Kategori arşivi: Köşe Yazıları

Sonunda Atatürk’ü De İngilizci Yaptılar!

Price adlı İngiliz gazetecisi 1957 yılında Çok Özel Gazeteci adlı kitabında 14 Kasım 1918 yılında Atatürk ile görüştüğü konuşmaları ele almıştı.Bu konuşmalarda Price, Atatürk’ün kendisine,Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim.” dediğini iddia etmiştir.Ancak bazı kesim bu sözü dayanak sağlayarak Atatürk’ün İngilizci olduğunu iddia etmektedirler. Bazı yobaz ve Osmanlıcı kesimler bu iddiayı çok dile getirmektedir.Mustafa Armağan,Taha Akyol gibi o kesimin tarihçileri bu yalanı hep gündemde tutmaya devam etmektedirler.Osmanlıcıların neden bunu yaptıkları apaçık ortadadır.Nedeni, Vahdettin’i haklı çıkarmak ve Atatürk’ü ”saf dışı” bırakmaktır. Peki bunu yaparlar iken neden Tarihi çarpıtmak zorunda idiler? Neden gerçeği anlatmazlar? İşte bu yazıda onların yalanlarından birini çürüteceğim. İlk önce şunu değinmekle başlayayım ki Atatürk’ün böyle sözü söyleyeceğini inanmıyorum.Çünkü Atatürk bir ”vatansever” olmakla beraber ”tam bağımsızcı” ve ”vatanı için her şeyi yapacak” kadar bir asker idi.Bunun için bu söz, onun kişilik özelliklerine ve görüşlerine aykırı olduğundan bunun doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.Başka bir kanıt ise Atatürk Kasım ayında İngilizlere karşı direnilmesinden bahsetmekte ve Adana’da toplantılar düzenleyerek mücadele edilmesinden bahsetmektedir.[1] Bir diğer çürütme ise Price’nin 1918’de Daily Mail gazetesine ve 1939 yılında verdiği [İstanbul görüşmeleri hakkında] demeçlerde Atatürk’ün bu sözünden bahsetmemesi ancak bundan uzun zaman sonra 1957’de bahsetmesi normal bir durum değildir.Neden çok uzun yıllar sonrası bu sözü paylaşmaktadır? Bunun yanıtı verilmelidir.Bir diğer güçlü somut kanıt ise Atatürk’ün 21 Mayıs’ta yaşadığı olaydır.21 Mayıs’ta Atatürk, Samsun’da güvenlik durumunu görüşmek üzere İngiliz Güvenlik Yüzbaşısı L. H. Hurst ve iki meslektaşıyla buluşmuştur. İngiliz subaylar Atatürk’e açıkça, Osmanlı hükümetinin ülkeyi yönetemediğini bu nedenle en azından birkaç yıl için yabancıların korumasına ve müdahalesine ihtiyaç olduğunu söylemişlerdi ve Türkiye’nin İngiliz mandası altına girmesini teklif etmişlerdir. Atatürk, “sorunların çözüleceğini” söyleyerek bu teklifi kesin bir tavırla reddetmiştir.[2] Birde şunu sormak isterim.Eğer bu sözü Atatürk söylemiş ise neden İngiliz raporlarında yoktur.Yani ”Bilâl Şimşir, Gotthard Jaeschke ve Salāhi Sonyel’in eserlerinde böyle bir raporun varlığına dair bir bilgi yoktur.”[3] Görüldüğü gibi Atatürk’ün böyle söyleyeceği mantıksızdır.

Şimdi size bu konu ile ilgili tarihçilerin ve araştırmacıların görüşlerini dile getirmek istiyorum:

Prof.Sina Akşin: “Bu olayı ciddiye almak çok zordur. Vatana ciddi hizmetlerde bulunmaya hazırlandığı ve en az Harbiye Nezaret’i ne göz diktiği bir sırada Mustafa Kemal’in böyle süfli bir teklifi, araya otel müdürünü ve bir gazeteciyi koyarak yapması, inanılacak şeylerden değildir. Böyle bir görüşmenin yapıldığı kesinlikle kanıtlansa bile, önerinin ciddi olarak yapılmadığına hükmetmek gerekir.[4]

Doğan Avcıoğlu: Atatürk’ün böyle sözü söylemesinin amacının İngilizlere karşı bir taktik olduğunu söylemektedir.Ve Atatürk’ün İngilizlere karşı bir çok kez böyle taktikler izlediğini belirtmekte ve böylece bunun dışında başka yorum yapılmamasını söylemektedir.(Yani Atatürk’ün ”İngilizci” olduğunu söylenmesi yanlış olduğunu söylemektedir.)[5]

Sida Borak: “gerçeklere ne denli uyduğu bilinmemektedir” diyerek İngiliz gazetecisinin anlatımlarını şüphe ile bakılmasını gerektiğini söylemektedir.Ve ayrıca bunun doğru olduğu kesin olsa bile bunun Atatürk’ün taktik gereği yaptığını belirtmektedir.[6]

Prof.Andrew Mango: “yorum farkları ve unutkanlık olabileceği noktası gözardı edilmemelidir” diyerek İngiliz gazetecinin görüşmede geçen konuşmaları farklı yorumlayığı değerlendirebileceği ve görüşmeden çok sonra yazılan eserinde bazı şeyleri unutmuş olabileceğine dikkat çekmiştir.Sonra şöyle der,“…Mustafa Kemal… Belki de İngilizlerin desteğiyle askeri bir yönetici olarak Anadolu’ya dönüp Ermenilere ve Yunanlılara toprak verilmesini önlemek için çalışmayı düşünmüştür. Türklerin çoğu için de en acil tehlike buydu.”[7]

Lord Kinross: Bu görüşmenin nedenini, Atatürk’ün dolaylı yoldan İngilizlerin ağzını arama isteğine bağlamıştır.[8]

Gotthard Jaeschke: “izaha muhtaç kaldığı” kanaatindedir.[9]

İşte görüldüğü gibi Tarihçiler ve araştırmacılara göre bu olayın doğruluğu kanıtlanmamış ve kesin değildir.Bazı kişilere göre de eğer bu doğru olsa bile Atatürk bunun ”taktik” gereği yaptığını dile getirmiştir. Böylece yobaz ve Osmanlıcı kesimin Atatürk’ü İngiliz valisi olmak istemiştir iddiasının yalan olduğu anlaşılmaktadır.Atatürk’ü düşük düşürmek ve Vahdettin’i şahlandırmak için yobaz kesimin uydurduğu bu yalanı artık dillerinde görmeyiz umarım! Sonuç olarak Atatürk’ün böyle sözü söyleyeceği hiçbir biçimde mantıklı değil ve tarih bilimine aykırıdır.

Kaynaklar:

[1]= Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2014.

[2]= Sinan Meydan,”’Atatürk İngiliz Valisi Olmak İstiyordu’ Yalanına Yanıt”, 2013.

[3]= Cemal Güven, Milli Mücadele Döneminde Mustafa Kemal Paşanın Yabancı Asker, Sitasi Temsilci ve Gazetecilerle Temas ve Görüşmeleri (Mondros’tan Mudanya’ya Kadar) [Doktora Tezi], Konya, 2005, s.11.

[4]= Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele -Mutlakiyete Dönüş (1918-1919), C.I, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara-1998, s.133. 

[5]= Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi (1838-1995), C.I, Tekin Yayınevi, İstanbul-1996.

[6]= Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları (1899-16 Mayıs 1919), Kaynak Yay., İstanbul-1998, s.151.

[7]= Andrew Mango, Atatürk,(Türkçesi: Füsun Doruker), Sabah Kitapları, İstanbul-2000, s.199.

[8]= Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1994, s.178.

[9]= Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri,(Çeviren: Cemal Köprülü), TTK. Yay.,Ankara-2000, s.98-99.

Sözlükler, Gene Sözlükler

Şunu açıkça söyleyivereyim: Sözlüksüz, demek sözlüğe, sözlüklere bakmaksızın edemiyorum. Gelgelelim “takınaklı” olduğumu sanmayasınız. (Sözlüğe bakmayı takınaklıca davranış durumuna getirdiğim olmadı değil. Ancak, bu geride kaldı.). Dille, yazınla bencileyin ilgilenen bir kişi sözlüksüz nite yaşar! Sözcüklerle yatıp kalkıyorsanız, sözlüklere düşkün bulunursunuz. Bundan doğal ne var olabilir! Sözlükleri takınaksallaştırmamayı bilmek gerekir; o ayrı. Gene de, özengen ya da uğraşıcı dilciler, yazıncılar sözlüksüz yaşa(ya)mazlar. Bu kesin mi kesin.

He, sözlüğe bakma – önlemli, sakıntılı bir biçimde davranılmazsa – takınaksallaşıverebilir. Şu var ki, sözlüğe bakmanın sağaltıcı bir etkisi vardır. Şöyle..: Sözlüklere “dinginlik” egemendir: Dil onlarda saptanmıştır. Böylece günlük konuşmalardaki, okuduklarınızdaki yanlış nice kullanımın doğrularını sözlüklerden öğrenebilirsiniz. (Doğallıkla bunun için doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi becermeniz gerekir.). Sözlük de bir araçtır: Yararlı da olabilir, dokuncalı da… Önem taşıyan, bu araçtan en iyi yoldamda yararlanmaktır. Sözlüklerden öğrendiklerimizi azımsamamalıyız. Bir sözcük bir sözcüktür. (Sözcük dağarcığı sözlüklerle genişler.). Birikim diye bir nense gerçekten bulunur. Sözlüğe bakadurmanız olumlu yönde çaba harcamaklığınızın ya da yaşam katkıcılığınızın bir çıngısıysa, sorun yoktur.

Hiçbir sözlük bir dilin sözvarlığını büsbütün kapsa(ya)maz. (Sözlükler dili izlediğinden, hepten güncel ol[a]maz.). Değmehangi bir sözlüğün genelde dilbilim ilkeleri, verileri ışığında, özelde sözlükbilimsel kurallara, yöntemlere göre anıklanmış bulunması yeter. Sözlüğün bir takım çalışması ürünü olması – uzun-boylu düşünülmediğinde – yeğ sayılabilirse de tutarsızlığa yol açmış bulunabileceğinden, bir kişinin yazdığı sözlük – kimi kez – yeğrektir. Sözlükçülük kuşkusuz güç iştir. Dahası, bir gönül işidir. (Çoksatarlar yazıp yayımlamak kazanç sağlar. Özellikle bizim ülkemizde sözlüklere ilgi pek azdır.). Sözlüklerin aşırı ederli olması kimilerince yakınma konusu edilegelse bile, örneğin genöykü satın almaya gücü yeten kimsenin sözlük edinmeye dahi gücü yetmesi gerekir. Dahası, betik metik okuyorsanız, en azından okuduğunuzu iyice anlamak için sözlüğe, sözlüklere bakma, bundan ötürü sözlük(ler) satın alma ya da edinme baskısındasınızdır. (“Çevrimiçi” sözlüklerin, indirilebilir sözlüklerin ortaya çıkması basılı sözlükleri gereksizleştirmemiştir. [Basılı sözlükler ancak e-betikler basılı betiklerin yerlerini bütünüyle alınca, çıkarılmaz olacak. Buysa yakın gelecekte gerçekleşebilecek bir nen değil.])

Türkçe bir sözlüğün anıklanıp yayımlanması yakın geçmişte olabilmiştir. Bu Türkçenin ne denli çok savsanmış bulunduğunu gösterir. Sözlükten sözlüğe ayrım vardır. Ben Dil Derneğinin, Hançerlioğlu’nun, Püsküllüoğlu’nun sözlüklerini, İ.Z. Eyüpoğlu’nun kökenbilgisi sözlüğünü… bir ölçüde “güvenilir” bulurum. Buna karşılık olarak Türk Dil Kurumunun 1983 sonrası sözlükleri – bence − kendilerinden sakınımla yararlanılması gereken yapıtlardır. (Sözlükçülükten anlayanlara göre, söz konusu sözlükler birer başarısızlıktır ya da onların yazılıp çıkarılması bir utancadır1.). Türkçe konusunda daha çok sözlük çalışmasının yapılıp daha nitelikli sözlüklerin ortaya konması gerektiği apaçık. Varolan sözlükleriyse olduğu gibi onamak da, tümden geri çevirmek de yanlış kaçacaktır. Eksiksiz sözlük olanaksız bulunduğundan, yanlışsız sözlük handiyse olanaksız bulunduğu için, sözlükler birbirini bütünleyip düzelterek birbiri yanında yer alır. Bundan dolayı, bilimsel bir yaklaşımla, dile, yazına katkı sağlama ereğiyle kotarılmış değme sözlükten yararlanmayı bilmek, yararlanmak gerekir. Şimdiki durumda sözlükler üzerinde çekişme yararsızdır. Tartışmak içinse yeter sürev yoktur. Türkçenin kurtulması gerçekten isteniyorsa, üzümü yemeli, bağcıyı dövmemelidir.

Sözlükler, gene sözlükler. Kimileyin sözlüklerin kendi aralarında konuştuğunu düşünürüm. Dahası, duyguları, düşünceleri bulunduğunu… Örneğin çok kullandığım sözlükler – eskidikçe eskise de – kıvançlı gibidir. Kullanıldıkça birer “Oh!” çeker. Sanki eski sözlükler yenileri, az kullanılan sözlükler çok kullanılanları kıskanır. Bir de, neredeyse hiç kullanılmayan sözlükler vardır. Böyleleri küskün olur. “Değil mi bizi kullanmayacaktınız; niçin satın alıp betikliğinize koydunuz?!” der. Doğallıkla bunlar aşırı içliliğimi yansıtan, giderek imge ürünü olan sanılar. Ne ki, sözlükleri – az çok – kullanmak gerektiği ortada. Kullanılmayan sözlük kuşkusuz ağla(ya)maz. Gelgelelim betikliğinizde öksüz çocuk gibi duradurur. İçliyseniz, onun öyle duradurması sizde “koyuntu”2 yaratacaktır. Koyuntununsa kötü olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Betikliğimdeki sözlükler gitgide türlenip çoğalıyor. Yaşam yaşama yetmezken, buna şaşmamak gerek. Sözcük sözcük, sözlük sözlük yaşamaya çalışıyor olsam da günün sonundaki yapayalnızlık öyle acı ki!.. Gene de, yılmıyorum, yılmamalıyım. Peki, sözcüklerin sözlük tanımlarından yola çıkarak bir düşünüş/düşünyapı3 oluşturduğum söylenebilir mi? Yok… Ben yalnızca dilin yadsınamaz gücünden olabildiğince çok yararlanmaya çabalıyorum. Şu nedenle..: Başka-türlü olmuyor, olamıyor. Ne idiği belirsiz bir dilin birilerince yığınlara dayatılıyor olduğu günümüzde sözcüklerle, sözlüklerle bu denli çok ilgilenmek iyi midir? İyidir. En azından benim için… Ancak, sözcükler de, sözlükler de bireyi ongun etmeye elvermiyor, elvermez. Ah, umutsuzum! Üstelik çok yorgunum. Ne ki, alışkan alışkanlığından geçer mi!: Bu kez sözlükte “yorgun” sözcüğüne bakıyorum. O sözcükse beni başka sözcüklere, sözlüklere götürüveriyor. “Sizinki bir kısırdöngü.” diyeceksiniz. Oysa değil. Ayrıca bu tatlı bir yorgunluk mu ne!?

2015 Gücüğü

Seyhan

______________________________

1 1. Utanca: Os. skandal.

2 2. Acı, sıkıntı, üzüntü.

3 3. Os. ideoloji.

*al Kökü Üzerine

Bu kök ile ilgili bir çok denemeler yapılmıştır.Ancak ayrıntılı bir biçimde olmadıklarını sanıyorum.Bu yazımda aşağıda verdiğim sözcüklerin ortak kökü üzerine duracağım ve bu sözcüklerin denemesini yapacağım.Şimdiden iyi okumalar!

alçak, aşağı, alt sözcüklerinin aynı köke iye olduğun bilirsiniz.Peki bu sözcüklerin ortak kökü nedir?

Bu konuya geçmeden önce şunu değinmek isterim.Bazı kimseler, āş- ‘exceed’ eylemini, yukarıda saydığım sözcüklerle aynı kökten olduğunu söylerler.Ancak bu doğru değildir.Çünkü āş- eylemi uzun ünlülüdür.[1] Bunun için āş- eylemi bu sözcükler ile ilişkisi yoktur.

Asıl konuya gelelim.Bu sözcüklerin ortak kökü İlk Türkçe *al ‘below, low’ ad köküdür.[2] Ancak Poppe, *al ‘front’ köküne dayandırır.[3] Poppe’nin bu görüşü yanlıştır.Çünkü bu kök, asli biçimi uzun ünlülüdür.Bu kökün, Çuvaşça’da āllïnda ‘in front of’,Türkmence’de ālïn ‘forehead’, Halaçça’da alın ‘forehead’ türevleri bulunur.Birde bu kökün Ana Türkçe biçimi *hāl dır.Görüldüğü gibi bu sözcük uzun ünlülüdür.Bunun için bu yukarıda saydığım sözcüklerle bağlantısı yoktur.Böylece bu sözcüklerin ortak kökü *āl ‘front’ değil, *al ‘below, low’ ad köküdür.

Bu köke iye olan adlarla ile ilgili denememi size sunmak isterim:

 

AT.alçak < al + +çAk ‘addan ad yapıcı ek’ < İlk Türkçe *al

Ada gelen +çAk eki bulunmaktadır.

 

TT.aşağı < MK.aşak[<alşak<*alçāk] + +a < İlk Türkçe *al

Ana Türkçe’de /lç/>/ş/ dönüşümü vardır.

 

OT.alt < al + +t < Eski Uygurca altın ‘yön ilgeci’ < İlk Türkçe *al

Bu sözcükte olan +t morfemi, üst sözcüğündeki ile aynıdır.[ üst<*üz+t][4]

 

Sonuç olarak bu sözcüklerin ortak kökü İlk Türkçe’de ki *al ad köküdür.

Esen kalın!

Dipçe:

[1]= Talat Tekin-Mehmet Ölmez, Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler, Ankara, 1995, bet 172

[2]= Talat Tekin, “Once More Zetacism and Sigmatism”, Makaleler 1: Altayistik, Ankara, 2013, bet 112 ; ”Altaic Etymologies: 1” a.g.e, bet 298’de kaynak olarak Tsintsius,1975, bet 29

[3]= N. Poppe, “Vergleichende Grammatik der Altaischen Sprachen, Teil 1. Vergleichende Lautlehre”, Wiesbaden, 1960, bet 95

[4]= Talat Tekin, ”Üzer Zarfı Hakında”, Makaleler 1: Altayistik, Ankara , 2013, bet 169

Etrüskler Türk Mü?

Günümüzde ‘Etrüskler Türk  mü?’ sorunsalı bulunmaktadır hala.Bir taraf ‘Etrüskler Türk’tür.’ derken diğer taraf ise ‘Etrüskler Türk değildir.’ diye tartışmaktadırlar.Bu sorunsalı çözmek için bu yazıyı hazırladım.Bu yazıyı hazırlarken konuyu gerçekçi ve nesnel bir biçimde değerlendirdim.Şimdiden iyi okumalar!

