İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Ülküsünü Yitiren Ulus

Neden böyle oldu(k)? Baksanız a!: Hanidir savruluyoruz. Savruldukça ülkümüzden uzaklaşıyoruz. Oysa başlangıçta, demek Kamuerkinin ilk yıllarında artık yitirenler değil, kazananlar olacağımıza ilişkin sarsılmaz bir güvenimiz, inancımız vardı. Neden sonra gene yenilmeye ya da yitirmeye başladık. Sonuçlar ortada. Kurtarıcı bekler olduk ya, bilmek gerek: Kurtarıcı murtarıcı yok, gelmeyecek. (Atatürk bizim için ongunca bir “düşgelim”di. Ancak, sanılanın tersine, geçmişçe yinelenmeden oluşma değildir: Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendi başımızın umarına bakmalıyız.). Sonda söylenebilecek olanı başta söylememde yarar bulunuyor: Ülküsünü yitiren ulus yit(ir)meye yargılıdır. Büsbütün yok olmadan durup düşünmemiz gerekir. Ancak, düşüncesiz bir toplum olup çıktık. Kimileri toplumca bir us tutulması yaşadığımızı ileri sürmekte. Şu var ki, değme tutulma kısa-sürelidir. Öyleyse, bize başka bir tanı konması gerekiyor. (Tanı konmaksızın sağaltım uygulan[a]maz.). Bu denemede söz konusu tanıyı koyup kendimce bir sağaltım önermeye çalışacağım. Sağaltman değilsem de bir Türk olarak Türklerin sorunları üzerinde baş yorma ülevimin var olduğu kanısındayım. Demek dışarıdan içselleme okumuyorum, okumayacağım. Çıkmazda çıkar yol arayan biriyim. O denli çok!

Gidişin yaman olduğu apaçık. Gelgelelim gidiş bencileyin kişiler için yaman olagelmiştir, yaman olagidecektir. Gene de, sorunları saptayıp çözüm üretmede yarar var. Ülküsüzlük çok kötü. Ancak, ona yol açan etmenler nelerdi? Kim bilir, şimdi bu etmenleri ele almam gerekiyor. Ülküsüzlüğe yol açmış etmenler deyince, usuma ilkin şunlar geliyor: başakçacılık, demek sömürü ile yayılmacılık; bir de, ülkedeki sömürü işbirlikçisi kesim ile onun etkinlikleri. Kuşkusuz bunları adlı adınca saptayı-saptayıvermek yetmez; söz konusu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunmak gerekir. O çözüm önerilerini dizimlemeden kendi düşünyapısal konumumu açıkça bildirmemde yarar bulunuyor: Ben “ulusal toplumculuk”1 gütmekteyim. Demek toplumculuk ile ulusçuluk – doğallıkla özgürlükçülük dayantı alınarak – birlikte güdülebilir kanısındayım. Dahası, ulusal toplumculuğun Atatürkçülüğü2 de kapsadığını, daha doğrusu, Atatürkçülüğün büsbütün kendisi olduğunu düşünmekteyim. Kendimi düşünyapısal olarak böyle konumlandırdıktan sonra alçakgönüllüce çözüm önerilerimi sunabilirim. Şöyle..:

