İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Uydurma söz yapmayız, yapma yola sapmayız

Türkçe’yi savunanları ikiye ayırabiliriz. Birisi “öz türkçeciler”, öbürü “yaşayan türkçeciler”.

Öz türkçecilere  göre, tüm sözcükleriñ özü olmalıdır. Dil tümden arınmalı, yüzde yüz arı olmalıdır. Yaşayan türkçecilere göre ise, kökleşmiş, dile girmiş, karşılığı dilde olmayan sözcükler yad (yabancı) olabilir.

Oysa biz topluluk olarak bunlarıñ ortasında bir yerdeyiz. Yüzde yüz arı bir diliñ olmayacağıñı bilir, böylesiñe boş düşler görmeyiz. Buna karşın, dilimizi kısırmış gibi bir kıyıya atmaz, türetme gücünden yararlanır, yad kavramlara karşılık buluruz.

Kullandığımız sözcükler yüzünden katı eleştiriler alıyoruz. Oysa kullandıklarımızıñ neredeyse tümü Türkçe’niñ öz söz vârlığıdır. Bunları ya Asya’daki soydaşlarımızıñ dilinden ya Anadolu ağzıñdan ya da eski Türkçe’den diriltmekteyiz.

Özellikle diriltme konusunda Ziya Gökalp’iñ dizeleriñi sıklıkla önümüze atmaktadırlar.

Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş, Türkçedir;
Eski köke tapmayız.

Oysa bu dizeleri kendi yazmamışcasına, “mefkūre, şe’niyet, selikıyyat” gibi bir yığın yad kökenli sözcük “uydurmakta” herhangi bir sakınca görmez. Bu arada, kendi ilginç yaratılarınıñ dilimize yerleşmesiñi beklerken, “tanık, sayrı…” gibi  öz Türkçe sözcükleriñ hiçbir oğur (zaman) yeñiden diriltiliyemecekleriñi “güñaydıñ” gibi bir Türkçe sözcüğüñ tutunmasınıñ olanaksız olduğuñu kesinler. Ziya Gökalp’iñ katkıları vardır kuşkusuz ançıp (ama) böyle ilginç davranışlarıyla da önümüzü kesmektedir.

Dil Devrimi, bitmiş değil. Dildeki yad söz oranı %98-99 oranlarıña çıkıncaya dek sürecektir. Dil durağan değil, işleyendir. Devrimde ise işleme hızına, hız katmış, Osmanlı dönemindeki aksakları baş döndürü bir biçimde aşmıştır. O dönemlerde sözcüklerle dalga geçenleri biliyoruz, onlarıñ torunları aynı işleri bugün dedeleriñi aratmaksızıñ sürdürmektedir. Biz bunlarıñ uzağında çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Nurullah Ataç’ıñ 1945’de dediği gibi;

Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil eñ aşağı yüz yıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor? Bir kişi öyle dilemiş, buyurmuş da onun için mi değişiyor? Olur mu öyle neñ? Yüz yıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı vâr, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor da onları genişletmek istiyor.

Yaptıklarımız konusunda eñ sık altığımız eleştirilerden biri de, sözcükleriñ bu yerlik (web sitesi) dışına çıkamayacak olması, yazdıklarımız ile sınırlı kalacağıdır. Oysa yañılmaktadırlar. Biliyoruz ki, sözcüğüñ dile yerleşmesi yazı dilinde başlar.

Falih Rıfkı Atay’ıñ bir eleştirisi şöyle; “Özleştirmeciler sayoğur, say yerde uygurlarlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde içtenlik diye birneñ aramak koca bir yalandır.”

Eleştirilerde adı geçen sözcükleri, şimdilerde sıradan, alışıla gelmiş bir biçimde kullanıyor, hiç de yadırgamıyoruz. İşte bu yüzden özleştirme yazıda başlar. Bu yerlikte yazılan yazılar gibi, günlük yaşantımızda konuşmuyoruz. Bunu beklemek de yañlış olur. Biz de sıradan kişileriz, yeñi sözcükleri önce yazımızda diriltiyor, soñra yaşantımıza sokuyoruz. Gün gelecek, bizimle dalga geçilen sözcükler sıradanlaşacak. Toplum dili ile dalga geçen aydın kesimi sürekli olacaktır, ançıp biliniz ki, bunlarıñ çabası boşunadır, dil devrimi durdurulumaz.

