Kategori arşivi: Üyelerimizden

Kızıl Elma

Türk tarihinin önemli bir yerini tutar kızıl elma, her savaştan sonra kızıl elmada görüşürüz diyerek ayrılır, her savaşa kızıl elma diyerek yola çıkarlardı. Kimi zaman Çin olmuştu kızıl elma sarı deniz kıyılarına kadar, kiminde Hindistan en uç noktasına kadar. Ve İstanbul doğunun başkenti, dünyanın  arzuladığı yer, fatih sultan mehmet gibi alp çıkana kadar ulaşılmaz olan. Elbette başarılı olmadı her zaman kızıl elma düşü tarihte Roma ele geçirilemedi ne yazık ki ya da Beç (viyana) kapısından dönüldü iki kez.

 

Olay zaten başarılı olmak değildi hep, olay bir ülküyü barındırmaktı, ereğinin olmasıydı devletin kendi çıkmazından kurtulup gelişme, ilerleme çabasıydı. Kızıl elma ülküsü böylece 2000 yıla yakın yeni yerler ele geçirme, yayılma, gücünü düşmana artı dünyaya gösterme aracı olarak askeri yöntemleri kullandı ancak zaman değişti, batı dünyası düşünce biçimini yeniden biçimlendirdi (rönesans diyoruz kendi aramızda), bizlerse en yaptığımız işi( zamana, yere, koşullara uyum sağlamayı) beceremedik. Dünya öküzün boynuzlarından alında, güneş gezegenimizin üzerinde fır dönmeyi bıraktı, kimse dünyanın sonuna gelip düşmedi ya da günahlarımız dünyanın başımıza yıkılmasına neden olması işin gerçeği bu düşüncelerle onlardan beslenenler oturdukları tahtlardan düştüler, çevrelerinde dönüp duran insanlar artık kendi yörüngelerine yerleştiler insan içinde sıkıştığı düzeni yeniden biçimlendirdi.

 

Peki nasıl başladı bu kabuk değiştirme, tüm dünya (avrupa) üzerindeki ölü toprağından nasıl kurtuldu ? Ne olduda 1000yıla yakın süren dogmalar yerini bilime bıraktı? Nasıl olduda 200.000 yıllık süreçte anca at arabası yapabilmişken, 3-4-5 üçgenin gizemine kapılırken (bir dönem tarikat kurulmuştur) son 300-400 yılda uzaya çıkacak dahası yerleşkeler kuracak düzeye gelmişti? Demek istediğim kısaca hepimizin eğitim öğretim yaşamımız boyunca belki yüzlerce kez karşılaştığımız bir sorunun süslenmiş biçimi yalnızca ’’Rönesans hareketinin başlamasında neler etkili olmuşutur?’’. Ee dedik ya karşılaştık pek çok kez öğrendik ne yanıt verilmesi gerektiğini ve omurilikten yanıt verdik hep ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’,‘’Matbaanın gelişmesiyle bilimsel düşüncenin yayılmasının kolaylaşması’’ gibi tümcelerle yanıt verdik hep ,yanlış sayılmazlardı,ancak yanıtlama biçimimiz; omurilikten, hiç düşünmeden, sorgulamadan neredeyse dogma diyebileceğimiz bir biçimde yanıt vermek bu düşünce devrimine gerçekte ne kadar Fransız kaldığımızın, devrimin filizlendiği 1400lü yıllardan bir arpa boyu ilerleyemediğimizin yalnızca eski dogmalarımızın yerine yeni dogmalar(dogma,dogmadır; neden nasıl olduğunu bilmiyorsan, sorgulamıyorsan, eleştirmiyorsan, irdelemiyorsan o dogmadır) koyduğumuzun en büyük göstergesidir.

Peki kuramsal olarak doğru olan, yutumluk bu tümceler içlerinde ne gizliyor, omurilikten konuşmayı,yaşamayı bırakıp beynimizi kullansak bu tümceler bizlere ne anlatır? Gelin birlikte irdeleyelim bu iki tümcenin belkide bunun gibi onlarca tümcenin gerçekte ne söylemek istediğine. Bana kalırsa  ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’ işin özüdür, peki yazar burada ne demek istiyor. Hemen yanlış yanıtı söyliyim geçmiş dönem bilginleri evrenin tüm sırlarını çözmemişti, bu çevrilen eserlerde tüm bilgiler gizli değildi. Gerçekte anlatılmak istenense biraz daha dolambaçlı olmakla birlikte bizim ana konumuzu oluşturuyor ek olarak kaç yüzyıldır kaldığımız yeri gösteriyor. O günlerde İtalyada ya da dünyanın her köşesindeki bilim insanları latince ya da arapça bilmiyorlar mıydı? Neden kendi dillerine çevirmek gereği duydular? İşte yüz yıllık düğüm burada çözülüyor. Dönemin bilim insanları bir düşünce üretebilmek kendi diliyle çalışması gerektiğini kendi diliyle çalışması gerektiğini anlamasına karşın, 600 yıl sonra kimileri yapmaya çalıştığımız dönüşümü yanlış bulmakta belki bir yerden kulaklarına fısıldanan belkide algılayabildikleri kadarıyla günümüzde bile bilim dili yalanına sarılmakta sözde bilim dillerinin sömürüsüne kendilerini bırakmakta dahası bizleri içeriye çekmek için yırtınmaktadırlar ancak bizler yapılan yanlışları yineleme ereğinde değiliz eğer doğru yol tüm dünyaca bize gösteriliyorken biz o yanlış yola bir daha girmeyiz/girmemeliyiz düşündüğümüz bize çağrışım yapan dilde bilimsel çalışmalarda bulunmalıyız elbette kopyalamaktan sıkılıp üretim yapmak istiyorsak gerek insanlığa gerekse ülkemize katkıda bulunmak istiyorsak. Unutmadan matbayı yeniden bulmaya gerek yok belki ancak okunacak eserler üretmek bizim görevimizdir, ayrıca bizim yeni ülkümüzdür, yeni KIZIL ELMA’mızdır değişen dünyayı, değişen insanlığı yakalamamız için ele geçirmemiz gereken ilk kaledir gelecek kalelerin işaretçisidir.

 

‘’Kızıl elmada görüşürüz.’’

Bilim Dilinde Türkçe Anlatım Sorunları (Prof. Dr. Mustafa Yıldız)

 

 

Gerek bilimsel toplantılarda gerekse bilimsel yazıların okunmasında karşılaşılan bazı Türkçe anlatım sorunları anlamayı ve kavramayı zorlaştırmaktadır. Zor anlaşılan anlatım ve metinler öğrenme hızını düşürmekte bazen de yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Konuşulan ya da yazılan dil açısından birinci derecede önemli olan anlaşılır olmasıdır. Eğer bir sözcük zihinde çağrışım yapmıyorsa onun içinde bulunduğu cümleyi anlamak zorlaşacaktır. Bir terimin ne anlatmak istediği hemen okuyunca ya da duyunca anlaşılamıyorsa içinde bulunduğu cümlenin anlatmak istediğini anlamak için ayrıca düşünmek ya da sözlüğe bakmak gerekecektir.

 

Bir dil aslında kolay anlaşılabilir ve ifade edilebilir özelliklere sahipken neden zor anlaşılır hale getirilsin? Bir dilde yeni sözcükler ve yeni terimler üretmek mümkünken neden yabancı dilden alınan bir kelimenin aslı aynen kullanıma sokulsun? Dil yaşayan bir organizmadır, devingendir, değişime açıktır ve başka dillerden yeni sözcükler hatta deyimler alarak gelişimini sürdürür. Ama kendisine birinci dereceden öncelik vermezse, kendi kurallarını unutur ve yabancı sözcüklerin istilasına uğrayarak kolayca yozlaşabilir. Yozlaşmış bir dille özgün düşüncelerin üretilemeyeceği açıktır.

 

Burada Türk psikiyatri yazınında önemli yeri olan ve atıf göstergelerine indekslerine) girmiş bulunan dört derginin son sayılarının yazıları hızlı bir şekilde gözden geçirilerek ilk bakışta göze çarpan dil ve anlatım hatalarına dikkat çekilecektir. Amacım elbette ki hata avcılığı yapmak değildir. Benimkiler de dahil her yazıda istenirse hatalar bulunabilir. Ancak göze çarpan belli anlatım yanlışlıklarını vurgulayarak olayın ciddiyetine parmak basmak istiyorum.

 

Türk Psikiyatri Dergisi’nde panik bozukluğunun anlatıldığı yazıda “PB alt tiplerinin belirlenmesinde biyolojik parametrelerin kullanıldığı çalışmalarda, kardiyorespiratuar ve gastrointestinal, respiratuar ve respiratuar olmayan, respiratuar ve bilişsel alt tipleri birbirinden ayırt edecek özellikler saptanmıştır. Alt tiplemeyi vücut bölgesine göre topografik olarak sefalo-vertiginöz, serviko-respiratuar, torako-kardiyak ve abdomino-dijestif olarak sınıflandıran çalışmalar bulunmaktadır. Massana ve arkadaşları yaptıkları çalışmada PB hastalarını kardiyorespiratuar ve psödonörolojik belirtilere göre iki gruba ayırmışlar, laktat ile yapılan kışkırtma testi sonunda kardiyorespiratuar belirtileri olan grupta taşikardi ve terleme olduğunu, psödonörolojik belirtileri olan grupta ise bradikardi ve yaygın terleme olduğunu tespit etmişlerdir.” Deniyor Yazı tıp eğitimi almış ve uzman olan bir kesime hitap etmekle birlikte ancak dikkatlice okunduğunda iyi anlamanın mümkün olabileceği şekilde metin içerisinde bolca tıbbi teknik terim kullanılmıştır. Aynı yazının devamında solunumsal alt tip, solunum sistemine ait gibi Türkçe karşılıkların da kullanıldığı görülmektedir. Metinde Türkçe karşılıklara ne kadar fazla yer verilirse anlamanın o kadar kolaylaşacağı açıktır. Aynı yazının devamında hem Türkçe hem de İngilizce kelimeler birlikte kullanılmıştır: “Sonuç olarak konu ile ilgili yapılan çalışmalara göz atıldığında genellikle panik semptomları solunumsal, nokturnal, korkusuz, bilişsel, vestibüler şeklinde beş grupta yer alıyor görünmektedir.” Yazıda yine “total skor” ve “kriter” gibi Türkçeleri de olan İngilizce sözcükler bolca tercih edilmiştir. Yazıda geçen şu cümle ise anlamayı zorlaştıracak şekilde çeviri hatası içermektedir: “PB’nda alt tiplerin belirlenmesinin hastalığın şiddet ve gidişi, psikiyatrik ve fiziksel hastalıklarla eş tanısı, ayrıca tedaviye yanıt gibi birçok hastalık etkenini etkileyeceği düşünülmektedir.” Burada “hastalık etkeni” olasılıkla “hastalıkla ilgili etmenler” anlamında kullanılan bir İngilizce ifadenin karşılığıdır. Hastalık etkeni ile hastalıkla ilgili etmenler doğaldır ki farklı anlamlar taşır ve cümle bu haliyle farklı anlamaya neden olabilme özelliği göstermektedir.

 

Derginin aynı sayısında bir makalenin başlığı “İlk Epizod Major Depresyon ve Yineleyici Major Depresyon Grupları Arasında Yönetici İşlev Farklılıkları” iken diğer bir makalenin başlığı “Asperger Bozukluğu Olgularında Yürütücü İşlevler ve Dikkatin Değerlendirilmesi” şeklindedir. Başlıklardan birinde “cognitive functioning” karşılığı “yönetici işlev geçiyor,” iken diğerinde niye “yürütücü işlev” olarak geçiyor anlamak zor. Bir derginin aynı terimleri kullanmak gibi bir dil politikası olması gerekmez mi?

 

“İki Uçlu Olgular ve Çocuklarında Bağlanma Biçiminin Mizaç, Kişilik ve Klinik Özellikler ile İlişkisi: Kontrollu Bir Çalışma” başlıklı yazıda “Bağlanma biçimi yaşamın erken dönemlerinde belirlenen ve süreklilik gösterdiği düşünülen, kişinin diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiren bir görüngüdür” deniyor. Bu cümleyi nasıl anlamalıyız? Bağlanma biçimi var, yaşamın erken dönemlerinde belirleniyor, süreklilik gösterdiği düşünülüyor, diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiriyor ve biz buna “görüngü” diyoruz. Olasılıkla “fenomen” karşılığında kullanılmış olan bu sözcük doğal olarak çeviri kurallarına uygundur. Cümleyi okuyup bitirirken “görüngü” yerine “olgu” ya da “oluşum” denseydi daha kolay çağrışım yapacaktı ve hızlı bir kavrayışa neden olacaktı. Burada belirtmek istediğim şey “fenomen” terimine bir karşılık bulmak değil, kurulan cümlenin anlaşılması için “doğrudan çeviri” yöntemi yerine “anlaşılır çeviri” yapılmasının gerekliliğidir.

