• avatar

    Yaygın bir bilgisizlik kanısı: “Türkçe yetersiz bir dildir”…
    Daha béğeni yapılmamış.

    tarafından 31 Ocak 2016 gününde yazıldı, 1875 kéz okundu.
    Bu yazıdaki görüş ve tümceleriñ sorumluluğu, yazarıñ kendisinde olup, burada yér almasıyla Türkçesi Varken Topluluğu'nuñ Türkçecilik açısından çoksesli bir yérlik olması amaçlanmıştır.

    Soñ günlerde birçok toplu sanal ortamda (facebook, twitter, ekşisözlük, youtube vb.) sıklıkla karşılaştığım bir konu. Algıda seçicilik midir nedir, soñ zamanlarda hangi toplu sanal ortama girsem, Türkçe ile ilgili türlü yorumlar yapan kişilere düşgeliyorum. Bu yorumcularda gözlemlediğim şey, dilbilim ile ilgili pek bir bilgileri olmadığı hâlde Türkçe hakkında kendilerinden oldukça emin ve özellikle de olumsuz yorumlar yapmaları. Hepsine tek tek yanıt veremeyeceğime göre, buraya bu konuyla ilgili bir yazı yazayım, bu yazıyı okuyan Türkçeseverler de bu tür kişilerle karşılaşıp yanıt verme gereksinimi duyarlarsa, buradan bu yazıyı eşlet-yapıştır yapıversinler diye düşündüm 🙂 Bu yazınıñ bir diğer yazılma amacı da bu konularla ilgili bilgi eksikliği olan, ancak Türkçeye karşı art niyet gütmeyen, gerçekten öğrenme isteği içinde olan kişileri aydıñlatmaktır.

    Söz gelimi, geçenlerde youtube’da Kadir Mısıroğlu’nuñ “Lisan Meselesi” başlıklı bir görütünü (vidyosunu) izledim. Yaklaşık bir saat süren bir konuşma, erinmeden tümünü izledim. Kendisiniñ gerek siyasî gerekse dil konusunda söylediği hemen hemen tüm söylemleriniñ düzeltilmesi gerektiğini düşünsem de yalñızca inanılmaz derecedeki yañlışlarını düzelteceğim kısaca…

    Örneğin, Sayın Mısıroğlu, konuşmasında bir yerde şöyle diyor; “Kemalistler duygu diye bir kelime uydurmuşlar (arada masaya falan da vuruyor, böylelikle konuşmasınıñ daha etkileyici olduğunu düşünüyor sanırım), böyle kelime mi uydurulur? Duymak semi’a (Arapça işitmek) demektir, duygu uydurması hiss‘i karşılamaz”…

    Öñcelikle şunu belirtelim ki duygu sözcüğü oldukça eski bir sözcüğümüz olup diğer Türk Dillerinde de vardır (Özbekçe, Türkmence vb.), Kemalistlerce uydurulmamıştır. Hadi bu sözcüğü Kemalistler ortaya çıkarmış diyelim, bu durumda bile bu sözcüğe yine uydurma diyemeyiz, çünkü Türkçeniñ kurallarına uygun bir biçimde ortaya çıkarıldığı için bu sözcüğe dense dense türetme denir.

    Ahmed Vefîk Paşa’nıñ, 1876 tarihli Lûgât-ı Osmânî adlı sözlüğünde duygu sözcüğü şöyle yer almaktadır

    duygu: mesmûat, malûmat, haber, hiss, idrâk

    Görüldüğü gibi sözcüğüñ 5 ayrı añlamı var ve bunlardan biri de hiss. Diğerleri, mesmûat “duyulan(lar)“, malûmat “bilinen(ler)“, haber ve idrâk. Duymak fiiliniñ Eski Türkçedeki añlamları şöyledir; tuy– “hissetmek, añlamak, fark etmek, algılamak“. Zaman içinde “kulakla algılamak” için de duymak denir olmuş, ancak onuñ ayrı/özel bir fiili vardır; işitmek.

