kum, çöl gibi sözcükler yoktur.

Bu örneklerde olduğu gibi, Türkçede de her sözcüğüñ karşılığınıñ bulunmadığı durumlar vardır. Bu nedenle Arapça kökenli Türkçe sözcükler olan ilah ve ilâhe sözcüklerini kullanmak durumundayız. “Eski Yunan İlahları/İlâheleri“, “Çok İlahlı Dinler” demeliyiz.

 

Türkçeniñ Dil Ailesi

Türkçeniñ hañgi dil ailesine mensup olduğu kimi çevrelerce hâlâ tartışılmaktadır. Türkçe, kimilerine göre Ural-Altay Dil Ailesine mensuptur. Ancak bu görüş yañlıştır, çünkü Ural-Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesi olmadığı, Ural Dilleri Ailesiniñ müstakil bir dil ailesi olduğu saptanmıştır.

Bu görüşüñ yañlışlığı añlaşıldıktan soñra, Türkçeniñ Altay Dilleri Ailesine mensup olduğu söylenmeye başlandı. Ancak, yaklaşık 50 yıl öñce Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesiniñ de olmadığı kesin olarak saptanmıştır. Aynı dil ailesine mensup olan dillerde, temel nesne adları, uzuv adları, temel fiiller ve özellikle sayılar beñzeşirler. Çünkü bu temel adlar ortak bir kökten gelmektedirler. Altay Dilleri Ailesi adı altında toplanan diller şunlardı; Türk Dilleri, Moğol Dilleri, Mançu-Tunguz Dilleri. Hatta kimileri bu aileye Japonca ve Koreceyi de ekliyorlardı.

Aynı dil ailesine mensup olan dillerdeki sayı adlarına dair örneklere bir bakalım. Ural Dilleri Ailesindeki sayılar;

Fince: üksi  kaksi  kolme  nelyä  viisi  kuusi  seitsemän  kahdeksan  ühdeksän  kümmenen
Estonca: üks  kaks  kolm  neli  viis  kuus  seitse  kaheksa  üheksa  kümme
Vepsçe: ühsi  kahsi  kölmöd  nellä  viisi  kuusi  seitse  kahösa  ühesä  kümme

Bir diğer örnek de, Hami-Sami Dilleri Ailesinden;

Amharca: ahadu  klietu  selstu  arbaetu  hamstu  slestu  sebatu  sementu  tesiatu  asertu
Arapça: wahid  isnan  selase  arba’a  hamse  sitte  sab’a  tamaniyye  tis’a  aşara
İbranca: ehad  şnayim  şloşa  arba’a  hamişa  şişa  şiv’a  şmona  tiş’a  assara

Hint-Avrupa Dilleri zaten oldukça meşhur diller olduklarından onlardan örnek veremeye gerek yok. Sadece bir örnek verelim; Farsça du, İngilizce two, Litvanca , İrlandaca iki“…

Şimdi de bir zamanlar akraba oldukları iddia edilen ve Altay Dilleri adı altında toplanan dillere bakalım;

Türkçe: bir  iki  üç  dört  beş  altı  yedi  sekiz  dokuz  on
Moğolca: neg  khoyor  gurav  döröv  tav  corgaa  doloo  naym  yös  arav
MançucaTunguzca: emu  juwe  ilan  duin  sunja  ninggun  nadan  jakuun  uyun  juwan

Bu muhayyel dil ailesine Japonca ile Koreceyi ekleyenler de olduğundan, o dillerdeki sayıları da yazalım;

Japonca: içi  ni  san  şi  go  roku  şiçi  haçi  ku  cuu
Korece: il  i  sam  sa  o  yuk  çil  pal  gu  sip

Görüldüğü gibi, Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesiniñ olmadığı, daha eñ başta, sayı adları gibi temel sözcükleriñ beñzeşmemesinden bellidir. Bu dillerde, diğer temel sözcüklerde de (akrabalık adları, uzuv adları, temel fiiller vb.) bir ortaklık söz konusu değildir.

Eskiden, Altay Dilleri Ailesi adı altında toplanan dilleriñ, tümünüñ ayrı birer dil ailesi olduğu tesbit edilmiştir. Yani, söz konusu dil aileleri; Türk Dilleri Ailesi, Moğol Dilleri Ailesi, Mançu-Tunguz Dilleri Ailesi’dir.