İlk ağızda dil sorununu çözmemiz gerekiyor. Demek Türkçenin geliştirilip özleştirilerek varsıllaştırılması gerek. Bunun tersini yaptıkça dil sorunumuz ağırlaşacaktır. Ülkümüzün çok önemli bir bileşeni ya da öğesi doğru, öz Türkçeydi. Oysa şimdi dil bakımından Düşkünler’i oynuyoruz. Üstelik gidiş dil açısından da son-kerte yaman. Toplum ne idiği belirsiz bir dile alıştırıldı, koşullandırıldı. Söz konusu alışmışlık, koşullanmışlıksa kendilerinden kolayca kurtulunabilecek durumlar değil. Bilindiği üzere, dil bir göstergeler dizgesidir. Bu göstergeler dizgesi büsbütün olumsuzlaşmaya yüz tuttu. Atatürk nite kötülenip unutturulmak isteniyorsa, Dil Devrimini öyle kötüleyip unutturmaya çalışıyorlar. Böylece Dil Devrimi sürdürülmek bir yana, Türkçenin ölmesi için çaba harcanıyor. Buracıkta şunu söyleyeyim: Dil sorunu çözülmeksizin öbür sorunların çözülmesi olanaksızdır. Ortada hiçbir sorun yokmuş gibi davranmaksa bizi hepten “yok-olum”a sürükler. Demek değme kişinin kendisine düşeni yapması gerek. Sorumsuzluğun yerini sorum duygusu almalı. Yoksa dilimiz yozlaştıkça yozlaşacak, bizse gerilemeyi sürdüreceğiz. Doğru, öz Türkçe ülküsü toplumsal düzlemde de yaşama geçirilmeyi bekliyor. Çok geç kalmadan ülkümüze iye çıksak!

İkincileyin eğitim sorunumuzu söz konusu etmem gerekiyor. Ülkemizde bir eğitim sorununun da var olduğu yadsınamaz. Dil sorunu gibi, eğitim sorunu çözümsüz kaldıkça daha çözülemez duruma geliyor. Doğallıkla burada eğitim sözcüğüyle eğitim-öğretim dizgemizin bütününü demek istiyorum. Eğitim-öğretim dizgemizse okullardan oluşma değil, sayılamaz. Okullarımız dahi çok kötü durumda; o ayrı. Bu sorunu çözmek için eğitimin Kamuerkinin başlangıcındaki ulusal niteliğine kavuşturulması önkoşuldur. Demek örneğin Eğitim Bakanlığının denetimindeki okullarda İngilizce öğretime ivedilikle son verilmeli. Görüldüğü üzere, eğitim sorunu dil sorunuyla doğrudan doğruya bağlantılı. Birinin çözülmesi öbürünün çözülmesine bağlı anlayacağınız. Kişilerimizin eğitilmeleri gerek. Dahası, kişilerimizin kendi kendilerini eğitmeleri gerek. Bunlarsa ülkemizde güdülegelen bilmesinlerciliğin bırakılıp yerine aydınlıkçılığın benimsenerek güdülmesiyle olanaklıdır. Bilgisiz, bilinçsiz bir toplum kolaycacık ezilip sömürülür. Bundan ötürü, sözcüğün en geniş anlamında eğitim sil baştan ele alınıp iyileştirilmelidir. Okullar gerekli olmasına gereklidir. Ancak, yetmez. Çocuklarımızı şu usalmaz “yitiklik”ten kurtarmak istiyorsak, eğitim sorununu bir kıpı önce çözmeliyiz. Buysa ancak bilgiyi gerçekten değerseyip önemsemeyle, toplumsal bilinç düzeyini yükseltmeyle olur.

