Kategori arşivi: Köşe Yazıları

Kutsal Ağacın Gölgesinde

Bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Kendimi birdenbire bir bozkırın ortasında bulmuştum. Üstelik burayı – bir Akdenizli ile/ya da Çukurovalı olarak – alabildiğine yadırgamıştım. Bitki örtüsü bambaşkaydı. Çevremde ötüşüp uçuşan kuşların çoğunu hiç mi hiç bilmiyor, tanımıyordum. Böcekler dahi ayrımlıydı. Çayırköpeklerini andıran sevimli yılkılarsa beni ayrımsar ayrımsamaz deliklerine ya da yuvalarına çekiliyordu. Ortalıkta benden başka kimse yok gibiydi. Bense nereye, niçin gittiğimi bilmeksizin yürüyordum. Çağıltısıyla kulağı okşayıp kişiyi dinginleştiren çaycığı atlangıçlara basa basa geçmem güç olmadı. Öte geçede soluklanıp buz gibi suyla ellerimi, yüzümü yıkayınca, açıldım. Bu kez görme alanıma girmiş, üstünde ulu bir ağacın bulunduğu tepeye doğru yolumu sürdürdüm. İlkyaz ikindisi ilerliyorken, Güneş’in bozkırı bir yandan çevirmiş sıradağın üstünde batmaya yüz tuttuğunu görebiliyordum. Bozkır ortasında – odsuz ocaksız – karanlığa kalma korkusuyla adımlarımı sıklaştırdım.
Gelgelelim ilkin sıradan bir tepe olarak düşündüğüm engebenin eteğine vardığımda, buranın bir kurgan olduğunu anlamakta gecikmedim. Çevredeki balbal kalıntıları ile söz konusu tepenin ancak yakından bakınca görülen yapay biçimi kuşkuya yer bırakmıyordu. Ayrıca şunu kavramıştım: Bura bir Anadolu bozkırı değildi, düpedüz bir Orta Asya bozkırıydı! Kendi yurduma – niteyse? – bu denli uzak düşüvermiş olmaktan ötürü ürküye kapılmadım değil. Ancak, biliyordum: Kurganın doruğunda beni bekleyen biri ya da bir nen vardı. Korkmamam gerekti. Bütün yürekliliğimi toplayıp “o”nunla yüzleş(ebil)meliydim. Böylece kurganın doruğuna tırmanmaya başladım. Ben kiminle ya da neyle karşılaşacağımı öğrenmek istiyorken, duygularım, düşüncelerim gitgide yeğinleşip yoğunlaşıyordu. Neden sonra doruğa erişmiştim. Önce o ulu ağacın yaşlı mı yaşlı bir kayın olduğunun ayrımına vardım. Kayının ılıcak esinti etkisiyle yelbirdeyen yapraklarının hışıltısına kulak tutmamam gerektiğini handiyse içtepisel/sezgisel bir biçimde biliyordum. (Bu hışıltının uyutucu özelliği bulunduğunu daha sonra öğrenecektim.). Derken onu gördüm. Kayının dibine serdiği yaygıda bağdaş kurmuştu; sırtını ağacın gövdesine vermiş, başı öne eğilmişti. Ancak, uyumuyor ya da uyuklamıyor, beni bekliyordu.
Bürünmüş bulunduğu kuttören giysilerinden onun bir kam olduğunu anlamıştım. Karşısına geçip konuşmasını bekledim. Sonunda başını kaldırarak kapkara gözlerinde anlatılamaz bir üzünçle konuştu:
“Tatlı geldin! Hanidir seni bekliyordum. Bir kıpı hiç gelmeyeceğini sanmıştım. Değil mi geldin; hele şuraya otur da söyleşelim. Söylenecek çok söz var. Sürevse pek az.”
Gösterdiği yerde, demek tüm karşısında, benim için serilmişe benzeyen başka bir yaygı vardı. Oraya oturuverdim. Konuşma sırası bendeydi. Usuma gelmiş ilk soruyu tezce yönelttim:
“Bu bir düş mü, yoksa gerçek mi?”
“Düşün, gerçeğin birlikte var olduğu yerdeyiz. İstersen, buna ‘düş-gerçek’ diyebilirsin.”