 

Bir sonraki cümlede de “görüngüsel yansımalar” dan bahsediliyor. “Her bir bağlanma biçiminin klinik görünümleri farklı farklıdır, ileriye ve geriye dönük görüngüsel yansımaları vardır.” “Görüngüsel yansımalar” benim zihnimde bir çağrışım yapmıyor. Bir sonraki cümlede “ailesel kırılmalar”dan bahsediliyor: “Ebeveynlik işlevinin kalitesi, bir ilişkinin diğerini nasıl etkilediği, anne dışındaki önemli kişilerin yeri, ailesel kırılmaların etkisi önemli değişkenlerdir”. Ailesel kırılma Türkçede aşina olduğumuz bir kavram mı? Bunun yerine aile içindeki önemli sorunları yansıtacak başka bir ifade bulunamaz mıydı?

 

Şu cümledeki “dizin” sözcüğünden ne anlamalıyız? “Bu noktada annenin ve çocuğun mizacının, çocuğun bağlanma biçiminin belirleyicilerinden olduğu ileri sürülebilir. Dizinde bağıntılar gösteren çalışmalarla, göstermeyenler bir aradadır.” Acaba “literatür/yazın” karşılığında mı kullanıldı?

 

Aynı sayıda birkaç makalede “comorbidity” karşılığnda “eştanı” geçmektedir. Bu sözcük daha önce “ektanı” olarak karşılanmış olmasına rağmen belki kullanım kolaylığı belki ilk olarak bu şekilde çevrilmiş olmasının verdiği kolay öğrenme belki de dilin yapısına uygunluğundan “eştanı” olarak birçok yazıda kolayca kullanıldığı görülmektedir. Tam karşılığı “ek hastalanma” olabilecek olan “comorbid” de “ektanı” sözcüğü zihinsel yapılanmaya pek oturmuyor. Çünkü “tanı” diagnosis” karşılığı olarak yerleşmiş durumda. Anlaşılan o ki “eştanı” çok uygun düşmemekle birlikte söyleyiş kolaylığı ve çabuk çağrışım yapması nedeniyle daha sık kullanılıyor. Her sözcüğün çok mantıklı/tutarlı kökenleri olması da gerekmiyor. Eştanı sıkça kullanılıyorsa “ektanı” yerine kabul edilebilir gibi görünüyor.

 

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni’nin son sayısında başyazı ile birlikte sadece üç yazının Türkçe olduğu görülmektedir. “Editörden” yazısında “advers ilaç reaksiyonları”, “rasyonel farmakoterapi”, “inhibisyon”, “eliminasyon”, “fonksiyon”, “ekstrasellüler”, “regüle”, “sellüler”, “upregülasyon”, “downregülasyon”, “kompanse etmek”, “ekspresyon”, “sensitizasyon”, “stimülatör”, “impulsif ”, “agresyon” gibi İngilizce kelimeler bazen yazıldıkları gibi bazen de okundukları gibi geçmişlerdir. Şu cümle de karışıklığa iyi bir örnektir: “Emosyonel, kognitif ve motor fonksiyonlar, sirkadiyen ve nöroendokrin ritimler, rafe çekirdeğinde serotoninerjik sistem tarafından modüle edilir.” Aynı yazıda özgün Türkçe ile yazılmış olan şu cümle daha anlaşılırdır: “Güvenilir biyogöstergelerin katkısıyla bir anlamda ‘konfeksiyon’ reçetesinin yerini ‘kişisel terzi’ reçeteleri alacaktır.”

 

Aynı dergide başka bir yazının başlığında “naturalistik çalışma” geçmektedir. Türkçesi artık iyice kullanıma girmiş olan “nature” karşılığı neden “doğa” olarak düşünülüp “doğal izlem çalışması” denmemiş olmasını anlamak zor görünüyor.

 

Ketiyapin tedavisi sırasında görülen priapizmle ilgili yazıda geçen “Bu dokudaki a-1 adrenerjik blokaj ise, lokal adrenerjik aktivitenin lokal parasempatik aktiviteye oranla azalmasıyla sonuçlanır ve venöz drenajı kesintiye uğratır” cümlenin anlatmak istediğini kavramak için yeniden okuma gereksinimi duyuyor insan.

 

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi’nin son sayısında yardımcı üreme teknikleri ile ilgili yazıda “Gen imprintasyonu fetal büyüme, plasenta gelişimi, davranış ve beyin gelişimini etkiler. Sıçanların in vitro kültürüne FCS (fetal calf serum) ilave edilmesi ile blastokist morfolojilerinin normal olduğu ancak annelerine implante edildikten sonra embriyoların yaşayamadıkları belirtilmiş” bu cümleleri anlayabilmek için dönüp tekrar okuma gereği duydum.

 

Aynı şekilde şu cümleleri anlamakta da zorlandım: “Bunun yanı sıra in vitro serum içeriğinin fetal gelişime etkisi insan çalışmalarında en sık bilinen fenotipik özelliği ‘büyük döllenmiş ürün’ (neonatal solunum sıkıntısı, büyük iç organ, iskelet anomalileri ve ani ölüm) dür.”, “IVF için gonadotropin hormon ile folikül stimülasyonu sonrası 3 gebeliği olan bir hastada en büyük çocukta Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve disleksi tanısı 7 yaşında konulmuştur.”

 

Başağrısı ile ilgili yazıdaki şu bölümü de anlamak için tekrar okuma gereği duydum: “Trigeminal otonomik sefaljiler, mutlak olarak tek taraflı ve ağrının ipsilateralinde konjunktival injeksiyon ve lakrimasyon gibi bir takım otonomik bulguların eşlik ettiği şiddetli başağrılarıdır. Küme başağrısı, paroksismal hemicrania (PH) ve SUNCT (short-lasting unilateral headache attacks with conjunctival injection and tearing) ataklar ile seyrederken; hemicrania continua (HC) kesintisiz kronik bir başağrısı zemininde ortaya çıkan şiddetli ataklar ile karakterizedir.”

 

Derginin bu sayısındaki yazılarda “komorbid”, “epizot” ve “kriter” sözcükleri bolca kullanılmaktadır. Aynı sözcüklerin hem Türkçelerinin hem de İngilizcelerinin aynı dergide sıkça kullanılmış olması derginin bir dil politikasının olmadığını düşündürtüyor.

 

Anadolu Psikiyatri Dergisi’nde özkıyımla ilgili yazıda geçen şu cümleyi “Özkıyım görüngüsel bir oluşumdur” anlamak için felsefe sözlüğüne gereksinim duydum ve köken İngilizce metnin aslını merak ettim. Yine aynı yazıda geçen “Düşük ödüle bağımlılık ve yüksek yenilik arayışı özkıyım davranışı ile ilişkili mizaç boyutları olarak gösterilmiştir” cümlesini okurken çeviriyi de aynı zamanda zihnimden “ödüle bağımlılığın düşük şiddette ve yenilik arayışının da yüksek düzeyde olması” şeklinde yeniden yapma gereği hissettim.

 

Alkol kullanım bozukluklarında uyku örüntüsünün incelendiği yazıda “… tipik olarak uykuya dalma süreleri uzamakta, uyku etkinliği düşmekte, uyku süresi kısalmakta ve yavaş dalga uykusu azalmaktadır” denilmektedir. Uyku etkinliğinin düşmesinin ne anlama geldiğini anlayamadığım için özette karşılığına bakma gereğini duydum. Karşılık olarak da “decreased sleep efficiency” olduğunu gördüm Ayrıca yavaş dalga uykusunun azalmasının da “reduced amounts of slow wave sleep” olduğunu ve “yavaş dalga uyku miktarında azalma” şeklinde anlamam gerektiğini öğrendim. Türkçe özeti okurken böylesine anlama zorluğu yaşamak herhalde istenen bir durum olmasa gerektir. Bunun için yazarlar bir konuyu ele alırken gösterdikleri titizliği aynı şekilde konuyu anlatırken kullandıkları terimler ve tam bir anlaşılırlık açısından da göstermelidirler. Aynı yazıda “uykuya başlama ve sürdürmenin zorluğu”ndan bahsediliyor. Türkçe kullanımda ben hiç kimsenin “uykuya dalma” karşılığı olarak “uykuya başlama” dan bahsettiğini duymadım. Olasılıkla yazarlar da duymamışlardır. Çeviri olarak yazılmış olan bu kısmın düzgün bir Türkçe ile yazılmayı hak ettiğine inanıyorum.

 

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun gözden geçirildiği yazının daha girişinde “… DEHB çocukluk çağının en sık nöropsikiyatrik bozukluklarından biridir ve dünyada yaygınlığı %8.0-12.0 arasında değişmektedir” denilmektedir. Cümlede “.. en sık nöropsikiyatrik bozukluklardan ..” yerine “çocukluk çağında en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklardan biridir” dense idi cümlenin akışı daha iyi olacak ve okur makalenin girişinde böylesi bir zihinsel zorlanma ile karşılaşmamış olacaktı.

 

Bu yazıda anlamayı zorlaştıran sözcük kullanımı ya da cümle kurulumlarına seçenek getirmeyi amaçlamadım. Sadece okuduklarımızı anlama ve kavramamızı zorlaştıran bilimsel yazı dilinin yanlış kullanımına günümüzde en güncel (popüler) bilim dergilerinde bile hala sıkça rastlanıyor olmasına dikkat çekmek istedim. Dil bizim, anlatım bizim. Anlaşılmayı istemek ya da bilginin yerine ulaşıp yeni bilgilerin üretilmesine katkı sağlamayı istemek de bizim ereğimiz olmalı. Yaşayan bir organ olan dil elbette yeni sözcükler üretecek, başka dillerden yeni sözcükler alacak, onları kendi hamurunda yoğurup kullanıma sunarak kendisini geliştirecektir. Burada önemsememiz gereken şey dilin ve anlatımın anlaşılmasını sağlamak için özen göstermemizdir. Amacımız sadece yazı yazıp yayın yapmak değil edindiğimiz bilgileri, kendi bulgularımızı ve çıkarımlarımızı meslektaşlarımızla anlaşılır bir şekilde paylaşmak olmalıdır. Paylaşımın en önemli aracı olan dilin en uygun biçimde kullanılması bu hedefe varılması için önkoşuldur. Yazılı metinlerde kullanılan dili okumanın verdiği zevki engelleyici “kırışıklıklar” dan arındırmak yazar/lara ve dergi yayın yönetmenlerine düşen önemli bir görevdir.

 

Aldığımız eğitim sisteminde anadilimiz olan Türkçeyi kullanma konusunda zorluklarımızın olduğu belli oluyor. Bilimsel dergilerin yayın kurullarında İngilizce düzeltmen bulundurdukları gibi bir de Türkçe düzeltmen bulundurmalarının faydalı olacağı açıktır. Dergi yayın yönetmenlerinin dil kullanımı konusunda özen göstermeleri gerekmektedir. Eğer bu özen gösterilmezse dergilerin sadece yayın yapan, belki kaynak gösterilebilen (çünkü kaynak göstermek için yazıyı çok da anlamaya gerek duyulmamaktadır) ama yayınları okun(a)mayan birer kağıt çöplüğü durumuna düşme olasılığı vardır. Türkiye’de İngilizce yayın yapan dergi de çıkarılabilir ama ister İngilizce isterse Türkçe olsun kullanılan dil anlaşılır, kurallarına uygun ve düzgün olmak zorundadır. Yazarların ve yayın yönetmenlerinin daha dikkatli olması dileğiyle.

 

 

Saygılarımla.

 

 

 

Kaynaklar

Turk Psikiyatri Derg, 2010, 21:4.

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 2010, 20:4.

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi, 2010, 47:4.

Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2010, 11:4.

 

Prof. Dr. Mustafa Yıldız,

Psikiyatri AD., Kocaeli Üniv. Tıp Fak., Kocaeli.

Tañrı adı üzerine

06 Şubat 2008’de yazmış olduğum bir yazıyı güncelleyerek aktarmak isterim.

Kimileri, Tañrı adınıñ kullanılmasına karşı olduklarını söylerler. Tañrı demenin günah olduğunu savunurlar. Tañrı adının kullanılmaması gerektiğini düşünenlerin kendilerince öñe sürdükleri gerekçeleri birkaç maddede toparlanabilir;

1) Tañrı adı Türkleriñ eski dini olan Teñricilik inancından gelen bir addır, bu nedenle kullanılması uygun olmaz.

2) Tañrı adı, 99 Güzel Ad (Esmâ’ûl Hûsnâ) içinde olmadığından kullanılması uygun olmaz.

3) Tañrı adı “İlâh” karşılığıdır, çünkü dişil biçimi Tanrıça “İlâhe” sözcüğü vardır.

Bu iddialara yanıt verelim;

1) Tañrı adınıñ eskin (arkaik) biçimi Teñri‘dir, bu ad bugün tüm Türk Dillerinde söyleyiş farklılıklarıyla bulunmaktadır; Azerice Tanrı, Türkmence Tañrı, Gagauzca Tanrı, Kırgızca Teñgir, Hakasça Teñir, Tıvaca Deer, Sahaca (YakutçaTangara 

Tañrı adınıñ Teñricilik inancından geldiği için kullanılması câiz değil ise, Zerdüştçülük inancından gelen Farsça sözcükleri kullanmak nasıl câiz olmaktadır? Bu bakış açısıyla değerlendirirsek; Hüdâ, Abdest, Namaz, Oruç, Peygamber gibi sözcükler de kullanılmamalıdır.