Bugünkü üretim düzenimiz, demek başakçacılık hiç de sağlıklı değildir. Dahası, ulusumuzun ülküsünü yitirmesinde bu üretim düzeninin önemli bir davranca oynadığı besbelli. Öyleyse, başakçacılıktan kurtulmak gerek. Başakçacılık deyince, sömürgecilik ile yayılmacılık usa gelir. Buysa nedensiz değildir. Şundan ötürü..: Sömürgecilik ile yayılmacılık başakçacılığın bulunmazsa olmazlarıdır. Ülküler başakçacılıkla bağdaşmaz. Başakçacı düzende dil, sömürü düzleminde kullanılır. Eğitim iyi (!?) tüketiciler yetiştirmek içindir. Akça dışında bir nenin önemi yoktur ib. Ancak, günümüzde başakçacılık en yaman evresinde bulunuyor olup yeryüzü çapında yaygınlaştığından, ondan kurtulmak son-kerte güçtür. Ayrıca başakçacılığın yerini alması gereken ulusal toplumculuğun yeterince çok tanındığı söylenemez. Doğruyu söylemek gerek: Ulusal toplumculuk şimdiye değin hiçbir ülkede sözcüğün tüm anlamıyla uygulan(a)mamıştır. Bu nedenlerle, kuramsal olarak ülküsel bulunsa da ulusal toplumculuk – yazık ki! – şu kıpıda bir “düşülkü” durumunda bulunuyor. Düşülküleri gerçekleştirmeninse düpedüz olanaksız bulunduğu değme kişice bilinen bir gerçektir. Peki, bu böyle diye yelkenleri suya indirecek miyiz? Yok… Ülkücülük3 çok gereklidir. Ancak, düşülkücülüğe dönüş(türül)mesi gerekmez. Ufak ufak iyileştirmelerle de bir ülkü gerçekleştirilebilir. Devrimin olanaksız, olasısız bulunduğu bir ortamda evrim sürecinin sağlıklı bir biçimde işlemesini sağlamaya çalışmak gerekir. Birikime inanmalıyız: Roma bir günde kurulmamıştı! Dayanç, direşkenlik ile yılmazlık göstermeli. Gerçek bir ülkücü en ufak olumsuzluk karşısında ülküsünden geç(e)mez anlayacağınız.

Doğallıkla dil de, eğitim de, üretim düzeni de yurtyönetiminden doğrudan etkilenir. Bundan ötürü, buracıkta onu ele almamda yarar bulunuyor. Ne yazık ki, ülkemizde yurtyönetimi dahi yürekler acısı bir durumda. Demek onun ülkülerle ya da ülkücülükle uzaktan yakından ilgisi yok. Dizge yalan dolan üzerinde kurulmuş. Bayağılık, çıkarcılık ile yanlışçılıksa gırla. Ben “kurtuluş”u yurtyönetiminde aramam. Gelgelelim bu denli yanlış bir düzene karşı çıkmakta yerden göğe değin ülevli olduğum kanısındayım. Kuşkusuz karşı çıkmak yetmez. Ancak, şu alçak düzenini yıkmaya bir yerden başlamak gerek. Seçimden seçime oy vermek yurttaşlık ödevimizi yaptığımız anlamına gelmez. Etkili, etkin olmalıyız. Yoksa aylıklı köleler olmanın ötesine geçemeyiz. Elerkini sözcüğün gerçek anlamında işler kılmak için bütün bireylerimizin belirli bir bilinç düzeyinin üstünde bulunmaları gerekir. Değme kişiden bir öke olmasını bekleyemeyiz. Şu var ki, gene değme kişiden usunu işletmesini bekleme ülevimiz vardır. Kısacası, yurtyönetimimiz usauygun, dahası aktöreye uygun bir nitelik kazanmadıkça hiçbir ülkü gerçekleştirilemez. Varolan yurtyönetsel yapı büsbütün bir aldatmacadır. Bu böyle biline!

He, Türk ulusu ülküsünü yitirdi. Daha doğrusu, ülkümüz birilerince yok edildi. Burada o “birileri”ni açığa vurmaya gerek bulunmuyor. (Onları gerçekte sağduyulu, sağgörülü değme kişi bilmekte.). Ancak, kötülük odaklarının ülkeyi daha geri götürmek üzere var güçleriyle çalıştığı ortada. Bu durumlar, koşullar içinde – yukarıda sözünü ettiğim – ulusal toplumculuk, varolan dizge yerine yeğlenebilecek, yeğlenmesi gereken en anlamlı seçenek olarak beliriyor. Yuvarsal yayılmacılık yerine barışçıllık ile özgürlükçülük kıyılığında güdülecek bir ulusçuluk ile güre mi güre başakçacılık yerine özel iyeliği büsbütün kaldırmayan, gelgelelim toplumsal yararı ön düzlemde tutan bir düzen, demek toplumculuk gerekli anlayacağınız. “Bunlar parlak düşünceler. Ancak, uygulanabilir mi?” diyeceksiniz. Neden olmaya!? Şu bölücü düzen uygulanabildiğine, uygulandığına göre… Böyle düşününce, gerçekte değme nenin olanaklı, olası bulunduğu anlaşılıyor. Bütün sorun, yığınları bilgilendirip bilinçlendirmede. Doğallıkla aymazlık uykusundan uyandırıp devinime geçirmek üzere… Kuramım – uygulanması çok güç olsa da – denenmeye değer. Şundan ötürü..: Ülküsüz bir toplum tüketim toplumudur. Tüketim toplumuysa önünde sonunda tükenecektir. Nitekim o tükenişin önbelirtilerini dört yanda görmek olanaklı.