Besbelli, karşımdaki kişi bir bilgeydi de. Sözcüklerimi seçer, tümcelerimi kurarken, olabildiğince uyanık bulunmam gerekti. Doğallıkla bu bir söyleşimdi. Demek konuşmadan uzun-boylu düşünme olanağı yoktu. Kamın ya da bilgenin, daha doğrusu, bilge kamın sakalsız, bıyıksız, tunçlaşmış yüzüne baktım. Gözlerindeki şaşılacak üzüncün nedenini öğrenmek istedim. He, önce bunu öğrenmeliydim. Böylece sordum:
“Niçin bu denli üzünçlü görünüyorsunuz? Bakışınızdaki anlam, yüzünüzdeki anlatım, açıkçası, beni ürküttü. Daha önce böyle üzünçlü biri görmemiştim.”
“Benim gördüklerimi sen de görseydin, benden az üzünçlü olmazdın. Ah, ne ölümler, yıkımlar, yitimler ya da yok-olumlar gördüm! Örneğin şimdi dingin mi dingin bulunuyor olan şu bozkırda iki ordunun karşılaşıp savaştığına tanık olduydum. Kan oluk oluk akıyorken, nice yiğit ‘gök ekin gibi’ biçiliyordu. Hepsi belleğimde duraduruyor. Kuşkusuz doğumlar ile sevinçler dahi gördüm; umut ışığı kaç kez yanıp söndü, kaç kez utku coşkunluğuyla toy düğün yapıldı! Nite unuturum!: Türkün görkemli, kutlu sürevleriydi. Nite anımsamam!: Oğuz boyları batıya, hep batıya göçüyordu. Bu göç yüzyıllarca sürdü. Kızılelma, Türkün yitik onguneliydi. Ülküsü onu Viyana kapılarına değin götürdü. İşte, o aralık yenilgiler, giderek bozgunlar başladı. Süreç tersine dönmüştü: Türk için alçaltı ile gerileme sürevleriydi. Gönenç umudunun yerini karayıkım beklentisi almıştı. Ancak, bütün bunları sen de biliyorsun. Bundan ötürü, uzun uzadıya anlatmama gerek yok.”
Kamın üzüncünün nedenini anlayayazmıştım. Gelgelelim açıklığa kavuşturulması gereken birtakım konuluklar vardı. Onu olabildiğince çok konuşturmam gerekti. Bunun için kapanmış yaraları deşmekten bile çekinmemeliydim. O konuştukça taşlar yerli yerine oturuyordu, oturacaktı. Bu düşüncelerle konuştum:
“Peki, bundan sonra ne(ler) olacak? Demek Türkün soyu tükenecek mi? Türk, Türkçe demek olduğuna göre şöyle de sorulabilir: Türkçe ölecek mi? Kimi gelecekbilimcilerin kestirimleri ya da önbilileri uyarınca çok değil, yüz yıl sonra Türkçe, ölü dil durumunda bulunacak. Doğallıkla bu Türklüğün büsbütün yok olması anlamına gelir. Gerçekten böyle olacaksa, akıntıya kürek çekiyoruz. Bu konuda hiçbir nen yapılamaz mı ola? Yoksa sorun abartılıyor mu? Türkçe, varlığını sonsuza değin sürdürecek mi? Böyle düşünmekse kişiyi bir-tür gevşekliğe düşürüp eylemsizliğe itebilir. Kısacası, ne yapmak gerek?”
Bu arada gün kavuşmuştu. Şimdi kamın yalnızca karartısını görüyordum. Kayına tünemiş saksağanlar uzun uzun boşboğazlık ettikten sonra susmuştu. Biz de susmuştuk. Ben kara kara düşünüyordum. Kamın da kara kara düşündüğünü biliyordum. Sessizliği neden sonra bozansa o oldu:
“‘Ne yapmak gerek?’ sorusu öteden beri yöneltilmiştir. Kuşkusuz kişinin elinden geleni yapması gerek. Şu bir gerçek: Türkçe ölürse, Türklük kalmaz. Dahası, binyıllardır Türklük adına yapılmış neler varsa, onlar araya gider. Yalnızca Türklük yitmez; bütün kişilik yitirir. Şundan ötürü..: Türklük, uygarlığımızın asal öğelerinden biridir. Türkçeyse – ökdilim olduğu için söylemiyorum – güpgüzel bir dil. Ancak, gidiş çok kötü. Gene de, bana kişisel kanımı sorarsan, şunu söyleyebilirim: Türkçenin, giderek Türklüğün ölmesi o denli kolay ol(a)maz. Biz Türkler neler görüp geçirdik, dilimiz ne darboğazlardan geçti! Bu darboğazdan da geçecektir. En azından geçeceğini umarım, umalım. Çıkmadık dirimden umut kesilmediği gibi, ölmedik dilden umut kesilmez.”
Kamın büsbütün umutsuz olmadığını öğrenmek beni sevindirmişti. Ona bakıyordum. Yüzündeki acıklı anlatımda kişi soyunun ya da türünün bütün acılarını görebiliyordum. Bütün olumsuzluklara karşın umut beslemenin olanaklı bulunduğunu da… He, kişi yaşamı saçmaydı. Bundan ötürü, acı çekmekteydik. Gene bundan ötürü, acıyı – bir gıdım da olsa – dindirmek yaşamsal önem taşırdı. Bir kıpı bunları kama söyleyi-söyleyivermek istedim. Ancak, sonra onun bunların hepsini benden iyi bildiğini düşünerek caydım. Yekindim. Dönüp ayaklarımın altında serili görünüme baktım. Batıdaki dağların doruklarında şimdi bile kızıltılar bulunuyordu. Bozkırıysa çoktan kopkoyu bir karanlık kaplamıştı. Birden yeryüzünün ne denli güzel olduğunun ayrımına vardım. Güzellikse – geçici olduğu için – gönül-üzücüydü. Ancak, bir kavram olarak varlığını sürdüregidecekti. Art arda gelen aydınlanma kıpıları beni tince bitkin düşürmüştü. Gene kamın karşısındaki yaygıya oturdum. Şöyle dedim:
“Toplum Türkçeyi gözden çıkarmış olduğuna, Türklüğüyse – en yeğni sözcükle – beğenmediğine göre, nite umut besleriz!? Bence umut ışığı yok. Sizinki gibi göreli bir iyimserlik dahi bu durumlar, koşullar içinde özaldatı anlamına gelir. Özaldatıysa aldatmaların en yamanıdır. Bana değme nen için çok geç gibi geliyor. Türkçe öyle iyesiz bırakılmış ki… Kim bilir, yanılıyorum, yanılmak isterdim. Ancak, gerçekler apacıyken, iyimser olamıyorum, olamam.”
Kam gene düşünüyordu. Sonra konuştu. Ben dinledim. Ben konuştum. O dinledi. Söyleşimimiz tanyeri ağarasıya sürdü. Tan sökünce, ben kalktım. Kam çok yorgun olduğunu, uyuyacağını söyleyerek oracığa yattı. Kayının yaprakları tanyelinin etkisiyle kıpırdayıp hışıldamaya başlamıştı. Kamın uykuya varması güç olmayacaktı. Düşlerinde neler görecekti ola? Kurgandan iniyorken, uyanan saksağanların gene boşboğazlık etmeye başladığını işitebiliyordum. Onların ses eriminden çıkınca, dönüp baktım. Kurgan ile üstündeki ulu kayın, güneşiği güneşinin altında ne denli güzel görünüyordu! He, yeryüzü güzeldi. Kim bilir, yaşam güzeldi. Ancak, ben gene tek başımaydım, yalnızdım. Kam da öyleydi. Bozkırda başıboşça yürümeyi sürdürüyordum. Kamı bir daha gör(e)meyeceğimi biliyordum. Onun söylediklerini anımsıyordum. Türkçenin geleceğini (!), Türklüğün kalımını (?) düşünüyordum. Gelgelelim bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Dahası, iki durumda da, bu ağı gibi üzüncün gereği neydi, var mıydı? Sakın bütün bunlar aşırı saçma evrenimizin gönül-üzücü, giderek yürek-karartıcı görünüşleri ya da göstergeleri olmayaydı?!