Türk Dilleri Ailesindeki sayılara bakalım;

Türkçe: bir  iki  üç  dört  beş  altı  yedi  sekiz  dokuz  on
Kazakça: bir  éki  üş  tört  bes  altı  jeti  segiz  togız  on
Uygurca: bir  ikki  üç  tört  beş  altä  yettä  sekkiz  tokkuz  on
Azerice: bir  iki  üç  dörd  beş  altı  yeddi  sekkiz  dokkuz  on
Hakasça: pir  iki  üs  tört  pes  altı  çeti  segis  togıs  on
Yakutça (Sahaca): biir  ikki üs  tüört  bies  alta  sette  ağıs  toğus  uon

Görüldüğü gibi, bu sayı adlarınıñ ortak bir kökten geldikleri açıktır. Hemen, Türk Dillerindeki ses deñliklerine ilişkin kısa birkaç bilgi verelim. Oğuz dillerinde /y-/ ile başlayan sözler, Kıpçak dillerinde /c-/ ancak Kazakçada /j-/, Güney Sibirya bölgesi dillerinde /ç-/, Sahacada ise /s-/ ile başlar. Örneğin, Oğuz dillerinde yol = Kazakça jol = Kırgızca col = Hakasça çol = Sahaca suol biçimindedir. Bu nedenle Türkçe yedi = Kazakça jeti = Kırgızca cedi = Hakasça çeti = Sahaca sette biçiminde sesletilir. Oğuz, Kıpçak ve Karluk dillerinde /s-/ ile başlayan sözler ise Sahacada (Yakutça) s’lerini yitirir. Bu nedenle segiz/sekiz = Sahacada ağıs, sen = en, semiz = emis, süt = üüt biçimindedir.

Japonca, Japon Dilleri Ailesi’ne mensuptur. Pek bilinmeyen bir dil ailesi olan Japon-Ryukyu Dilleri Ailesindeki kimi diller şunlardır; Japonca, Kyuşuca, Amamice, Okinavaca, Yonagunice vb. Bu dilleriñ konuşucu sayıları oldukça azalmıştır. Japonyadaki herkes geñel dil olan Japoncayı benimsemiştir.

Korece, eski Koguryo Dilleri Ailesine mensuptur. Eskiden yarımadanıñ güneyinde konuşulmakta olan Sillaca, Bekçe gibi dilleriñ konuşucuları zaman içinde Koreceyi benimsemişlerdir. Bugünkü Kore yarımadasınıñ kuzeyindeki bölgede eskiden konuşulmakta olan Koguryoca da ölünce, bugün bu dil ailesinden geriye kalan tek dil Korece olmuştur.

Moğolca ise Moğol Dilleri Ailesine mensup bir dildir. Sanıldığı gibi Türkçe ile bir akrabalığı yoktur. İncelendiğinde, Moğolcada çok açık bir biçimde iki ayrı sözcük katmanı olduğu görülmektedir. Birinci katman daha eski olan ve “Öz Moğolca” diyebileceğimiz sözcüklerken, ikinci katman daha yeñi olup Türkçeden alıntılanmış sözcüklerdir. Moğolcanıñ söz dağarcığınıñ yaklaşık %45’ini Türkçe kökenli sözcükler oluşturmaktadır. Ancak bu alıntılar, iki dili akraba yapmaz. Moğolcada sözcükleriñ dışında, Türkçeden alıntılanan ekler de söz konusudur. Bunca ortak sözcük ve ekten dolayı, bu iki diliñ akraba olabileceği düşünülmüş ve Altay Dilleri tezi ortaya atılmıştır. Söz gelimi Moğolca tegermedeğirmen” > tegermecideğirmenci” demektir ancak bu sözcük ve ek ortak değil, Türkçeden alıntıdır. Çoğu, adıñı duymadığımız diller olan Moğol Dillerinden kimileri şunlardır; Halhaca (Moğolca diye bildiğimiz diliñ diğer adıdır), Buryatça, Ordosça, Dagurca, Mongurca vb. Bir dil ailesine, ille de Altay Dilleri Ailesi adı verilecekse, bu ad Moğol Dilleri Ailesine verilmelidir.

Türkbilim (Türkoloji) ile ilgilenen biri olduğumdan, bu konularla ilgili sıkça karşılaştığım sorular var. Bu sorularıñ eñ sık sorulanını, eñ bilindik dil ailesi olan Hint-Avrupa Dilleri Ailesinden vereceğim karşılaştırmalı örneklerle yanıtlayacağım.

Soru: “Bizler, neden Kazaklarla añlaşamıyoruz? Onlar da Türkçe konuşmuyorlar mı?