 

TARİHİ BULGULAR VE GEN ARAŞTIRMALARI

 

Atatürk’ün yönlendirmesiyle çıkan ve amacı ulusal bir tarih yaratmak olan Türk Tarih Tezine göre Etrüskler Türk olarak görülür.[Tarih 1, 1932] [T.T.A.H. , 1930]

‘Tarihin Babası’ olarak anılan Herodot eserinde Etrüskler için şöyle bahseder:

“…Manes’in oğlu Atys’in krallığı zamanında Lydia’da çok korkunç bir açlık hüküm sürmüştü… Kral halkı iki gruba ayırmış ve kur’a ile, bir grub kalıp öteki grubun göç etmesini kararlaştırmıştı. Lydia’da kalanlara kendi, göç edenlere de oğlu Tyrrhenos kumanda edecekti. Kur’a çekildikten sonra bir kısım Lydialılar İzmir kıyılarına gittiler ve orada gemiler inşa ederek hayatlarını kazanmak için bir yurt bulmak üzere denize açıldılar. Bir çok ülkeden geçtikten sonra, İtalya’nın kuzeyindeki Umbriya bölgesine geldiler ve buraya yerleştiler…” [Herodot, 1973, bet 43]

Türk Tarihinin Ana Hatları adlı yapıtta Etrüskler’in göçü için şunu söylemekte:

”Doriler istilâsından sonra bunlardan bir kısmı İtalya’ya göç etmişlerdir.Dorilerin istilâsı, milâttan 1200 sene evveldi.Dorilerin baskıları karşısında Etrüskler, ihtimal evvelâ Anadolu’ya geçtiler ve oradan küçük guruplar halinde İtalya’ya hicrete başladılar, sahillere çıktılar.” [T.T.A.H, 1930, bet 318]

Bundan sonraki gidişat şöyledir:

”Ondan sonra dahile girdiler.Kampanyada methal olarak Kapu (Capoue) şehrini yaptılar.Fakat,asıl isimlerine izafe edilen Etrürye de yerleştiler.
Bu mıntaka, o esnada Ombri lerin elinde idi.Gelenlerin medenî seviyeleri daha yüksek idi.Fakat, denizden azar azar geldikleri için istilâ çabuk
olmadı. Omberi ler yavaş yavaş Apenin dağlarına çekildiler.Bundan sonra Etrüsk şehirleri meydana gelmeyebaşladı.”[T.T.A.H, 1930]

Bir kurama göre Etrüskler,Truva Savaşı’ndan sonra arta kalan Truvalıların Sakalarla birleşmesi sonunda ortaya çıkan Tursaka kavminin bir devamıdır.[Memiş, 2007, bet 107-112]

Ayrıca tarihin çeşitli dönemlerinde Etrüsklere verilen adlar arasında Türk,Asena,Tarhan,Turs,Turk,Turia,Turksu gibi adlar olmuştur.[Mutlu, 2007, bet 121-122]

Etrüsklerin Türk olduğunu güçlendiren kanıtlardan biride Kazıbilimsel bulgulardır.Bu bulgular üzerinden yani sanatsal eşyalardan yola çıkarak Etrüskler ile Türklerin benzerlikleri görülmektedir. [Ayda, 1974]

Birkaç örnek verelim:

 

kalıntı.png

Bugünkü Kırgız ve Başkırt kıyafetlerine benzeyen en eski Etrüsk kıyafetleri. Louvre Müzesi, Paris

kapitolin.jpg

Kapitolin Kurdu,Musei Capitolini, Rome, Italy

 

gibi bir çok benzerlikler vardır.Dişi Kurt motifi,çift başlı kartal,fiziksel özellikler,sanatsal benzerlikler bunların birkaçıdır.[Memiş, 2007,bet 110-111]

Zaten bilindiği üzerine kalıtım uzmanı Prof.Dr.Alberto Piazza tarafından araştırmada Etrüsklerin Anadolu’dan göç ettiği kanıtlanmıştı.Ancak bu Etrüskleri, Türk yapmaz.Piazza daha sonra şu açıklamada bulunmuştur:

“Özellikle Etrüsklerin yoğun yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların DNA testlerinin sonuçlarına göre kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerin kine benzer kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan tezimizin yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.”

Bu açıklama da, Türk kökenlilerin kine benzer kanların bulunduğuna rastladık. diye söz geçmektedir.Bu sadece Türkiye’de yaşayan kişiler ile akraba olduklarını kanıtlar.Hiçbir biçimde bu açıklama Etrüsklerin,Türk olduğunu kanıtlamaz.Ancak bu araştırma sadece Etrüsklerin, Anadolu’dan geldiğini söyler.

Ancak İtalya’da Ferrara Üniversitesi’nde Dipt. Biolog. Guido Barbujani ve ekibi tarafından yapılan son gen araştırmasında, gerçekten de Etrüskler’in Anadolu’dan göç eden Turani bir topluluk olduğu kanıtlanmıştır.[”Etrüskler Türkt’ür” (Ferrara Üniversitesi Genetik Analiz Raporu) Töre Dergisi, S.2005/2]
Yani son yapılan gen araştırmaları Etrüsklerin Turani bir kavim olduğunu söyler.

 

DİL VE YAZI

 

Ön Türk Tarihçisi Sinan Meydan kitabında Etrüsklerin, Türk kökenli olduğunu detaylı bir şekilde açıklamaktadır.Meydan bu iddiayı güçlendirmek için Etrüsk Abecesinin Ön-Türk kökenli olduğunu söyler.[Meydan, 2014,bet 456-459]
Bazı araştırmacı ve bilim adamları Etrüsk dilinin Türkçe ile benzer olduğunu söyler.Atatürk dönemi okutulmuş Tarih 1 kitabında Etrüsk dilinin Hint-Avrupa Dili olmadığını söyler.[Tarih 1, 1932, bet 262(?)]

İsmail Doğan bir araştırma yazısında Etrüsk Abecesi ile Orhun Abecesinin benzerliklerini ortaya koymuştur: [Doğan, 2007,bet 171]

etürsk.png

10 işaretin hem ses hem de şekil olarak benzer görülüyor.4 işaretin ise şekil olarak benzer ancak ses olarak farklıdır.

 

Doğan, ”Bir yazı sisteminde bu kadar çok benzerlik tesadüf değildir.Bunlar, her iki yazının da kaynağının aynı olduğunun göstergesidir.” demektedir.[Doğan, 2007,bet 171]
Yani bu benzerliklerin tesadüf olmadığını ileri sürmüştür.

Ayrıca, ”Etrüsk ve Türk yazısının şekil ve ses benzerlikleri dikkate alındığında aynı kaynaklı yazı olduğu açıkça görülmektedir…Etrüskler kullandıkları bu yazıyı muhtemelen Anadolu’da bulundukları sırada öğrenip göçleriyle birlikte Avrupa’ya da öğretmişlerdir.” diyerek Etrüsk run yazısı ile Orhun run yazısının ‘akraba’ olduklarını belirtmişlerdir.[Doğan, 2007,bet 171-172] [Meydan, 2014, bet 459]

Fransız doğu bilimci Bernard Carra de VauksLa Langue Étrusque; Sa Place Parmi Les Langues adlı yapıtında Türkçe ile Etrüsk dilinin benzerliklerini ortaya koymuştur.
Bunların birkaçı şudur: and/ant ‘yemin,ant’ , am ‘analık,kadın organı’ , oñ ‘onur’, us/es ‘akıl’, teñ ‘eşitlik’ vd.[Carra, 1911, bet 31-33-38-39-61]

Filolog ve toponimist olan Taylor, Etrüsk dilinin Turani bir dil olduğunu söyler.[Taylor, 1876]

İtalyan dilbilimci Mario Alinei yazısında Etrüsk dili ile Türkçenin biçimbilimsel olarak benzerliklerini değinmiştir.Örnek olarak, /k/>/h/dönüşümü veya /t/>/th/ dönüşümü gibi.Ya da son eklerin ard arda yığılması veya Etrüskçe’de sıfatların ‘-l’ ile düzelmesi Türkçe’de de ‘-li’ ile olması gibi.Daha çok örneği vardır.[Alinei, (?)]

Görüldüğü gibi Tarihi bulgular ve gen araştırmaları;dil ve yazıda Etrüskler ile Türklerin benzer olduğunu göstermektedir.Bu yazıda hiçbir şekilde Etrüskler Türk’tür diye iddiada bulunmuyorum sadece tarafsız bir biçimde Etrüsk ile Türk’ün benzerliklerini ortaya koydum.

 

Yazımı burada sonlandırıyorum.Bu yazıdan sonra Etrüsklerin Türk olup olmadığına siz karar verebilirsiniz.Esen kalın!

 

Dipçe:

T.T.A.H= Türk Tarihinin Ana Hatları

Öz Türkçeyi Anlamak Olanaksız mıdır?

Öz Türkçenin anlaşıl(a)madığı savı özleştirme karşıtçılarınca, kimi kez öz-Türkçecilerce dahi ileri sürülmektedir. Savlayan savını tanıtlamayla yükümlü olsa da, söz konusu savı çürütmek yararlı bulunacaktır. Okuyor olduğunuz deneme bu “çürütme” üzerine. İşe bir örnekle başlamada yarar görüyorum:

Bilindiği üzere Türk sağaltmanlık dili özleştirmeye en çok direnen alanlardan biridir. Bundan ötürü, örneğin büyük ölçüde Fransızca-, bir ölçüde İngilizce-kökenli sözcüklerle dolup taşan ot tanıtmalıklarını “uğraşı-dışı” bir kişinin anlaması güçtür. İşte, ben o tanıtmalıklarda yapılacak bir özleştirmenin anlamayı – sıradan kullanıcı/okur için – enikonu kolaylaştıracağı kanısındayım. Kanımı somut bir örnekle açıklamam gerekirse, yaygın biçimde kullanılan bir otun tanıtmalığından düşgele1 yaptığım bir alıntıyı, ardınca bu alıntının – gene kendi ürünüm olan − öz Türkçe çevirisini okurun ilgisine sunabilirim, sunayım.

İlkin Koraspin-adlı otun2 tanıtmalığından bir bölümü okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Enterik-kaplı3 tablet

Asetilsalisilik asit

Antiagregan

Endikasyonları:

Antitrombotik olarak; nonstabil anjina pektoriste ve risk altındaki (hipertansif, hiperlipidemik, diyabetik) kişilerde4 koroner trombozun önlenmesinde; miyokart reenfarktüs profilaksisinde; kardiyovasküler cerrahide, özellikle aortokoroner baypas ve arteriyovenöz şantlarda; postoperatif tromboz ve ambolinin önlenmesinde, geçici iskemik ataklarda ve inme profilaksisinde endikedir.5

Şimdiyse özdeş tanıtmalığın öz Türkçe çevirisini6 okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Bağırsaksal-kaplı sıkıt

Sirke-söğüt ekşiti

Topaklaşmaönler

Gereklikleri:

Pıhtılaşmaönleyici olarak; değişken göğüs boğağında, çekince altındaki (kan basınçları yüksek, aşırı yağ sayrısı, şekerli) kişilerde taçdamarsal pıhtılaşmanın önlenmesinde; yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığında; yürek-damar yarmanlığında, özellikle anaatardamar-taçdamar köprülemelerinde, atardamar-toplardamar bağlantılarında; işlemce-sonrası kan pıhtılaşmasının, damar tıkanıklığının önlenmesinde; geçici kan eksikliği tutulgalarında7, koruyucu inme sağaltmanlığında gereklidir.

Şimdi, elinizi buluncunuza8 koyarak söyleyesiniz: Yukarıdakilerin hangisi daha anlaşılırdır? Demek örneğin “miyokart reenfarktüs profilaksisi” mi daha anlaşılırdır; yoksa “yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığı” mı?.. Kuşkusuz öz Türkçe, demek çağrışımsal sözcükler daha anlaşılırdır. Doğallıkla biz Türkler için… Yad söz(cük)lere alışmış, koşullanmış olmak bu gerçeği değiştir(e)mez. Anlaşılmazlığın kimilerinin işlerine gelmesi de… Yalnızca doğrular, gerçekler önem taşır anlayacağınız. Öz Türkçede bekinme9 doğruculuğun, gerçekçiliğin, giderek ülkücülüğün, yetkinciliğin bir gereğidir. Bu konuya ilişkin karşısavlarsa nesnel olmayıp bilimsel, ussal dayantılardan yoksundur.

Dil çok-boyutlu, çokdüzlemli bir olgudur. Bundan dolayı, değme durumda, koşulda kullanılabilecek belirli bir dilin sözünü etmek olanaksız. (Öyle ki, kimi dilbilimciler – doğal olarak abartıyla – “dil” diye bir nenin var olmadığını söyler.). Şu kesindir: Dilin özlük oranı bağlam, ortam, seslen(il)en… etmenlerine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Demek örneğin yazı dilinde erinçlilikle10 kullanabildiğiniz, kullandığınız öz Türkçe birtakım sözcükleri, konuşma dilinde kimileyin kullanmayabilirsiniz. Ancak, bu, öz Türkçenin bir bütün olarak anlaşılmaz olduğu, bu nedenle geçersiz sayılması gerektiği anlamına gelmez. Genel dildeki özleşme özel dillere – şu ya da bu ölçüde – yansır. Nitekim yukarıda örnek olarak verdiğim sağaltmanlık dilinde bile – az da olsa – özleşme görülmektedir. Gene örneğin dilbilim dilindeki bütünsel diye nitelenebilecek özleşme, dilbilimin özleşmeye daha elverişli bulunmasından çok, dilbilimcilerimizin dil bilinçlerinin daha gelişkin olmasına yorulmalıdır. Ne olursa olsun; dilde özün yada yeğlenmesi anlamayı – kaçınılmaz bir sonuç olarak – kolaylaştırır. (Yadı öze yeğleyenlerin şaşılası durumunu çözümleme ayrıca yapılabilir, yapılmalıdır.)

Öyleyse, bu denemenin başlığındaki soruyu şöyle yanıtlayayım: Öz Türkçeyi anlamak olanaksız değildir. Gerçekte öz Türkçe en anlaşılır dildir. Başka dilleri anlamak için ek bilgi gereklidir. Oysa öz Türkçeyi anlamak için Türkçeyi bilmek yeter. Öz benimsenir, yad yadırganır. Şimdiki durumda bunların tersleri olabiliyorsa, oluyorsa, suçlu öz Türkçe ya da öz-Türkçecilik sayıl(a)maz. Suçlu arayıp bulmak gerekiyorsa, özlerine yadlaşmış, yozlaştıkça yozlaşmış kişiler ile onları bu şaşılasılığa, giderek acınasılığa düşürmüş kimseler suçludurlar. “Öz Türkçe anlaşılmıyor, anlaşılmaz.” önermesi, özleştirme karşıtçılarının – kimi kez özleştirmeci (!?) bireylerden, kuruluşlardan dayanak alarak – öne süregeldikleri geçersiz mi geçersiz bir savdan özge bir nen değil. Doğrusunu isterseniz, tutunmuş öz Türkçe karşılıkları yeğleyerek pekiştirme, daha tutunmamış olanlarıysa kullanarak tutundurma değme Türkün “ödevler”idir. Türkçeyi, Türklüğü büsbütün yok etmeye çabalayanların el üstünde tutuluyor oldukları günümüzde bunu eyitmek nicelerinin tatlılarına gitmeyebilir, gitmez. Şu var ki, Güneş balçıkla sıvanmaz. Genelde doğrucular ile yanlışçılar, özelde öz-Türkçeciler ile özleştirme karşıtçıları savaşımlarıysa11 yaşam var oldukça sürecek. Yeğleme sizindir.

2015 Ocağı

Seyhan

_____________________________________________

1 1. Os. rastgele.

2 2. Özgün adı Coraspin. (Ot adlarını özleştirmek, en azından Türkçeleştirmek için, ilk ağızda bütünüyle “yerli” otların üretilmesi gerekmektedir. Buysa Türkey’de Türk araştırmacılarınca yapılan sağaltsal çalışmaların sonuçlarının gene Türk işleyimcilerince değerlendirilip üretim sürecine sokulmasını gerektirir. [Son evrede ota ad koyacak kişinin ya da kişilerin doğru dil bilinci edinmiş olmaları gerektiğiyse caba.]. Ne ki, varolan durumda, ot adlarında sesçil yazımın bile uygulanmadığına tanık oluyoruz.)

3 3. Buradaki çizgiciği ben koydum.

4 4. Özgün örüde yanlış olarak “hastalarda” denmiştir.

5 5. Bu bölümcenin yazımını düzeltme baskısında kaldım. Örneğin by-pass biçiminde yazılmış sözcüğü “baypas” olarak sesçil yazıma uyduruverdim.

6 6. Bu “dil-içi” çevirideki bütün sözcüklerin öz Türkçe olmadığını biliyorum. Gelgelelim söz konusu örü için daha çok özleştirme – şimdilik – olanaksız bulunuyor.

7 7. Tutulga: Os. atak, keşik, kriz, nöbet. (“Keşik” sözcüğünün Moğolca-kökenli olduğu anımsana.)

8 8. Bulunç: Os. vicdan.

9 9. Os. ısrar etme.

10 10. Erinçlilik: Os. rahatlık.

11 11. Buracıkta konu dışına çıkacağım için beni bağışlayasınız. Gelgelelim şunları da söylemem gerek: Savaşımı sevmiyorum. “Ülküsel” bir yuvarlağa doğruluk, güzellik ile iyilik egemen olur. Yeryüzü ülküsel değil; o ayrı. Bundan ötürü, savaşım kaçınılmaz. Gene de, savaşım verirken barışçıl, iyilikçi olmayı, kalmayı bilmeli. Dahası, benlikçilik gütmeksizin, işi kişiselliğe dökmeyerek, demek ülküler uğrunda savaşmak gerek. Yoksa savaşım yarardan çok, dokunca getirecektir.

Öz-Türkçecilik Üzerine

Tutturgan değilimdir. Yalnızca dilsel olarak doğru bildiğim yolda ilerlemekteyim. Demek öz-Türkçecilik gütmekteyim. Peki, öz-Türkçecilik – gerçekte – nedir? Bana kalırsa, öz-Türkçeciliğin ne olduğunu anlamak için, ne olmadığını kavramak gerekir. Öyleyse, bu denemede ilkin öz-Türkçeciliğe ilişkin kimi “önyargılar”a ya da “yanlış kanılar”a değineyim:

Kimilerine göre, öz-Türkçecilik düpedüz bir delilik türüdür. (Nitekim N. Ataç, şimdiki öz-Türkçecilerin öncüsü olarak, bir yazısında, öz-Türkçecilik yüzünden adının “deli”ye çıktığını söylemiş.). Oysa öz-Türkçeciliğin delilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tersine, öz-Türkçeci olmak, kalmak anlaklı ile/ya da uslu – belki ortalamadan anlaklı ile/ya da uslu − bulunmayı gerektirir. Doğrusu, geçmişçedeki öz-Türkçecilere baktığımızda, onların anlıksal yeterlik düzeylerinin enikonu yüksek olduğunu görürüz. (Delilik usun yitirilmesi yanında, yanlış işlemesini anlatan bir sözcük. Öz-Türkçeci, ilk ağızda güçlü usunu doğru işleten, işletme baskısında bulunan kişidir.). Gerçekte Atatürk’ten başlayarak onca çok öz-Türkçeciye deli damgasını vurma, bir-tür delilik sayılsa gerek!