    Kadir Mısıroğlu gibi Osmanlıcı biriniñ Lûgât-ı Osmânî‘ye de “Kemalist uydurma” demeyeceğini umuyor ve diğer inanılmaz yañlışlarına değinerek sürdürüyorum…

    Sayın Mısıroğlu ilgili konuşmasında bir yerde de şöyle diyor; “Arapçada kelimeniñ hem başına, hem ortasına hem de soñuna ek gelir, Türkçede ise yalñızca soña ek gelir. Türkçe de, diğer diller de bu konuda Arapçaya yetişemezler“.

    Bu söylemi dillendiren birkaç kişiye daha düşgeldim ekşisözlük‘te falan… Ekşisözlük ulemâları, Latinceyi, Farsçayı örnek vererek, “Bu dillerde hem öñ ek, hem de soñ ek  vardır, Türkçede ise sadece soñ ek vardır, demek ki Türkçe yetersiz bir dildir” demekteler. Bu deñli bilgisizlik ancak okumakla olur derler ya öyle bir durum…

    Öñce Sayın Mısıroğlu büyüğümüze bir yanıt verelim. Arapçada ek yoktur… Çünkü Arapça bükünlü bir dildir. Söz gelimi kitâb “betik“. Bu sözcüğü Türkçede soñ ek ile çoğul yaparız; betikler. Arapçada ise bükünlülük ile; kûtûb. Şimdi kûtûb sözcüğünüñ neresine hangi ek geldi? Hiçbir yerine ek gelmedi, sözcük büküldü, çünkü diliñ yapısı böyle. Bu söylemler tıpkı şu söylem gibidir; “Zenciler insan mı? Ne öyle kara karalar. İnsan dediğiñ beyaz olur“.  Yani, beğendiğiñiz, üstün kabûl ettiğiñiz bir ırkı esas alıp, diğer ırkları aşağı ya da eksikli görmek ne ise, beğendiğiñiz ya da üstün varsaydığıñız dili esas alıp, diğer dillere ve yapılarına da o açıdan bakıp aşağılamaya çalışmak, yetersiz sanmak da düpedüz ırkçılıktır.

    Gelelim öñ ek ve soñ ek konusuna. Dilbilim konusunda bilgi eksikliği olan kişiler, Türkçede yapısı gereği öñ ek olmamasını yetersizlik sanıyorlar, oysa bu bir yetersizlik değildir, bu durumuñ işlevsellik açısından bir eksiklik yarattığı da yoktur. Örneklerle gidelim

    Öñ eklere iye bir dil olan Farsça ile Türkçeyi muhâkemet’ûl lugateyn edelim 🙂

    Farsça > âb
    Türkçe > su

    F > + (olumsuzluk eki, öñe gelir)
    T > +sIz (olumsuzluk eki, soña gelir)

    F > âb
    T > susuz

    Ee? N’oldu? Birinde ek öñe diğerinde soña geldi, kattıkları añlamda bir farklılık yok.

    Bir de  soñ ek örneği verelim

    F > âbdâr
    T > sulu

    Farsça da bu örnekte yetersiz bir dile mi dönüştü örneğin? 🙂

    Örnekleri sürdürelim

    F > âbdârî < âb-dârî (iki soñ ek arka arkaya geldi)
    T > sululuk < su-luluk (iki soñ ek arka arkaya geldi)

    Şimdi de Farsçada hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmesi durumuna bir örnek verelim

    F > âbî < + (öñe ek geldi) âb (kök sözcük) +î (soña da ek geldi)
    T > susuzluk < su (kök sözcük) +suz (soña ek geldi) +luk (soña ikinci bir ek daha geldi)

    Görüldüğü gibi, Farsçada aynı anda bir öñe bir de soña ek gelebilmesi, ilgili dile hiçbir artı katmıyor, aynı işlev Türkçede arka arkaya gelen iki soñ ek ile görülüyor.