2018 Açarayı
Seyhan

Dokuzuncu Ünlü Kapalı E

1 Kasım 1928’de Harf Dévrimi yapıldığında, eskisine göre daha sağlam olan Lâtin damgalarıyla néredeyse tüm seslerimiz karşılanıyordu. Tümden sağlanıyor diyemiyorum; néredeyse sağlanıyor. Dilimizde yér alan, ancak kullanamadığımız için beñzerinden ayırt édemediğimiz kapalı /e/ sesi ile kimi yörelerde tümden unutulmasına karşın, kimi yörelerde olduğu gibi söylenmesini sürdüren geñizcil /n/ sesleriniñ yéñi yazı düzeneğimizde olmayışından söz édiyorum.

Bu yazıda kapalı /e/ sesine değineceğim, öte yandan geñizcil /n/ koñusunda bu bétikte bulunan Oktay’ıñ yazdığı 30. Harf Geñizcil n Sesi başlıklı yazıyı inceleyebilirsiñiz.

Kapalı /e/ sesini, açık /e/ sesinden ayırt étmek için, eñ bélirgin örñek olarak; el (bedenimiziñ bir parçası) sözcüğü ile él (şehir, ülke, devlet) sözcüklerini karşılaştırabilirsiñiz. Türkiye Türkçesinde bu sözcük /i/ sesi ile karşılanıp il, ilçe olarak yazı dilinde işlek olarak yér almaktadır. Élçi sözcüğü de yine bu kökten gelir. Beñzeri olarak et (doku parçası) ile ét- éylemlerini sesli olarak dile getiriñiz. Aradaki ayrımı sézeceksiñiz.

Kapalı /e/ ile açık /e/ sesleri, tıpkı /ı/ ile /i/ sesleri gibi birbirinden kesinkes ayrılan iki sestir. Biz Türkiye Türkleri aradaki bu ayrımı düşürsek de, Azerbaycan Türkleri söz koñusu bu ayrımı daha da keskinleştirmiştir. Öyle ki, bizim açık /e/ diye nitelendirdiğimiz ses, onlarda apaçık /e/ diye adlandırılabilir. Bunda Arapçanıñ étkisi büyüktür.

Azerbaycan, Lâtin damgalarına géçtiğinde açık /e/ için üzerine iki beñekli /a/ damgasını séçmişti: (ä). Yaklaşık 2 yıl kullandıklarında gördüler ki, yazımda sıkıntı yaratıyor. Sürekli beñek ekleme işi, yazım kolaylığını elden almaktadır; beñek içeren öbür damgaları da işiñ içine kattığımızda bu tutumlarında haklılık payı olduğunu görmekteyiz. Böylelikle beñekli /a/ damgası (ä) yérine, kapalı /e/ için kullanılan /e/ damgasını tepetaklak çévirip /ə/ biçiminde kullanmaya başladılar. Doğrusu bunda, önceden kullandıkları kiril damgalarından olan /э/’niñ de büyük étkisi vardır, diyebiliriz. Özbekler ise kapalı e için /e/ damgasını, açık e için de /a/ damgasını séçmişlerdir.

Azerbaycan’da kaldığım yıllarda yaşlı bir Azerbaycanlı; Sizde de /ə/ sesi var, ancak damgalarınızda niye yok? diye sormuştu. Kendi kullandıkları kapalı /e/ (é) damgasınıñ, bizde de o sesi vérdiğini, açık /e/’yi simgeleyen damganıñ olmadığını düşünüyorlar.

Azerbaycan Türkleri, Kiril yazısını bırakıp Latin yazısına geçtiklerinde Türk dünyasındaki yazı dilinde ortaklık düşünselerdi, kapalı /e/ için bu damgayı [é], açık /e/ için de bu damgayı [e] yéğlenmeleri gérekirdi. Bu bağlamda, bu sesleriñ ortak yazımı için sözcüklerde sıkıntı olması söz koñusu bile olamazdı. Yine de bélirtmekte yarar var; Latin yazısına geçenler arasındaki eñ yakınlık durumu Türkiye ile Azerbaycan arasında bulunmaktadır.

Türk Dili Dérneği olarak, açık ile kapalı /e/ sesleriniñ şu ân kullandığımız Latin yazı düzeneğinde de yér almasını savunuyor, aşağıda bélirtilen damgalarıñ yéğlenmesini, 31. damga olarak yér almasını savunuyor, yayınlarımızda kullanıyoruz.

Kapalı e Açık e
é e

Üstü çentikli olan damganıñ kapalı /e/ sesi için yéğlenmesi, onuñ azrak kullanılmasından ötürüdür. Böylece sık kullanımı olan açık /e/ sesiniñ yazımı daha kolay olacaktır. Beñek, çentik né deñli az olursa, yazınıñ güzelliği (estetiği) de doğru orantılı olarak artacaktır.

34 damgalı Ortak Türk Damgalığında da üzeri iki beñekli   /ä/ damgasına yér vérilmiştir. Kapalı /e/ sesine Göktürk damgalarında da yér vérilmiştir. Orkun yazıtlarında /i/ ile /e/ arası bir ses olduğundan, kimileyin /i, ı/ seslerini véren 𐰃 damgasıyla kimileyin de /e/ sesini göstermek amacıyla yazılmaksızın géçiştirilen, kısaca Orkun yazıtlarda kendine yér bulamayan kapalı /e/ sesi, Yénisey yazıtlarında yalñızca bu sese özgü 𐰅 damgasıyla gösterilmiştir.