2) Tañrı adı Türkçe olduğu için Güzel Adlar arasında olmaması olağandır, Farsça kökenli Hüdâ ve Yezdan adlarının da Güzel Adlar arasında olmamaları gibi. Öte yandan Mevlâ ve Rab sözcükleri Arapça olmalarına karşın Güzel Adlar arasında değildirler.

3) Tañrı adı, bütün eski yazıtlarda, her zaman tekil olarak kullanılmıştır, hiçbir yerde “Teñriler” gibi çoğul bir kullanım yoktur. Oysa Hudâ adınıñ Eski Farsça kaynaklarda Hudâyân Hüdâlar” biçiminde çoğul kullanıldığı olmuştur.

Tanrıça sözcüğüne gelince, bu sözcük tam añlamıyla “uydurma” bir sözcüktür. Uyduruluş tarihi 1955’tir. Bu tarihe dek hiçbir Türkçe yazılı kayıtta geçmez. Zaten Türkçede eril-dişil ayrımı söz konusu olmadığından, “dişi ilah, ilâhe” gibi bir sözcüğüñ Türkçede olması mümkün de değildir. Dahası, bu uydurma sözcük, Slav Dillerindeki dişil adlar türeten /+çe/ ekiyle uydurulmuştur; kolhoznik (erkek kolhozcu), kolhozniçe (kadın kolhozcu) örneğindeki gibi. Bu ekin kullanıldığı tanıdık birkaç sözcük; patroniçe, kraliçe, çariçe… Türkçe Tañrı adına, hañgi akla hizmet edilerek bu ek getirildi ve *Tanrıçe > Tanrıça sözcüğü uyduruldu bilemiyoruz.

Daha öñce de belirttiğimiz gibi, Türkçeniñ yazılı tarihinde Tañrı adı çoğul kullanılmamıştır. Türkçebilmezleriñ “Tanrılar” şeklinde çoğul kullanımları Türkçeyi ve biz Türkçecileri bağlamaz. Türkçeniñ kurallarına, yapısına, yazılı geçmişine aykırı davranan üç beş kişi, Tañrı adınıñ añlamını değiştiremez. Birileriniñ yaygınlaştırdığı bu hatâyı olağan kabûl edemeyiz. Örneğin Azerbaycan Türkçesinde “Çok Allahlı Dinler” tâbiri de yaygınca kullanılır. Bu yaygınlaşmış hatâdan dolayı “Çok Allah” tanımı kabûl edilebilinir mi? İslâm inancına göre de Allah “tek“tir, tıpkı Teñricilikteki Tañrı añlayışı gibi. “Çok Allah” ya da “Allahlar” denemeyeceği gibi, “Tanrılar” da denemez.

Birileri Tanrıça gibi bir sözcüğü uydurdu ve yaygınlaştırdı diye bu sözcüğü de geçerli kabûl edemeyiz. Tanrıça sözcüğü ne ise *Hüdâça da *Allahça da odur. Ölçütümüz 1500 yıllık Türk yazılı belgeleridir ve onlarda ne Teñriler/Tañrılar ne de Tanrıça geçmez.

Peki “Eski Yunan Tanrıları/Tarıçaları” yerine, “Çok Tanrılı Dinler” yerine ne diyeceğiz? Bir dilde, diğer dillerdeki tüm sözcükleriñ tam karşılıkları bulunmalıdır diye bir kural yoktur. Örneğin Türkçedeki göñül sözcüğünüñ diğer dillerde tek sözcük ile tam karşılığı yoktur. Bu, o dilleriñ bir eksiği değildir.

Her dil, biñlerce yıllık oluşma sürecinde, içinde bulunduğu koşullar ile biçim almıştır. Söz gelimi Arapçada kar sözcüğünüñ bir karşılığı yoktur, ona da buz derler. Beñzer şekilde Eskimo-Aleut Dillerinde de kum, çöl gibi sözcükler yoktur.

Bu örneklerde olduğu gibi, Türkçede de her sözcüğüñ karşılığınıñ bulunmadığı durumlar vardır. Bu nedenle Arapça kökenli Türkçe sözcükler olan ilah ve ilâhe sözcüklerini kullanmak durumundayız. “Eski Yunan İlahları/İlâheleri“, “Çok İlahlı Dinler” demeliyiz.

 

Türkçeniñ Dil Ailesi

Türkçeniñ hañgi dil ailesine mensup olduğu kimi çevrelerce hâlâ tartışılmaktadır. Türkçe, kimilerine göre Ural-Altay Dil Ailesine mensuptur. Ancak bu görüş yañlıştır, çünkü Ural-Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesi olmadığı, Ural Dilleri Ailesiniñ müstakil bir dil ailesi olduğu saptanmıştır.

Bu görüşüñ yañlışlığı añlaşıldıktan soñra, Türkçeniñ Altay Dilleri Ailesine mensup olduğu söylenmeye başlandı. Ancak, yaklaşık 50 yıl öñce Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesiniñ de olmadığı kesin olarak saptanmıştır. Aynı dil ailesine mensup olan dillerde, temel nesne adları, uzuv adları, temel fiiller ve özellikle sayılar beñzeşirler. Çünkü bu temel adlar ortak bir kökten gelmektedirler. Altay Dilleri Ailesi adı altında toplanan diller şunlardı; Türk Dilleri, Moğol Dilleri, Mançu-Tunguz Dilleri. Hatta kimileri bu aileye Japonca ve Koreceyi de ekliyorlardı.

Aynı dil ailesine mensup olan dillerdeki sayı adlarına dair örneklere bir bakalım. Ural Dilleri Ailesindeki sayılar;

Fince: üksi  kaksi  kolme  nelyä  viisi  kuusi  seitsemän  kahdeksan  ühdeksän  kümmenen
Estonca: üks  kaks  kolm  neli  viis  kuus  seitse  kaheksa  üheksa  kümme
Vepsçe: ühsi  kahsi  kölmöd  nellä  viisi  kuusi  seitse  kahösa  ühesä  kümme

Bir diğer örnek de, Hami-Sami Dilleri Ailesinden;

Amharca: ahadu  klietu  selstu  arbaetu  hamstu  slestu  sebatu  sementu  tesiatu  asertu
Arapça: wahid  isnan  selase  arba’a  hamse  sitte  sab’a  tamaniyye  tis’a  aşara
İbranca: ehad  şnayim  şloşa  arba’a  hamişa  şişa  şiv’a  şmona  tiş’a  assara

Hint-Avrupa Dilleri zaten oldukça meşhur diller olduklarından onlardan örnek veremeye gerek yok. Sadece bir örnek verelim; Farsça du, İngilizce two, Litvanca , İrlandaca iki“…

Şimdi de bir zamanlar akraba oldukları iddia edilen ve Altay Dilleri adı altında toplanan dillere bakalım;

Türkçe: bir  iki  üç  dört  beş  altı  yedi  sekiz  dokuz  on
Moğolca: neg  khoyor  gurav  döröv  tav  corgaa  doloo  naym  yös  arav
MançucaTunguzca: emu  juwe  ilan  duin  sunja  ninggun  nadan  jakuun  uyun  juwan

Bu muhayyel dil ailesine Japonca ile Koreceyi ekleyenler de olduğundan, o dillerdeki sayıları da yazalım;

Japonca: içi  ni  san  şi  go  roku  şiçi  haçi  ku  cuu
Korece: il  i  sam  sa  o  yuk  çil  pal  gu  sip

Görüldüğü gibi, Altay Dilleri Ailesi diye bir dil ailesiniñ olmadığı, daha eñ başta, sayı adları gibi temel sözcükleriñ beñzeşmemesinden bellidir. Bu dillerde, diğer temel sözcüklerde de (akrabalık adları, uzuv adları, temel fiiller vb.) bir ortaklık söz konusu değildir.

Eskiden, Altay Dilleri Ailesi adı altında toplanan dilleriñ, tümünüñ ayrı birer dil ailesi olduğu tesbit edilmiştir. Yani, söz konusu dil aileleri; Türk Dilleri Ailesi, Moğol Dilleri Ailesi, Mançu-Tunguz Dilleri Ailesi’dir.

Türk Dilleri Ailesindeki sayılara bakalım;

Türkçe: bir  iki  üç  dört  beş  altı  yedi  sekiz  dokuz  on
Kazakça: bir  éki  üş  tört  bes  altı  jeti  segiz  togız  on
Uygurca: bir  ikki  üç  tört  beş  altä  yettä  sekkiz  tokkuz  on
Azerice: bir  iki  üç  dörd  beş  altı  yeddi  sekkiz  dokkuz  on
Hakasça: pir  iki  üs  tört  pes  altı  çeti  segis  togıs  on
Yakutça (Sahaca): biir  ikki üs  tüört  bies  alta  sette  ağıs  toğus  uon

Görüldüğü gibi, bu sayı adlarınıñ ortak bir kökten geldikleri açıktır. Hemen, Türk Dillerindeki ses deñliklerine ilişkin kısa birkaç bilgi verelim. Oğuz dillerinde /y-/ ile başlayan sözler, Kıpçak dillerinde /c-/ ancak Kazakçada /j-/, Güney Sibirya bölgesi dillerinde /ç-/, Sahacada ise /s-/ ile başlar. Örneğin, Oğuz dillerinde yol = Kazakça jol = Kırgızca col = Hakasça çol = Sahaca suol biçimindedir. Bu nedenle Türkçe yedi = Kazakça jeti = Kırgızca cedi = Hakasça çeti = Sahaca sette biçiminde sesletilir. Oğuz, Kıpçak ve Karluk dillerinde /s-/ ile başlayan sözler ise Sahacada (Yakutça) s’lerini yitirir. Bu nedenle segiz/sekiz = Sahacada ağıs, sen = en, semiz = emis, süt = üüt biçimindedir.

Japonca, Japon Dilleri Ailesi’ne mensuptur. Pek bilinmeyen bir dil ailesi olan Japon-Ryukyu Dilleri Ailesindeki kimi diller şunlardır; Japonca, Kyuşuca, Amamice, Okinavaca, Yonagunice vb. Bu dilleriñ konuşucu sayıları oldukça azalmıştır. Japonyadaki herkes geñel dil olan Japoncayı benimsemiştir.

Korece, eski Koguryo Dilleri Ailesine mensuptur. Eskiden yarımadanıñ güneyinde konuşulmakta olan Sillaca, Bekçe gibi dilleriñ konuşucuları zaman içinde Koreceyi benimsemişlerdir. Bugünkü Kore yarımadasınıñ kuzeyindeki bölgede eskiden konuşulmakta olan Koguryoca da ölünce, bugün bu dil ailesinden geriye kalan tek dil Korece olmuştur.

Moğolca ise Moğol Dilleri Ailesine mensup bir dildir. Sanıldığı gibi Türkçe ile bir akrabalığı yoktur. İncelendiğinde, Moğolcada çok açık bir biçimde iki ayrı sözcük katmanı olduğu görülmektedir. Birinci katman daha eski olan ve “Öz Moğolca” diyebileceğimiz sözcüklerken, ikinci katman daha yeñi olup Türkçeden alıntılanmış sözcüklerdir. Moğolcanıñ söz dağarcığınıñ yaklaşık %45’ini Türkçe kökenli sözcükler oluşturmaktadır. Ancak bu alıntılar, iki dili akraba yapmaz. Moğolcada sözcükleriñ dışında, Türkçeden alıntılanan ekler de söz konusudur. Bunca ortak sözcük ve ekten dolayı, bu iki diliñ akraba olabileceği düşünülmüş ve Altay Dilleri tezi ortaya atılmıştır. Söz gelimi Moğolca tegermedeğirmen” > tegermecideğirmenci” demektir ancak bu sözcük ve ek ortak değil, Türkçeden alıntıdır. Çoğu, adıñı duymadığımız diller olan Moğol Dillerinden kimileri şunlardır; Halhaca (Moğolca diye bildiğimiz diliñ diğer adıdır), Buryatça, Ordosça, Dagurca, Mongurca vb. Bir dil ailesine, ille de Altay Dilleri Ailesi adı verilecekse, bu ad Moğol Dilleri Ailesine verilmelidir.

Türkbilim (Türkoloji) ile ilgilenen biri olduğumdan, bu konularla ilgili sıkça karşılaştığım sorular var. Bu sorularıñ eñ sık sorulanını, eñ bilindik dil ailesi olan Hint-Avrupa Dilleri Ailesinden vereceğim karşılaştırmalı örneklerle yanıtlayacağım.

Soru: “Bizler, neden Kazaklarla añlaşamıyoruz? Onlar da Türkçe konuşmuyorlar mı?