    Ayrıca, Farsçada sözcük başına arka arkaya iki öñ ek gelemezken, Türkçede soña takılabilen eklerde bir sınır yoktur. Söz gelimi Farsçada susuzlaştırılmak ya da susuzlaştırılabilirlik gibi sözcükler oluşturulamaz. Örneğin, Türkçeyi üstün görmeye eğilimli biri de bu gibi tekil örnekler üzerinden yola çıkarak; “Dünyadaki hiçbir dil Türkçe ile boy ölçüşemez” de diyebilir, ancak bunu diyen kişiniñ de “Türkçe yetersiz bir dildir” diyenler gibi, dilbilim konusunda bilgisiz olduğu yargısına varırız. Dilleriñ yapıları ayrıdır. Bir dil, ille de ilgili kişiniñ beğendiği dile beñzemek durumunda değildir.

    Latince üzerinden de bir iki örnek verelim

    Söz gelimi > construction

    bu sözcükte bir öñ ek > con
    bir fiil gövdesi > struc
    bir de soñ ek vardır >-tion

    Yani hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmiş. Dilbilim ulemâlarına(!) göre Türkçede olmayan bir durum gerçekleşmiş yani 🙂

    Acaba gerçekten de öyle mi? Bakmamız gereken, nereye hangi ekiñ geldiği değildir, gelen ekleriñ işlevleridir.

    Bu sözcüğü Türkçeye “birebir” çevirirsek karşılığı > yığınlanma‘dır (ya da yığınlaşma)

    Latincedeki con+/com+ eki Türkçedeki –lAş-, kimileyinse –lAn– eklerine tekâbül eder (structure fiili ise “yığmak 2. birikmek” demektir), soñdaki –tion eki için de Türkçedeki –mA ya da –m hatta -ş  ekleriyle beñzeşir diyebiliriz. Tabii, zaman içinde structure fiili “dikmek 2. inşâ etmek” añlamlarını da kazandığından, construction sözcüğünü Türkçeye yapılanma, yapılanım ya da yapılanış biçimlerinde çevirebiliriz (sözcükler, ekleriyle “birebir” örtüşsün ve konu añlaşılsın diye bu Türkçe örnekleri veriyorum, yoksa yapı deyip geçebiliriz).

    Latincede bir öñe con-, bir de soña –tion ekleri aynı anda gelmiştir, Türkçede ise yapı-lanma biçiminde arka arkaya iki ek gelmiştir. Yani ortada eksiklik ya da yetersizlik olarak adlandırabileceğimiz bir durum yoktur. Ona bakarsañız Latincede de arka arkaya iki ek gelmemiştir, ee? Bu bir eksiklik ya da yetersizlik midir? 🙂

    Latincede, bir sözcüğe öñ ek olarak arka arkaya en fazla 2 ek gelebilir. Örneğin > deconstruction

    Bu örnekte, öñde bir de– eki, bir de con– eki vardır, sözcüğüñ soñunda da –tion ekiyle birlikte sözcükte bulunan toplam ek sayısı 3’tür. Bu sözcüğe eñ fazla 1 ek daha getirebilirsiñiz, örneğin > deconstructionist (mevcut sözcüğe –ist eklendi)Bu sözcüğe daha fazla ek getirebilme olanağıñız yoktur. Yani Latince, öñ ek ve soñ ek alabilen diller içinde, arka arkaya 2 öñ ek alabilmesiyle eñ türetgen dildir, ancak buna karşın Latincede, bir sözcüğüñ alıp alabileceği toplam ek sayısı 2 öñ + 2 soñ ek ile toplamda 4 ektir. Türkçede ise yalñızca soñ ekler vardır ancak sözcüklere gelebilecek olan ekler 4 ile sınırlı değildir… Şimdi bu seçmece örnek üzerinden yola çıkarak; “Latince, Türkçeye göre daha yetersiz bir dildir” denebilir mi?