Kimileriyse daha ileri gidip söz konusu durumu özgülleştirerek öz-Türkçeciliğin “usyarılımsal”1 olduğunu savlayabilir. Ancak, öz-Türkçecilik ussal bütünlüğü gerektirdiği gibi, öz-Türkçeciler öz Türkçeyi usyarılımın artı belirtilerinden sayılan bir sanrı olarak – kuşkusuz − öne sürmezler. (Burada tin sağaltmanlığı ile tin sağaltmanlığı karşıtçılığı arasında varolan “‘Usyarılım’ diye bir sayrılık vardır.”-“Usyarılım ‘varolmayan’ bir sayrılıktır.” uyuşmazlığını ele almayacağım, alamam.)

Öz-Türkçeciliğin bir “takınak” olduğunu düşünenler ya da sananlar az değildirler. Onlara göre, öz-Türkçeci kişi takınaklıdır. (Öyleleri öz-Türkçecilerin saplantılı olduklarını da ileri sürerler.). Oysa takınak, bir tinbilim sözcüğü olarak, “bilince takılarak korku ile bunalım yaratan, kişinin bütün çabalarına karşın kurtulamadığı sayrılıksal düşünce”2 anlamına gelir. (Tin sağaltmanları takınakları gidermede güçlük çektiklerini söylerler.). Görüldüğü üzere burada dahi delilik anıştırması, giderek suçlaması var. Ne ki, değme öz-Türkçeci, öz-Türkçeciliğin kendisinde korku ile bunalım yaratmadığını, üstelik öz-Türkçecilikten kurtulmaya çalışmadığını bilir. Bunu bilmekse ona yeter.

Öz-Türkçeciliğin bir “benlikçilik” çeşidi olduğunu savlayanlar dahi bulunabilirler. Şu var ki, dille ilgilenerek benlik doyurma ile dil alanında uğraş vererek yararlı bir iş yapmanın sağladığı doyumu duyma birbiriyle özdeş değildir, sayılamaz. Bunlardan birincisi gerçekten benlikçiliktir. İkincisiyse dilseverliğin sağaltıcı etkisinden yararlanmadır; pek pek özsağaltım olarak görülür. (He, öz Türkçeyle – olumlu anlamda – uğraşmanın en azından böyle bir yararı var. Gelgelelim – dili bir başına kurtarmak olanaksız bulunsa da – öz-Türkçeci olarak, kalarak Türkçeye katkıda bulunma olasılığı – uzaktan bakınca sanılabileceğin tersine − o denli ufak değildir.). İyi işler iyi sonuçlar doğurur. Demek açık-düşünceli, aklanık-yürekli3 bir biçimde öz-Türkçecilik gütmenin – doğrusu, öz-Türkçecilik öyle güdülmeli − birden çok yararı var olmasına şaşmamalı.

Durum böyle olunca, öz-Türkçeciliği, bir sözcükle, “düzgüsüzlük” sayanların dahi bulunduklarını kestirmek güç olmasa gerek. Ancak “düzgü” kavramı, kabaca, “uyulması gereken kural” olarak tanımlandığına göre, neyin düzgü olduğunu kendi kendimize sormalıyız. Öyle ya, örneğin dilekıyarlık ya da yoz-Türkçecilik mi düzgüdür? Demek bir olumsuzluğu düzgü olarak görmek olanaklı mı? Olanaklıysa, karışıklığa ya da kuralsızlığa yol açmaz mı! Gerçekte öz-Türkçecilik düzgülülüktür anlayacağınız. (Özellikle yürürlüklü dilin – büyük ölçüde − öz Türkçe olduğu, yarının dilininse − öpöz Türkçe olmasa da − daha öz Türkçe olacağı göz önünde tutulursa…)

Buraya değin öz-Türkçeciliğin neler olmadığı üzerinde durdum. (Doğallıkla öz-Türkçeciliğin aşırıcılık, düşçülük, soyculuk, uydurmacılık ib. olduğunu düşünenler – yazık ki! – yok değildirler. Gelgelelim onların bilime-aykırı savlarına bu yazıda yer ver(e)meyeceğim. Söz konusu savların büsbütün “geçersiz” sayılması gerektiğini bildirivermekle yetineyim.). Peki – başa dönecek olursam – öz-Türkçecilik nedir? Onun adı üstünde. Bununla birlikte, gene bir sözlüğe başvuracağım: “Öz-Türkçecilik: Türkey Türkçesinin özleşmesini isteyen, bunu sağlamaya çalışan akım”4 Demek özleştirmecilik; daha doğrusu, Türk özleştirmeciliği.

Özleştirmecilikse “bir dili yad öğelerden aklayarak ‘katışıksız’ bir duruma getirmeyi, kendi olanaklarıyla geliştirmeyi ereklemiş/erekleyen çalışma”5 demektir. Türkçe söz konusu olduğundan, özleştirmecilik dilimizi gereksiz el sözcüklerinden, bütün yad kurallardan aklayarak geliştirme çabası ile ülküsü anlamına gelir. Kısacası, Türk özleştirmeciliği ya da öz-Türkçecilik, Türkçeyi geliştirip özleştirerek varsıllaştırma akımıdır ya da tutumudur.

Şimdi, bir Türk – demek ökdili6 Türkçe olan bir kimse – öz-Türkçeciliğe hangi “bilimsel” gerekçeyle karşı çıkabilir, niçin karşı çıka? Şundan ötürü: Söz konusu olan onun kendi dilidir. Dahası, bu dilin daha yetkin kılınması söz konusudur. Daha çok dilsel yetkinleştirmeyse bu bireyin daha iyi düşünmesini, kendisini yeğ anlatmasını sağlayacaktır. Diyeceğim, öz-Türkçecilik “gelişimsel”, demek olumlu bir durum/tutumdur. Bu nedenle, ona bilimsel, giderek uygulayımsal düzlemlerde karşı çıkmak olanaksız.

Kuşkusuz öz-Türkçecilik salt yad sözcüklerin yerlerine öz Türkçe karşılıklarını koyma anlamına gelmez. (Sözvarlığını özleştirme yaşamsal önem taşır; o ayrı.). Buna ek olarak dili yad kurallardan aklamak; dahası, dilin anlatım olanaklarını genişletmek gerektir. Demek biçimsel, sözdizimsel bir “geneyapılandırma”7 gerçekleştirilmelidir. (Ayrıca düzeltmeciliğin özleştirmeciliğe koşut olarak güdülmesi kaçınılmaz.)

Birileri Türkçenin – Dil Devriminden bu yana – yeterince çok özleştiği; bundan dolayı, öz-Türkçecilik gütmeye “gerek” kalmadığı görüşünü ortaya atabilir. Ne ki, dar anlamda Osmanlıca kalıntıları olan Arapça, Farsça sözcükler dilimizden daha – bütünüyle – atıl(a)madığı gibi, Türkçenin sözvarlığındaki Fransızca öğeler − büyük ölçüde − duraduruyor. Üstüne üstlük yeni yeni İngilizce birimler – çoğun bilinçsizce – dile sokulagidiyor. Bu durumlar, koşullar içinde öz-Türkçecilik gütmeyi – demek Dil Devrimini − sürdürmek gerektiği apaçık.

Doğallıkla öz-Türkçecilik güderken, yad diller arasında ayrım gözetmemeli, erey tanımamalı. (Oysa örneğin şimdiki Türk Dil Kurumu, Arapça, Farsça sözcüklere sonsuz bir “tatlıgörü” gösterip Batı dilleri sözcüklerini özleştirmeye çalışıyor. Buysa TDK’nin başlangıçtaki özgörevine, uzgörüsüne aykırı düşmekte.). Demek öz-Türkçeciliği doğru düzgün gütmeli; yoksa çelişik çülüşük değil.

Son olarak – demek öz-Türkçeciliğin ne olduğunu, neler olmadığını gösterdikten sonra − şu gerçeği duraksamaksızın – bu bağlamda daha nice söz söylenebileceğini unutmayarak − dile getireyim: Türkçe konusunda öz-Türkçecilik dışında usauygun bir “seçenek” ya da “umar” yoktur. (Bütün o dilsel sapkınlıklar [Fransızcacılık, İngilizcecilik, İngitürkçecilik, karma-dilcilik, Osmanlıcacılık, yoz-Türkçecilik…] birer seçenek ya da umar sayıl[a]maz.). Bundan ötürü, dil söz konusu olduğunda, bu gerçeği anımsamada yarar vardır. Yoksa şu ya da bu dilsel sapkınlığa düşmek çok kolay. İşin sevindirici yanıysa şu: Günümüzde öz8 Türkçe bilim, eğitim-öğretim, uz9 (özellikle yazın10) yapılabiliyor. Demek Türkçe, özyeter bir ekin dili. Doğal olarak daha çok geliştirilmeli; geliştiriliyor da. Bunları kuşkusuz kimilerinin yeregeldiği öz-Türkçecilere verecekliyiz.

2011 Açarayı-2014 Aralığı

Seyhan

__________________________

1 1. Os. şizofrenik.

2 2. Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğü’ne bk.

3 3. Os. temiz-kalpli.

4 4. Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne bk.

5 5. Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’üne bk.

6 6. Os. anadili. (“Ana” sözcüğü öz Türkçe değildir: Etice annastan kökenlenmiştir.)

7 7. Os. yenidenyapılandırma. (“Yeni” sözcüğü dahi öz Türkçe sayılmaz: Hint-Avrupa dilleri-kökenlidir.)

8 8. Öz, burada “katışıksız” anlamına gelse de, % 95 oranındaki özlüğü, bir örüyü öz Türkçe saymak için yeter bulduğumu belirteyim. (% 100 öz Türkçe kullanılabiliyorsa, bu – doğallıkla − daha olumludur.)

9 9. Os. sanat.

10 10. Nitekim bu denemenin dili söz konusu gerçeği ortaya koymakta.

Kızıl Elma

Türk tarihinin önemli bir yerini tutar kızıl elma, her savaştan sonra kızıl elmada görüşürüz diyerek ayrılır, her savaşa kızıl elma diyerek yola çıkarlardı. Kimi zaman Çin olmuştu kızıl elma sarı deniz kıyılarına kadar, kiminde Hindistan en uç noktasına kadar. Ve İstanbul doğunun başkenti, dünyanın  arzuladığı yer, fatih sultan mehmet gibi alp çıkana kadar ulaşılmaz olan. Elbette başarılı olmadı her zaman kızıl elma düşü tarihte Roma ele geçirilemedi ne yazık ki ya da Beç (viyana) kapısından dönüldü iki kez.

 

Olay zaten başarılı olmak değildi hep, olay bir ülküyü barındırmaktı, ereğinin olmasıydı devletin kendi çıkmazından kurtulup gelişme, ilerleme çabasıydı. Kızıl elma ülküsü böylece 2000 yıla yakın yeni yerler ele geçirme, yayılma, gücünü düşmana artı dünyaya gösterme aracı olarak askeri yöntemleri kullandı ancak zaman değişti, batı dünyası düşünce biçimini yeniden biçimlendirdi (rönesans diyoruz kendi aramızda), bizlerse en yaptığımız işi( zamana, yere, koşullara uyum sağlamayı) beceremedik. Dünya öküzün boynuzlarından alında, güneş gezegenimizin üzerinde fır dönmeyi bıraktı, kimse dünyanın sonuna gelip düşmedi ya da günahlarımız dünyanın başımıza yıkılmasına neden olması işin gerçeği bu düşüncelerle onlardan beslenenler oturdukları tahtlardan düştüler, çevrelerinde dönüp duran insanlar artık kendi yörüngelerine yerleştiler insan içinde sıkıştığı düzeni yeniden biçimlendirdi.

 

Peki nasıl başladı bu kabuk değiştirme, tüm dünya (avrupa) üzerindeki ölü toprağından nasıl kurtuldu ? Ne olduda 1000yıla yakın süren dogmalar yerini bilime bıraktı? Nasıl olduda 200.000 yıllık süreçte anca at arabası yapabilmişken, 3-4-5 üçgenin gizemine kapılırken (bir dönem tarikat kurulmuştur) son 300-400 yılda uzaya çıkacak dahası yerleşkeler kuracak düzeye gelmişti? Demek istediğim kısaca hepimizin eğitim öğretim yaşamımız boyunca belki yüzlerce kez karşılaştığımız bir sorunun süslenmiş biçimi yalnızca ’’Rönesans hareketinin başlamasında neler etkili olmuşutur?’’. Ee dedik ya karşılaştık pek çok kez öğrendik ne yanıt verilmesi gerektiğini ve omurilikten yanıt verdik hep ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’,‘’Matbaanın gelişmesiyle bilimsel düşüncenin yayılmasının kolaylaşması’’ gibi tümcelerle yanıt verdik hep ,yanlış sayılmazlardı,ancak yanıtlama biçimimiz; omurilikten, hiç düşünmeden, sorgulamadan neredeyse dogma diyebileceğimiz bir biçimde yanıt vermek bu düşünce devrimine gerçekte ne kadar Fransız kaldığımızın, devrimin filizlendiği 1400lü yıllardan bir arpa boyu ilerleyemediğimizin yalnızca eski dogmalarımızın yerine yeni dogmalar(dogma,dogmadır; neden nasıl olduğunu bilmiyorsan, sorgulamıyorsan, eleştirmiyorsan, irdelemiyorsan o dogmadır) koyduğumuzun en büyük göstergesidir.

Peki kuramsal olarak doğru olan, yutumluk bu tümceler içlerinde ne gizliyor, omurilikten konuşmayı,yaşamayı bırakıp beynimizi kullansak bu tümceler bizlere ne anlatır? Gelin birlikte irdeleyelim bu iki tümcenin belkide bunun gibi onlarca tümcenin gerçekte ne söylemek istediğine. Bana kalırsa  ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’ işin özüdür, peki yazar burada ne demek istiyor. Hemen yanlış yanıtı söyliyim geçmiş dönem bilginleri evrenin tüm sırlarını çözmemişti, bu çevrilen eserlerde tüm bilgiler gizli değildi. Gerçekte anlatılmak istenense biraz daha dolambaçlı olmakla birlikte bizim ana konumuzu oluşturuyor ek olarak kaç yüzyıldır kaldığımız yeri gösteriyor. O günlerde İtalyada ya da dünyanın her köşesindeki bilim insanları latince ya da arapça bilmiyorlar mıydı? Neden kendi dillerine çevirmek gereği duydular? İşte yüz yıllık düğüm burada çözülüyor. Dönemin bilim insanları bir düşünce üretebilmek kendi diliyle çalışması gerektiğini kendi diliyle çalışması gerektiğini anlamasına karşın, 600 yıl sonra kimileri yapmaya çalıştığımız dönüşümü yanlış bulmakta belki bir yerden kulaklarına fısıldanan belkide algılayabildikleri kadarıyla günümüzde bile bilim dili yalanına sarılmakta sözde bilim dillerinin sömürüsüne kendilerini bırakmakta dahası bizleri içeriye çekmek için yırtınmaktadırlar ancak bizler yapılan yanlışları yineleme ereğinde değiliz eğer doğru yol tüm dünyaca bize gösteriliyorken biz o yanlış yola bir daha girmeyiz/girmemeliyiz düşündüğümüz bize çağrışım yapan dilde bilimsel çalışmalarda bulunmalıyız elbette kopyalamaktan sıkılıp üretim yapmak istiyorsak gerek insanlığa gerekse ülkemize katkıda bulunmak istiyorsak. Unutmadan matbayı yeniden bulmaya gerek yok belki ancak okunacak eserler üretmek bizim görevimizdir, ayrıca bizim yeni ülkümüzdür, yeni KIZIL ELMA’mızdır değişen dünyayı, değişen insanlığı yakalamamız için ele geçirmemiz gereken ilk kaledir gelecek kalelerin işaretçisidir.

 

‘’Kızıl elmada görüşürüz.’’

Bilim Dilinde Türkçe Anlatım Sorunları (Prof. Dr. Mustafa Yıldız)

 

 

Gerek bilimsel toplantılarda gerekse bilimsel yazıların okunmasında karşılaşılan bazı Türkçe anlatım sorunları anlamayı ve kavramayı zorlaştırmaktadır. Zor anlaşılan anlatım ve metinler öğrenme hızını düşürmekte bazen de yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Konuşulan ya da yazılan dil açısından birinci derecede önemli olan anlaşılır olmasıdır. Eğer bir sözcük zihinde çağrışım yapmıyorsa onun içinde bulunduğu cümleyi anlamak zorlaşacaktır. Bir terimin ne anlatmak istediği hemen okuyunca ya da duyunca anlaşılamıyorsa içinde bulunduğu cümlenin anlatmak istediğini anlamak için ayrıca düşünmek ya da sözlüğe bakmak gerekecektir.

 

Bir dil aslında kolay anlaşılabilir ve ifade edilebilir özelliklere sahipken neden zor anlaşılır hale getirilsin? Bir dilde yeni sözcükler ve yeni terimler üretmek mümkünken neden yabancı dilden alınan bir kelimenin aslı aynen kullanıma sokulsun? Dil yaşayan bir organizmadır, devingendir, değişime açıktır ve başka dillerden yeni sözcükler hatta deyimler alarak gelişimini sürdürür. Ama kendisine birinci dereceden öncelik vermezse, kendi kurallarını unutur ve yabancı sözcüklerin istilasına uğrayarak kolayca yozlaşabilir. Yozlaşmış bir dille özgün düşüncelerin üretilemeyeceği açıktır.

 

Burada Türk psikiyatri yazınında önemli yeri olan ve atıf göstergelerine indekslerine) girmiş bulunan dört derginin son sayılarının yazıları hızlı bir şekilde gözden geçirilerek ilk bakışta göze çarpan dil ve anlatım hatalarına dikkat çekilecektir. Amacım elbette ki hata avcılığı yapmak değildir. Benimkiler de dahil her yazıda istenirse hatalar bulunabilir. Ancak göze çarpan belli anlatım yanlışlıklarını vurgulayarak olayın ciddiyetine parmak basmak istiyorum.

 

Türk Psikiyatri Dergisi’nde panik bozukluğunun anlatıldığı yazıda “PB alt tiplerinin belirlenmesinde biyolojik parametrelerin kullanıldığı çalışmalarda, kardiyorespiratuar ve gastrointestinal, respiratuar ve respiratuar olmayan, respiratuar ve bilişsel alt tipleri birbirinden ayırt edecek özellikler saptanmıştır. Alt tiplemeyi vücut bölgesine göre topografik olarak sefalo-vertiginöz, serviko-respiratuar, torako-kardiyak ve abdomino-dijestif olarak sınıflandıran çalışmalar bulunmaktadır. Massana ve arkadaşları yaptıkları çalışmada PB hastalarını kardiyorespiratuar ve psödonörolojik belirtilere göre iki gruba ayırmışlar, laktat ile yapılan kışkırtma testi sonunda kardiyorespiratuar belirtileri olan grupta taşikardi ve terleme olduğunu, psödonörolojik belirtileri olan grupta ise bradikardi ve yaygın terleme olduğunu tespit etmişlerdir.” Deniyor Yazı tıp eğitimi almış ve uzman olan bir kesime hitap etmekle birlikte ancak dikkatlice okunduğunda iyi anlamanın mümkün olabileceği şekilde metin içerisinde bolca tıbbi teknik terim kullanılmıştır. Aynı yazının devamında solunumsal alt tip, solunum sistemine ait gibi Türkçe karşılıkların da kullanıldığı görülmektedir. Metinde Türkçe karşılıklara ne kadar fazla yer verilirse anlamanın o kadar kolaylaşacağı açıktır. Aynı yazının devamında hem Türkçe hem de İngilizce kelimeler birlikte kullanılmıştır: “Sonuç olarak konu ile ilgili yapılan çalışmalara göz atıldığında genellikle panik semptomları solunumsal, nokturnal, korkusuz, bilişsel, vestibüler şeklinde beş grupta yer alıyor görünmektedir.” Yazıda yine “total skor” ve “kriter” gibi Türkçeleri de olan İngilizce sözcükler bolca tercih edilmiştir. Yazıda geçen şu cümle ise anlamayı zorlaştıracak şekilde çeviri hatası içermektedir: “PB’nda alt tiplerin belirlenmesinin hastalığın şiddet ve gidişi, psikiyatrik ve fiziksel hastalıklarla eş tanısı, ayrıca tedaviye yanıt gibi birçok hastalık etkenini etkileyeceği düşünülmektedir.” Burada “hastalık etkeni” olasılıkla “hastalıkla ilgili etmenler” anlamında kullanılan bir İngilizce ifadenin karşılığıdır. Hastalık etkeni ile hastalıkla ilgili etmenler doğaldır ki farklı anlamlar taşır ve cümle bu haliyle farklı anlamaya neden olabilme özelliği göstermektedir.