Yanıt: Kazaklar, Türkçe değil Kazakça konuşuyorlar. Dilleriniñ kendi dillerindeki adıyla; Qazaqşa. Bir Türk ile Kazak’ıñ añlaşamaması gayet doğaldır. Aynı dil ailesinden gelen dilleri konuşanlarıñ añlaşabilmeleri gerekmez. Öte yandan, Kazakça, Türk Dilleri Ailesiniñ, Kıpçak alt ailesinden gelir. Türkçe ise Oğuz alt ailesindendir. Yani bu durum aynen İtalyanca ile Almanca’nıñ durumuna beñzer. İtalyanca, Hint-Avrupa Dilleri Ailesiniñ, Latin alt ailesindendir, Almanca ise Cermen alt ailesinden. Hiç kimse aynı dil ailesinden oldukları için bir Alman ile İtalyan’ıñ añlaşabilmeleri gerektiğini düşünmez. Ayrıca bir İtalyan ile Alman’ıñ añlaşabilme oranı %0 iken, Türk ile Kazak’ıñ añlaşabilme oranı %40-45’tir. Alt aileler arası bu denli bir añlaşma oranı, diğer dil ailelerinde nadir rastlanabilen bir durumdur. Beñzer bir biçimde, Rus ile Kürt, Yunan ile Norveçli, Hintli ile İsveçli, Ermeni ile İrlandalı da añlaşamaz, añlaşabilmelerini beklemek de mantıklı değildir. Bu örneklerle birebir beñzeyen Türk, Kazak, Çuvaş, Uygur, Özbek, Hakas’ıñ da añlaşabilmelerini beklemek mantıksız olacaktır.

 

İki Ucu Malum Değnek

Kendimden pay biçiyorum. Küçük yaşlardayken içinde bulunduğum ortamın etkisiyle yabancı kelimelere tam anlamıyla düşman idim. Okulda divan edebiyatının metinlerini gördükçe eseflenir, televizyondaki konuşmacıların kullandığı sözcüklerin nesebine takılırdım. Eskiden yazdığım yazılarda “otobüs, televizyon” gibi sözcükleri ağza almamak gerektiğini gayet katı bir biçimde savunmuşum. Fakat, bu sözcüklerin yerine ne kullanılması gerektiği hususunda öneri getirmemişim. Tıpkı bugünün esnemez Öztürkçeciler gibi. Daha sonra dil hakkında kitaplar okudukça, yabancı dilleri öğrendikçe, kültürün hasiyetlerine aşina oldukça bu aşırılıkçı tutumum yatıştı. Bugün bütün tasfiyecilik akımlarını zararlı bulan bir fikre sahibim ve bundan sonra da ufak kımıldanmalar dışında bambaşka bir görüşe kayacağıma ihtimal vermiyorum.

 

Dikkat ederseniz yukarıda bütün tasfiyecilik akımları dedim. Bunu biraz açalım. Malum ki, Türkiye’de dil konusu açıldığında birbirinden ak ile kara kadar ayrık iki kutup vardır. Birisi yeni kelimelere düşman, eskiye âşıktır. Mehmet Akif Ersoy, Namık Kemal, Şinasi gibi dönemin ciddi ediplerinin şikâyetlerine rağmen Cumhuriyet öncesi Türkçesinin tüm arızalardan uzak, mükemmel bir dil olduğunu savunurlar. Öteki ulam ise yüzyıllar boyu işlene incele edebîleşmiş koskoca bir imparatorluk dilini yadsıyıp kökten keserler. Böylece, bir anda yepyeni bir dil yaratma sevdasına düşerler. Konuştukları ve yazdıkları Türkçe ekseriyetle tadını tuzunu yitirmiş soğuk bir yemeğe benzer. Bu ulamın mensuplarına “tasfiyeci” der karşı gruptakiler. Amma velakin, ben salt Öztürkçeciler için bu tabirin kullanılmasını yanlış sayıyorum. “Tasfiye” sözcüğünün etimolojik anlamı “arıtma, saflaştırma”dır. Fikrimce, nasıl eski kelimeleri def etmek tasfiyecilikse, yenileri dilden çıkarma çabaları da artık basbayağı tasfiyeciliktir. Madem tasfiyecilik milletin uzun yıllar konuştuğu sözcükleri atarak büyük bir boşluğa, eski lisanı anlayamamaya neden oluyor; öyleyse, onyıllar önce türetilip bugün binyıllık kelimeymiş gibi yadırganmaz konuma gelen sözcükleri atmak da aynı etkiyi yaratacaktır. Örneğin, biz yıllarca “özgürlük” demişiz; kitaplarda, dergilerde, gazetelerde milyonlarca defa kullanmışız; meydanlarda bu kelimelerle bağırmışız. Şimdi kalkıp bu kelimeyi kovmak hangi akla hizmet eder?

 

Osmanlıcacıların uydurmacılık suçlaması da tam bir kara mizahtır. Misalen “ulus” kelimesi. Ne kullanmalıyız? “Millet”. Lügatlerimize başvuruyoruz. Bakın Kamus-ı Türkî’nin yazarı Şemseddin Sami ne diyor:

“Lisanımızda bu lügat sehven ümmet, ve ümmet lügati millet yerine kullanılıp, mesela ‘milel-i İslamiyye’ ve ‘Türk milleti’ ve bilakis ‘ümmet-i İslamiyye’ diyenler vardır; halbuki doğrusu ‘millet-i İslamiyye’ ve ‘ümem-i İslamiyye’ ve ‘Türk ümmeti’ demektir; zira millet-i İslamiyye bir, ve ümem-i İslamiyye yani din-i İslama tabi insan ise çoktur. Tashihan istimali elzemdir.”

Bir de “Lügat-i Naci”nin müellifi Muallim Naci’ye kulak verelim:

“Bir memlekette doğan yahut tavattun eden ve aynı hükûmetin idaresi tahtında yaşayan efradın heyet-i mecmuası demek olan ‘nation’ mukabilinde istimal etmemek evladır. Ona mukabil ‘kavim, ümmet’ kelimeleri kullanılabilir.”

Sadece bu mu? Osmanlı döneminde de uydurma kelime bol… Şemseddin Sami uydurma “nezaket” sözcüğü için ne demiş:

“Farsça ‘nazik’ sıfatının Arabî zum olunmasıyla masdar-ı Arabî suretinde teşkil olunmuş galat-ı fahiş bir lügattir.”

Daha onlarca örnek verilebilir.

 

Ey Tasfiyeciler, sizlere sesleniyorum!

 

Osmanlıcacılar, sürekli kendinizle çelişiyorsunuz. Uydurma diye “anıt” sözcüğünü yeriyorsunuz, ancak ona karşı savunduğunuz “abide” kelimesi de uydurulup 1910 dolayında kullanıma sokulmuştur. Öyleyse, “anıt”ın yanına “abide”yi de mi gömelim? Yahut ikinci eleştirme noktanız da geçmişle ilişkinin kopması. Haklısınız, lakin bunu “cevap”ı yüceltip “yanıt”ı yererek yapamazsınız. Zira, “yanıt” bizim en kadim sözcüklerimizdendir. Hatta, Türkçe için “cevap”tan bile eskidir denilebilir. MÖ 2-3. Yüzyılda yaşamış Mete bizim atamız, 1453’te İstanbul’u fetheden II. Mehmet atamız; ama 11. Yüzyılda yaşamış, üstelik dev bir eser kaleme almış Yusuf Has Hacib atamız değil mi? Bugün unutulmuş “yanmak (dönmek)” fiilinden “gene, yine, yankı, yansımak” gibi kelimelerle eşkökenli olan “yanıt”, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde tam 172 kez geçiyor. Onlardan rastgele birini yazıyorum:

yanut birdi odgurmuş aydı bu söz 

ukuşka yakın ol aya könglü tüz

(Odgurmuş yanıt verdi ve dedi ki: Bu söz akla yakındır ey temiz kalpli)

Madem bugün dilin kısırlaştırıldığını savunuyorsunuz, yeni kelimeleri insanların dağarcığından çıkartıp niçin daha da az kelimeli bir dil oluşturmaya çabalıyorsunuz. Bırakın bu çelişkili tutumları. Çoğu doğru olsa da birtakım yanlış türetilişli yeni kelimeler olabilir. Bunlar artık, tıpkı Osmanlı aydınlarının türettikleri gibi, dilimizin parçası olmuş durumdadır. Bunları mazeret göstererek türetim düşmanlığı yapmayalım. “Doğru şekilde türetelim” diyerek çalışmalara katkı sağlayalım, eskiyi de daima muhafaza etmek koşuluyla.

 

Öztürkçeciler, eğer savınız Türkçe’nin kadim ve büyük bir dil olduğu yönündeyse, geçmişi inkâr edemezsiniz. Binyıldır bu millet İslam ile haşır neşir; dolayısıyla Arapça ve Farsça sözcüklerle kuşaklar boyunca alakadar. Onlardan vazgeçmek demek, bazı tarihçilere göre dünyanın Roma’dan sonra ikinci büyük imparatorluğunun, görkemli, edebî, ananevî, sanatsal mirasını reddetmek demektir. Bunun sonucunda kendimizi 50-100 senelik ülkelerle aynı kategoriye kendi ellerimizle yerleştirmiş oluruz. Böyle, dünyada tek tük ulusa nasip olacak dev bir mirası bunmak, yani beğenmemek, izahı imkânsız, akla şifa bir harekettir kanısındayım. Batı kültürü ümmetinin temel dilleri olan Latince ve Yunancaya göbekten bağlıdır. Bu ana dillerden neşet etmemiş sözcük sayısı gayet azdır. Buna mukabil, Türkçe kendi köklerinden gelmiş onbinlerce  kelime barındırmakla bu batılı dillerden ayrılmaktadır. Arapça ve Farsça ise dilimizin zenginliğine zenginlik katan, geçmişle ve öbür Türk lehçeleri ile bağımızı kuran temel unsurlardan biridir. Onlar vazgeçilemezdir. Kendileri dilden çıkma eğiliminde olsa dahi bizim izin vermememiz gerekir. Kaşgarlı Mahmut ile Yunus Emre ile Fuzuli ile Namık Kemal ile Attila İlhan ile bütünleşelim. Tarihimizle bugünümüz yekvücut olsun. Ayrıca, gelişme ve evrim de kazanılmışı muhafaza etmek koşuluyla sürgit devam etsin.

Antrparantez, Atatürk’ün “Dil Devrimi” yolunda ne şekilde tutum değiştirdiğini görmezlikten gelmeyin. Bunun tek tanığı Falih Rıfkı Atay değildir. Atatürk’ün nasıl bir dil arzuladığı ve bu dilin Öztürkçecilerin dili olmadığı aşikârdır. Merak buyuran, Atatürk’ün en son yazılarından biri belki sonuncusu olan vasiyetnamesini bir zahmet okuyup orada öz Türkçesinin de bulunduğu sözcükleri neden kullanmadığını bir düşünsünler.

 

Ey Türkçeseverler!

Bir dil bir sözlük düşünün ki ikiye ayrılmış ve her bir grup sözlüğün bir yarısına kilit vurulmuş. Kendi konuşurları arasında dahi farklanan dil, nasıl olur da mahdut sözvarlığı ile edebiyata, felsefeye, bilime ve sanata zemin oluşturabilir. Kurtuluş değilse bile, dilimizin inkişafının süratlenmesi için tasfiyecilik boynuzlarını törpülemek, bu sivrilikleri Türkçe’nin yasak konmamış engin denizinin seviyesiyle hemzemin kılmak başkoşuldur. Aksi takdirde, o malum uçlu değnekten daha çok çekeceğimiz var demektir.  

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

ulam: grup, kategori, makule (TDK Türkçe Sözlük) / ulam ulam: sıra sıra  “Ulam ulam olmuş yatar yazılar / Ceylan kovar gök boncuklu tazılar -Karacaoğlan”

sürgit: ilelebet (TDK Türkçe Sözlük)

bunmak: beğenmemek, azımsamak, küçümsemek “buldukça bunar” (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

 

Türkçe’nin Kaleleri: Kubbealtı Lügati

Kitabevlerinde gördükçe içinde kaybolduğum, zevkle ve imrenme ile inceleyegeldiğim “Misalli Büyük Türkçe Sözlük”ü birkaç ay önce nihayet tedarik ettim. Türkçe’nin bu kutlu kazanımını gecikmeli de olsa anmak istiyorum.

Daha çok “Kubbealtı Lügati” adıyla anılan “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” 2005 yılında yayımlandı. Ancak, sözlük, ağızdan kelimenin çıkıvermesi gibi yayımlanıvermedi elbette. Kubbealtı Vakfı’nın çatısı altında Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Tahsin Banguoğlu gibi değerli isimlerden oluşan 12 kişilik danışma kurulu ile 1972 senesinde sözlük çalışmaları başlatıldı. 1976’ya dek geçen sürede, 13-20. asırlar arasında yazılmış yüzlerce eser tarandı. Fakat, sözlük çalışmalarının göründüğü kadar kolay olmadığı tecrübeyle anlaşıldı. Birçok insan bu işi yürütemeyerek ayrıldı. Çalışmaların dağsı yükü İlhan Ayverdi’nin üzerine kaldı.