Gidiş çok kötü olsa da yapılabilecek nenler şimdi bile bulunuyor. İşe kendimizden başlamalıyız. Demek örneğin – dikine değil, öyle gerektiği için – bilgilenmek, bilinçlenmek gerek. Aydın kesimin gitgide ufalıp etkisizleşiyor olduğu günümüzde bilgilenip bilinçlenmek boştur, boşunadır, denebilir. Oysa bilgi ile bilinç genelgeçer kavramlardır. Ülkemizdeki durumu göz önünde tutarak bilgisizliğe, bilinçsizliğe baş eğmek yaraşık almaz anlayacağınız. Öyleyse, kişi elinden geleni yapmalı. Tek başına, yalnız olsa, kalsa da… Ülküsüz kişi bir güz yaprağı örneği savruladurur. Sonundaysa ezilip kaldırılır. Ülkücülük kuşkusuz kolay değildir. Dahası, ülkücü olmak için tözlü bulunmak gerekir. Ancak, uygarlığa katkıda bulunanlar yalnızca tözlü, giderek ülkücü kimselerdir. Aşırı olumsuz biçimde düşünmek bireyi karayıkıma sürükler. Varolan durumun, gidişin alabildiğine yaman bulunması aşırı kötümserliğin bağışlatıcı nedeni değildir, sayılamaz. Bütün bunları söylemekse iyimserliği öğütlemek anlamına gelmez. Yalnızca ülkümüze kavuşmamız, onu bir daha bırakmamamız gerek. Nite?.. diyeceksiniz. Bu soruyu yukarıda yanıtlamaya çalışmıştım. Gelgelelim söylediklerim yeter bulunmadıysa, şunu anımsatmamda yarar var: Kişi “var” olacaksa, ülküsüyle var olmalıdır. Bir bakıma kişiyi öbür yılkılardan ayıran biricik özellik ülkücülüktür. Artık ülküsüz kalmamamız dileğiyle…

Gökhan Çağlayan

2019 Bozaranı

Atayurt

1 1. Burada İkinci Yeryüzü Savaşı öncesinde Almanyurdu’nda ortaya çıkıp karayıkımsal sonuçlara yol açmış Ulusal Toplumculuk usa gelebilir. Ancak, Hitler’in, yardaklarının güttükleri akım gerçekte ulusal toplumculuk değildi, düpedüz “bütüncüllük”tü. Demek ulusal toplumculuk adı altında bir acımasızlık ile kıyın düzeni kurulmuştu. Benim sözünü ettiğim ulusal toplumculuğunsa Ulusal Toplumculukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Kavram karışıklığına düşmememiz gerek: Değme kavram kötü öndüşünceyle kullanılabilir. Ulusal toplumculuğun başına gelense bu olmuştur.

2 2. Atatürkçülüğüyse Atatürk’ün “bilim”e, “us”a dayalı öğretisi olarak anlamak gerek; yoksa belirli bir derneğin başilkeleri ya da belirli bir toplulukçanın izlencesi olarak değil.

3 3. “Ülkücülük” genel bir kavram olup belirli bir yurtyönetsel topluluğa – düzce, kesinlikle – özgülenemez. Buna göre, olumlu bir ereği bulunan değme kişi – gerçekte – ülkücüdür. Sözcükleri gerçek anlamlarıyla kullanmak gerekir. Yoksa kavram karışıklığına düşülür.