 

Derginin aynı sayısında bir makalenin başlığı “İlk Epizod Major Depresyon ve Yineleyici Major Depresyon Grupları Arasında Yönetici İşlev Farklılıkları” iken diğer bir makalenin başlığı “Asperger Bozukluğu Olgularında Yürütücü İşlevler ve Dikkatin Değerlendirilmesi” şeklindedir. Başlıklardan birinde “cognitive functioning” karşılığı “yönetici işlev geçiyor,” iken diğerinde niye “yürütücü işlev” olarak geçiyor anlamak zor. Bir derginin aynı terimleri kullanmak gibi bir dil politikası olması gerekmez mi?

 

“İki Uçlu Olgular ve Çocuklarında Bağlanma Biçiminin Mizaç, Kişilik ve Klinik Özellikler ile İlişkisi: Kontrollu Bir Çalışma” başlıklı yazıda “Bağlanma biçimi yaşamın erken dönemlerinde belirlenen ve süreklilik gösterdiği düşünülen, kişinin diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiren bir görüngüdür” deniyor. Bu cümleyi nasıl anlamalıyız? Bağlanma biçimi var, yaşamın erken dönemlerinde belirleniyor, süreklilik gösterdiği düşünülüyor, diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiriyor ve biz buna “görüngü” diyoruz. Olasılıkla “fenomen” karşılığında kullanılmış olan bu sözcük doğal olarak çeviri kurallarına uygundur. Cümleyi okuyup bitirirken “görüngü” yerine “olgu” ya da “oluşum” denseydi daha kolay çağrışım yapacaktı ve hızlı bir kavrayışa neden olacaktı. Burada belirtmek istediğim şey “fenomen” terimine bir karşılık bulmak değil, kurulan cümlenin anlaşılması için “doğrudan çeviri” yöntemi yerine “anlaşılır çeviri” yapılmasının gerekliliğidir.

 

Bir sonraki cümlede de “görüngüsel yansımalar” dan bahsediliyor. “Her bir bağlanma biçiminin klinik görünümleri farklı farklıdır, ileriye ve geriye dönük görüngüsel yansımaları vardır.” “Görüngüsel yansımalar” benim zihnimde bir çağrışım yapmıyor. Bir sonraki cümlede “ailesel kırılmalar”dan bahsediliyor: “Ebeveynlik işlevinin kalitesi, bir ilişkinin diğerini nasıl etkilediği, anne dışındaki önemli kişilerin yeri, ailesel kırılmaların etkisi önemli değişkenlerdir”. Ailesel kırılma Türkçede aşina olduğumuz bir kavram mı? Bunun yerine aile içindeki önemli sorunları yansıtacak başka bir ifade bulunamaz mıydı?

 

Şu cümledeki “dizin” sözcüğünden ne anlamalıyız? “Bu noktada annenin ve çocuğun mizacının, çocuğun bağlanma biçiminin belirleyicilerinden olduğu ileri sürülebilir. Dizinde bağıntılar gösteren çalışmalarla, göstermeyenler bir aradadır.” Acaba “literatür/yazın” karşılığında mı kullanıldı?

 

Aynı sayıda birkaç makalede “comorbidity” karşılığnda “eştanı” geçmektedir. Bu sözcük daha önce “ektanı” olarak karşılanmış olmasına rağmen belki kullanım kolaylığı belki ilk olarak bu şekilde çevrilmiş olmasının verdiği kolay öğrenme belki de dilin yapısına uygunluğundan “eştanı” olarak birçok yazıda kolayca kullanıldığı görülmektedir. Tam karşılığı “ek hastalanma” olabilecek olan “comorbid” de “ektanı” sözcüğü zihinsel yapılanmaya pek oturmuyor. Çünkü “tanı” diagnosis” karşılığı olarak yerleşmiş durumda. Anlaşılan o ki “eştanı” çok uygun düşmemekle birlikte söyleyiş kolaylığı ve çabuk çağrışım yapması nedeniyle daha sık kullanılıyor. Her sözcüğün çok mantıklı/tutarlı kökenleri olması da gerekmiyor. Eştanı sıkça kullanılıyorsa “ektanı” yerine kabul edilebilir gibi görünüyor.

 

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni’nin son sayısında başyazı ile birlikte sadece üç yazının Türkçe olduğu görülmektedir. “Editörden” yazısında “advers ilaç reaksiyonları”, “rasyonel farmakoterapi”, “inhibisyon”, “eliminasyon”, “fonksiyon”, “ekstrasellüler”, “regüle”, “sellüler”, “upregülasyon”, “downregülasyon”, “kompanse etmek”, “ekspresyon”, “sensitizasyon”, “stimülatör”, “impulsif ”, “agresyon” gibi İngilizce kelimeler bazen yazıldıkları gibi bazen de okundukları gibi geçmişlerdir. Şu cümle de karışıklığa iyi bir örnektir: “Emosyonel, kognitif ve motor fonksiyonlar, sirkadiyen ve nöroendokrin ritimler, rafe çekirdeğinde serotoninerjik sistem tarafından modüle edilir.” Aynı yazıda özgün Türkçe ile yazılmış olan şu cümle daha anlaşılırdır: “Güvenilir biyogöstergelerin katkısıyla bir anlamda ‘konfeksiyon’ reçetesinin yerini ‘kişisel terzi’ reçeteleri alacaktır.”

 

Aynı dergide başka bir yazının başlığında “naturalistik çalışma” geçmektedir. Türkçesi artık iyice kullanıma girmiş olan “nature” karşılığı neden “doğa” olarak düşünülüp “doğal izlem çalışması” denmemiş olmasını anlamak zor görünüyor.

 

Ketiyapin tedavisi sırasında görülen priapizmle ilgili yazıda geçen “Bu dokudaki a-1 adrenerjik blokaj ise, lokal adrenerjik aktivitenin lokal parasempatik aktiviteye oranla azalmasıyla sonuçlanır ve venöz drenajı kesintiye uğratır” cümlenin anlatmak istediğini kavramak için yeniden okuma gereksinimi duyuyor insan.

 

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi’nin son sayısında yardımcı üreme teknikleri ile ilgili yazıda “Gen imprintasyonu fetal büyüme, plasenta gelişimi, davranış ve beyin gelişimini etkiler. Sıçanların in vitro kültürüne FCS (fetal calf serum) ilave edilmesi ile blastokist morfolojilerinin normal olduğu ancak annelerine implante edildikten sonra embriyoların yaşayamadıkları belirtilmiş” bu cümleleri anlayabilmek için dönüp tekrar okuma gereği duydum.

 

Aynı şekilde şu cümleleri anlamakta da zorlandım: “Bunun yanı sıra in vitro serum içeriğinin fetal gelişime etkisi insan çalışmalarında en sık bilinen fenotipik özelliği ‘büyük döllenmiş ürün’ (neonatal solunum sıkıntısı, büyük iç organ, iskelet anomalileri ve ani ölüm) dür.”, “IVF için gonadotropin hormon ile folikül stimülasyonu sonrası 3 gebeliği olan bir hastada en büyük çocukta Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve disleksi tanısı 7 yaşında konulmuştur.”

 

Başağrısı ile ilgili yazıdaki şu bölümü de anlamak için tekrar okuma gereği duydum: “Trigeminal otonomik sefaljiler, mutlak olarak tek taraflı ve ağrının ipsilateralinde konjunktival injeksiyon ve lakrimasyon gibi bir takım otonomik bulguların eşlik ettiği şiddetli başağrılarıdır. Küme başağrısı, paroksismal hemicrania (PH) ve SUNCT (short-lasting unilateral headache attacks with conjunctival injection and tearing) ataklar ile seyrederken; hemicrania continua (HC) kesintisiz kronik bir başağrısı zemininde ortaya çıkan şiddetli ataklar ile karakterizedir.”

 

Derginin bu sayısındaki yazılarda “komorbid”, “epizot” ve “kriter” sözcükleri bolca kullanılmaktadır. Aynı sözcüklerin hem Türkçelerinin hem de İngilizcelerinin aynı dergide sıkça kullanılmış olması derginin bir dil politikasının olmadığını düşündürtüyor.

 

Anadolu Psikiyatri Dergisi’nde özkıyımla ilgili yazıda geçen şu cümleyi “Özkıyım görüngüsel bir oluşumdur” anlamak için felsefe sözlüğüne gereksinim duydum ve köken İngilizce metnin aslını merak ettim. Yine aynı yazıda geçen “Düşük ödüle bağımlılık ve yüksek yenilik arayışı özkıyım davranışı ile ilişkili mizaç boyutları olarak gösterilmiştir” cümlesini okurken çeviriyi de aynı zamanda zihnimden “ödüle bağımlılığın düşük şiddette ve yenilik arayışının da yüksek düzeyde olması” şeklinde yeniden yapma gereği hissettim.

 

Alkol kullanım bozukluklarında uyku örüntüsünün incelendiği yazıda “… tipik olarak uykuya dalma süreleri uzamakta, uyku etkinliği düşmekte, uyku süresi kısalmakta ve yavaş dalga uykusu azalmaktadır” denilmektedir. Uyku etkinliğinin düşmesinin ne anlama geldiğini anlayamadığım için özette karşılığına bakma gereğini duydum. Karşılık olarak da “decreased sleep efficiency” olduğunu gördüm Ayrıca yavaş dalga uykusunun azalmasının da “reduced amounts of slow wave sleep” olduğunu ve “yavaş dalga uyku miktarında azalma” şeklinde anlamam gerektiğini öğrendim. Türkçe özeti okurken böylesine anlama zorluğu yaşamak herhalde istenen bir durum olmasa gerektir. Bunun için yazarlar bir konuyu ele alırken gösterdikleri titizliği aynı şekilde konuyu anlatırken kullandıkları terimler ve tam bir anlaşılırlık açısından da göstermelidirler. Aynı yazıda “uykuya başlama ve sürdürmenin zorluğu”ndan bahsediliyor. Türkçe kullanımda ben hiç kimsenin “uykuya dalma” karşılığı olarak “uykuya başlama” dan bahsettiğini duymadım. Olasılıkla yazarlar da duymamışlardır. Çeviri olarak yazılmış olan bu kısmın düzgün bir Türkçe ile yazılmayı hak ettiğine inanıyorum.

 

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun gözden geçirildiği yazının daha girişinde “… DEHB çocukluk çağının en sık nöropsikiyatrik bozukluklarından biridir ve dünyada yaygınlığı %8.0-12.0 arasında değişmektedir” denilmektedir. Cümlede “.. en sık nöropsikiyatrik bozukluklardan ..” yerine “çocukluk çağında en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklardan biridir” dense idi cümlenin akışı daha iyi olacak ve okur makalenin girişinde böylesi bir zihinsel zorlanma ile karşılaşmamış olacaktı.

 

Bu yazıda anlamayı zorlaştıran sözcük kullanımı ya da cümle kurulumlarına seçenek getirmeyi amaçlamadım. Sadece okuduklarımızı anlama ve kavramamızı zorlaştıran bilimsel yazı dilinin yanlış kullanımına günümüzde en güncel (popüler) bilim dergilerinde bile hala sıkça rastlanıyor olmasına dikkat çekmek istedim. Dil bizim, anlatım bizim. Anlaşılmayı istemek ya da bilginin yerine ulaşıp yeni bilgilerin üretilmesine katkı sağlamayı istemek de bizim ereğimiz olmalı. Yaşayan bir organ olan dil elbette yeni sözcükler üretecek, başka dillerden yeni sözcükler alacak, onları kendi hamurunda yoğurup kullanıma sunarak kendisini geliştirecektir. Burada önemsememiz gereken şey dilin ve anlatımın anlaşılmasını sağlamak için özen göstermemizdir. Amacımız sadece yazı yazıp yayın yapmak değil edindiğimiz bilgileri, kendi bulgularımızı ve çıkarımlarımızı meslektaşlarımızla anlaşılır bir şekilde paylaşmak olmalıdır. Paylaşımın en önemli aracı olan dilin en uygun biçimde kullanılması bu hedefe varılması için önkoşuldur. Yazılı metinlerde kullanılan dili okumanın verdiği zevki engelleyici “kırışıklıklar” dan arındırmak yazar/lara ve dergi yayın yönetmenlerine düşen önemli bir görevdir.

 

Aldığımız eğitim sisteminde anadilimiz olan Türkçeyi kullanma konusunda zorluklarımızın olduğu belli oluyor. Bilimsel dergilerin yayın kurullarında İngilizce düzeltmen bulundurdukları gibi bir de Türkçe düzeltmen bulundurmalarının faydalı olacağı açıktır. Dergi yayın yönetmenlerinin dil kullanımı konusunda özen göstermeleri gerekmektedir. Eğer bu özen gösterilmezse dergilerin sadece yayın yapan, belki kaynak gösterilebilen (çünkü kaynak göstermek için yazıyı çok da anlamaya gerek duyulmamaktadır) ama yayınları okun(a)mayan birer kağıt çöplüğü durumuna düşme olasılığı vardır. Türkiye’de İngilizce yayın yapan dergi de çıkarılabilir ama ister İngilizce isterse Türkçe olsun kullanılan dil anlaşılır, kurallarına uygun ve düzgün olmak zorundadır. Yazarların ve yayın yönetmenlerinin daha dikkatli olması dileğiyle.

 

 

Saygılarımla.

 

 

 

Kaynaklar

Turk Psikiyatri Derg, 2010, 21:4.

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 2010, 20:4.

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi, 2010, 47:4.

Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2010, 11:4.

 

Prof. Dr. Mustafa Yıldız,

Psikiyatri AD., Kocaeli Üniv. Tıp Fak., Kocaeli.

Bir Kitabımsıya Reddiye Yâhut Kadir Mısıroğlu’nun Cehâleti

Doğrusunu söylemek gerekirse sert bir dille yazdığım bu yazıyı Kadir Mısıroğlu oğlunu daha yeni toprağa vermişken yayınlamak çok hoşuma gitmiyor. Kadir Bey’e baş sağlığı ve sabır dilemekle birlikte dil meselemizin acılarımızı ve sevinçlerimizi aşan bir öneme sâhip olduğunu hatırlatırım.

Kadir Mısıroğlu Beyefendi’nin Bin Uydurma Kelimeyi Boykot Yâhud Doğru Türkçe Rehberi adında bir kitabı var. Bu kitabın sonundaki boykot edilecek sözcüklerin dizelgesi sanal ortamda dolaşmakta ve Türkiyeli İslâmcılara bu dizelgeden yararlanarak dillerindeki bir takım piç sözcükleri kapı dışarı edip yerlerine asâletli sözcüklerin kullanılması öğütlendiğini gördüğüm için mezkur eseri satın aldım.

Bu 160 sayfalık kitabı okurken çelişkilerin, mantık hatâlarının, câhillik ürünü belirlemelerin altını çizmek için kullandığım kalemimdeki uç biteyazdı. Ama Kadir Bey bu yanlışlarını yanına, yöresine topladığı gençlere, konuk olduğu televizyon izlencelerinin seyircilerine yaymayı bir türlü bitirmiyor.

Bu yazının zikri geçen bilgi kirlenmesinin önüne geçilmesinde azıcık da olsa bir katkısı olmasını umuyorum.

Uydurma Dediği Sözcükleri Kullanma Çelişkisi

Kadir Bey hangi sözcüğü kullanıp, hangi sözcüğü kullanamayacağımız konusunda çok dil döküyor. Ama kendisi de boykot edilmesini salık verdiği ve zât-ı âlîlerince uydurma diye nitelenen diriltme, derleme ya da türetme sözcükleri kullanmıyor değil… (Yeni sözcükleri neden bu biçimde bölümlendirdiğimi ileride açıklayacağım.) Diyelim ki Kadir Bey konuşma yapacağı zaman daha anlaşılır olmak için arada bir ağzından özet, çoğul gibi sözcükleri kaçırıyor. (Fakat kimileyin de uydurma dediği sözcükleri konuşurken kullanan gençleri azarlıyor.) Bunu çelişkili bir davranış olarak görme yanılgısına düşmedik diyelim. Peki Kadir Bey, yapıtlarında neden kimi uydurma sözcükleri kaleminden kaçırıveriyor? Yazar, inceleyeceğimiz kitabında terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullandığına göre herhâlde amacı konuşurken yaptığı gibi anlaşılır olmak değil…. Kadir Bey’in bu yapıtında kullandığı uydurmacalardan misâller vereyim.

“Bu maksad daha sonra yayınlanacak olan bir başka eserimizde…” 

(Sayfa 24)

Yayın sözcüğü 1935 târihli Osmanlıca’dan Türkçe’ye Cep Kılavuzu adlı sözlükte öneriye sunulmuş bir uydurmadır. Kendisine soru yöneltilirken “Kürt sorunu” diyen bir genci “Ne sorunu? 1000 yıllık mesele kelimemiz varken niçin sorun uydurmasını kullanıyorsun?” diyerek azarlayacak kadar dil konusunda duyarlı(!) üstâdımız az önce saptadığımız onca ücrâ Arapça kökenli sözcüğü kullanıyor da yayınlamak yerine neşretmek diyemiyor mu?

“…zekâ, espiri ve idrak pırıltılarını taşıyan, şiire, edebiyâta ve atasözlerimize kadar yerleşmiş…” (Sayfa 26)

Atasözü mü? Nerede bizim İslâm menşeli darb-ı mesel kelimemiz?

“Herkes bu sözlükdeki uydurma kelimeleri kullanmaya icbâr edildi.”

(Sayfa 42)

Sevan Nişanyan’ın ilk kullanılma örneğini Cumhûriyet gazetesinin 1933 yılına âit bir sayısında saptadığı bu sözlük uydurmacası yerine neden kamus demiyor üstad?

“Eski İslâmî dergileri karıştıranlar derhâl bu gerçekle karşılaşırlar.”

(Sayfa 73)

Dergi sözcüğü 15. yüzyılda Mercimek Ahmet‘in yaptığı Kâbusnâme çevirisinde “Açılıp dürülen sofra” anlamında geçmekteyken 30’larda kendisine yeni bir anlam verilerek diriltilmiştir. Mecmuâ kelimemize ne oldu?