Ortak Türk Alfabesinde Kapalı /e/

1991 yılında başlatılan ortak alfabe çalışmalarınıñ ardından Türk Şurası (Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk-Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı) tarafından 21-23 Mart 1993’te Antalya’da yapılan toplantıda Türki Cumhuriyetleriñ alfabelerine Q, X, W, Ň, Ä harfleriniñ eklenmesi, ortak karar olarak kabul edilmiştir. Türk Keneşi kurulu tarafından da benimsenen bu karar uygulandığı takdirde (İnceltme ve Vurgu İşaretli harfler hariç) 34 harfli bir alfabe Türk dünyasınıñ önemli bir bölümünde eñ azından protokolde yürürlüğe girmiş olacaktır.

Yazıtlarda Kapalı /e/

Orkun Yazıtlarında yér vérilmeyen kapalı /e/ sesiniñ geçtiği sözcüklerde /i/ damgasından yararlanıldığı görülmektedir; béş > bis (béş), yéti > yiti (yédi), … Bu, géñel olarak hep böyle uygulanmıştır. Eski yazıt ve yazmalarımızdan yalñızca Yenisey Yazıtlarında gördüğümüz kapalı /e/ damgası, kendini baskın biçimde dönemiñ 5. ünlüsü olarak kabul éttirmiştir. Uyuk Tarlak  Yazıtı E-1‘den bir örnek:

Sağ üst kesimde 𐰅𐰠𐰢𐰚𐰀 élimke (ilime/yurduma), altında 𐰅𐰠𐱄𐰆𐰍 éltuğ (il tuğ: yurt tuğu, bayrak, ortada 𐰅𐰠𐰢 élim (ilim, yurdum), soldakinde ise 𐰅𐰠𐰲𐰃𐰾𐰃 élçisi (élçisi) sözcüklerinde 𐰅 damgasınıñ kullanıldığını görmekteyiz. Burada géñel olarak él (il) kökü ele alınmıştır. Bugün bu sözcüğü é > i daralması olarak değerlendirip il (şehir) añlamında kullanıyor, bir de buna küçültme eki +ÇA‘yı ekleyerek ilçe diye daha küçük yérleşim birimine ad olarak kullanıyoruz.

Günümüzde Kapalı E İçeren Sözcükler

Géñel olarak ilk seslemde yér alan kapalı /e/ sesi, azrak da olsa öbür hecelerde kendini göstermektedir. Türkiye Türkçesindeki yaşayan örnekleri şöyledir:

bél (insan béli)bél (otluk béli, ahlatlı bél)bél béllemek, bél küreği, bési, bésicilik, béslenmek, bésni, béş, béşgéñ, béşik, béşli, béter, béy, béyin, béyincik, béz, bézek, bézemek, bézgin, bézmek

cécim, cér, céylan

çéç (erimemiş ham mum)çéç (posa)çéçil, çéşit

déh, déhlemek, démek, déñeme, déñemek, déñey, déri (pazar, panayır)dérlemek, dérnek, dév 

él (yabancı)élti, én (géñişlik)énli, énsiz, épey, épeyce, ér (érken)érkek, érken, érmek, érmiş, érte, éş, éşek, éşik, éşli, éşlik, éşsiz, étmek, étirmek, étki, étkin, étken, évmek (ivmek), éy, éylémek, éyin (sırt)

géce, géç (érken karşıtı)géñ (uzunluk, kenar), géñiş, géri, géyik

hél (yaldız)

kéçi, kéşik (kuşak, bélbağı)kéşiş, kéyif, küheylan

léyla, léylak, léylek

méhil, méşe, métre, méy, méydan, méyhane, méyve, méyyit

né, nére, nérede, néreden, néden, néy, néyzen

péçe, péri, périhan, périşan, péş, péşin, péşinen, péşkir, péştamal, pétek, péy, péyda, péygamber, péyke, péymane, péynir, pézevenk

réyhan

séçme, séçil, séçim, séçiş, séfil, sélim, séyahat, séyir, séyirci, séyis, séyretmet, séyyah, sézen, sézér, sézgin, sézin, sézmek