İlhan Ayverdi, 1926 yılında Manisa-Akhisar’da doğmuş, liseyi İzmir Karataş Lisesi’nde, üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduktan sonra aynı branşta öğretmenlik yapmıştır. Yüksek mimar Ekrem Hakkı Ayverdi onun kocası, ünlü romancı Sâmiha Ayverdi ise onun görümcesidir. 1970 senesinde kurulan Kubbealtı Vakfı’nın adını koyan İlhan Ayverdi, Türk ilim hayatında kapsamlı bir sözlük hazırlayan ilk kadın olarak literatüre girmiştir.

İlhan Ayverdi’nin ilginç bir yönü, görgülü, bilgili, çağdaş insanlar yetiştirmeyi şiar edinmiş Rifaîlik dergâhının müntesibi olması. Kendisi bu dergâhın 1925 yılına dek şeyhi olan Kenan Rifaî’nin müritlerindendi. Kenan Rifaî ki Galatasaray Lisesi mezunu, öğretmen, Fransızca Türkçe ve resim dersleri veren, Fransızca’dan tercümeler yapan, bestelenmiş ilahileri ve divan tarzı şiirleri olan, dergâhını kültür akademisi doğrultusunda geliştirmeyi ideal edinmiş bir kişi. İddiaya göre, Atatürk, zamanında ona millî eğitim bakanlığını teklif etmiş ama o “ben din insanıyım” diye kabul etmemiş. Kenan Rifaî’nin vâris olarak seçtiği, İlhan Ayverdi’nin görümcesi, hocası ve çok sevdiği dostu Sâmiha Ayverdi bir sözünde şöyle demiş:

“Rifaî, Kadirî, Mevlevî diye ayrı ayrı isimler altında aynı ruha, aynı gayeye, aynı yürek yanığına sahip olan derviş için tekke, müşterek terbiyenin, müşterek görgünün, müşterek felsefenin pişirilip kotarıldığı yerdir.”

Şu var ki, bu tekkede, dergâhta kullanılan güzel Türkçe, İlhan Ayverdi’nin bu olgunluğa ulaşmasında baş etmenlerden birisi sayılmalıdır.

 

Biraz da sözlüğün içeriğinden bahsedelim:

 

Lügati elime aldığımda ona iki bakımdan hayran kalmıştım:

1. Her sözcükle ilgili bol bol örneklerin gösterilmesi

2. Eski kelimelere genişçe yer vermesi

 

TDK dâhil hiçbir Türkçe sözlükte yukarıda saydıklarımı bir arada görememiştim. Sözgelimi, Kubbealtı Lügati, 400 müellifin 1000’e yakın yapıtının taranmasıyla elde edilmiş 100.000 misal içeriyor. Kıyasen, TDK’nin 2011 baskılı sözlüğünde ise yalnızca 34.664 örnek cümle mevcut. 1932’den beri işleyen ve koskoca bir kadroya sahip TDK, küçük sivil bir kurum, üstelik sonradan bütün sorumluluğu üstlenmiş bir kişinin yanında, amiyane tabirle, solda sıfır kalmış. Her zaman söylerim, örnek cümle bir kelimeyi kullandırma açısından en lüzumlu cihettir. Sözlüğün ikinci yönüne gelirsek, bu konuda herhangi bir sayımlama yok. Fakat, sözlüğün önsözünde şöyle bir tümce var:

“Bu sözlük sadece yaşayan Türkçemizi değil, tarihî seyri içinde Türk dilinin kazanmış olduğu zenginlikleri de gözler önüne sermek, Türk çocuklarına geçmişleriyle bağ kurmalarında ve milletlerin tarihinde daha dün demek olan 100-150 senelik metinleri okuyup anlayabilmelerinde yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.”

Hakikaten 100-150 yıl daha dündür büyük bir millet için. Ancak, ne yazık ki biz daha kurucumuz Atatürk’ün Nutuk’unu, ulusumuzun en önemli şiiri İstiklal Marşı’nı anlamamak, öğrenmemek ve öğretmemekte inat ediyoruz. Sanki Türkçe 50 yıl önce doğmuş gibi, eskileri koruyarak yenileri kazanma yolu en uygunuyken, dilimizi tepetaklak edip kuşaklar arasında bile anlaşılmaz bir dil yaratarak sapkın bir yola girmişiz. Kubbealtı Vakfı da Türkçe’nin bu hazin macerasından rahatsızlık duyarak sözlük hazırlama işine girişmiş. Ne sevindiricidir ki, bu anlayışla yola çıkıp başka bir aşırılığa kaçma hatasına düşmeyerek yaşayan Türkçe’yi bütünüyle ele almışlar. Eşdeyişle, sözlükte Türkçe nehrinin eskiden gelen sözcüklerinden başka yaşayan Türkçe kelimelere ve yeni türetilen kelimelere de yer verilmiş. Sözlükte yanlış türetilmiş ve tutunmuş kelimeler varken yanlış türetilip tutunmamış kelimeler bulunmuyor. Doğru türetiler ise büyük oranda mevcut.

Genel bilançoyu söyleyecek olursak, lügat 61.000 maddebaşı ve bunlardan türetilmiş 35.000 deyim ile 96.000 açıklamalı maddeye sahip. Şunu da belirtmek gerekir ki maddebaşını artırma konusunda özel bir çabaya girilmediği bildirilerek, örneğin fiillerin “-me” ekiyle isimleştirilen biçimleri özel anlam kazanmadıysa dâhil edilmemiş. Sonuç olarak, bu sayıları TDK ile bire bir karşılaştırmamak lazım. Çünkü, TDK bu tür türevlendirmeler bakımından Kubbealtı Lügati’nden çok çok fazla. Buna karşın, Kubbealtı Lügati, eski kelimelere geniş yer vermesinin yardımıyla TDK’nin önünde.

Öte yandan, Kubbealtı Lügati’ne yönelteceğim birkaç eleştiri noktam var:

  • Bulunması Gereken Sözcükler: “Savlamak, düşünsel, içselleştirmek, alıntılamak, insansız, dinleti, avunç” gibi birtakım yaşayan sözcüklerin namevcut olması sözlüğün esnekliğini ve kapsayıcılığını bir miktar azaltmış. “Koşa (çift), nen (şey), sıngın (kırık, yenik), erinç (huzur), anık (hazır)” gibi Eski Türkçe’de sıkça kullanılan Türkçe menşeli sözcükler lügatte maalesef yok. Lügatteki Arapça-Farsça kökenli eski sözcüklerin bulunması istikametindeki hassasiyet Türkçe kökenli eski kelimeler konusunda ne yazık ki eksik kalmış. Tarama Sözlüğü’nden yararlanıldığı önsözde belirtilirken niçin o sözlüğün bu kadar gerisinde kalındığı meçhul. Aynı dönemdeki eserlerin tarandığı göz önüne alındığında Tarama Sözlüğü içindeki her söz Lügat’te bulunmalıydı. Yine de, “erte (sabah), ağdık (bozuk, kusurlu), saz (sarı renk), arkırı (çapraz), şol (şu)” gibi sevindirici sözcükler de var.

 

  • Etimoloji: “Kılavuz, ümük, ılıman, kavkı” gibi sözcükler yad kökenli gösterilmiş. “Sapan, öykünmek, bağnaz, bayındır” gibi sözcüklerin kökeni belirsiz olarak belirtilmiş. Hatta, bazı fikirler alıntılanarak yabancı olabileceği yönünde ibareler koyulmuş. İlginçtir, “sıra, örnek, ören” gibi tartışmalı, üstelik yabancı kökenli olduklarına dair kanaatin daha egemen olduğu kelimelerin kökeninin ise Türkçe olduğu açıklanmış.

 

“Görev, işlev, türev” gibi “-v” eki ile türetilen sözcüklerin; “yargıtay, sayıştay” gibi “-tay” ekiyle oluşturulan sözcüklerin, Kırgız, Çağatay, Moğol vb. kökenli olduğu belirtilmektense “yanlış türetme” olarak yaftalanması beni rahatsız etti. Amma velakin, en tartışmalı “-sal/sel” eki meselesi ise sınırlı sözcükte görülen ekin işlekleştirilmesi olarak ifade edilmiş.

 

  • Fikir Belirtilen Sözcükler: Sözlüğün içinde şöyle bir ibare var:

“Sözlük genellikle fikir yürütmez, tespit eder.” Ancak, “evrensel, saygın, okul, aşama, ayrıcalık, egemenlik” gibi kelimelere seçilen misaller doğrudan olmasa da dolaylı olarak fikir bildirimi hükmünde. Doğrusu, bu tutumu hoş karşılamadım. “Evrensel” maddesindeki misal şöyle:

“Evrensel hangi Türkçe kökten türetilmiştir, sakın üniversal’dan olmasın? Çünkü ikisinin de anlamı aynı kapıya çıkıyor da (Ahmet Kabaklı).

 Bu tür misallerin, okura kelimeyi kullandırması açısından hiçbir yararı yoktur. Gereksiz, yalnızca kelimenin niteliği hakkında olumsuz fikir bildirmek için bir çaba olarak görülmektedir.

 

 Sonuç olarak, her ne kadar sözlükteki noksanları, kusurları, öznel kanaat doğrultusunda getirilen eleştirileri belirtsek de bahsettiğimiz lügat, Türk sözlükçülüğünde başköşeye yerleşecek liyakattedir. Dahası, 34 yıllık müthiş bir gayretin altında imzası bulunan İlhan Ayverdi, övgülerin en güzeline layıktır. Şundan dolayı ki, sözlük yazmak bir ölümlü için kazançlı bir iş değildir. Türkçe’ye yarışır bir sözlük için fazla olmayan 34 yıl, bir insan için yarım ömürdür. Nitekim, 2005’te Kubbealtı Lügati yayımlandıktan 4 yıl sonra 2009’da, İlhan Ayverdi ebedî âleme göçmüştür. Özünü Türkçe’ye adamış bir insan, eserini yayımlayıp semeresini almaya başlayacakken vefat etti. O nedenle, kaliteli sözlük yazmak ancak halis niyetlerle, gönüllülükle olur. Kendi cebini düşünen insan sözlük yazmaz. İlhan Ayverdi de bize ve Türkçe’ye bu kıymetli, tatminkâr, çoğu yönden koskoca TDK’den bile gelişkin sözlüğü armağan edip dünyadan göçtü.  Söz ettiğimiz aksaklıklar onun şanını denizde damla ve güneşte zerre kadar azaltmıyor. Onun bu aziz hatırası karşısında kendisini saygıyla ve şükranla yâd ediyorum. Toprağı bol olup rahmet denizine gark olsun.

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

sayımlama: istatistik (TDK Türkçe Sözlük)

öz: kendi -zamir olarak- (TDK Türkçe Sözlük) “Nem var ki laf edem özümden / Mahveyle beni benim gözümden – Fuzuli”

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türkçe’nin Kaleleri: TDK Türkçe Sözlük 11. Baskı (2011)

TDK Türkçe Sözlük’ün 11. baskısının 2011 yılında çıkacağı öngörülüyordu. 2010’un son aylarında gazetelerdeki haberlerle ne kadar meraklansam da sözlüğü elime alabilmek için 2012 yılının şubat ayını beklemek zorunda kaldım. Yayımın gecikmesine karşılık sözlüğün ucuz fiyatı övgüye değer.

 

TDK Türkçe Sözlük incelendiğinde, sözlüğün bir önceki baskısına kıyasla ciddi oranda artan söz miktarı ilgi çekici. Dilerseniz, ilkin TDK’nin şimdiye dek çıkardığı sözlüklere bir bakalım:

 

Birinci baskı (1945): 25.574 maddebaşı + 6530 maddeiçi = 32.104 madde

İkinci baskı (1955): 25.516 maddebaşı + 10.222 maddeiçi = 35.738 madde

Üçüncü baskı (1959): 27.033 maddebaşı + 10.788 maddeiçi = 37.921 madde

Dördüncü baskı (1966): 27.013 maddebaşı + 10.656 maddeiçi = 37.669 madde

Beşinci baskı (1969): 27.753 maddebaşı + 10.717 maddeiçi = 38.470 madde

Altıncı baskı (1974): 31.693 maddebaşı + 13.485 maddeiçi = 45.178 madde

Yedinci baskı (1983): 40.836 maddebaşı + 18.891 maddeiçi = 59.727 madde

Sekizinci baskı (1988): 46.825 maddebaşı + 16.496 maddeiçi = 63.321 madde

Dokuzuncu baskı (1998): 60.152 maddebaşı + 13.555 maddeiçi = 73.707 madde

Onuncu baskı (2005): 63.818 maddebaşı + 13.589 maddeiçi = 77.407 madde

 

11. baskıya eklenen yeni söz sayısı 14.885. Bu sayı bir önceki baskıda 3.700 idi. 15 bine yakın söz artışının bazı sebepleri var. Bunlardan bir tanesi “-bilmek” ile hemen hemen her eylemin birleşik fiil hâlinin sözlüğe katılması. Başkaca, “-vermek” ile oluşturulan birleşik fiillerin sayısı da artırılmış. Tabii bunların bir de “-me” ile isimleştirilmiş biçimleri mevcut. Sözgelişi, önceki baskıya ilaveten “ısınmak” kökünden “ısınabilme, ısınabilmek, ısınıverme, ısınıvermek, ısındırabilme, ısındırabilmek, ısı tedavisi, günısı, ısıl işlem, küresel ısınma” sözleri eklenmiş.