“…İslâm’dan evvelki devrenin başarılarının mübâlâğa edilmesi olmuştur.”

(Sayfa 101)

Başarı sözcüğü de 30’larda uydurulmuştur efendim! Muvaffakiyyet demeniz lâzımdı.

“Bir kere doğru olan kelimeyi kullan, muhatabının anlamamış olmak ihtimâli varsa, ayrıca bir açıklama yap.”

(Sayfa 124)

Açıklama sözcüğü de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

TTüaçıklamak “ilan etmek” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

Açıklamak: Ketm etmemek, şüyu bulmak, alenen söylemek.TTüaçıklamak “açık konuşmak” [ Kamus-ı Türki, 1900]

Açıklamak: 1. meydana çıkarmak, izhar ve ilan eylemek, 2. açıkdan ve aşikâre söylemekYTüaçıklama “izah” [ Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935]

Tü açık +lA-TTü aç-

 aç-

Not: “İzah etmek” anlamına 1930’lardan önce rastlanmaz.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

“Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazadır’.” 

(Sayfa 29)

 

Tahakkuk etmek anlamında türetilen ve Osmanlıca’dan Türkçe’ye Karşılıklar Kılavuzu adlı sözlükte kullanıma sunulan gerçekleşmek de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

 

Bütün bu sözcükleri kullanmışken üstâdımız kitabında şöyle buyuruyor.

“Bugün lisan mes’elesinde tezadsız bir müslüman ehl-i kalem bulmak -âdetâ- imkânsız hâle gelmiştir.”

(Sayfa 72)

Doğrudur ve görüldüğü üzere bu tezatlı ehl-i kalem müslümanlara Kadir Bey de dâhildir.

“Adamın üç beş yanlışını buldun da ne büyük iş yaptın!” diyebilirsiniz. Ancak ne yazık ki bu sunduklarım Mısıroğlu’nun yanlışlarının oluşturduğu denizde bir damlacık bile etmiyor.

“Kur’an Menşeli Kelimeler” Söylemi

Kitapta sıklıkla dilimizdeki Arapça kökenli sözcüklerden Kur’an menşeli kelimeler diye söz edilmekte ve onlara bir kutsallık yüklenmektedir.

Kur’an kültürünün malı olan kelimelerimizin yaşaması….” (Sayfa 20)

“…nisyâna terk edilmek istenen kelimelerin -pek çoğunun- menşelerinin yüce Kur’an’ımız olduğu hatırlanırsa…” (Sayfa 26)

“Dînî te’sirleri izâle etmenin en tabiî bir îcâbı olarak menşei Kur’an olan kelimeleri millî hâfızadan silmenin lüzûmu devrimbaz kafalarda yer edince…” (Sayfa 46)

“…islâmî kelimelere düşmanlıktan geri kalmıyor.” (Sayfa 53)

“…menşei Kur’an-ı Kerim olduğu için atılıp…” (Sayfa 81)

Türklerin müslümanlaşarak dillerine çokça Arapça kökenli sözcük aldığı doğrudur. İyi de bu sözcükler bütün Türkler tefsir ilmiyle uğraştığı, anlamını bilerek Kur’an’ı kıraat ettiği için mi Türkçe’ye girmiştir ki Müslüman bir Türk bu sözcükleri Kur’an menşeli kelimeler diye adlandırıp kutsasın?

Bu sözcükler menşelerine, kökenlerine göre anılacaksa onları Arapça kökenli sözcük diye anmak dilbilimsel açıdan en uygun olanıdır. Ebu Cehil diye anılan şahıs da Kur’an menşeli dediğiniz kelimelerle konuşmuyor muydu?

Diyelim ki kitapta sıklıkla yinelendiği üzere Arapça kökenli sözcükler yerine Türkçe kökenli sözcük kullanmaya çalışan değme yazar Türkçe’yi İslâm’dan uzaklaştırma gibi hâince bir emelle hareket ediyor, Arapça kökenli her sözcüğü İslâm’ın kökünün kazınması adına yok edilmesi gereken bir kalıntı olarak görmek gibi bir mantıksızlıkla hareket ediyordu. Öyle olsa bile sizin buna tepki olarak bu sözcükleri kutsamanız da başka bir mantıksızlık değil midir?

Kelimenin mukaddesi, melûnu, islâmîsi, gayriislâmîsi, asili, piçi olmaz.

Bir kere yazarın Kur’an menşeli diyerek kutsadığı sözcüklerin çoğunu Araplar İslâm öncesinde de kullanıyordu.

Şekspir tarafından türetilip İngilizce’ye armağan edilen 1700 sözcük Şekspir’in malı diye pekâlâ anılabilir. Bir sözcüğe Kur’an menşeli diyeceksek o sözcüğün Arapça’nın târihinde ilk defâ Kur’an’da kullanılmış olması gerekmektedir. Sanıyorum ki Hutame, Sekar gibi sözcükler bu cinstendir.

Tutup da hayat sözcüğüne Kuran menşeli kelime deyip onu kutsamak abestir. Hayat sözcüğü Kur’an’ın dili olan Arapça’dan alındığı için kutsal oluyorsa dilimizdeki hayat kadını deyimine ne demeli? O da kutsal mı?

“Batı Dillerinden Giren Kelimelere Îtîraz Etmiyorlar!” Yalanı

Yazar, kitabında sıklıkla, Türkçe’yi özleştirmek ereğiyle sözcük türetenlerin Türkçe’ye girmiş Batı kaynaklı sözcüklere ses çıkarmadığını yinelemektedir.

“Avrupa lisanlarından alınmış kelimeler bu boykotun dışında bırakıldığı gibi dipdiri kelimelere karşılık bulunamadığı takdirde yeniden Avrupa menşeli kelimelerin alınmasında bir beis görülmedi.” (Sayfa 42)

“Arapça’ya karşı olanlar nedense Avrupa lisanlarının bu sûretle dilimizi istilâ etmesine ses çıkarmamaktadır.” (Sayfa 80)

“Fakat böyle Hristiyan milletlerin lisanlarından alınmış kelimeleri değiştirmek -her nedense- hiçbir devrimbazın aklına gelmemiştir. Bu durumun tek istisnâsı yoktur. Çünkü onların husûmeti Arapça’ya ve -biraz da- İslâmî eserlerde bol bol kullanılmış olan Farsça kelimeleredir.” (Sayfa 82)

“Gâyeleri İslâm Kültürü’nün millî hâfızadaki izlerini bir an önce silmekten ibâret olan devrimbazların…” (Sayfa 113)

“Bu durumu, menşei İslâm kültürü olan kelimeler için kaale almayarak onlara îlân-ı harb edenler, Türkçemize Avrupa lisanlarından geçip de aynı şekilde millî hâfıza ve şuurda yoğrulan kelimelere ses çıkarmamaktadırlar. Bu durum, onların Türkçecilik peşinde koşmakta olmayıp, İslâm düşmanlığı sâikiyle hareket ettiklerini ispât eder.” (Sayfa 118)

Ne ilginçtir ki, Kadir Mısıroğlu’nun bu savı yine kendisi tarafından çürütülüyor!

“Elimizde, ‘Türk Dili’ isimli derginin Ocak 1978 târihli 316. sayısı vardır. Bunun son kısımlarında ‘Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılıklar‘ başlığı altında yeni uydurulmuş bir alay kelime vardır.” (Sayfa 122)

Ve yazar bunu yazdıktan sonra, biraz aşağıda adres, alarm, anektod, dedektif, espri, fraksiyon, ideoloji, kampüs, kanalizasyon… gibi Batı kaynaklı sözcüklere önerilen karşılıklardan örnekler veriyor. Bu dergide Batı kaynaklı sözcükleri karşılamak için ne kerte emek verildiğini anlamak isteyenler Hamza Zülfikâr’ın şu yazısını okuyabilirler.

Aydın Köksal da 60’larda İngilizce asıllarının dilimize geçmesini önlemek için bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım gibi yaklaşık 2500 Türkçe bilişim sözcüğünü türetip dilimize armağan etmiştir. Kadir Bey yâhut Cumhûriyet dönemi boyunca dil konusunda yapılan çalışmaların istisnâsız hepsinin baştan ayağa zararlı olduğunu orada burada dillendiren dilbilirler bu sözcükler hakkında ne düşünüyorlar? Onları da boykot mu etmeliyiz? İngilizce asıllarını dilimize geçirsek daha mı iyi olurdu? Yoksa Osmanlı döneminde tıp terimlerine yaptığımız gibi bu kavramları karşılamak için Arapça asıllardan sözcükler mi uydurmalıyız?

Oktay Sinanoğlu, yayınladığı Fiziksel Kimyâ Terimleri Sözlüğü‘nde de kendisi tarafından Batı kaynaklı terimleri karşılamak için türetilen sözcükleri paylaşmıştır.

Demek ki neymiş? “Bu kelime uyduranların kaffesi sâdece Arapça, Farsça menşeli kelimeleri değiştirmeye çalışıyor. Batılılaşma sevdâlısı oldukları için Batı menşeli kelimelerin dilimizi istilâ etmesi umurlarında değil!” gibisinden bir çıkarım yanlış oğlu yanlış imiş.

Sözcük Diriltmek Sapıklıkmış(!)


Yazar Kelime Hortlatma Sapıklığı diye bir başlık atmış ve bu başlığın bulunduğu sayfanın hemen yanıbaşındaki sayfada şunları söylemiş.


“Halbuki lisan da, bütün içtimâî müesseseler gibi tabî bir tekâmüle tâbîdir. Yeni ihtiyaçlar, birtakım yeni kelimelerin ve ifâde şekillerinin doğuşuna âmil olduğu gibi, dinamik olan hayat, bazı kelimeleri de -tâbir câizse- bir nev’î ‘lisânî mevta’ hâlinde getirir. Bâzı inkılâbcılar ve onların İslâm’dan nefret ifâde eden sakîm zihniyetleri bu ilmî gerçeği kaale almadan, kadim Türkçe’deki artık nice zamandan beri ölmüş bulunan sayısız kelimeyi hortlatma yoluna dökülmüştür. Meselâ ‘Acun, tin, us, ıs‘ gibi kelimeler Türkçe’mizde bir zamanlar kullanılmışve bunlar yerlerini ‘Dünyâ, ruh, akıl ve sâhib‘ kelimelerine terk etmişlerdir. Bu gibi kelimelerin bâzıları Yunus Emre gibi İslâm Medeniyeti’ne girişimizin ilk asırlarında yaşamış kimselerin eserlerinde yer almış bulunsalar da, gerçek böyledir. Bunlar, artık ölü kelimelerdir.” 

(Sayfa 102)

Yânî birçok Türkçe metinde hattâ ezici çoğunluğu Osmanlı Türkçesi ile yazılmış metinlerde geçen Türkçe kökenli sözcükleri dolaşıma sokanlar, diriltenler sapıkça bir iş yapmış. Çünkü bunlar kullanımdan düşmüşmüş.

Mâdem ki kullanımdan düşen sözcükleri dile tekrar sokmaya çalışmak sapıklıktır. Günümüzde kullanımdan düşmüş olan ve Kadir Bey’in bu kitabında kullandığı terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullanmak, dolaşıma sokmak, diriltmeye çalışmak da sapıklık değil midir?

Şu ifâdeyi dikkatle okumanızı ricâ ediyorum.

“…Yahudiler tam iki bin yıl sonra, çoktan ölü hâle gelmiş bulunan İbrânice’yi hem lisan ve hem de yazı olarak ihyâ etmişlerdir.” (Sayfa 84)

“Yahudiler, iki bin yıl sonra, bâzı hahamlar dışında hiç kimsenin bilmediği İbrânice’yi -hattâ sağdan sola yazılan yazısıyla birlikte- ihyâ edebilmişlerdir. Dâvâsına sâhip bir millet böyle olur.” (Sayfa 120)

Buradaki koskocaman çelişkiyi yazıp kendimi yormam bile gereksiz. Ama gene de sözümü eksik etmeyeyim.

Kadir Bey, târihî Türkçe metinlerde geçen Türkçe kökenli olduğu hâlde kullanımdan düşmüş kimi sözcüklerin günümüzde diriltilmeye çalışılmasını kelime hortlatma sapıklığı diyerek aşağılıyor ama ölmüş koskocaman bir dili diriltenleri övüyor. Bak sen şu işe!

Kadir Bey, İsrâilliler bu ölü dili diriltilirken çağdaş kavramları karşılamak için hiç sözcük uydurmadı mı zannediyor?

“Kendi lisânının mantığına sâdık kalarak tankdabbâbetelefonhâtıfelektriğkehribatotomobilseyyâre diyerek bir ilim hey’etince yeni îcatlara bile kendi lisânından bir kelimeyle ad takan Mısırlıların millî hassâsiyetini gel de takdir etme!..”

(Sayfa 80)

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Mısırlılar yeni kavramlara Arapça’ya uygun olarak yeni sözcükler türetiyor da neden bizim Türkçe’yi bir bilim dili yapmaya çalışmamız uydurukçuluk oluyor? Faksbelgegeçer dememiz, rolltop‘a dürme bilgisayar dememiz, modemçevirge dememiz fenâ bir iş oluyor? Kadir Bey, her ne kadar “Biz Türkçe veyâ yenilik düşmanı değiliz.” (Sayfa 124) demekteyse de yazıp çizdikleri bunun tam aksini gösteriyor.

Dilden Dindarlık Ölçme Yanılgısı

Yazar, kitabında sıklıkla Türkçe konuşan, yazan birinin seçeceği sözcüklerin onun ne derecede iyi bir müslüman olduğunu belirtecek bir ölçüt olacağını söylemektedir. Eşdeyişle bir Türkdilli, diline ne denli Arapça-Farsça sözcük karıştırırsa o ölçüde iyi bir müslüman olduğunu tebârüz ettirecektir.

“AZİZ GENÇ!…KULLANDIĞIN LİSAN BİR ÂLÂMET-İ FARİKA GİBİ SENİN MÜSLÜMANLIĞINI HAYKIRSIN!”

(Sayfa 14)

Bu durumda, herhâlde yeni müslüman olmuş bir Koreli’nin takvâ yarışında merhale kat etmesi pek zor olacaktır.

“Unutma ki İslâmî menşeli her kelime bizi Kur’an-ı Kerim’e bağlayan bir halatın lifleri gibidir. Onlardan her gün birini koparmak, gelecekte bu bağın kopmasına müncer olacaktır. Buna karşı koymak bir îmân borcudur!..”

(Sayfa 124)

Bu mutasavver halatın müslümanları sâdece Kur’an’a değil genel olarak İslâm’a bağladığını tahayyül edelim. Neden Araplar hitan derken biz sünnetmescid derken biz câmîsalat derken biz namazsavm derken biz oruç diyoruz? Halatı onarmak için bu sözcükleri de doğrulaştırmak gerekmez mi? Sonra maazallah halata sarılan müslümanlar İslâm diye ne idüğü belirsiz bir adaya çıkabilirler.

“Bu gidişle lisânımızdaki bütün Arapça kelimeler terkedile terkedile okunan bir aşr-ı şerifle, içinde tanıdığımız tek kelime bulunmayan faraza bir Çince metin arasında -maazallah- hiçbir fark kalmayacaktır. O zaman halkımız, Kur’an-ı Kerîm okuyanları sırf bir âhenk ve mûsikî alâkasıyla mı dinleyecekler.. Devrimbazlar, milleti, bu hazin noktaya doğru götürmek istemektedirler.”

(Sayfa 83)

Şaka mı bu? Halk Kur’an’ı zâten anlamıyor ki? Hem Kur’an’daki kimi sözcükler bir şekilde Türkçe’ye geçmiş olsa bile bunların çoğunun anlamları kaymıştır. Üstelik kaymasa ne olacak? Bir dilin, dilbilgisini bilmedikten sonra söylenen bir tümcedeki bütün sözcükler bizim dilimizde bulunsa ne olur? Kürtçe’de de yığınla Türkçe ve bizim dilimizde de bulunan Arapça kökenli sözcük var. Salt bununla Türkçe konuşan biri Azerîyi anladığı gibi Kürt’ün kendi dilinde dediğini de anlayabilir mi o dili öğrenmek için çaba harcamadan? “Elifi görse mertek sanır.” dedirtecek bir cehâlet!… Yazık!

Türkçeciliğin Arkasında Sinsi Bir El Arama


Yazar sürekli Türkçe sözcükleri yeğleme ediminin arkasında sinsi bir amaç olduğunu dile getirmektedir. Bu amaçlardan en sık yinelediği ise “Türkçe’nin İslâm düşmanları tarafından İslâmsızlaştırılması”dır.

Ayrıca Türkçe sözcük türetme ve kullanma akımının arkasında Komünist Rusya da varmış. Yazar bunu kanıtlamak için Rızâ Çavdarlı’nın Büyük Doğu dergisinde yayınladığı bir yazıyı sunuyor.

“Bir takım lehçe farklılıklarına rağmen bütün Türk halkları arasında müşterek bir dil vardır. Bir tatarın, bir başkurdun, bir özbeğin, bir kırgız kazağının, bir yakutun birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekmedikleri ve hattâ birbirlerinin neşriyâtını kolayca tâkib ettikleri hakîkatti.”

(Sayfa 56)

Handiyse Türkçe’den ayrı bir dil hâline gelmiş Yâkutça’yı konuşan bir kişi ile bir Tatar’ın anlaşabileceği gibi Türklükbilimcilerin güleceği bir savı içermesi, Rızâ Çavdarlı’nın bu yazıdaki iddiâlarına kuşkuyla bakmamıza neden olmalı. Nitekim türetilen Türkçe sözcüklerin Türk dil birliğini bozduğu savını yineleyenlerden biri de Yavuz Bülent Bâkiler‘dir.

“Biz mesela yerine örneğin demeye başladık. Azerbaycan Türkleri nümüna, Başkurtlar: Masalan, Kazaklar: Maselen, misali, Kırgızlar: Misalı, Özbekler: Masalan, Tatarlar: Masalan, Türkmenler: Meselem, Uygurlar: Masilan diyorlar. Hiçbir Türk Cumhuriyeti’nde örneğin kelimesi yok.” 


(Yavuz Bülent Bâkiler – Meselâ mı, örneğin mi diyelim?)

Demek ki meselâ anlamında başka bir sözcük kullanmak isteyen bir kişi Türk dil birliğini bozmakta, Tûrancılık düşmanı Rusların emellerine hizmet etmekteymiş. (Örneğin türetiminin ben de pek hayrânı değilim. Demek istediğim şey başka…)

Aynı mantıkla şunları da diyebiliriz.

Azerîler güzgü, Başkurtlar közgö, Kırgızlar küzgü, Özbekler közgü, Tatarlar közgi derken bizim ayna sözcüğünü kullanıyor oluşumuz da Türk dil birliğini bozmaz mı? Ayna sözcüğünü atıp yerine gözgü dememiz lâzım gelmez mi?

Kazaklar demalis, Kırgızlar dem alış, Özbek dam alış, Uygurlar dam eliş derken biz tâtil diyerek Türk dil birliğini bozmuyor muyuz?

Türk Lehçeleri Sözlüğü biraz kurcalanırsa bunlara benzeyen daha çok misâl bulunabilir.

Mısıroğlu’nun kitabına dönelim.

“Seksen yıldır, şu ülkede hiçbir komünist kalem tasfiyeciliğe karşı çıkmış değildir!”