şén, şénlik, şéy, şéyda, şéyh

tél, télek, télli, tén (rutubet, vücut)térmaş, téşi, téz, tézmek

véri, vérim, vérimli, vérimsiz, vérmek

yédek, yédi, yédmek, yéğén, yéğin, yék, yékinmek, yéknesak, yékparé, yékûn, yél, yélda, yélek, yélleme, yélloz, yélpâze, yém, yémekyémin, yémiş, yén, yéñge, yéñi, yéñile, yér, yérinmek, yérli, yérmek, yérsiz, yéşim, yéter, yéti, yétik, yétim, yétki, yétkin, yétmek, yétmiş , yézit

Dille, Yazınla Sağal(t)mak

Acısız bir yaşam kuşkusuz ülküseldir. Bununla birlikte, en azından kişi yaşamı söz konusu olduğunda, acısızlığın sağlanması kimse için olanaklı değil. Burada gövdesel acıları bir kıyıya bırakacak, tinsel acılar üzerinde odaklanacağım. Tin sağaltmanlığı – söylemek aşırı – tinsel acıları dindirmek ya da azaltmak/yeğnileştirmek üzere kurulmuş, etkinlik gösteren bir dal. Böylece vargılarım ile yargılarım tin sağaltmanlığınınkilerle – bir ölçüde ya da büsbütün – çelişebilir. Ancak, tin sağaltmanlığı karşıtçısı olmadığımı, pek pek bu uzmanlık alanını kimi bakımlardan eleştirdiğimi, sırasında yerdiğimi buracıkta belirteyim. Ayrıca ereğim öteden beri bilinen birtakım gerçekleri yineleyerek “Amerika’yı gene bulgulama” değil. Yalnızca kendi gerçekliğimden yola çıkarak, dille, yazınla sağal(t)manın belirli bir kerteye değin olanak içinde bulunduğunu tanıtlamaya çalışacağım. Doğallıkla eveleyip gevelemeyerek, gene de, özü özgeyi incitmeksizin…

Bencileyin duygusal, düşüngen, içli bir kişiyseniz, acı çekmeniz kaçınılmazdır. Gün olur, acınız dayanılmazlaşır. Bunu siz anlamasanız da çevrenizdeki kimseler ayrımsamakta gecikmezler. Durum böyle olunca, çevrime tin sağaltmanlığı girer. Bir “sağaltım” süreci işlemeye başlamıştır. Gelgelelim tin sağaltmanları ne denli yetkin olurlarsa olsunlar; yapabilecekleri son-kerte ereylidir. (Kimi durumlarda “sayrı”nın evinde uslu uslu oturuyor olması bile bir “başarı” sayılır.). İyimserce bir yaklaşımla, tin sağaltmanlığı gelişmeyi sürdürmekte, denebilir. Öyleyse, şu kıpıda yeterince etkili olmaklıktan alabildiğine uzaktır. Ne olursa olsun; günün sonunda – gecelerse yaman mı yamandır – ondurmaz, usalmaz yalnızlığınızla kalakalırsınız. Böylece bir dayangaç, tutamak aramaya koyulursunuz. Ne ki, bu yaşamda dayangaç ile tutamak bulmak olanaklı mıdır? Yanıt veremezsiniz. Gene de, kim bilir, doğal bir sezgiyle ya da içtepisel bir güdüyle yaratmaya yönelirsiniz. Benim için yaratmanın yolu yazmadan geçtiğinden, yazmaysa okumayı gerektirdiğinden, okuma-yazma etkinliğini yıllar yılı sürdürdüm; şimdi bile sürdürüyorum. Peki, bunun olumlu, demek sağaltıcı etkisini gördüm mü, görüyor muyum?

He, gördüm, görüyorum. Doğallıkla “okuma-yazma etkinliği”nin − bir başına − beni kurtar(a)mayacağının bilincindeyim. Ancak, söz konusu etkinliği de bırakırsam, yaşamı büsbütün bırakmış olacağımı bilmekteyim. Okuyup yazarak, dahası, dil ile yazın üzerlerinde düşünerek yaşama olabildiğince bağlı kalıyorum. “Bütün boyamlar çoktan solup yitmiş. Artık yaşasam ne olacak, yaşamasam ne olacak!” diye düşündüğümde, yardımıma dil ile yazın yetişiveriyor. Onlarla gene yaşam buluyor, varoluşumu gerekçelendiriyorum. Boyamlar solgunluklarını, yitikliklerini koruyor; o ayrı. Gelgelelim dil ile yazın dahi var olmasa, hepten yitip gideceğimin kötü durumda ayrımındayım. Hepten yitip gitmekse istemiyorum, istemem. Kısacası, dille, yazınla uğraşmanın – gerçekten – sağaltıcı etkisi var. Bu etki, tin sağaltmanlığından görülen yararla birleştiğinde, kişi en azından ayakta durabiliyor ya da yaşamını sürdürebiliyor. Bu yeter mi? Kuşkusuz yetmez. Şundan ötürü..: Benim durumum, yukarıda sözünü ettiğim, evinde uslu uslu oturuyor olan sayrınınkinden çok ayrımlı değil. Demek daha etkili, etkin olmam gerek. (“Etkisiz öğe” olmaklık öyle usandırıcı ki!..). Bununla birlikte, çoğu elde edilemeyen nenin azından geçil(e)mez. Bense − şimdilik − varolanla yetinmeye çalışıyorum.