 

Bunlardan özge, “güvenli, güzide” gibi sözcükler varken belki göz ardı ediş dolayısıyla sözlüğe yazılmamış “güvenlilik, güzidelik” gibi birtakım sözcüklerin türevleri de eklenmiş.

 

Kimi içmaddelere de ciddi olarak el atılmış. Sözgelimi, 10. baskıda “güzel”in içmaddesinde yalnızca “güzel olmak, güzelim” olmak üzere 2 söz varken, 11. baskıda aynı kelimenin içmaddesine 7 söz daha ilave edilerek 9 içmaddeye yükseltilmiş. Atasözü ve deyim açısından sözlüğün zenginleştirilmesi en sevinilesi hususlardan birisi.

 

İlk kez bu baskıda il ve ilçe adları sözlüğe dâhil edilmiş. 900 dolayında ilçe ve 81×3=243 (çünkü iller Ankara, Ankaralı, Ankaralılık şeklinde üçerli eklenmiş) olmak üzere 1100-1200 sözcük kazandırılmış lügate.

 

TDK Türkçe Sözlük’ün 11. Baskısı 77.005 maddebaşı ve 15.287 maddeiçi olmak üzere 92.292 söz içeriyor. 34.664 örnek cümleyle maddeler aydınlatılmaya çalışılmış ki bu sayı yetersiz. Sözlükte 53.451 isim, 12.666 sıfat, 3.312 zarf, 88 zamir, 40 edat, 299 ünlem, 50 bağlaç, 9.912 fiil bulunuyor. Toplam 79.818. Bu sayı ile maddebaşının uyuşmaması bazı sözcüklerin birden fazla sözcük türüne ait olmasından kaynaklanıyor.

 

Yeri gelmişken bir kavramdan bahsetmem gerek. Son birkaç baskıda “sözvarlığı” diye bir kavram kullanılıyor ki meğer bildiğimiz anlamda değilmiş. Maddebaşı ile maddeiçini toplayınca elde edilen sayı “sözvarlığı” diye anılırdı. Lakin, bu baskıda toplam 92 bin madde varken 122 bin de sözvarlığı bulunmaktaymış. Maddebaşı yahut maddeiçi olmayan hangi kelime var ki sayıyı 30 bin kadar artırmış? Sözlüğün bu konuda açıklaması şöyle: “söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 122.423 sözvarlığı”. Söz, terim, deyim zaten ya maddebaşıdır ya da maddeiçidir. Ekler sonda bulunuyor ki hepsini toplasan 1.000 etmez. Geriye “anlam” diye bir şey kalıyor ki ne benim böyle bir kavram hakkında bilgim var ne de sözlükte izah edilmiş. Şöyle bir mantık yürüttüğümde de sonuç alamadım: Eski sözlükte sözvarlığı 104.481. Bu baskıda 14.885 yeni söz ve 17.961 yeni anlam varmış. Yeni sözvarlığı bu sayıların toplamı nispetinde artmış olmalı. Ama, bunları toplayınca da sonuç 137.327 çıkıyor. Yani doğru olmuyor. Kısacası, ben bu yeni sözvarlığı kavramından hiçbir şey anlamadım. Zaten TDK’de de çelişkiler, tutarsızlıklar var. TDK’nin 1998’de yayımlanan dokuzuncu baskısının önsözünden bir cümleyi aynen naklediyorum:

“Elinizde bulunan 9. baskı Türkçe Sözlük’ün sözvarlığı ise 60.000 madde başında ve 14.000 madde içinde olmak üzere 75.000 civarında bir sayıya ulaşmış bulunmaktadır.”

Şimdi de yeni sözlüğün önsözünde 9. baskı hakkında yazılanları görelim:

  “…Sunuş yazısında sözlerin yazımı açısından 1996 yılında yayımlanan İmla Kılavuzu ile büyük ölçüde uyumun sağlandığı belirtilen dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 98.107 sözvarlığı bulunmaktadır. Bu sözvarlığını 60.152 maddebaşı, 13.555 maddeiçi söz oluşturmaktadır.”

 

İşte görüyorsunuz ki TDK kendi içinde bile net değil. Bu noktada TDK eleştiriyi hak ediyor mu? Bence hak ediyor. Yıllardır kullanılagelen anlamlar bir günde değiştirilmemeli. Hele ki böyle muğlak, ne olduğu bilinmeyen anlamlara çekilmesi büyük yanlış.

 

Tekrar sözlüğün içeriğine dönecek olursak, bazı kelimelere verilen yeni anlamların hoşuna gittiğini söylemeliyim:

vaybabamcı: Kalabalıkta hızla çarptığı kişiye kazayla çarptığını söyleyip özür dilerken karşısındakinin cüzdanını çekip alan kimse.

pislikçi: Ağza alınan bir miktar sarı leblebiyi çiğneyerek birinin üstüne püskürtüp üzerinde pislik olduğu bahanesiyle cebindeki paraları çalan kimse.

 

 

Etimoloji hususunda da bazı değişiklikler var. Öncekinde Farsça olarak gösterilen “talan” sözcüğü bu baskıda Türkçe gösterilmiş. Ancak, pek çok dilcinin Türkçe “yağı (düşman)” ile eşkökenli gösterdiği “yağma” hâlâ Farsça’dan gelmiş gösteriliyor. “Bora” sözcüğü de İtalyanca’dan gelmiş sözlüğe göre. Bilmiyorum, belki de bu kökenlemeler doğrudur. Ben sadece gözüme çarpan birkaç noktayı paylaşmak istedim. 92.292 söz içeren lügatin alıntı kelime istatistiklerine bakalım:

 

Arapça: 6.516

Fransızca: 5.540

Farsça: 1.375

İtalyanca: 607

İngilizce: 518

Rumca: 448

Almanca: 105

Latince: 68

Rusça: 39

Yunanca: 37

İspanyolca: 31

Ermenice: 24

Bulgarca: 22

Macarca: 15

Japonca: 13

Moğolca: 12

 

 

Geriye kalan dillerden gelenler tek haneli rakamlarda. Toplam 15-16 bin yabancı kökenli sözcüğümüz var. Dikkatinizi çekerim ki bunlar köken değil, alıntılanan dil. Sözgelimi, “rasyonel, grafik” gibi Fransızca kökenli bilenen kelimeler esasen kökence Latince ve Yunanca’ya ait. Fransızca bu dillerden kelimeyi alıntılayıp kendine mal etmiş, tıpkı Türkçe’nin Fransızca’dan alıp kendileştirmesi gibi. Başka bir deyişle, “rasyonel, grafik vb.” sözcükler ne kadar Türkçe ise o kadar Fransızca’dır.

 

Bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim. Sayımlamada Soğdca’dan 2 sözcük bize geçmiş olarak gösteriliyor. Lakin, sözlükte “kent, tamu, uçmak” kelimeleri zaten Soğdca 3 kelime ediyor. Binnetice, burada ciddi bir yanlışlık var.

 

 

Sözlüğün sonuna eklenen bilgiler iyi düşünülmüş. Türkçe’nin ayrıntılıca açıklanmış özellikleri, Türkçe’nin kullandığı alfabeler, Mors alfabesi, yazım kuralları, noktalama işaretleri, yapım ve çekim ekleri, dilekçe özgeçmiş e-posta yazma konusunda talimatlar, birim çevrimleri, Romen rakamları, takvimler ve takvimler arası çevrimler, Güneş sistemi, Dünya, Türkiye ve ülke bilgileri (bayrakları, konumları, başkentleri vs.), ulusal ve uluslararası kurum adlarının kısaltmaları, sözlükteki örneklerin kaynakları, kaynakça gibi aşağı yukarı 100 sayfa tutan yararlı bilgiler bulunuyor. Böylece, sözlüğün başvuru kaynağı olma niteliği pekiştirilmiş.

 

1932’den bu yana faal olan TDK, şimdiye dek aslî görevi olduğu hâlde bir etimoloji hazırlayamadı. Türkçe sözcüklerin hangi devirlerde kullanıldığını örneklerle gösteren mufassal bir Tarihsel Türkçe Sözlük de 80 senedir yayımlanamamıştır. Maalesef, tüm enerjisini Türkçe’deki yabancı kökenli sözcükleri nasıl kesip atacağına hasretmiş kurum yetkilileri, hem dünyada 220 milyon konuşuruyla dünya dilleri arasında 5. sırada bulunan bir lisanın en teşkilatlı ve en etkili müessesesi olan Türk Dil Kurumu’na, hem de 1983’e değin 50 bin sözvarlığına ulaşamamış bir dil yaratarak Türkçe’ye yazık etmiştir. Günümüzün TDK’si daha ılımlı bir yol izleyerek birtakım hataları da düzeltmektedir. Buradan TDK’nin bir vaadini de duyurmak istiyorum. Sabık başkan Şükrü Haluk Akalın, 2013 yılı sonunda TDK tarafından etimoloji sözlüğünün çıkacağını vadetmişti. Dilerim ki bu vaat yerine gelir. Buna karşılık, Tarihsel Türkçe Sözlük hakkında net bir salık yok.

 

Sonuç olarak, bir önceki baskıdan bu yana günde ortalama 6-7 kelime eklenerek TDK tarihinde rekor oranla varsıllaştırılan yeni baskı her yönüyle kaliteli ve gerçekten satın alınması gereken bir kaynak. Ayrıca, bu kalitenin bu denli ucuza satılması da TDK’nin halkı bilgilendirmeyi önceleyen takdir edilesi tavrını ortaya koyuyor. Bu sözlük elbette, tıpkı her sözlük gibi, mükemmel değil. Bence en büyük eksikliği, örnek konusundaki yetersizliği ve fazla güncel kalması. Kapsama çizgisini en az 100 yıl öncesine kadar götürmeli (Örneğin, Nutuk’un sözcüklerinin birçoğu sözlükte yok).  Bakalım, olasılıkla 6-7 sene sonra  yayımlanacak yeni baskısında bunlar değişecek mi? Yeni baskıda 100.000 sözün yakalanması dileğiyle bu sözlük için Türk Dil Kurumu’na teşekkürlerimi sunuyorum. Diğer taraftan, önümüzdeki yıllarda TDK’nin seleflerinden miras edindiği ataleti üzerinden atıp yapısının da akademiye dönüştürülüp profesyonel insanların eliyle etkin bir rol oynamasını, büyük projelerin altına imza atmasını temenni ediyorum.

Şubat 2012

 

SÖZLÜKÇÜK

özge: başka  (TDK Türkçe Sözlük)  “Güzel sever diye isnat ederler / Benim haktan özge sevdiğim mi var?” -Karacaoğlan

salık: haber (TDK Türkçe Sözlük)   “Bilirsin ey Süleyman-ı zamane / Salık ver varam ol şah-ı cihane” -Fazilet

varsıl: zengin (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi-4

Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. ‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ sözü bırakılıp ‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler için çok daha rahat olacaktı. O nedenle Atatürk kendisi 1937 senesinde Geometri kitabı çıkarmıştır. Bu kitapta Atatürk  bizzat sözcük oluşturmuştur (artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen vb.).

Sözgelimi artık,

müselles-i kaimüzzaviye değil diküçgen
müselles-i münfericüzzaviye değil geniş açılı üçgen
müselles-i mütesavissakayn değil ikizkenar üçgen
murabba-i tamm değil tamkare

İlmî terminolojide Atatürk tarafından prensip belli olmuştur. Türkçe’nin bilim dili olarak da serpilmesi için terminolojilerin Türkçeleştirilmesi; yahut dünyayı daha iyi izleyebilmek için Doğu’dan gelen terimlerin Batı’dan gelenlerle değiştirilmesi yeni rota olmuştu. Yeni dönem insanı ‘müvellidülhumuza’ demeyip ‘oksijen’ sözcüğünü kullanmaktadır. Atatürk’ün kaleme aldığı Geometri kitabında da ‘piramit, kare, paralel vb..’ Batı menşeli sözcükler eskilerinin yerine ikame edilmiştir. Bir başka önemli nokta Atatürk’ün bu kitabı yazarken “Örnek” sözcüğünün yerine “Misal” kelimesini kullanmasıdır. Hâlbuki, ‘Cep Kılavuzu’nda ‘örnek’ sözcüğü öneriler arasında bulunmaktaydı.