(Sayfa 61)

İlginçtir ki Mısıroğlu bunu yazmadan birkaç sayfa önce Âdil Onural‘ın solculardaki öz Türkçecilik eğilimini eleştirmek gâyesiyle çevirdiği Stalin’in Marksizm ve Dil adlı yapıtından söz etmektedir. Ayrıca üstad demek ki Attila İlhan’ı da tanımıyor.

Başlıktaki mevzuya dönersek, Kadir Mısıroğlu, bizi Türkçe sözcük türeten herkesin bir takım hâince emellere hizmet ettiğine inandırmaya çalışıyor.

Agop Dilaçar, Ermeni imiş dolayısıyla bunun arkasında bir hinlik aramak lâzımmış. (Bunu söyleyenler elbette hiç ama hiç ırkçı değil…) “Arap harfleri terakkimize mânî değildir.” diye kitap yazan Avram Galanti de Yahudiydi oysa ki… Ona ne demeli?

O Kemalistmiş, bu komünistmiş, şu İslâm düşmanıymış, falan Garpçıymış vs vs…

Üstad bu konuda illâ ki bir dış mihrak arıyorsa ben kendisine yardımcı olayım. Kadir Bey, bir konuşmasında kendinden çok emin bir şekilde Karl Marks’ın Kapital adlı yapıtını şerir cinlerin telkini ile yazdığını söylemektedir. (Diyebilirsiniz ki o zaman sen neden bu adama cevap verme zahmetine katlandın? Vallâhî sâdece bu adamı üstad belleyen zavallı gençlere acıdım.)

Türkçe’yi kendi olanaklarıyla geliştirmek için ikide bir kelimeler fırtlatanların bununla bir bağlantısı olabilir mi üstad? Kim bilir belki Nûrullah Ataç, ilm-ü havasa meraklı biriyken bir takım zikirleri yanlış okuduğu için hüddam tutacağı yerde hüddam onu tutmuştur ve bu hüddamın telkinleriyle tilciklerini türetmiştir. Bence böyle bir dış mihrak suçlaması daha derli toplu olur. Öyle Kemalist, Komünist falan derken karışıyor her şey…

Peki diyelim ki Kadir Bey’in Türkçeciler hakkında söyledikleri doğru olsun.

Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmeye çalışması, Emin Özdemir’in alternatif yerine seçenek sözcüğünü türetmesi, Orhan Duru’nun science fiction yerine bilimkurgu sözcüğünü türetmesi dâhil şimdiye değin Türkçe köklerle ve eklerle sözcük türetenlerin varcası “Türk’ü İslâmsızlaştırma” tasarısına katkıda bulunuyor olsun ve Sezâi Karakoç, Nûri Pakdil gibi yazarlar da bu akıma büyük bir aymazlıkla destek veren İslâmcılar olsun.

Ne çıkar?

Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında İmam-Hatip okullarının hangi nedenle açıldığından ve sonucunun ne olduğundan söz etmişti. Yânî herhâlde İsmet İnönü bu okulları dindar bir gençlik yetiştirmek için açmamıştı ama bak ne hâsıl oldu. Dil konusunda da böyle bir tutum benimsemek çok mu zor? “Türkçeciler çok yanlışlar yaptılar ama doğruları da var. Biz yanlışlarını reddedip, doğrularını benimsiyoruz.” demek Kemalizme yeşil ışık mı yakmaktır?

Genellemeci, Toptancı Yargılar

Yazar sıklıkla devrimbaz dediği kimselerden Türkçeciliğin ne gibi amaçlara ayakçılık ettiğini anlamamız için alıntılar yapmaktadır.

“Atatürkçülük bayrağımızda iki söz dalgalanıyor. Türkleşelim. Çağdaşlaşalım!.. Birincisinin en büyük devrimi Dil Devrimi ikincisinin Din Devrimi’dir. Ama bu ikisi de birbirinden ayrılmaz bir bütündür.


Atatürk devrimleri bir bütündür. Birisini, söylemek tehlikeye düşürür. Dil devrimi ancak Osmanlıca’yı atıp öz dili benimsemekle yaratılabileceği kesin olarak anlaşılmaktadır. Birisi ümmet çağı, ötekisi Türkler çağı!… Ulusumuz Arapça-Osmanlıca ve Arap yazısı abuk sabukluğundan artık tüm kurtarılmalıdır.”

(Sayfa 64 – Dr. Engin Arın’dan alıntı)

Kadir Bey, bu alıntıyı yaparaken meâlen şunu diyor.

“Gördün mü Müslüman Türk! Şapka inkilâbı da, hilâfetin kaldırılması da, nîsâ tâifesinin açılıp saçılması da, lisan inkilâbı denen mezellet de hep aynı meşum gâyeyle yapılmıştır. Ona göre davran!”

Şöyle düşünelim. Bir Müslüman için Allâh’ın buyrukları ayrılmaz bir bütündür. Müslüman, Kur’an’daki bütün âyetleri Kelâmullah’tan bir parça bellemelidir ki Müslüman kalabilsin. Herhâlde kimse şöyle bir söyleşim(diyalog) tahayyül edemez.

-Müslümanım diyordun ama hiç saklanma gereksinimi duymadan içki içiyorsun?

-Tamam müslümanım ama o kadar da değil… Ben Kur’an’daki âyetlerin %80’inin Allahtan olduğuna inanıyorum. İçkiyi yasaklayan âyet benim %20’ime giriyor.

Evet bir Müslüman “Kur’an’ın falan kısmını kabûl ediyorum, falanını kabûl etmiyorum.” diyemez ama İslâm’a dışarıdan bakan biri pekâlâ “Ben Kur’an’daki şu şu âyetleri beğeniyorum ama şu şu âyetleri kabûl edemiyorum.” diyebilir.

Şimdi kimi devrimbazlar bu devrimleri âdeta bir din gibi telâkki edip bir bütün olarak algılamışlarsa bundan size ne? Siz Kemalist olmadığınız için bu devrimlere pekâlâ dışarıdan bakabilirsiniz. “Türkçecilik adına türetilen sözcükler şöyle yanlışlar içeriyordu, bu akımın şöyle zararları oldu ama şöyle yararları da var. Onları benimseyebiliriz.” derseniz ne olur yânî?

Hadi belge sözcüğünü boykot edip vesîka dediniz ve “Bakınız bende Cumhûriyet denen mezelletten hiçbir eser yok. Öylesine Osmanlıyım ki!” demeye getirdiniz. Belgesele ne diyeceksiniz? Bu kavramın Osmanlı Türkçesi’nde bir karşılığı var mı? Yoksa dökümanter demek gözünüzde daha mı makbûl?

Güneş-Dil Kuramının Ön Târihi

Yazar, sayfa 43-46 arasında Güneş-Dil Kuramından söz etmektedir. Kuramın ciddiyetiyle ilgili dedikleri doğrudur ama unutulmamalıdır ki bu kuramı andıran ilk düşünceyi Cumhûriyet kurulmadan yüzyıllar önce Kadir Mısıroğlu’nun anlı şanlı ecdâdı olan Osmanlı’dan bir mutasavvıf ortaya atmıştır.

“Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile ‘kalk’ dimekle kıyâm idüp çıkmıştır. Zîra dünyada âhir tasarruf Türk’ündür”

(Hadis-i Erbain Tercümesi)

Tuhaf Çıkarımlar ve Bitmeyen Yanlışlar

“…her yeni bir görüş getirdiğini söyleyen kadro, zuhûruna haklı bir esbâb-ı mûcibe için tarihi sermâye olarak kullanır. Onu dolduran vak’aları kendine temel ittihaz eylediği birtakım prensiplerle yeniden muhakeme ederek, ortaya değişik birtakım kıymet hükümleri çıkarmaya çalışır.” (Sayfa 100)

“Bâzı insanlar -çeşitli şartlanmalar sebebiyle- herhangi bir mes’eleyi sâbit bir fikir hâlinde benimseyerek bütün tefekkür âlemlerini sırf onun üzerine kurarlar.” (Sayfa 25)

Ne güzel, ne doğru sözler! Peki Kadir Bey bu alıntılarda eleştirdiği düşünsel sakatlıklardan münezzeh midir?

“Cenâb-ı Hakk’ın merhameti îcâbı kader mutlak bir meçhuldür. Önceden bilinemez. Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazâdır’. Kazâ’yı hakkıyla tahlîle muktedir olanlar ondan, kablî olan kaderi -az çok- çıkarabilirler. Böylece murâd-ı ilâhî artık -âdeta- sır olmaktan çıkmış olur.


Büyük Türk târihine bu ölçü ile baktığımızda yüce Rabb’imizin bizi cihad için yaratmış ve bu vazifenin gerekli kıldığı vasıflar ile teçhiz etmiş olduğunu söyleyebiliriz.”

(Sayfa 29)

Şunu sormadan edemeyeceğim. Mâdem ki Kadir Bey, Allahü Azîmüşşân’ın Türkleri düşünmek için falan değil salt kılıç çalmak, el almak, el kurmak, çerilik yapmak, İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna kanını sebil gibi akıtmak için yarattığına inanıyor. Türk dilinin başına ne geldiğiyle niye ilgileniyor ki? “Arapça’yı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal edinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş… Biz müstefid oluruz ya!.” diyen Mustafa Sabri Efendi’nin yolunu tutsun da kendisiyle bu kadar çelişmesin.

“Meselâ ‘ağaç”ın aslı ‘yağlıç’, ‘kaşık”ın aslı ‘koşok’ yânî iki oktur.” 

(Sayfa 83)

Kadir Bey, Kâzım Mirşan’ın sözcük çözümlemelerini anımsatan bu savları nereden bulmuş bilemiyorum ama bu köken bilgisi açıklamaları yanlıştır.

ETüığaç “a.a.” [ Orhun Yazıtları, 735]

çından ıgaç kelürüp tike birti [sandal ağacı getirip dikiverdi]ETüyığaç [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü ığaç/yığaç

ETükaşuk “tahtadan yontulmuş şey, kaşık” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü kaşuk ETü kaşı- yontmak, kazımak +Ik

 kaşı-

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Ama -utanç vericidir ki- hâlâ Türkçe’nin adam gibi bir köken bilgisi sözlüğü hazırlanamadığı için Kadir Bey’in bu yanlışları affedilebilir cinstendir.

“Bir diğer kelime de ‘acımasız’dır. Bunu da ‘merhametsiz‘ kelimesi yerine koymaya çalışmaktadırlar ki, bu isti’mal tarzı da yanlıştır. Meselâ eli kesilen bir adam acı duyar. Bu acıma hissi büsbütün başka bir mefhum, merhamet ise yine başka bir mefhumdur. Acı çekmekle merhamet hissi aynı şey olsaydı, o takdirde acı çekenin kendi nefsine merhamet duymuş olduğunu kabûl etmek gerekirdi.” (Sayfa 117)

Hezeyâna bak! Acımak birden fazla anlamda kullanıldığı için acımasız sözcüğünü merhametsiz anlamına kullanamazmışız! Bu muhteşem akıl yürütmeye göre öteden beri dilimizde bulunan yüzsüz sözcüğünü de utanmaz, sıkılmaz anlamında kullanamayız. Çünkü mâlûmdur ki yüz sözcüğü hem ‘Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat’ anlamına, hem ‘Yüzey’ anlamına, hem ‘Kesici araçlarda ağız’ anlamına, hem ‘Bir kumaşın dikiş sırasında dışa getirilen gösterişli bölümü’ anlamına, hem ‘Yorgana ve yastığa geçirilen kılıf’ anlamına,  hem ‘Bir şeyin görünen bölümünde kullanılan kumaş’ anlamına, hem ‘Birinin görülegelen veya umulan hoşgörürlüğüne güvenilerek gösterilen cüret’ anlamına, hem ‘Nedeniyle, sebebiyle’ anlamına, hem ‘Yan, Taraf’ anlamına, hem ‘Bir yapının dışa bakan düşey yüzeylerinin her biri’ anlamına, hem de ‘Utanma’ anlamına gelebilmektedir. Kadir Bey’e göre bir Türkdilli yüzsüz sözcüğündeki yüz kökünün bu anlamlardan hangisine karşılık geldiğini anlayamaz(!).

“Aynı şekilde ‘ilişki‘ aslâ ‘münâsebet’ değildir. İlişmek, sataşmak mânâsındadır. ‘İliştirmek‘ de ‘iğreti tutturmak’ demektir. Böyle bir kelimeyi münâsebet yerine ikaameye çalışmaktaki câhilâne inad da kasıtsız olamaz.”

(Sayfa 109)

İl- kökünün bir tânecik mi anlamı var? Ne diyeyim artık sözlük karıştıra karıştıra yoruldum. Siz bu kadar büyük laflar etmeden önce biraz sözlüğe göz gezdirin.

Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında “Meriyet yerine şimdi yürürlük diyorlar. Sanki devlet yürüyen bir şey de…” diyerek benzer bir câhillikte bulunmaktadır. Bu câhillik bütün dillerdeki soyut sözcüklerin, somut sözcüklerden türetildiğini bilmemekten kaynaklanıyor.

Kadir Bey, yine şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında -belleğime güveneceksiniz artık- bir eylem köküne eylemden ad yapan -in ekinin getirilmesiyle türetilmiş bir sözcükten bahsetmekte -yanılmıyorsam bu sözcük basın sözcüğü idi- ve “Halbuki -in ekinin böyle bir vazifesi yok. Gidin, görün… gibi kelimeler türetilir bu ekle…” diyerek eklerin tek işlevi olduğunu sanmakta ve dilbilmezliğinin düzeyini belli etmektedir. Üstâd dilinden Osmanlı’yı düşürmüyor ama acabâ akıncı sözcüğündeki akın nasıl türemiştir hiç düşünmüş mü? Ya gelin, çıkın, satın, sökün, kalın, tosun, tütün, yoğun, yığın sözcükleri nasıl türemiştir?

“Devrimbazlar Türkçe’nin bu kadim mantığını çiğneyerek ‘îtîmad‘ karşılığında kullandıkları ‘güven‘ kelimesinden ‘güvence‘…yi türetmişlerdir. Bu kelimelerin ilk nazarda zihinde husûle getirdiği mânâ …. ‘küçük îtîmad’dan başka bir şey değildir.” 

(Sayfa 114)

Güvence sözcüğü ad olan güven kökünden değil eylem olan güven- köküne -ce eki getirilerek(eğlence örneğinde olduğu gibi) türetildiği için yazarın küçük güven gibi bir anlam çözümlemesi yapması yanlıştır.

“Kendi kültürümüzün malı olduğu ve asırlarca kullanılmış bulunduğu hâlde Türkçe’ye suikasd hareketi içinde karşısına çıkarılan frenkçe veyâ uydurma mukaabiliyle, bizim gayretsizliğimiz yüzünden boy ölçüşememiş ve unutulmaya yüz tutmuş kelimeler saymakla bitmez. Bunlardan biri de şuunattır. Bu kelime şe’n(reel) kökünden gelir. Şuun(realite) bugün artık -maalesef- unutulmuştur. Halbuki daha dün gazete başlıklarında cem’i şekliyle yânî şuunat olarak her gün kullanılırdı. Hâricî şuûnat veya dahilî şuunat denilirdi. Bu başlık altında, günün dahilî veya haricî aktüalitesi ele alınırdı.”

(Sayfa 85)

Kadir Bey, bir şeyleri birbirine karıştıyor gibime geliyor. Realite karşılığı olarak şeniyet diye bir sözcük vardı ki bu hiç de öyle dilimizde asırlarca kullanılmış falan değil Ziyâ Gökalp tarafından türetilip 1917’de kullanıma sunulmuş bir sözcüktü. Buna da gerçeklik dedik. Ne de kötü yaptık!

Sözcüklerde Anlam Kayması ve Kaydırılması

 

“Türkçe’mizde öteden beri belli mefhumlar için kullanılagelmekte olduğu hâlde, solcu dilbazların -sırf bir karışıklığa meydan vermek için- bunları hiçbir alâkaları olmayan başka mânâlara doğru kaydırıp yerleştirmeye çalışmaları da, bu sûikasdin diğer bir şeklidir. Meselâ öteden beri mevcud olan ‘kamu‘ kelimesi ‘bütün, hepsi‘ mânâsındadır.

 

Fuzûli:

‘Kamu bimârına cânan, devâ-yı derd eder ihsan’

derken kelimeyi bu mânâda kullanmıştır. Hattâ Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlûd’unda dâhî ‘Kamusun görüp geçti öte’ mısrâsında da ‘kamu‘ kelimesi bilinen bu mânâda kullanılmıştır.

 

Türkçe’ye karşı girişilen sûikasd hareketi içinde, edebiyatımıza böyle belli bir mânâda girmiş ve yerleşmiş olan bu kelimeyi ‘amme‘ yerine ikaame etmeye çalışmakta ne fayda bulunduğunu ve bu kelimenin amme mefhum ve mânâsıyla ne alâkası olduğunu hangi sivri akıllı izah ve isbat edebilir?!.” 

(Sayfa 83)

 

O sivri akıllı benim efendim!

 

Kamu sözcüğünün bu anlamda kullanılmasına ateş püskürenler arasında Yavuz Bülent Bâkiler de vardır.

 

“Gerçi bütün resmi daireler de kamu içinde kurulmuşlardır ama burada, kamu kelimesi doğru kullanılmamıştır. Çünkü Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan Türkçe sözlüğün 1.180’nci sahifesinde kamu kelimesi hep, bütün şeklinde açıklanmıştır. Yunus Emre der ki… YUNUS Emre kamu kelimesini doğru kullanıyor, diyor ki : ‘Biz kimseye kin tutmayız Kamu alem birdir bize’ Yani Yunus, bütün insanlara bir gözle baktığını söylüyor. Cumhurbaşkanımız ise kamu kelimesini ‘resmi daireler’ yerine oturtuyor ki yanlıştır.” (Yavuz Bülent Bâkiler – Cumhurbaşkanımızın Üç Yanlışı)

 

İlginçtir ki Kadir Bey, kamu sözcüğünün anlam kaymasına uğramasına ateş püskürürken, kendisi de bu kitabında dilimizde anlam kaymasına uğramış sözcüklerden söz etmektedir.

 

“Mânâ îtîbâriyle değişikliğe uğramış olan kelimeler de az değildir. Meselâ, Arapça’da ‘kürsi‘ sandalye, ‘mektep‘ yazıhâne veyâ masa, ‘menzil‘ ev veyâ ikaametgâh, ‘risâle‘ mektup, … demek olduğu hâlde bunlar ve benzeri birçok kelime bizde bambaşka mânâlara kaymıştır.”

(Sayfa 31)

 

Bu konuda ayrıntılı bilgiye sâhip olmak için Emrullah İşler’in Türkçe’de Anlam Kaymasına Uğrayan Arapça Kelime ve Kelime Grupları adlı kitabına bakılabilir.

 

Anlam kayması bu kadar rastlanılagelen bir şey iken kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılması neden yanlış bir şey olsun? Şöyle bir îtîraz mümkündür.

 

“Tamam da bu anlam kaymaları doğal bir şekilde meydana gelmiş anlam kaymalarıdır. Biz yapay anlam kaymalarına, yânî anlam kaydırmalarına karşıyız.”

 

Bu îtîrâzı da çürütmek çok kolay…

 

“Türk Milleti İslâm’la müşerref olmakla…”

(Sayfa 29)

 

Allah Allah! Sözcüklerin anlamlarının kaydırılmasına böylesine ateş püsküren Kadir Bey, buradaki anlamı kaydırılmış sözcüğü göremedi mi?