Yanıt: Kazaklar, Türkçe değil Kazakça konuşuyorlar. Dilleriniñ kendi dillerindeki adıyla; Qazaqşa. Bir Türk ile Kazak’ıñ añlaşamaması gayet doğaldır. Aynı dil ailesinden gelen dilleri konuşanlarıñ añlaşabilmeleri gerekmez. Öte yandan, Kazakça, Türk Dilleri Ailesiniñ, Kıpçak alt ailesinden gelir. Türkçe ise Oğuz alt ailesindendir. Yani bu durum aynen İtalyanca ile Almanca’nıñ durumuna beñzer. İtalyanca, Hint-Avrupa Dilleri Ailesiniñ, Latin alt ailesindendir, Almanca ise Cermen alt ailesinden. Hiç kimse aynı dil ailesinden oldukları için bir Alman ile İtalyan’ıñ añlaşabilmeleri gerektiğini düşünmez. Ayrıca bir İtalyan ile Alman’ıñ añlaşabilme oranı %0 iken, Türk ile Kazak’ıñ añlaşabilme oranı %40-45’tir. Alt aileler arası bu denli bir añlaşma oranı, diğer dil ailelerinde nadir rastlanabilen bir durumdur. Beñzer bir biçimde, Rus ile Kürt, Yunan ile Norveçli, Hintli ile İsveçli, Ermeni ile İrlandalı da añlaşamaz, añlaşabilmelerini beklemek de mantıklı değildir. Bu örneklerle birebir beñzeyen Türk, Kazak, Çuvaş, Uygur, Özbek, Hakas’ıñ da añlaşabilmelerini beklemek mantıksız olacaktır.

 

Câhil Türkler

Sevan Nişanyan’ıñ, Taraf güncülünde (gazetesinde) yayımlanan Evlek başlıklı yazısını aktarıyorum;

Karasabanı toprağa saplayıp öküzleri dehledin mi tarlanın bir ucundan öbür ucuna bir yarık açılır. Bu yarığa Anadolu’da evlek derler. Domates fidesi dikmek için çapayla açtığın yarık da evlektir. İstanbul’da otururken ben de bilmezdim, sonradan öğrendim.

1490 küsur tarihli Cami-ül Fürs’te aynen bu anlamda geçiyor. Kim bilir daha eskidir ama çok çok da eski değil, Ortaasya’dan gelen pakette yok, Türklerin bu coğrafyada öğrendiği yeni kavramlardan biri. Rumcası auláki diye yazılır, avláki okunur. Rumcadan Türkçeye geçişlerde kalın seslinin çoğu zaman ince sesliye döndüğünü, vurgusuz ekin de düştüğünü daha önce belirtmiştim. Dolayısıyla avláki > evlek.

Daha da eskiye gidersek antik Yunanca aúlaks, tam aynı anlamda. Sondaki –s eril nominatif ekidir, modern Yunancada daima düşer, sesli ile yapılan ad eklerinden biri gelir, kelime vurgusu da bir sağa yürür. Misal, Eski Yu phálanks sopa, Yeni Yu phalánga aynı anlamda. Bizdeki falaka bundan mı gelir diye yüz senedir tartışmışlar, o batağa girmeye hiç niyetim yok. (Deminki kurala göre Türkçesinin *felenk olması lazım. Ama ya direkt Rumcadan değil de Arapça üzerinden gelmişse? Ya Yunancada lehçe meseleleri varsa? Tahmin edemeyeceğiniz kadar muamma bir kelime falaka.)

Tarımla ilgili çok kelime var halk ağzına Rumcadan aktarılan. Misal: ergátis işçi, ırgat tarım işçisi. Dikráni iki dişli çatal, dirgen aynı. Drapáni Azrailin elindeki alet, tırpan da öyle. Gírisma her çeşit çevirme, kirizma toprağı kürekle altüst etme. Neátos yenilenme, özellikle toprağın yenilenmesi için tarlayı bir yıl boş bırakma, nadas aynı şey. Phyton, okunuşu /fitón/, topraktan biten bitki, çoğulu phytiá (/fitya/); fidan ve fide aynı şey. Kopriá dışkı, gübre bunun tarımsal amaçlı kullanılan çeşidi. Mándra ağıl, mandıra keza. Daha var bir yirmi yirmibeş tane.

Türkler tarlada çalışmayı kimlerden öğrenmiş dersiniz? 

Sayın Nişanyan, yazısınıñ sonunda alaycı bir vurguyla sormuş; “Türkler tarlada çalışmayı kimlerden öğrenmiş dersiñiz?”  Bu yöntemi genellikle, üstü kapalı biçimde, lâfı Türkçe’niñ ve dolayısıyla Türkleriñ aşağı, gelişmemiş olduğuna getirmek isteyenler kullanır. Türkçe’deki yabancı dillerden alınma olan sözcükler örnek gösterilerek, Türkçe’niñ ne deñli yetersiz ve kıt bir dil olduğu îmâ edilir.