Açıkça söyleyeyim: Benimki çetin bir yol. Sürekli olarak sözcüklerle uğraşmak kimilerine sıkıcı mı sıkıcı gelebilir. Ayrıca elde ettiğim özdeksel/somut bir nen handiyse hiç yok. Öyleyse, ne yapmak gerek? Yineleyeyim: Bu uğraşı da bırakırsam, hani yok mu, yaşama olanağımı tümden yitiririm. Yolumu genişletip güzelleştirerek sürdürmem daha doğru olsa gerek. Buysa dile kolay. Gene de, başka seçenek ya da umar bulunmuyor. Demek benim yolum bu ya da benim yaptığım bu. Dönmek yok, durmak yok. Ya bu yol çıkmazsa?.. Öyle değildir umarım. Asal ereğim bendeki “karayıkım beklentisi”ni “gönenç umudu”nun almasını sağlamadır. Bu sağlama – olacaksa – sözcüklerle olacak. Hani şu, ozanın yetersiz bulduğu, ezici çoğunluğunsa hiç mi hiç önemsemediği sözcüklerle…

Dil-yazın sağaltımı diye tutturmuşum, tutturuyorum ya, büsbütün sağalgın olduğumu söyleyemem. Demek örneğin çoktan yitirilmiş bir dilev uğrunda tek başıma savaşım vermekten usanmış bulunuyorum. Bu usangınlık beni yiyip bitiriyor. Şu anlaşılıyor: Dil-yazın sağaltımı – başka nice sağaltım gibi – yeter gel(e)miyor. Ancak bir “özsağaltım” uygulaması olarak önem taşımakta. Acıyı çeken bilir; bense acı çektiğimi bilmekteyim. Peki, kurtuluş yok mu? Dinginliği, dirliği, erinci, ongunluğu sözcüklerin ötesinde arayıp bulsam. Gelgelelim “sözcüklerin ötesi” diye bir yer – en azından kişi için – var olmasa gerek. Sözcüklerin sağladıklarıysa bunlardan oluşma. Bu bağlamda azla yetinmek gerekiyor olabilir. Ancak, kişi istedikçe isteyen bir varlık. Üstelik azla yetinmek yalnızlığı onamak anlamına gelmez mi? Yalnızlığı onamaksa bence ölmeden ölmek sayılır. Öyleyse?..

Şunu anladım, kavradım: Türkçeyi geliştirip özleştirerek varsıllaştırma iyi bir dilev. Ancak, bireyin bu dilevi kazanması – en azından toplumsal bir düzlemde – olanaksız. Ne ki, bu ülkü uğruna harcanan çaba kişinin kendisini yeğ duymasını sağlayabiliyor, sağlıyor. Demek günün sonunda Türkçeyi kurtaramıyorsunuz, kendinizi de kurtaramıyorsunuz. Gelgelelim biraz olsun sağalıyorsunuz. Buysa azımsanamaz sanıyorum. “Ya büsbütün sağalmak?..” diyeceksiniz. Genelde özsağaltımla, özelde dil-yazın sağaltımıyla ancak bu denli çok olur. Tin sağaltmanlığı kişiyi birazcık daha iyileştirir. Şu var ki, hepsi bunlar. Apacı gerçek değişmez anlayacağınız: Yalnızlıktan kurtuluş yoktur. Dahası, Türkçeyi bir başınıza kurtaramazsınız. Yeryüzünü, yurdu kurtaramazsınız. Üstelik kimseyi düzeltemezsiniz. Kim bilir, hiçbir neni değiştiremezsiniz. Başka bir deyişle, birey “etkisiz öğe”dir. Ancak, bütün bunlarla yüzleşme baskısındasınızdır. (Yaşam gene korkunç mu korkunç bir saçmalık olup çıkmıştır.)