Yeni terimler sadece matematik alanında değildi:

mesturetülbüzur = kapalı tohumlular
mucibe-i helezoniye = burma kömey
nebat-i zatilbüzur = tohumlu bitkiler
nüve müvellide = üretken evin

Cemal Gültekin’in bir hatırası şöyledir:

“Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.
Öğrencilerden birine:
–          Defterinizdeki hendese davasını tahtada anlat!.. dediler.
Çocuk davanın şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:
–         Şu zaviye, şu zaviyeye müsavidir, mütebadil ve mütecavir zaviye olduğu için şu hatlar birbirine muvazidir, dedi.
Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:
–         Anlamıyorum, dediler.
Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz!..
Öğretmen:
–         Paşam, programlar böyledir, dedi.
Atatürk:
–         Ben hoca olsam böyle okutmam.
Öğretmen:
–         Istılahlar henüz değişmedi.
Atatürk:
–         Bunu okutmak budalalıktır.
Öğretmen:
–         Paşam, kitaplar böyledir.
Atatürk:
–         Getir kitabı, dedi.
Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:
–         Buna ne derler?
Çocuk yine:
–         Zaviye, dedi.
Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:
–   Açı derler, açı! Dediler.
Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.
Bu olay üzerine durumu yüksek Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu. Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.”

Matematik sözcüğünün Türkçe’ye alındığını günü ise Ahmet Cevat Emre şöyle anlatmaktadır:

“Gazi, artık en büyük önemi terim komisyonlarına veriyordu. Bu komisyonlar ellerinden geldiği kadar cep kılavuzundan, taramalardan, derlemelerden, Divandan… Ve başka kaynaklardan araç alıp şaşılacak ölçüde çok terim uyduruyorlardı.

Gazi bu çalışma biçimini durduracak hiçbir emir vermedi. Ancak akşamları, konuşarak, komisyonlara sağlam prensipler aşılamaya bakıyordu:

Doğu (İslam-Arap) kültürünün terimleri atılacak! Batı terimlerinin Türkçe karşılıkları aranacak.

Bulunacak Türkçe karşılık Batı teriminin kavramını anlatabilmelidir. Karşılık, terimin kavramını anlatmıyorsa alınmayacak.

Batı terimi Türk fonetiğine uygun imla (ortografi) ile millîleştirilip alınacak; bu terim artık Türkçe sayılarak ortaokul ve lise öğretiminde kullanılacak.

Gazi bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçiremezdi; buna vakti yoktu. Yalnız riyaziye (matematik) komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri, Türk imlasıyla tespite çalışmıştı.

İlk terim riyaziye kelimesi idi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Tartışma başladı:

Gazi: “Riyaziye nerden gelir, anlamı nedir?”

Komisyon Başkanı: “Efendim, riyazat’tan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.”

Gazi: “Bunun Batı terimi nedir?”

Komisyon Başkanı: “Fransızcası mathematique, İngilizcesi mathematics, Almancası mathematik’tir, efendim.”

Gazi: “Anlamı nedir?”

Komisyon başkanı: “Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran birimler demektir.”

Gazi: “Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik’tir, efendim.”

Terim, böyle bir tartışmadan sonra, matematik olarak alınmıştır.”

Akil Muhtar Özen’in hatıratında Mustafa Kemal’in terimler hakkındaki düşüncesini görebiliyoruz:

“Söz konusu tabirler, beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize manidir.”

“Fen terimleri o surette yapılmalı ki manaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.”

Atatürk 1938 yılında şu sözü söylemiş:

“Dil işimizde henüz bir istikrara varamadık, daha pek çok çalışmak lazımdır. (Çağdaş Türk Dili-Süer Eker, 3. baskı, s.605)”

Atatürk’ün son yazdığı yazılardan biri, belki sonuncusu Atatürk’ün vasiyetnamesidir. 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin metni aynen şöyledir:

“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1.Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi , İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2.Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3.Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek , ayrıca para verilecektir.

4.Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5.İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6.Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”

Atatürk’ün son üslubu bu metinde gözükmektedir. Görüldüğü üzere, yazı ne tasfiyeci ne Osmanlıcacı anlayışla yazılmış, aşırılıklardan uzak, bugünkü dile yakın olarak değerlendirilebilir. Mesela, metindeki yad kökenli sözcüklerin Cep Kılavuzu’ndaki karşılıkları gösterelim:

Malik = iye
Nukut yok, nakd = akça, para
Hisse = pay, ülüş, hisse
Senet = belgit
Menkul = taşınır, taşınan
Gayrimenkul bulunamadı
Emval = mallar
Ati = gelecek, atı, ileri
Şart = şart, örük, baylav
Terk bulunamadı
Vasiyet = tutsu
Nema = ürem
Sene = yıl
Nisbet = nispet, oran
Şeref = şeref, onur
Mahfuz = saklı
Müddet = süre, vakit, zaman
Emr = emir, buyru
Tahsil = irdel, öğrenim
İkmal etmek = bütünlemek, tamlamak, tümlemek, bitirmek
Muhtac = muhtaç
Mütebaki = kalan
Mikdar = nicelik, kemiyet
Tahsis etmek = özgülemek

Bu biçem değişimini Attilâ İlhan’ın bir makalesi vasıtasıyla Falih Rıfkı Atay’dan aktaralım:

“Tesbit/4. ”…Atatürk’ün 934, 935, 936, 937, 938 nutukları, şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi, bu eserler üzerinde yürür görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan birçok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela ‘millet’ yerine ‘ulus’u, 934’te kullanmış; 935, 936, 937 senelerinde ‘millet’ kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında ‘ulusal’ bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37’de, onun yerinde ‘millî’yi buluyoruz. Keza ‘tinel’i, ‘manevi’ ile, ‘oy’u ‘rey’ ile, ‘önerge’yi ‘teklif’ ile, ‘taptamak’ı ‘tatbik etmek’ ile, ‘kural’ı ‘kaide’ ile, ‘arsıulusal’ı, ‘beynelmilel’ ve ‘enternasyonal’ ile, ‘kınav’ı ‘faaliyet’ ile değiştirmiştir…”

26 Eylül 1938’deki Atatürk’ün şu sözü ile yazımıza yavaş yavaş son verelim :

 “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi içn her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.”

Ve 1 Kasım 1938’de TBMM‘nin açılışında hastalığı sebebiyle Başbakan Celal Bayar‘a okuttuğu Meclisi açış konuşması:


Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.

Böylelikle Türk Dil Devrimi’nin tüm aşamalarını olabildiğince nesnel biçimde ve bol alıntılarla masaya yatırmaya çalıştım. Atatürk’ün aşırılıkları deneyip makul düzeye geldiğini okuduk. Kapsayıcı olmasını istediğimden yazı çok uzadı. Ama bilgi bakımından şişkin olması asıl önemsediğim nokta idi. 

Yazı dizimizin,

birincisinde Dil Devrimi öncesi Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu;

ikincisinde Dil Devrimi’nin başlangıç yıllarındaki aşırı özleştirmeci yönelimleri;

üçüncüsünde Dil Devrimi çalışmalarının normalleşme dönemini;

dördüncüsünde ise özellikle terimler üzerine yapılan çalışmaları irdeledik.  

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi-3

Dil kargaşası almış başını gitmişti. Yazarlar dergiyi açıp kendince bir karşılık yazıyor ve kimsenin kimseyi anlamadığı bir keşmekeş meydana geliyordu. Sözgelimi Memduh Necdet, 1933 senseinde yayımladığı ‘Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?’ adlı kitabının önsözünde (o zamanki dille ‘öngen’inde) şu cümlelere yer veriyordu:

“Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.

Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ”

‘Dergi’nin yarattığı bu çıkmazı aşmak için hemen ‘Cep Kılavuzu’ yayımlanmıştır. 1935 yılında neşredilen kılavuz Osmanlıca’dan Türkçe’ye ve tersi olmak üzere iki cilt olarak basılmıştır. Böylelikle, hem her karşılık için belli sözcükler gösterilerek dilde standartlaşma sağlanmış hem de birtakım yabancı kökenli sözler bazılarının yapıları değiştirilerek dile yeniden kabul edilmiştir. Sözgelişi, ‘cenk, cenaze, halk, ahlâk, şeref, zaman, şer, hakkıyle, hasta vb.’ pek çok kelime kılavuzun Türkçe kelimeler bölümünde yerini aldı. Kimileri ise zaten Türkçe denerek. 1935 Eylül’de genel yazman şöyle demekteydi:

“Bundan böyle artık dil devriminin temel amacı Türk dilinin ırksal arılığının ıslahı değil edebiyat ve öğretim dilinin konuşma diline olabildiğince yaklaştırılmasıdır. (Türkiye’de Dil Devrimi – Uriel Heyd aracılığıyla ‘Türk Dili 1 no: 13)”

Falih Rıfkı Atay da kılavuz çalışmalarına Ankara Saylavı olarak iştirak etmiş ve hatta birçok sözcüğü de kendisi ortaya atmıştı. Örneğin; sağduyu, durum, akaryakıt, bağımlı, bağımsız, bağımlaşma, kovuşturma, soruşturma, savunma vs..

Atay’a göre, Mustafa Kemal de bu çalışmalarla ümitlenmiş, ‘bu çocuklar bizi çıkmazdan kurtaracaklar’ demiştir.

1936 yılında Atatürk şöyle demiştir:

“Başka dillerdeki her bir söz için en az bir kelime bulmalı, onları ortaya atmak lazımdır. Millî zevkimiz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman lügatimize koyabiliriz.”

Kılavuz tam olarak bittiğinde Atatürk yine tatmin olmamıştı:

“İsmet Paşa’yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık.”

Mustafa Kemal, medeni toplumlar arasında bulunmak için varsıl bir dile sahip olmak gerektiğini düşünüyordu. Agop Dilaçar hatıratında şöyle bir anısını naklediyor:

“Atatürk amaçladığı Türkçeye gün geçtikçe yaklaşıyordu. Amacına tamamıyla kavuşabilmek için bir zorunluluk belirmişti: Bizde bulunmayan anlam incelikleri. Fransızca’yı çok iyi bilen Atatürk bu konuda ilk olarak 1935 yılında Cep Kılavuzu’nu işlerken dokunmuştu. Osmanlıca ‘tavsif, tarif’ sözcüklerine Türkçe karşılık aranırken buna ‘tanım’ dendi. Ama kitap yayımlandıktan sonra Atatürk anlam inceliği bakımından bu sözcüğü yine ele aldı ve 1936 yılının sonbaharında bir gece sofrada eksik saydığı bir şeyi tamamladı. Osmanlıcada, genel olarak, tarif ve tasvir bir arada kullanılır ve anlam odaklanmaz, yayılır ve Fransızca iki anlam odağını karşılardı. Atatürk, birbirinden çok değişik olan bu iki anlam odağını n Fransızca karşılıklarını biliyordu: Biri décrire (yani description yapmak), öbürü définir. Düşündü, décrire’in Türkçe karşılığını ‘betimlemek’, définir’in karşılığını da ‘tanımlamak’ olarak saptadı. Bunlardan ilki ‘tasvir etmek’, ikincisi ise ‘bir kavramın bütün ögelerini sınırlayıp eksiksiz olarak anlatmak’ demektir.

Atatürk’ün anlam inceliklerini ayırma yolunda yaptığı iki açıklamaya da atanık olmuşum sofrasında. Biri ‘ilan’, öbürü ‘sebep’, ikisi de Osmanlıca. ‘Duvar ve gazete ilanı’nı bırakarak, Atatürk ‘ilan etme’ anlamını ele aldı, örnek olarak da ‘harp ilan etmek’le ‘Cumhuriyet ilan etmek’ arasındaki farkı anlattı: Biri Fransızca’da ‘déclarer’, öbürü aynı dilde ‘proclamer’. Bunlardan ilki ‘açık olarak bildirmek’, ikincisi ise ‘törenle bir kararın haberini yaymak’ anlamına gelir. Sebep de iki anlam taşıyordu: Biri nesnel olarak Fransızca ‘cause’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Otobüsler işlemediğinden dolayı); öbürü öznel, Fransızca ‘raison’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın? Cevap: Hocama kızmış olduğumdan dolayı).

İşte Atatürk’ün amaçladığı Türkçe bu anlam inceliklerini birbirinden ayırmış olan bir Türkçe idi. Bu amaca erişebilmek için, Atatürk, Fransızca’yı çok iyi bilen Reşat Nuri Güntekin’den 2 ciltlik Larousse sözlüğünün sözcük bölümünü Türkçeye çevirmesini istemişti, fakat yazarımızı bu görevi yapamadan yitirdik. Bu iş Atatürk’ün bir buyruğu ve isteği olarak er geç yapılmalıdır. Tahsin Saraç’ın bu yıl Kurum yayınları arasında ortaya koymuş olduğu 2 ciltlik Fransızca-Türkçe Sözlük, bu işi kolaylaştırmış olsa gerek.”

Bu zenginliğe kavuşmak isteyen Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a şöyle demişti:

“Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Son safha ise artık aşırılıklardan uzaklaşılmış olan safhadır. Yad sözcükler köklerinin Türkçe olduğunun ispatı koşuluyla dile yeniden dâhil edilmeye başlamıştı. 1935 sonlarından itibaren Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ üzerinde düşünmeye başlamıştır. Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Güneş-Dil Teorisi’ne göre, ilk insanların ifadeleri anlatmak için belli sesler ‘güneş’ dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Böylece diller doğmuştur.