 

millet “din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat” [ Atebet-ül Hakayık, <1300]

millet “ümmet, kavim, cemaat” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

Ar milla ͭ ملّة  [#mll fiˁlaͭ mr.] din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat Aram məllā מלא dil (language) Aram #mllמלל konuşmak

Not: Sözcüğün özgün anlamı muhtemelen “aynı dili konuşanlar” olduğu halde “aynı dini töreye bağlı olanlar” anlamı ağır basmış ve Türkçede 19. yy sonuna dek bu anlamda kullanılmıştır. Fr nation karşılığı olan yeni anlamı Türkçede türemiş ve Türkçeden modern Arap dillerine aktarılmıştır.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Demek ki neymiş? Millet sözcüğünün anlamı belli yazarlarca kaydırılmış! Kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılmasına karşı çıkıyorsanız millet sözcüğünü de bu anlamda kullanmamanız gerekiyormuş!

 

Anlam kaydırmalarına bu kadar karşı iken Yavuz Bülent Bâkiler gibi ‘Türk milleti’ tâbirini dilinden düşürmeyen büyük bir Türk milliyetçisi bu saatten sonra millet yerine ne der bilemiyorum. Ulus sözcüğünü de Moğolca belliyor mâlûm… Budun diyeceğini de sanmıyorum.

 

 

 

Kadir Bey’in kullandığı anlamı kaydırılmış bir sözcük örneği daha verelim.

 

“İŞBU ESER, DOĞRU TÜRKÇE’NİN YILMAZ MÜDÂFİÎ BÜYÜK VATANSEVER VE DEĞERLİ ÂLİM PROF.DR.OSMAN TURAN MERHUMUN….”

(Sayfa 9)

 

Vatan sözcüğü de anlamı kaydırılmış bir sözcüktür.

 

vatan [ Erzurumlu Darir, Kıssa-i Yusuf tercümesi, <1377]

anuñ içün eyledün anbār ben, kim zevāde ola halka der-vatān

Ar waṭan وطن  [#wṭn faˁlān msd.] kişinin doğduğu veya yaşadığı yer, ikametgâh, konut Ar waṭana وطن ikamet etti, konakladı

Not: Osmanlıca sözcük 1860’lardan itibaren, Fr patrie sözcüğünün anlam evrimine paralel olarak siyasi anlam kazanmıştır.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Anlamı kaydırılmış sözcüklere İngilizce’den de bir örnek vererek bu bahsi kapatalım. 30’larda yazılmış İngilizce bir metinde gay sözcüğünün mutlu, neşeli anlamında kullanıldığına tanık olursunuz. Ancak 60’lardan sonra erkek eşcinseller “Mâdem ki her türlü olumsuzluk bizim eşcinselliğimize yükleniyor biz de olumlu anlamı olan bir sözcüğü alıp kendimizi tanımlamak için kullanalım.” meâlinde bir şey dediler ve gay sözcüğünün anlamını kaydırıverdiler.

 

Bu kadar misâl verdikten sonra “Kamu, amme yerine ikaame olunamaz.” diyen dilbilmezlere rastlamamayı umuyorum.

 

Türk Dilini Aşağılama

 

“KISA HECELER… 

Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mânâ 

murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz: 

«Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliği mi, ne 

tarafa döneceğini bilemeyene, anadilini yitirine, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna 

budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni 

kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?” 

İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun yoktur ve böyle bir lisan 

yeryüzünde mevcut değildir. 

Bu hâl, tarihinin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir. “

[Japonca da geri dil herhâlde!]

 

“Türkçe’de, kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. “

[Ergün Göze, Üç Büyük Mustarip adlı kitabında Necip Fâzıl’a “Üstad gönül kelimesi var ya işte!” der.]

 

“Artık Türk, madde fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir, bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın? ” 

 

(Necip Fâzıl Kısakürek – İdeolocya Örgüsü)

 

Kadir Mısıroğlu da tıpkı Necip Fâzıl Kısakürek gibi Türkçe’nin üretkenliğini, doğurganlığını görmezden gelmekte ve onu aşağılamaktadır.

 

“Türkçemizi İslâm’dan önceki devirlerin basit ifâde imkânlarına inhisar ettirmek isteyenler…”

(Sayfa 111)

 

Bunlara sâdece bir alıntı yapmak yeter sanıyorum.

 

” Türkçe’nin bir  gramer kitabını okuyanlar, bu dili öğrenmek niyetinde olmasalar bile, yine de, zevk duyarak okumaya devâm ederler, isim ve fiillerin çekimindeki düzenli sistem ve gramerle ilgili, diğer bütün durumların ortaya konuluşundaki ustalık insanı hayrete düşürür. Bu dili inceleyenler, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilir vasfı ve insan zekâsının belirtme gücü karşısında hayranlık duyarlar. Türk dili, düşünceyi, duyguyu ve heyecanı en ince ayrıntılarına kadar belirtecek bir kudrete sâhiptir.

Türk dilindeki ses ve şekil elemanlarının, baştan sona kadar düzenli ve ahenkli bir sisteme göre birbirileri ile bağdaştırılması, insan zekâsının bu dilde âbideleşen bir başarısı olarak tecelli eder. Birçok dilde, bu vasıflar perde arkasına gizlenmiş durumdadır. Karşınızda, sisler içerisindeki seçilmez kayalar gibi dururlar. Bu dillerin yapısındaki organik elemanlar, ancak dil bilginlerinin mikroskobik araştırmaları ile ortaya çıkarılabilirler.

Türk dilinde ise, her şey apaçık ve aydınlıktır. İnsan billurdan bir arı kovanındaki petekleri seyreder gibi, dilin iç ve dış yapısını net olarak görebilir. Türk dili, seçkin bir bilginler akademisinin uzun bir çalışma sonunda ve tatbikî bir şekilde meydana getirdiği mükemmel bir dil görünüşündedir. Steplerde kendi başlarına yaşayan göçebe bir halkın doğuştan edindiği dil duygusu kaideleri ile meydana koyduğu Türk dili, dünya yüzündeki benzerlerinden hiç de aşağı değildir. Kaldı ki, hiçbir akademik kurul, Türk dili kadar güzel bir dil yapamaz.”

 

(Max Müller)

 

Üstündilcilik yaptığımız sanılmasın. Bu satırların yazarı, yeryüzündeki her dilin, yeterince emek verilirse kendi olanaklarıyla yetkinleşebileceğine, gelişkinleşebileceğine inanmaktadır.

 

Boykot Dizelgesi

 

Kitabın sonunda boykot edilecek sözcüklerin öyle bir dizelgesi sunulmuş ki bu dizelgeyi hazırlayanın aklının inanılmaz bir ölçüde karışık olduğu kanısına varmamak pek güç!

 

Yazının başlarında, Cumhûriyetten sonra dilimize giren yeni Türkçe sözcükleri üç biçimde bölümlendirmiştim. Bundan kısaca bahsedeyim.

 

Diriltme Sözcük : Eski Türkçe metinlerin çoğunda bulunduğu hâlde kullanımdan düşmüş olan fakat özgün ya da biraz değiştirilmiş bir anlamıyla dolaşıma sokulan sözcüklerdir. Bilge, yanıt, yankı… bu cinstendir.

 

Derleme Sözcük : Halk ağzından derlenip de dolaşıma sokulmuş sözcüklerdir. İlenç, ivedi, kesinkes… bu cinstendir.

 

Türetme Sözcük : Türkçe kök ve eklerden -kimileyin kuralsızlığa da başvurularak- türetilmiş sözcüklerdir. Kanıt, gelenek, ölçüt, özel .. bu cinstendir.

 

Yeni sözcükleri böyle bölümlendiriyorum ki o boykot dizelgesinde boykot edilmesi öğütlenen her sözcüğün bir yazarın falan köke falan eki iliştirerek uydurulduğu sanılmasın.

 

“Ancak -yeni kelimelerin- içlerinde doğru olanlar bulunsa bile bu doğruların mukaabilleri henüz unutulmamışsa, yine kendi kültürümüzün kelimesini inat ve ısrarla ve tercîhan kullanmalıyız.”

(Sayfa 79)

 

“…sana takdim edilen bu listede bâzı doğru olan yeni kelimeler de vardır. Ancak onları kullanmaya meyyal insan çok!… Bütün, umûmî cereyanlara tâbî olarak yaşayanlar böyledir!… Sen bizim kelimeleri kullan ki, onlar da yaşasın!… Eş mânâlı kelimelerin çokluğu bir dilin zenginliğini gösteren hususların başında gelir. Bizim kelimeler yetim çocuklar gibi garip ve sâhibsiz kaldılar!…”

(Sayfa 124)

 

Yukarıda anlamdaş sözcüklerle ilgili söylenenler doğru olmakla birlikte sağlıklı bir dil bilincine sâhip bir kimse doğru bir biçimde türetilmiş türetme sözcüklerin yâhut derleme ya da diriltme sözcüklerin boykot edilmesini değil anlamdaşlarıyla birlikte kullanılarak dilin zenginleştirilmesinin sağlanmasını öğütlemeliydi.

 

Yazar bu dizelgeyi sunmadan hemen önce duyguları yalazlandırmak amacıyla şunu yazmaktadır.

 

“Davran ey Müslüman genç!… Davran!… Onlara sâhib çık!…”

(Sayfa 124)

 

Ben de “Davranmadan önce düşün!” öğüdünü vereyim.

 

Şimdi ne idüğü belirsiz bu dizelgeden bâzı alıntılar yapacağım. Sol taraftaki sözcük boykot edilmesi gereken, sağ taraftaki sözcük boykot edilen sözcüğün yerine kullanılacak sözcüğü belirtmektedir.

 

AKLAMA : BERÂET ETTİRME, TEBRİYE

 

Başkurtlar aklanıv, Kazaklar aktaluv, Kırgızlar aktalu, Özbekler aklaniş, Tatarlar aklanu, Türkmenler aklanma, Uygurlar aklaş sözcüklerini beraat anlamında kullanıyorken Kadir Bey aklamayı boykot edilmesi gereken bir söz olarak görüyor ve onu kullananları Türk dil birliğini bozmak isteyenlere ayakçılık yapıyor diye suçluyor öyle mi? Çelişkiye gel!

 

ALABIK : İKİ YÜZLÜ, MÜRÂÎ

 

Alabık, Giresun’da kullanılan derleme bir sözcüktür.

 

ALAN : SAHA

 

ETüalaŋ “açık ve düz yer” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü alaŋ

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Bu kadar eski bir sözcüğümüz alacık gibi bir sözcüğümüzün kökü olmuşken onu boykot etmekte ne yarar olduğunu bir sivri akıllı(!) bana izah edebilir mi?

 

ETüalaçu “bir tür çadır” [ Uygurca metinler, <1000]

TTüalacık/alançık “silindirik çadır veya kulübe” [ Hamit Zübeyr & İshak Refet, Anadilden Derlemeler, 1932]

<< ETü alaçu/alaŋçu <? ETü alaŋ açık satıh, alan +çuk

 alan

Not: Alaçu/alaçık biçimleri tüm Türk dillerinde görülür. 

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

ANIK : HAZIR

 

Bu sözcük Silifke’de ve Sinop çevresinde Hazıra anık, pişmişe konuk deyiminde kullanılanır. Zâten güncel dilde yaşarlık kazanamamıştır ki neyden korkuyorsunuz bu kadar yâhû?

 

ANORMAL : GAYRİTÂBİÎ

ANTOLOJİ : MÜNTEHEBÂT

 

Ben anormal yerine olağandışıantoloji yerine de seçki demeye çalışıyorum üstad! Türkçe’ye suikast yapanlarla ortağım da haberim mi yok acabâ?

 

AYDIN : MÜNEVVER

 

Münevver sözcüğü bu anlamıyla 1910 dolayında kullanıma girmiştir. Demek ki neymiş? Münevver sözcüğü öyle yüzyıllardır dilimizde bu anlamı taşıyan bir sözcük değilmiş! Münevver sözcüğüne illuminé anlamı yüklendikten 25 yıl sonra aydın sözcüğüne de bu anlam yüklenmiştir. Aydın sözcüğünün neyi eksik? Günahı Türkçe kökenli olması mı?

 

AZRAK : NÂDİR

 

Bu diriltilmeye çalışılmış bir sözcüktür. Tarama sözlüğünde bulunabilir. Zâten dirilememiş bir sözcüğün nesini boykot ediyorsunuz.

 

BAŞKAN : REİS

 

Başkan Divân-i Lügât-i Türk‘te bulunabilecek diriltme bir sözcüktür. Hortlamış da girmiş dilimize… Vah vah vah!

 

BETİK : KİTAP, MEKTUP

 

Diriltme bir sözcük olan betik belki kitap veyâ mektup anlamını kazanamadı ama günümüzde bilişim evreninde bu sözcük script karşılığı olarak kullanılıyor. Fenâ mı oluyor?

 

BEZEK : SÜS, ZİYNET

 

Bezek Divân-i Lügât-i Türk’te geçen az çok dirilmiş bir sözcüktür. Süs de Türkçe kökenlidir. Neyi boykot ediyorsunuz anlamadım ki?

 

BİLGE : ÂLİM, ÂRİF

 

15. yüzyıldan sonra unutulmuş bir sözcükken diriltilmiş. Bilgeyi de Âlimle, Ârifle birlikte kullanın işte… Diliniz mi yanar?

 

BUYRUK : EMİR

 

“Varı üç iki kanat biri kuyruk / Ana da katı yıllar oldu buyruk” (Hamdî)

 

İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde buyruk buyurmak, buyruk dutmak, buyruk geçirmek, buyruk sımak, buyruğunda bulunmak, buyruğu yürümek, buyruğunda olmak gibi deyimlerde görebileceğimiz buyruk sözcüğünü kullanmak Türk dilini yıpratır mı?

 

BUYRULTU : EMİRNÂME

 

Osmanlıcıya bak sen hele!

 

Buyuruldu : 1. Sadâret mâkâmından divan yazısıyla bir tür emirnâme olup başında o mâkâmın büyük mührü bulunur. 2. Sadâret mâkâmı ile vezir, defterdar, kadıasker, kapudan paşa, beylerbeyi, vâlî, veya kolağası rütbesinde olanların kendilerinden alt rütbedekilere verdiği emirnâme. 3. Binbaşıya kadar askerin rütbesini bildiren emirnâme.

 

(Osmanlı Türkçesi Sözlüğü – İsmâil Parlatır)

 

ÇAĞRI : DÂVET

 

Derleme bir sözcüktür.

 

DEĞİN : KADAR

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

DÜZEN : NİZÂM

 

Ne diyeyim bilemiyorum.

 

KTütüzenlik/tüzülük “tertip, intizam” [ anon., Tuhfetu’z Zekiyye, 1425]

ÇTütüzün “a.a.” [ Pavet de Courteille, Dictionnaire Turc Oriental, <1500]

TTüdüzen/düzenlik “a.a.” [ anon., Ferec ba’d eş-şidde, 1451]

 

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Çekidüzen sözcüğünde de yer alan düzen sözcüğünü boykot ederek elinize ne geçecek? Düzeni de nizâmı da kullanın işte!

 

ELEŞTİRME : TENKİT

 

Tenkit, hiç de öyle yüzlerce yıldır dilimizde yer almayan, 19. yüzyıl sonlarında türetilmiş bir sözcüktür. 40’larda buna eleştirmek denildi ve cürüm işlenilmiş oldu. Neden? Çünkü eleştirmek Türkçe kökenli!

 

EMEKÇİ : İŞÇİ

 

Türkçe kökenli sözcüğü, Türkçe kökenli sözcükle mi boykot ediyorsunuz?

 

ERDEM : FAZÎLET

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ERGEN : ÂKİL BÂLİĞ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ERK : KUDRET

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

EZGİ : NAĞME

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

GİYSİ : ELBİSE

 

Birçok eski Türkçe metinde geçen bir sözcük… Cumhûriyet öncesinde ölü olup olmadığından emin değilim.

 

GÜLDÜRÜ : KOMEDİ

 

Dizelgenin adı BOYKOT EDİLECEK BİN UYDURMA VE BATI MENŞELİ KELİME iken Türkçe kökenli bir türetme yerine Batı kökenli karşılığını yeğlemeniz gülünç!

 

İLENÇ : BEDDUA

 

Hem derleme, hem diriltme bir sözcüktür. (Yânî hem târihî metinlerde, hem halk ağzında bulunur.)

 

İMRENCE : MAZBUT

 

Mazbut değil imrenilen şey, kimse anlamındadır ve diriltme bir sözcüktür.

 

İNVESTİSMAN : YATIRIM

 

Tahsin Banguoğlu, Dil Bahisleri adlı kitabında yatırım sözcüğünü kendisinin türettiğini yazmıştır. Kadir Bey, neden sağ tarafa mevduat yazmamış?

 

İRDELEME : TETEBBU, TETKİK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

İVDİRMEK : TÂCİL ETMEK

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İVECEN : ACÛL, ACELECİ

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İVEDİ : ACELE

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür. Mütedeyyin bir müslüman olan annemin anneannesi de bu sözcüğü sıklıkla kullanırdı. Meğer bilmeden Türkçe’ye ne büyük darbe vuruyormuş!

 

İVMEK : ACELE ETMEK

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İYE : SÂHİP

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

İZLEM : TEMA

 

Tema için önerilen karşılık izlem değil izlektir.

 

JARGON : GALAT

 

Bu sözcükler anlamdaş değildir ki!

 

KALINTI : BAKİYE

 

Kalıntı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

KAPSAMAK : ŞÂMİL OLMAK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KARŞIT : ZIT

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KATKI : İLÂVE

 

Katkı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

KESİNKES : KAT’Î

 

Derleme bir sözcüktür.

 

KONUK : MİSÂFİR

 

Yunus Emre’nin dizelerinde geçen bu sözcüğü yazı diline aktararak ne de kötü bir iş yapmışız!

 

KOŞUT : PARALEL

 

Muvâzî sözcüğüne ne oldu?

 

KUTLU : MÜBÂREK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KUTSUZ : UĞURSUZ

 

Bu saçma boykot önerisini görünce Kadir Bey’in bu dizelgeyi ayık bir kafayla hazırladığına inanmak insana çok zor geliyor! Sağda meşum sözcüğü olsa neyse diyeceğim. Kutsuz da, uğursuz da Türkçe kökenli sözcüklerdir. Kutsuz hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

 

ONAMAK : TASVİP VEYÂ KABÛL ETMEK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ONARMAK : TÂMİR ETMEK

 

Hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

 

ORİJİNAL : NEV’İ ŞAHSINA MÜNHASIR

 

Mâdem özgün sözcüğünden tiksiniyorsunuz. Bu kadar uzun bir şey diyeceğinize ibdâî deyin.

 

ÖZGE : BAŞKA, GAYRI

 

Bu saçmalığa, Şeyh Gâlip yanıt versin.

 

Hiç aşktan özge şey revâ mı? 

Sarf etmeğe gevher-i kelâmı

 

SALGIN : SÂRÎ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

SALIK : TAVSİYE

SALIK VERMEK : TAVSİYE ETMEK

 

Hem derlemedir. Hem de diriltmedir.