    Latincede türeyebilecek, sınır sözcüklerden bir örnek olan > “decon-struc-tionist ile ekleriñ “birebir” örnek olması açısından Türkçesi “yapı-sızlaşma” olur. Oysa, aslında bu türetim eksik ve yetersiz‘dir. Çünkü, tam ve yeterli türetim > yapı-sızlaştırma olmalıdır ve Latincede bu Türkçe örnekteki –tır– ettirgenlik ekiniñ bir karşılığı bulunmamaktadır. Tıpkı Türkçe yürüteç sözcüğünüñ İngilizcesiniñ olmayışı gibi. İngilizcede walker denir, ancak bu sözcük yürüyücü demektir, İngilizcede (ve diğer Hint-Avrupa dillerinde) Türkçedeki ettirgen yapı eki gibi bir ek yoktur. Türkçede yürüyücü ile yürütücü iki ayrı türetimdir. Latince, Farsça, İngilizce gibi dillerde Türkçedeki yürüteç sözcüğünüñ “birebir” bir karşılığı olmadığı gibi türetilemez de. Hele hele yürüttüreç, yürüttürttüreç gibi duble duble ettirgenleriñ hiç mi hiç türetimi olamaz doğal olarak 🙂 Tabii ki soñ yazdıkarım uç örnekler, ancak sadece soñdan eklemeli bir dil olan Türkçede türetilmeleri olanaklıdır

    Bu örnekleri şunuñ için verdim, bu ve beñzeri örnekler üzerinden, art niyetli, amacı diğer dilleri aşağılamak olan bir Türkçü, pek rahat Hint-Avrupa Dillerini, Arapçayı vb. aşağılayabilir, bu dilleri yetersiz ilân edebilir, kendince tabii. İşte, “Türkçede öñ ek yok, Türkçede şu yok, bu yok, demek ki Türkçe yetersiz bir dil… bik bik” diyenler de, deñizden bir kova su alıp “Deñiz bu kovadaki su kadardır” diyen biriniñ durumundadırlar. Türkçeyi kendi bildiklerinden ibâret sanıyorlar.

    Sayın Kadir Mısıroğlu da bu kişilerden biri. Yukarıda değindiğim konuşmasınıñ bir yerinde de şöyle diyor; “Neymiş? Kadim Türkçede yırşiir” demekmiş, ee? Şiir’e yır demekle neyi murâd ediyorsuñ? Bu ölmüş kelimeyi diriltmekle eline ne geçecek? Hadi şiir’e yır dedik diyelim, peki şâir‘e ne diyeceğiz yırlayan mı?” (kendisini diñlemekte olan hâzirûn bu espri üzerine gülüyor)…

    Yanıt: Kadim Türkçede yır (ya da ır) “şiir” değil “şarkı, türkü” demektir. Yır söyleyene de *yırlayan değil yırcı denir. Kadim Türkçede koşukşiir” demektir, koşuk söyleyene de, koşuğu kopuz, bağlama vb. eşliğinde söylüyorsa ozan,  kopuzsuz, bağlamasız söylüyor ya da yazıyorsa koşukçu denir. Kadim Türkçede “şiir” añlamına gelen bir diğer söz de yine aynı kökten gelen koşku‘dur, günümüzde bu sözcük Türkmencede goşgışarkı sözü, şiir, lyric” añlamında yaşamaktadır. Okul yıllarından hatırladığımız koşma “beyit” sözcüğü de aynı < koş– “beyit dizmek 2. uyaklı söz yazmak” kökünden gelir.

    Şiir yerine koşuk, şarkı yerine yır demekteki murâdımız ne? Siziñ dil yerine lîsan, duygu yerine hiss demeñizdeki murâdla beñzer bir murâd.

