İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Varoluşun Dayanılmaz Ağırlığı

Yitiğim, yitiksin, yitik; yitiğiz, yitiksiniz, yitikler. Bu önad çekimi, nereden çıktı? Oysa besleyegeldiğim, yitiklik duygusu değil midir? Kendi yaşamında yitip gitmişlik. Hepsi, bu mu? Hani kötümserlikten geçip iyimserliğe uğrak vererek gerçekçilikte varım kılmıştım!? (Gene de, yitiklik duygusuna kapıladuruyorsam; bunu, kötümserliğe yormamalı. Bu, gerçeğin büsbütün kendisi de ondan… Demek – şimdi bile – gerçekçiyim.). Kişi, “varoluşun dayanılmaz ağırlığını” duymayagörsün; hangi duygulara kapılmaz; dahası, neler düşünmez! Bununla birlikte, özdeş ağırlığı, duyan ya da duymaları, gereken başkalarına bakıp avunmak, olanaklı: Onlar, yaşayagidiyorlarsa; ben, niçin varlığımı, sürdürmeyeyim? Onca çok birey, yanılmış, yanılıyor olamaz. Üstelik nice yüzyıl, giderek çağ, boşuna geçirilmiş bulunamaz ib. Tutturgan sayılmam. Bundan ötürü, yazının başlığına göz atıp kötümserlik yazını, yapacağım sanılmaya. Beri yanda bir arayış içinde bulunduğum, ortada. Bakayım; denememin süreği, nite olacak?

Önceleri yitir(g)en olduğumu, düşünürdüm. Sanki bütün evren, bana karşıydı. Yaşamınsa bana özgü bir kötülüğü, var gibiydi. İşte, o sürevler varoluşun dayanılmaz ağırlığını, iliklerimde duyardım! Hiçbir olumsuzluk, kalımlı değildir. Sözünü, ettiğim sorun, yılların akışıyla – kendiliğindenmişçesine – çözülecekti. Nitekim öyle oldu. Gelgelelim çok acı çekildikten sonra… Şimdiki durumda yitirmiyor muyum? Yitiriyorum. Ancak, kazanıyorum da. Bu bakımdan öbürleriyle özdeşleştim anlayacağınız: Yaşayan, yitirir de, kazanır da. Eşdeyişle yaşam, bir kazanımlar ile yitirimler bileşkesidir. Kimimiz, daha çok kazanır; kimimiz, daha çok yitirir. Ne ki, ölüm, hepimizi eşitler. Kazanç ile yitim, yaşayanlar için anlamlı, önemlidir. Demek ölüler, kazanmaz da, yitirmez de. Ölüm, saltık bir “yokolum”dur. (Burada çevrime doğaötesi [örneğin öteevren inancı] giriyor. İyisi mi, o konuyu, eşelemeyeyim. Böylece kendi izdemimden kopmamış olurum.)

Varoluşun dayanılmaz ağırlığını, gidermenin ya da – en azından – azaltmanın bir yolu, yok mudur ola? Bence vardır. Örneğin dil ile yazın gibi. Gerçekten dille, yazınla ilgilenmenin sağaltıcı etkisi, yadsınamaz. Bundan dolayı, dilseverlik ile yazıncılık – tin sağaltmanları, ne derlerse desinler1 – bir tin sağaltımı yöntemi sayılmalı: Kendinle, başkalarıyla uğraşacağına dili(ni) geliştirip özleştirerek varsıllaştırmaya çalışmaklık ile yazınsal türlerden en az birinde odaklanıp biçemini, yetkinleştirmeye çabalamaklık. Bu etkinlikler, kimilerince azımsanıp küçümsense de; kişisel uğraşlar olarak ele alındığında; hiç yoktan iyidir. Demek boşluğu, biraz olsun doldurmaya yarar. (Boşluk, varoluşsaldır. Eksiklik, yoksunluk duygusu ile yetersizlik anlamlarına gelir.). Kısacası, yalnızca dile, yazına bel bağlanamaz; onlardan umut kesilmez de. Dil ile yazın, uygarlığımızın “dayantı”sıdır. Bu gerçeği, hep anımsamakta yarar, bulunuyor.