 

SALT : MUTLAK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

SAYGI : HÜRMET, İHTİRAM

 

Saygı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

SOLUK : NEFES

 

İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde “Gece gündüz berâber çalışan samîmî arkadaş” anlamında solukdaş sözcüğü geçmektedir. Siz boykot edin de böyle zenginlikleri de yok edelim.

 

SORU : SUAL

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TANIK : ŞÂHİT

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TARTIŞMAK : MÜNÂKAŞA ETMEK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TASLAK : MÜSVEDDE

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YAĞI : DÜŞMAN

 

Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

 

YALVAÇ : PEYGAMBER

 

Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

 

YANIT : CEVAP

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YANKI : AKSİSEDÂ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YARAŞIK : MÜNÂSİP, MUVÂFIK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YASAMA : TEŞRÎ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YERLEŞKE : MESKEN

 

Yerleşke mesken değil kampüs demektir. Zâten yazar bunu kitabın 122. sayfasında da söylemektedir.

 

YOĞUN : KESİF

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

MÜELLİFİN DOĞRULARI

 

Bozuk saat bile günde iki defâ doğruyu gösterdiği için elbette müellifin bu kitapta doğruları da vardır.

 

Anlam Daralması

 

“Türkçe’ye karşı işlenen sûikasdin bir şekli de lisânımızda şöyle böyle bir karşılığı var diye aralarında pek çok mânâ incelikleri bulunan beş on kelimeyi birden boykot etmektir. Meselâ öteden beri herkesin bildiği savaş kelimesi mevcud diye bunun normal Türkçe’de mukaabili zannedilen sekiz on kelime atılmaktadır. Harb, muharebe, cidal, mücâdele, cihad, mücâhede ve cenk…” (Sayfa 87)

 

Yazar bu eleştirisinde haklıdır haklı olmasına da bu anlam daralması için öz Türkçeciliği mi suçlamalıyız? Yoksa Türkçe’nin derinliklerine vâkıf olamayan, beceriksiz Karşılıklar Kılavuzu hazırlayıcılarını mı?

 

Bu meseleye daha sonra başka bir yazıda ayrıntılı olarak değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik şu örneği vereyim. Şöyle deniyor.

 

“Eskiden dilimizde mütercim de denirdi, tercüman da… Bunların arasında anlam farkı vardı. Şimdi hepsi çevirmen oldu.”

 

Doğrudur. Kimileri böyle bir daraltmaca yapmıştır. Peki bu kısırlığı gidermek için hem halk ağzında yaşayan, hem târihî metinlerimizde geçen, hem de birçok çağdaş Türk lehçesinde kullanılan dilmaç sözcüğünü kullansak nasıl olur? Yânî mütercim yerine çevirmentercüman yerine dilmaç desek. Bir düşünün bence…

 

Geçmişin Anlaşılmazlaşacağı Kaygısı

 

“Peki bunlar (gençler)-bırakın çok eskiyi de- otuz kırk sene evvel yazılmış eserleri dâhî nasıl anlayabilecekler!”

(Sayfa 87)

 

Bu haklı bir uyarıdır. Ama dilin değişmesi gerçekten geçmişi anlamamıza engel mi? Evet geçmişi anlayalım diye müptezelce işler yapıldı. Kimi çevirmencikler Peyâmi Safâ romanlarında râyihâ yerine koku sözcüğünü koyarak çok büyük bir iş yaptıklarını zannettiler.

 

İyi eğitimli bir İngiliz, Şekspir’in yapıtlarını anlayabilir ama günümüzde yazıp, çizecekken o yapıtlardaki yığınla Eski İngilizce sözcüğü ve deyimi kullanmak zorunda hissetmez kendini…

 

Hem Kitâb-ı Dedem Korkud‘dan, hem Safahat‘ten, hem de Aziz Nesin‘in ve Yaşar Kemal‘in öykülerinden, romanlarından lezzet alabilecek bir kuşak yetiştirmek olanaksız mı?

 

Gençlerin geçmişi anlayamayışının nedeni Türkçecilik değil eğitim düzenimizdir ve elbette de gençlerimizin az okuyuşudur. Yaşı benden büyük olduğu hâlde “Necip Fâzıl Kısakürek’i okuyup da anlayamıyorum. Dilimizi mahvettiler!” diye sızlanan kişiye sâdece gülerim. Bunu diyen kişinin belli ki okuma alışkanlığı yoktur. Ben Necip Fâzıl’ın kitaplarını ilk okumaya başladığımda 15 yaşındaydım. Bilmediğim sözcükler çıkmıştı elbette ama zamanla bunları öğrendim. Çok kitap okuyup da Necip Fâzıl’ı anlayamadığını söyleyenler ne okuyorlar ki? Migros’ta şekerin yanında satılan kitapları mı?

 

Yazım Sorunu

 

Yazar sağır nun ile belirtilen ses konusunda haklıdır. Ancak yakın zamanda bunun için genizcil n harfi önerilmiştir.

 

 

Almanca bile 1996’da büyük bir yazım değişimi geçirmişken bizim de yazım sorunlarımızı kısa sürede düzeltmemiz olanaksız değildir.

 

Sonuç

 

Bu şekilde bir boykotçuluğun dilimize hiçbir yararı olduğunu düşünmüyorum. Elbette Türkçecilik adı altında birçok kuraldışı sözcükler türetilmiştir. Unutmayın ki Macarlar çok daha kuraldışı sözcükler türetmişti. Ayrıca Osmanlı Türkçesi de kuraldışı sözcüklerden münezzeh değildi.

 

Türkçecilik sâyesinde türetilen sözcüklerin dilimize toptan zarar verdiğini söyleyenler sâdece şu soruya yanıt versin. Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmesi de dilimiz için zararlı mı oldu? Bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım… gibi sözcükler dilimize zarar mı verdi?

 

Yeni sözcükleri kullanmak için dilde ayıklamacı olmak zorunda değilsiniz. Geçmişe tekme atmak zorunda da değilsiniz. Dilerseniz eski sözcüklerle, yeni sözcükleri birlikte de kullanabilirsiniz. Kimsenin kafanıza silah dayadığı yok.

 

Anlaşılan, nasıl ki Kemalistler Osmanlı’yı toptan reddetmeyi mârifet bilmişlerse Türkiyeli İslâmcılar ateş püskürdükleri Kemalistlere öykünerek Cumhûriyeti ve onun herhangi bir alandaki üretimlerini toptan reddederek dönüşçülük yapmayı mârifet biliyorlar.

 

Doğru tavır ise geçmişi bir bütün olarak görüp tevârüs etmek, yanlışından kurtulup doğrusunu benimsemek değil midir?

 

Kişisel Türentiler (neolojizm) Sözlükçüğü

Aşağıda yad karşılıklarıyla dizelgelenmiş öz Türkçe iki yüz elli söz(cük), benim on dört-yıllık öz-Türkçeciliğimin ürünlerinin bir bölümüdür ya da seçkisidir. Dile bireyin katkısı da “yaşamsal” önem taşıdığından, bıkıp usanmaksızın, yılmayarak – daha çok – kimsenin şu ya da bu nedenle özleştirmediği – türlü alanlara değgin − yad söz(cük)leri özleştirdim. Gösterişsiz sözlükçüğüm incelenirse, söz konusu el söz(cük)lerinin hepsinin – doğallıkla Türkler için − gereksiz olduğu görülecektir. (Kişisel türentilerimden birinin dahi tutunması, demek genel dile girmesi, beni gönendirir.)

Kuşkusuz – “yad” diller arasında ayrım gözetmeksizin, erey tanımayarak[1] − özleştirmecilik gütmeyi sürdüreceğim. Demek türetip yayımladığım yeni sözcük(ler), bunlarla ereyli kalmayacak. Gene de, şimdilik benden bu denli çok… (Bunun ardı gelir; gerisi kolay.)

Başkaları aşağıdakilerle özdeş karşılıklar önermişlerse, öneriyorlarsa, “Usun yolu birdir.” demek gerek. (Kişisel Türentiler Sözlükçüğü’ne ilişkin eleştirilerinizi, önerilerinizi, sorularınızı yedigir@hotmail.com bulunağına iletebilirsiniz.)

   A

Acısız ölüm: Ötanazi

Ad-satan: Franchiser

Ad-satılan: Franchisee

Ad satımı: Franchise

Ad satma: Franchising

Ağ güncesi: Blog

Ağ güncecisi: Blogger

Ağırlık-kaldırıcı: Halterci

Ağırlık kaldırma: Halter

Ağıtsı: Eleji

Akımla sarsma: Elektroşok

Alışka: Routine

Ara-bölge: No man’s land

Araçlı alıştırma: Pilates

Aşırı etkin: Hiperaktif

Ayağa-uygun: Ortopedik

Aydınlatıcı: Far

Ayrılga: Lop

   B

Bağırtaç: Hoparlör

Bağyoğrum: Trabükoplasti

Başkamsama: Takıye

Başkeser: Giyotin

Bekleyici: Garson

Belgecik: Fiş

Bırakılga: Vakıf

Bilgisayar uzayı: Cyberspace

Bilimlik: Fakülte

Birlikçe: Kartel

   Ç

Çalgıbirim: Nota

Çalgıbirimlik: Partisyon

Çekilge: Piyango

Çevredizge: Ekosistem

Çevregörür: Periskop

Çıkmalık: Mimber

Çıldırıgiderici: Antipsikotik

Çılgın-çökkün: Manik-depresif ya da manyak-depresif

Çoksatan: Best-selling

Çökkünlükgiderici: Antidepresan

Çubuk gizim: Barkod

Çukuroyunu: Golf

   D

Davranca: Rol

Değnekoyunu: Bilardo

Deliyel: Fırtına

Denetim alıcısı: MOBESE kamerası

Devinmece: Spor

Devinmececi: Sporcu

Devinmecel: Sportif

Dikelme: Ereksiyon

Dinçlik: Fitness

Doku koruma: Plastinasyon

Doyum doruğu: Orgazm

Durağan teker: Hard disc

Düzeneklik: Makine

Düzge: Ayar

   E

Eklemyoğrum: Artroplasti

Eşduygu:[2] Empati

Etyer: Meat-eater

E-ulakça (eksiciksel ulakça):[3] E-mail

E-ulaklık (eksiciksel ulaklık):[4] E-mail

Ezergeçer: Tank

Ezgilik: Beste

Ezgilikçi: Besteci

Ezgiliklemek: Bestelemek

   F

Fışkırıklık: Şadırvan

Fışkırtaç: Sifon

   G

Geçer sözcük: Parola

Geçmişçe: Tarih

Geçmişçe özeti: Tarihçe

Genöykü: Roman

Gerigidiş: Flashback

Gireç: Fiş

Giyici: Manken

Gizbilim: Simya

Gizbilimci: Simyacı

Görevci: Acente

Görevcilik: Acentelik

Görevlik: Servis

Görevyeri: Ajans

Görülge: Hesap

Gövde düzeltme: Ortopedi

Gövde-geliştirici: Body-builder

Gövde geliştirme: Body-building

Gözatıcı: Browser

Gözkuşağı: İris

H

Hızlı yemek: Fast food

   I

Isıtutar: Termos

Işıkça: Lazer

Işıkçizi: Fotoğraf

Işıkbireşim: Fotosentez

Işıklandırma: Sinyalizasyon

   İ

İmcik: Sinyal

İşlemevi: Borsa

   K

Kalıkdüzen: İklim

Kalıkdüzenleme: İklimleme

Kalıkdüzenleyici: Klima

Kalıtımbirim: Gen

Kapataç: Kafes

Karışık: Salata

Karıştırmaca: Spoonerism

Karşılıkça: Ücret

Kılyolar: Epilatör

Kılyolum: Epilasyon

Kırındüzen: Koreografi

Kırındüzenci: Koreograf

Kıyıdışı: Offshore

Kipçe: Moda

Konuluk:[5] Nokta

Konuşmaca: Hip-hop ile rep

Koruma çevresi: Sit

Koşukluk: Divan

Koşukluk ölçüsü: Aruz

Koyaç: Cep

Koyultma: Jel

Kurmacasız: Nonfiction ile nonfictional

Kutça: Din

Kutçal: Dini ya da dinsel

Kutsöz: Hadis

Kuttopluluk: Ümmet

Kuttümce: Ayet

Kutvergi: Zekât

Kutyolcu: Hacı

Kutyolculuk: Hac

Kümeci: Faşist

Kümecice: Faşizan

Kümecilik: Faşizm

   N

Niteleyici: Article[6]

   O

Olağanüstüleme: Destan

Oluk sağaltımı: Kanal tedavisi

Ongunel: Cennet

Ortagün: Çarşamba

Ortaüstokul:[7] Lise

Otluk: Eczane

Otlukçu: Eczacı

Otyazı: Reçete

   Ö

Ödemelik: Vezne

Ödemelikçi: Veznedar

Önyaz: Mayıs

Öteevrensel: Uhrevi

Öykülük: Senaryo

Öykülükçü: Senarist

Özcük: Selfie

Özdekbilim: Kimya

Özdekçe sağaltımı: Kemoterapi

Özdekçe: Kimya

Özsunarlık: Selfservis

Öztat: Keyif

   P

Patlaç: Bomba

Patlar: Mayın

   S

Saçıntı: Diaspora

Saçkeser: Berber

Saçyapar: Kuaför

Sağdişçi: Ortodontist

Sağdişçilik: Ortodonti

Sağdişsel: Ortodontik

Sallan: Rok

Sarınaç: Pelerin

Satımlık: Pazar ya da piyasa

Satış toplantısı: Kermes

Seçilge: Mönü

Seçmelik: Katalog

Sekizkol: Ahtapot

Sestaşır: Telefon

Sınavbirim: Not

Sidikyolu sağaltmanlığı: Üroloji

Siniriletir: Nörotransmiter

Sokaç: Priz

Söylemece: Karaoke

Söylenlik:[8] Mitoloji

Sözlükçük: Lügatçe

Sudöker: Duş

Sudökerlik: Duş kabini

Sunarlık: Hizmet ya da servis

Suyapan: Hidrojen

Sürülge: Krem

Süzülen: Planör

   T

Tartışmaca: Polemik

Terletici: Süveter

Terletmez: Antiperspiran

T gömleği: Tişört

Ter gömleği: Sweatshirt

Tinçözümleyim: Psikanaliz

Tinçözümleyimci: Psikanalist

Tinçözümleyimsel: Psikanalitik

Tin sağaltımı: Psikoterapi

Tin sağaltımcısı: Psikoterapist

Tin sağaltmanı: Psikiyatr

Tin sağaltmanlığı: Psikiyatri

Toplulukça: Parti

Toplum korkusu: Sosyal fobi

Toplumbirim: Sınıf

Törenlik: Protokol

Tutkay: Scooter

   U

   Uçanteker: Frizbi

   Ufakgörür: Mikroskop

   Ulambirim: Sınıf

Uludurak: Otogar

Usuyarık: Şizofren

Usuyarıkça: Şizofrenik

Usyarılımsal: Şizofrenik ya da şizoit

Uymacılık: Konformizm

Uymazcılık: Nonkonformizm

Uzakgörmez: Miyop

Uzakgörmezlik: Miyop ya da miyopi

Uzaklaştırıcı: Akson

   Ü

   Üretimevi satımevi: Outlet

Üretimevi satışlığı: Outlet

Ürünlük:[9] Katalog

Üstözek: Epicenter

Üyeevi: Kulüp

   V

Varlıkça: Cisim

Vuruşkan: Gladyatör

   Y

Yağmurcak:[10] Şemsiye

Yakıngörmez: Hipermetrop

Yakıngörmezlik: Hipermetrop ya da hipermetropi

Yanaç: Meşale

Yapıbağlayıcı: Beton

Yapıtlık: Repertuvar

Yapı tozu: Çimento

Yarışı: Ralli

Yarışmaca: Turnuva

Yaşam korkusu:[11] Şizofreni

Yaşamtezgen: Biyokatalizör

Yaşataç: Vitamin

Yaşlanmaya-karşı: Anti-aging

Yayımlık: Kanal

Yazılga: Defter

Yazılık: Klavye

Yel gezintisi: Rüzgâr sörfü

Yerbilgisi: Coğrafya

Yerbulur: Radar

Yergerçeği: Coğrafya

Yerine-geçen: Ersatz

Yersaptar: Sonar

Yertaslağı: Harita

Yığıncık: Molekül

Yılgı tutulgası: Panik atağı

Yılkıtüketmez: Vegan

Yılkıtüketmezlik: Veganizm

Yokdeğer: Sıfır

Yolaç: Cımbız

Yolca: Rota

Yoldışı: Offroad

Yönetimce:[12] Politika

Yönetke: Hükümet

Yurtyönetimcisi: Politikacı ya da siyasetçi

Yurtyönetsel: Politik ya da siyasi

Yükleç: Pil

Yükleyici: Şarj aleti ya da cihazı

Yüksek toplum: Sosyete

Yürümelik: Podyum

                                                         

                                                         2010 Önyazı-2014 Bozaranı

                                                         Seyhan-Atayurt

 

dipçe:                                          

1. Özleştirmecilik konusunda “erey” tanımamak, öpöz Türkçe istemek anlamına gelmez. (Katışıksız bir [sözcüğün en geniş anlamında] dil – olanaksız bulunsa bile − hiç de kötü değildir; o ayrı.). Ne denli çok özleştirmecilik güdülürse güdülsün; genel dilde yad kimi öğeler bulunacaktır. Ayrıca kazançsal-toplumsal yaşamın devingenliği dolayısıyla da, ekinsel etkilenme sonucu da yeni birtakım yad söz(cük)ler dile girecektir. Bunlardan ötürü, “Bu denli çok dilsel özlük yeter.” hiç denemez, denmemeli: Dili özleştirmek yaşam sürdükçe gerekecektir. Yaşamsa sonsuza değin sürecek. Hepsi bunlar.

2. “Duygudaşlık”, “eşduyu” ile “eşduyum” karşılıkları empati için uygun değildir: Bunlardan duygudaşlık sözcüğü, sempatiyi karşılar. Eşduyu ile eşduyumsa – empatide duyu ya da duyum değil, duygu söz konusu olduğundan – ancak başka anlamlarda kullanılır.

3. Bir ileti biçimi ya da türü olarak…

4. Bir iletme yolu ya da yöntemi olarak…

5. “Önemli konu” anlamındadır.

6. Os. harf-i tarif ile harf-i tenkir.

7. Buna göre okul adları – sırayla – şöyle olur: ilkokul, ortaokul, ortaüstokul, üstokul. (“Üstokul”, üniversite sözcüğünün öz Türkçe karşılığıdır.)

8. Söylenbilim sözcüğünün mitolojiyi karşılamadığı bağlamlar/durumlar için… Demek “söylenler bütünü” anlamında… Örneğin eski Yunan söylenliği, denebilir.

9. Böylece katalog sözcüğünü – yerine göre – “dizit”, “seçmelik” ile “ürünlük” karşılar oldu. (Dizit, kişisel türentilerimden biri değildir.)

10. Şemsiye sözcüğünü − gerçekte − “güncek” karşılar. Yağmurcak, “yağmurdan koruyan araç” anlamındadır.

11. Şizofreni sözcüğünün biçimsel öz Türkçe karşılığı “usyarılım”dır. Gelgelelim anlamca, yanıltıcı olmamak için, “yaşam korkusu” sözüyle karşılanması gerektiği kanısındayım.

12. Örneğin “dil politikası” sözündeki politika sözcüğü yerine kullanılabilir.