    Örneğin, dilimize Arap özenticiliği yoluyla, soñradan alınmış olan kitap sözcüğü, dilimizde hepi topu 947 yıldır kullanılmaktadır (evet, ilk kayıt tarihi kesindir > Kutadgu Bilig- 1069, daha öñceki hiçbir Türkçe yazılı kayıtta geçmez). Oysa öz dilimizden olan betik sözcüğünüñ ilk yazılı kaydını esas aldığımızda 1281 yıllık olduğunu görürüz (Orkun Yazıtları – 735). Betik/bitig sözcüğü ayrıca yine Ahmed Vefîk Paşa’nıñ Lûgât-ı Osmânî’sinde bulunur (biti: mektup, muharrerât “her türlü yazılı şey“). Ayrıca Tabgaç Türklerinden söz eden Çin kayıtlarında bitigçi yazıcı, kâtip” sözcüğü geçmektedir. Bu kaydı ilk kayıt kabûl edecek olursak (tarih 386) betik sözcüğü 1630 yıllık kabûl edilebilir. Basit bir sayımlamayla > 1630-947 = 683. Yani betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 683 yıl daha eski olup, köken olarak da öz Türkçedir. Orkun Yazıtlarını esas alsak > 1281-947 = 334. Yine, betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 334 yıl daha fazladır.

    Özetle, aslında bizi eñ iyi añlaması gerekenler Osmanlıcılardır. Kendileri nasıl ki zorla dayatılmış olan sözcükleri ve alfabeyi kabûl edemiyorlarsa, bizler de atalarımıza zorla dayatılan Arap Alfabesini ve Arapça sözcükleri kabûl edemiyoruz. Türkler Arap Alfabesine davul zurnayla geçmediler, dilimize onca Arapça sözcük tüm Türkleriñ onayı ve göñüllülüğüyle sokulmadı. Bu meselesiniñ eñ başına dek gidersek Osmanlıcılar haksız çıkar, haberleri olsun.


    Açıklama: Eski Türkçedeki bétigyazılı olan şey 2. kitap, kitâbe” sözcüğü < béti– “sayfalamak, yazmak” < bétsayfa 2. satıh, yüz, yüzey” kökünden gelir. Dilimizde “béti beñzi atmak” deyiminde bét (“yüz” añlamıyla) sözcüğü yaşamaktadır. Öbür Türk Dillerinde de bétyüz, yüzey 2. safya” sözcüğü, bizdeki gibi unutturulmadığı için işlek olarak kullanılır.

    Sevan Nişanyan, köken bilgisi sözlüğünde, betik maddesinde şöyle bir yorumda bulunmuş

    “TTü biti biçimi 20. yy başlarına dek tedavülde iken, Dil Devrimi döneminde arkaik betik biçiminin tercih edildiği görülür.”

    Evet, bunuñ nedeni Eski Türkçedeki /-g/ ekiniñ iki seslemli (heceli) ve sert ünsüz içeren fiil köklerinden soñra kurallı olarak > /-k/ olmasıdır. Bu ek, tek seslemli fiillerden soñra ise yiter. Örnek: Eski Türkçe yazıg > Günümüz Türkçesi yazı (yaz- tek seslemli), Eski Türkçe turug > duru (dur- tek seslemli), ancak Eski Türkçe yakışıgyakışan, yaraşıklı, güzel” > *yakşıg > yakışık (diğer Türk Dillerinde yakşı) çünkü yakış– fiili iki seslemli ve sert ünsüzlüdür, bu nedenle yakışık olur. Bu örnekteki gibi beti– fiili de iki seslemli olduğu ve sert ünsüz olan -t- sesini içerdiği için günümüz Türkiye Türkçesinde biti değil betik olur. Biti biçimi halk ağızlarındaki yaşayan biçimidir, ancak yazı dilinde biti kullanılamaz. Nasıl ki diğer sözcükleriñ halk ağızlarındaki biçimlerini yazı dilinde kullanmıyorsak (dimek, yimek, badılcan, gapı, guş vb.) betik sözcüğünüñ de halk ağızlarındaki biçimi yazı dilinde kullanılamaz.


    Alp Temirbek

    Değerleme:

yukarı çık