Kimi kez gönlümde körpecik bir umudun sürgün verdiğini, duyarım. Sayısız olanak ile olasılık, benden yana, benim için var gibidir. O aralık varoluşun dayanılmaz ağırlığı, üstümden kalkayazar. Sanki göçmen bir kuş denli özgürümdür. Ne ki, bu, yalnızca bir duygulanımdır. (O, kıpılık bir erinçtir.). Varoluş, olanca ağırlığıyla – belki öncekinden ağır bir biçimde – bana abanmakta gecikmez anlayacağınız. Başkalarına da böyle olmuş mudur, olur mu? Bunu, bilmiyorum. Belki var olmak, o ağırlığı, duymak; yavaş yavaş yokoluşa sürüklenmektir. Burada usa bir tür “varoluşçuluk” güttüğüm, gelebilir. Oysa benim o tarakta dahi bezim, yok. Birtakım duygularımı, düşüncelerimi, özdenlikle ortaya dökmekteyim. Hepsi, bu. Doğrusu, tutturgan olmadığımı, söylemiştim. Şimdiyse döktürgen olmayı, kalmayı, dilediğimi ekleyeyim. Kim bilir, varoluş – kişigillerin varoluşu – bireylerin azar azar, ancak kesenkes yok olmalarıyla gerçekleşiyordur. Düşünür müşünür olmadığıma göre; daha derine inmeyeyim.

Kendimi, dinlediğim kanısında değilim. Diyeceğim, varoluşun dayanılmaz ağırlığı diye bir nen, gerçekten bulunuyor. “O, dayanılmazsa; onun altında ezilmemiz gerekmez mi?” diye sorabilirsiniz. Yanıtlayayım: Buradaki dayanılmazlık, umarsızlığımızı anlatmakta: Varoluşun ağırlığına – bal gibi – dayanılıyor. Demek başka seçenek ya da umar, yok. Gene de, söz konusu ağırlık, var olmasa – hani yok mu! – usumuzu, yitirivereceğimizden korkarım. Öyleyse, varoluşsal ağırlığın (buna “bunaltı/kaygı” da, denebilir) olumlu bir yanı, bulunmuyor sayılmaz. Peki, onu, siz de, duymuyor musunuz? Özellikle kendinizle baş başa kaldığınızda; demek örneğin geceleyin yattığınızda?.. Bencileyin duygun, düşüngenseniz; kuşkusuz duyarsınız. Ya yeğnilik?.. diyeceksiniz. Biz, hiç mi yeğnilik, duymayacağız? Belki durumlar ile koşullar, yeğleştiğinde; başka bir deyişle yeryüzündeki yaşam, daha sürülesi olduğunda; azıcık yeğnilik, duyarız. Şimdilik varoluşun dayanılmaz ağırlığına2 yargılıyız. Bu ağırlığı, daha az, seyrek duymanın yoluysa, yarayışlı işlerle uğraşıp güzel yapıtlar, kotarmaktan geçiyor. Yoksa – dağlara taşlara! − çıldırıp yiteriz. Diyesim, tüm buydu.


_________________________

1 Gerçekte tin sağaltmanlığı ile dil-yazın ilişkisi, başlıbaşına bir araştırma konusudur. Ben – kendi payıma – şimdiye değin öz-Türkçeci bir tin sağaltmanına düşgelmediğimi, söyleyebilirim. Yazınsal olaraksa Kafka, Kanetti okumuş/okuyan tin sağaltmanlarıyla karşılaştım. Ancak, salt bu; yazınseverliği, imlemese gerek. (Ne yapacaksınız! Türk tin sağaltmanları, böyleler.)

2 Beni, “aşırmacılık”la suçlayabilecek eleştirmenlere karşı bu yazı boyunca Kundera’nın ünlü genöyküsünü, anıştırdığımı, açıkça söyleyeyim. (Buradan bütün yazıncılara esenlik olsun!)