“Türkçemiziñ güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, örñeğin o cânım rüyâ’yı çüşten farkı olmayan düş, hâtırayı anı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzıñdan çıkar gibi bir sesle söylenen ödül sözcüğü de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz sözcükler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır.” diyen aydıñlarımız da olmuştur. A. Fenik gibi, F. Baysal gibi, E. Bayrakdaroğlu gibi.

Toplum dili böyle aşağılanmaları yaşasa da özleştirme tüm hızıyla sürmüştür, sürmektedirde… Dr. Kâmile İmer’iñ yaptığı araştırmalara göre, 1931 yılıñda bir güncedeki çav (haber) diliñdeki Türkçe oranı %35’lerde imiş. 1965’li yıllarda bu oran %60’lara dek çıkmış. 10 yıl soñra %70’leri bulan bu oran 1981’de %80’leri görmüş. Dil devrimiñi benimseyen yazarlarda ise bu oran %92’lerdeymiş.

Doyumsuz bir dil için %98-99 oranıñda öz dilden sözcük olmalıdır. Bu böyle oluncaya dek de özleştirme sürecektir. Çünkü biz biliyoruz ki, dildeki yad sözcükler, çorbaya atılan tuza benzer. Tuz fazla olursa yemeğiñ tadı kaçar, az olursa da yemek tatsız olur.

Gökbey ULUÇ

________________________________________
Kaynakça
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, betler 36,48,64,70,149
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, betler 119-146
Nurullah Ataç, Ataç, bet 113
Dr. Kâmile İmer, Atatürk’ün Yolunda Türk Dil Devrimi, bet 68

 

2 cevap

  1. avatar Şâkir AŞÇI dedi ki:

    Yazıyı çok beğendim, dilin değişmesi belirttiğiniz gibi ha deyince olmaz. Ancak bir yerlerden başlamak gerek, dediğiniz gibi buradaki türetimlerin konuşma dilinde anında görülmesini beklemek yanlış olur. Yıllardır kulağımızın alışık olduğu, kimi zaman mantığımızın bile “Bunu kullansana işte!” diye karşı çıktığı sözcükler var, yıllara karşı çıkıp bu sözcükleri kovmak biraz zaman alacak, ancak her ne kadar şu anki toplumun Öztürkçe’ye tıpkı bir Japoncaymış, Hintçeymiş gibi hiç anlamadığı bir dil gözüyle baktığının ayırdında olsam da, zamanla bu kendimize yabancılığımızın ortadan kalkacağına inanıyorum, çok olumlu bakıyorum. Dil konusunda değindiğiniz nokta doğru, ve amacınızı çok iyi anlıyorum, özellikle Türkçenin gücü yetersiz diyen dengesizlerin bu yerliği, yazılarınızı okuması gerekir. Kendim Öztürkçe kullandığımı söyleyemem konuşmalarımda, dediğiniz gibi ilk önce yazıyla başlıyor, konuşmaya geçmesi için zaman gerekiyor, ayrıca konuşurken birkaç sözcük denemem oldu (örneğin internet için ağbaşı, otomatik için özişler gibi), ancak bu sözcükleri dillendirdiğimde aldığım tepkiler çok tuhaf oldu, açıklama yaptığımda beni anlayan kişiler oldu doğal olarak, yalnız yine de konuşurken türetim sözcüklerin kullanılması şimdilik tuhaf karşılanıyor, ilk kullanımlarımda bana da tuhaf geldiğini yalanlayamam, ancak zamanla sevmeye başlıyorum, yabancı olanı dışlıyorum, kendi ülkene git diyorum. Çabalarınızı çok anlamlı ve yerinde buluyorum, sadece zaman gereksinimimiz var.

  2. avatar Oktay DOĞANGÜN dedi ki:

    Konuşma sırasında alışılmadık sözcükleri kullandığıŋızda konu oraya kaymak zorunda kalıyor. Bu yüzden bir geçiş olması gerekiyor, alıştırma aşaması. Bazen sunum ya da seminer verirken, kullandığım sözcükleri yansıya yazıyorum ama ağzımdan bilindiği çıkıyor. Böylece bir geçiş sağlıyorum. Soŋrasında konuşurken de Türkçe olanı kullanagidiyorum.

Yorumlar kapatıldı.