Alman Ernst Böklen’in 1922’de ortaya attığı “Ay-Dil Teorisi” gibi kuramların revaçta olduğu devirde ‘Güneş-Dil Teorisi’ çıkmazdan kurtulmak için bir çare olmuştur.

Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ hakkında şöyle demiştir:

“Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz; bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik.”

“Klasik etimolojinin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz metodumuz çok basit görünüyor. Fakat, hakikat, ezelî ve ebedî hakikat basittedir. Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün Türklük için şanlı bir zafer günü olacaktır.”

Üçüncü Dil Kurultayında Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından okunan kurultay raporunda şöyle denmektedir:

“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak feda edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”

Mustafa Kemal Atatürk, Ulus gazetesinin ana sayfasında yazılar kaleme alıyordu. 5 Kasım 1935 günkü Ulus gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Türk dilinin etimoloji, morfoloji ve fonetik bakımından çözümlenme metodu bu sözleri (ehemmiyet ve mühim sözlerini) Türkçe gösteriyor”

18 Kasım 1935 günü ise Sabah sözcüğünün Türkçeliğini açıklıyordu. Bitiminde bir ihtar vardı:

“İhtar: Güneşin ışıklarına beşik olan bizim (sabah)ımızın ince, temiz, lojik, asil manası görülüyor. Bizim senelerden beri Türk (sabah)ını, kendi dil hazinemizden matrut bir hâlde bırakışımız, dikkate değer bir noktadır.

Acaba (sabah)ın büyük kusuru mu oldu? Bunu bilmiyoruz. Öyle de olsa artık Türk Dil inkılabı şerefine onun affolunarak yabancılık isnadından kurtarılması gerektir, sanırız.”

2 Sonteşrin 1935 tarihinde başladığı dil yazılarında şu gibi kelimelerin Türkçe olduğunu açıklıyordu:

Millet, devir, zaman, devre, daire, hadis, hadise, ehemmiyet, mühim, düstur, hat, hatır, hatıra, ihtar, an, hak, hakikat, defi, müdafaa, dafı, müdafi, defa….okıyanus…paix….kâmilen…vs.

Ahmet Cevat Emre’nin bir anısında Atatürk şöyle demektedir:

“kitap, kâtip, mektup benim; geri kalanları Arabındır! Kitaba bitik, kâtibe bitikçi… diyemezsiniz.; derseniz onlar yabancı olur. O gibi kelimeler Uygur sözlüğüne girer. Herkesin bildiği, söylediği yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir!”

1936’da benzeri sözün söylendiğiniAbdülkadir İnan’ın yazdıklarından da teyit edebiliyoruz:

“Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e söyledim: Ketebe yektübü Arabındır; kâtip, kitap, mektup Türkündür.”

Yine Ahmet Cevat Emre’nin hatıratında Atatürk şöyle der:

“İki şeyde inkılap olmaz. Dilde ve musikide!”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hatıratındaki Gazi’nin anlayış değiştirdiğine dair şu iki yönergesi manidardır:

“Yarından itibaren bütün yazılarımızda bir tek Arapça-Farsça kelime kullanmayacaksınız.”

“Bu iş bana çıkmayacak gibi görünüyor. Ben arkadaşlarımın böyle bir zahmete katlanmalarına artık taraftar değilim. Mutlaka başka bir yol bulmalıyız.”

Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün lisanda inkılap olup olmayacağına değgin bir sorusuna şöyle der:

“Efendim, umumî konuşma ve yazı dilinde inkılap olmaz; yani milyonların kullandığı kelimeler ve deyişler attırılıp yerlerine başka kelimeler kullandırılamaz. Böyle bir teşebbüsle ancak birkaç kişi arasında bir ‘argo’ yaratılabilir. Halk gene eski dilini kullanır. Halk için roman, piyes, hikâye yazanlar da halkın anladığı dil ile yazarlar. Fakat bütün medenî milletlerde hekimleri, hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasîlerin… kullandığı grekolatin unsurlardan yapılmış terminolojiler vardır. Bunlara ihtisas ve zümre dilleri denilir. Bu terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça ıstılahları bırakıp milletlerarası terimleri almak… işte bizim muhtaç olduğumuz lisan inkılabı budur.”

Atatürk’ün “Ben yabancı dillerin desteğine muhtaç olmayan müstakil bir Türkçe isterim” dediği hareket normal seyrine girmişti. Bu devrim Ata’nın “Dil devriminin amacı, Türk dilinin kısırlaştırılması değil, genişletilmesidir” düsturu doğrultusunda ilerliyordu.

 

SÖZLÜKÇÜK
yönerge: talimat, direktif (TDK Türkçe Sözlük)

değgin: dair, ilişkin, müteallik (TDK Türkçe Sözlük)

saylav:  milletvekili, mebus (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi – 2

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin çalışmalarının ardından sıra dil meselesine gelmişti. Mustafa Kemal’in bu konuyu sürekli düşündüğünü şu sözlerinden anlıyoruz:

“Daha çocukken dersler, kitaplar arasında yuvarlanırken, hissederdim ki, bu dilin bir şeye ihtiyacı var. O ihtiyacın ne olduğunu, nasıl elde edileceğini bilmezdim. Fakat mutlaka bir şey lazım olduğunu duyardım.”

“Eğer ben size bu meseleyi ancak son senelerde düşündüm dersem, inanmayınız. Ben tâ çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım.”

15 Eylül 1928 günü Sinop’ta halka yeni harflerle ilgili ders verirken yapıtığı konuşmada şöyle demişti:

“…Türk dili güzeldir, zengindir. Onun bu güzelliğini, zenginliğini ortaya koymamız lazımdır. Fakat, dilde tasfiyeciliğe, yapaylığa da kaçmak istemem. Ne Türk Derneği’nin tasfiyeciliğini ne de Sebilürreşat’ın Osmanlıcılığını asla kabul edemem. (Süer Eker-Çağdaş Türk Dili, 3.baskı, s.595)”

Sadri Maksudi’nin “Türk Dili İçin” adlı eserinin başına ‘2 Eylül 1930’ tarihinde şunları yazdı:

“Millî his ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Eylül 1930 tarihinde:

“Türk dili zengin, geniş bir dildir, her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk Milleti’ni ve Türk Dili’ni medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”

Aynı dönemde bir başka sözünde:

“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

17 Şubat 1931 tarihindeki Adana seyahatinde:

““Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”

Bütün bu sözler “Dil Devrimi”nin habercisi idi. Nitekim, 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (bugünkü adıyla ‘Türk Dil Kurumu’) kurulmasıyla dil işlerindeki çalışmalar hız kazandı. 1932-1938 yılları arasındaki dönemi üçe ayırmak daha sistemli bir çözümleme için daha doğru olacaktır. Safhaların değişmesinde Türk Dil Kurultayları etkili olmuştur denebilir. Onlar şöyle:

Birinci Türk Dili Kurultayı (26 Eylül-5 Ekim 1932)
İkinci Türk Dili Kurultayı (18 Ağustos-23 Ağustos 1934)
Üçüncü Türk Dili Kurultayı (24 Ağustos-31 Ağustos 1936)

Birinci safha, Türkçeleştirme akımının aşırı boyutlarıyla denendiği evredir. Amaç, Türk dilinde bir tek yabancı asıllı sözcük bulundurmamaktı:

“Türk vatanını yabancı çizmelerden beraberce kurtardık, fakat asıl kurtuluş millî benliğimizdir. Siz bana seslendiğimiz temiz Türkçe ile birbirimizi anlayarak konuşmak ihtiyacındayız. Topraklarımızı yabancı çizmelerden nasıl kurtarmışsak benliğimizi saran zehirli yılanlar gibi mikrop olan yabancı kelimelerden kurtarmak bizim için yeni bir kurtuluş savaşı olacaktır. (A. Muhtar Kumral’ın anılarından)”

Ruşen Eşref Ünaydın’ın ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti Kurulduğundan İlk Kurultaya Kadar Hatıralar’ında da Mustafa Kemal şöyle konuşmuştur:

“En iyi müdafaa usulü taarruzdur. Şu hâlde dl alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir defa silkeleyelim: Görelim hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya kadar biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak!…”

Bu katı tutumla çalışmalara başlanmıştır. Ve bu çalışmalara bütün devlet teşkilatının katkı sağlaması yolunda ‘1 Kasım 1932’ günü meclis kürsüsünden çağrıda bulunmuştur:

“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz.”

Türk dilinin işlenip özgürlüğüne kavuşturulmasıyla en ileri sayılan medeniyetler arasında yer bulunacağı ülküsüyle çalışmalar yürütülüyordu. Atatürk’ün TDK için hedefi şunlardı:

“1-   Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,
2- Tarihî araştırmalarda belge değeri olan  ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması”

O devreyi bir miktar Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim:

“Birinci Dil Kurultayı’nda ‘Türk Dili Tetkik Encümeni’ kurulmuştu. Samih Rifat reis idi. Ruşen Eşref ve Celal Sahir’den başka üyeleri zorlamacı ve özleştirmeci takımdan idiler.
Atatürk denemeye karar vermişti.
Sözüme dikkat ediniz. Atatürk, bir büyük Türk’tür. O kadar büyük bir stratejidir. Halk ağzından taranan kelimelerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe davası üzerine o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu deneme değerdi. Atatürk ise denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir lider idi. Öz bir dil denemesinde son neticeleri alıncaya kadar bu teze inanmış ve bağlanmış tesiri verecek, en acayip kelimeleri bizzat kendisi Meclis kürsüsünde kullanmaktan çekinmeyecekti.”

1 Kasım 1934’te şöyle diyordu Atatürk:

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere erişeceğine şimdiden inanabilirsiniz.”

Hemen kapsamlı bir derleme-tarama çalışmasına girişildi. Sonunda fişler derlenerek 1934 senesinde ‘Tarama Dergisi’ yayımlandı. Bu sözcüklerin halka tanıtılması için, Atatürk üslup sahibi yazarlardan gazetelerde bu kelimelerle yazılar kaleme almasını istedi. Falih Rıfkı Atay da bunlardan birisiydi:

“Kendini seven başyazarlardan öz Türkçe yazmalarını istedi. Ben gazetesinin başyazarı idim. Yunus Nadi’nin kolayını bulmuş olduğunu öğrenmiştim. Bildiği gibi yazar, içeri gönderir, Tarama Dergisi’nden öz Türkçe’ye çevirtirmiş. Tabii ertesi gün kendi yazdığını kendi de anlamazdı. Ben, ki pek çabuk yazarım, dörtte bir yazı çıkarıncaya kadar evdeki yemek masasının etrafında dört dönerdim.”

Bir gün Atatürk’ün sofrasında bir olay cereyan etti. Falih Rıfkı Atay’dan:

“Bu dar özleştirme sıkıntıları içinde, bir gün, arkadaşlarından birine bir nutuk söylettiğini hatırlıyorum. Hiçbir yabancı kelime kullanmayacaktı. Ayağa kalktı, nutuk bir kekelemeden ibaretti. Kendisine dedim ki:
– Sanki İç Asya’dan gelen biri size derdini anlatmaya çalışıyor. Ama derdi nedir, galiba hiçbirimiz öğrenemedik.
Güldü.
Sonra yalnız olduğumuz bir gün:
– Çocuğum beni dinle. Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar.. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız.”

İsmail Habip Sevük ve arkadaşlarına:

“Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim”

Bu söz bir dönüm noktasıydı. İkinci Dil Kurultayı’ndan sonra tasfiyeciliğe fren vurmaya başlayacaktı Atatürk. Atatürk’ün o eski üslubu da değişmeye başlayacaktı. Bu bakımdan 3 Eylül 1934 tarihinde İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde irat edilen sözler yerinde bir örnek:

“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.
İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, Prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç Ulusunun gönencine içiyorum.”

Yahut 26 Eylül 1934 günü Dil Bayramı dolayısıyla verdiği kutlama demeci:

“Dil Bayramı’ndan ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeği’nden, ulusal kurumlardan, türlü orunlardan birçok kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım.”

Ama bu safha yavaş yavaş kapanıyordu. Ahmet Cevat Emre anılarında şöyle der:

“Bu uydurma dil bir müddet yazılarda tecrübe edildi, hatta böyle konuşanlar bile oldu. Rahmetli Kâzım Dirik bu dili çatır çatır konuşurdu. Bir akşam sofrada böyle konuşmuştu. Gazi yüzüne bakmış, gülümsemiş, ‘birbirimizi anlamaz olduk’ buyurmuştu.
O geceden itibaren özleştirmecilik, Gazi için, iflas etmişti. Fakat geri dönmek de çok güçleşmişti.”

Bir sonraki yazımda Türk Dil Devrimi’nin normalleşme döneminin üzerinde duracağım.

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk[kıvrım]hotmail[nokta]com