Oysa, dilimizdeki çoğu yabancı kökenli sözcüğüñ, eski Türkçeleri mevcuttur. Bu konuyu başka bir başlık altında irdeleyeceğiz.

Bu yazıda, yalñızca Nişanyan’ıñ verdiği örneklere değinelim, meselâ; ırgat < Yunanca ergátês (εργάτης) < ergázomai (εργάζομαι) “çalışmak” kökünden; Türkçesi işçi, çalışan, dirgen < Yunanca dikráni (δικράνι) diiki” + kranonboynuz“, halk ağzılarında çatal da denir, ayrıca burada bir sorun var, Yunanca dikráni > Türkçe’ye geçerken neden /r/ ile /k/ yer değiştirmiş? Dikráni‘nin > *dikren olması daha mantıklı olmaz mıydı? Üstelik bir de /k/ > /g/ olmuş !? Göçüşme olmuş *dikren > *dirken o da > dirgen olmuş denebilir.

 Benim şöyle bir düşüncem var;  Türkçe *ti– “dik olmak” kökünden > dik– “dikmek, dik konuma getirmek” > dir– “yaşamak 2) ayakta olmak 3) canlı olmak” > diril– “dirilmek, canlanmak” (edilgen) > dirilt“canlandırmak 2) ayağa kaldırmak”, Eski Türkçe tire– “diremek” > tirek “sütun, direk”, dönüşlü hâli diren-, ettirgen hâli diret-, ağızlarda yaşamakta olan dirimhayat 2) sağlık“, “ölümlük dirimlik”, diri “canlı”, dik “vertikal, âmûdî” vb.

Kısaca, aynı kökten; *tirgen > dirgen olmuş diyebiliriz (?)  Anadoluda “dayama direği” añlamına da gelir dirgen

Türklerin tarlada çalışmayı bildiklerini, bunu kimseden öğrenmediklerini düşünüyorum, orak, tarlaorum / orut “biçilmiş, orulmuş ot” (<orbiçmekekin, saban, ekim, darı her tür hubûbat“, arpa, buğday, burçak  gibi kelimelerin tamamı Türkçe kökenlidir.

Mandıra‘nıñ Türkçesi ağıl‘dır, diğer Yunanca kelimeleriñ añlamca karşılıkları da her dilde vardır, nadasyenileme” demektir, görüldüğü üzere çok da matah bir añlamı yok, gübre‘niñ Türkçesi tezek, kirizma‘nıñ Türkçesi “döndürme, çevirme“, fidan ve çoğulu fide‘niñ Türkçesi ise bitki, daha eski Türkçesi ösüm‘dür (<ös– “bitmek, büyümek, yetişmek”) Anadolu ağzılarında ösmekbüyümek, boy atmak” fiili yaşamaktadır. Tırpan ise Yunanca drepô (δρεπω) “biçmek, ormak” fiilinden > drépanon (δρέπανον) biçiminde türetilmiştir yâni Türkçe or– > orak ile añlamdaştır.

Yazınıñ başında da değindiğim gibi, dilimizdeki çoğu yabancı kelimeniñ bu şekilde, gerek eski, gerekse hâli hazırda var olan karşılıklarını bulabiliyoruz. Ancak, Türkçede gerçekten de, ne Eski Türkçede, ne de ağızlarda karşılığı olmayan yabancı kökenli kelimeler de var. Kelimeleriñ, Türkçeleşmiş biçimleriñi yazmayacağım, aldığımız dildeki biçimleri ile aktaracağım;

pozavak < Ermenice պոզավակ ; pozhayat kadını” + avakbey, baş, sâhip

ruspî < Farsça رسپى ; “hayat kadını

fâhişe < Arapça فاحشة ; “utanmaz, ahlâksız” < fâhiş فاحش  / fuhuş فحش

kârhâne < Farsça كارخانه ; “fuhşiyat yeri

kahba < Arapça قحبة ; “hayat kadını

zînâ < Arapça زناء ; “gayrimeşrû ilişki

kulampara < Farsça ; غلام پرست ; gulâmoğlan” + perestseven, tapan, düşkün

zampara < Farsça زن پرست ; zenkadın” + perest

kotoş < Ermenice կոտոշ ; “boynuz 2) boynuzlu

Daha bunlar gibi pekçok sözcük var. Biz Türkler de hiçbir şey bilmiyormuşuz doğrusu, iyi ki Anadolu’ya gelmişiz de kültürümüz artmış. Ben de Sayın Nişanyan gibi soruyla bitireyim; Türkler pozavaklığı, ruspîliği, fuhuşu kimlerden öğrenmiş dersiniz?