İşte, gece oldu! Yalnızlık ezinci bastırdı. Oturmuş, bu denemeyi yazıyorum. Yazdıklarım gerçekten çok önemliymişçesine… Yaşam aşırı saçma. Demek çok kötü. Sözcükler de kişinin yaratıları. Dil evrimsel süreçte yaşayakalmak üzere bulduğumuz bir araç. Bir umut yok. Bir umut ışığı yanmıyor. Karanlığın egemenliğini bir-türlü tanımıyor olmamın acısını çekiyorum. Yaşam sürüyor olsa da benden yana değil, olumsuz mu olumsuz. Sözcükler, demek dil ile yazın anlamını, önemini yitiriverdi. Geriye umarsızlık, umutsuzluk ile yalnızlık kaldı. Sözümona dille, yazınla sağalacaktım. Gene bozguna uğradım. Of!

Yalnızca sözcüklerle dayanmak, direnmek, karşı koymak çok güç. Dil-yazın sağaltımı olanaklı. Gelgelelim belirli bir yere değin… Tin sağaltmanlığıysa şimdiki durumda kişiye dirim ile yaşama isteği vermekten çok uzak. Böylece özsağaltımın da, tin sağaltmanlığının da yeterince etkili ol(a)madığını kesinleyebilirim. Oysa sayrı birey bütün bu sorunlarla uğraşırken, başkaları alıp alıp yürümekteler. Çağın düşünyapısı olan “götürgenlik” kimilerini kurtarmasa da gönendiriyor. (Buracıkta gerçek kurtuluşun olanaksız bulunduğunu yineleyeyim.). Uzun sözün kısası, ne yaparsam yapayım; ozanın sözünü ettiği “kara taş”a varacağım. Nitekim bu kez de kara taşa vardım. Umarsızlık, umutsuzluk ile yalnızlık üçlüsü beni allak bullak edip elimi kolumu bağlayıverdi. Hiçbir nen güzel değil. Olumlu hiçbir nen yok. Aşırı kötümserleşmiş sayılabilirim. Ancak, bu yaşamı kötümsemeye ülevim var olsa gerek. Gene de, karanlığın egemenliğinde – varsa – biricik ışık kaynağı dilde, yazında, giderek uzda. Bundan ötürü, bu yazıyı gıdımcık da olsa umutla bağlamamda yarar var: Önce acı vardı. Şimdiyse gerçekten sağaltamasa da sözcükler bulunuyor. He, yalnızca sözcükler… Kimi bilir, günlerin birinde yeryüzüne aydınlık egemen olunca, sözcüklerin değeri anlaşılacak. Öyleyse, yaşamı bırakmamak gerek. Doğallıkla doğrulukta, güzellikte, iyilikte bekine bekine…

2017 Orakayı

Atayurt

Dil Yanlışları ile Yanlış Diller

Biliyorum: Bu yazı düzeltmecilik güderek yazılan ilk yazı değil, son yazıysa olmayacak. Doğrusunu isterseniz, ülkemizde Düzenlemelerle başlayan dilsel uyanış bu-tür yazıları yazdırır oldu. Kamuerkiyle sağlanan göreli dil bilinçlenmesiyse bu konularda yazıların yanında – özellikle son onyıllarda – birçok betiğin yazılmasının nedenidir. Doğallıkla bütün bunlar en büyük “sıkar”larımızdan1 biri olan dil sorunumuzdan kaynaklandı. Söz konusu sorun varlığını sürdürdüğüne, dahası – bence – gitgide ağırlaştığına göre, dil yanlışları ile yanlış diller üzerine daha nice yazı, betik yazılacaktır. Ne olursa olsun; benim bu konular üzerinde alçakgönüllüce söyleyeceklerim şunlar:

Dilsel yazıları, betikleri dilseverler yazmakta, okumaktalar. Demek dili – doğal olarak – kullansa da yazındışı sayılması gereken yığınlar bu yazılardan, betiklerden bütünüyle savasız2 bulunuyor. Böylece dilseverler – kim bilir, Türkçeyi kurtardıklarını ya da kurtaracaklarını sanırlarken – kendileri dışında kimseyi etkilememiş oluyorlar. Dil sorunumuzun çözül(e)memesi bundan ötürü olsa gerek. Peki, yığınları “yazınsever” kılmak için neler yapılmalı? Daha doğrusu, değmehangi bir nen yapılabilir mi?

Aydın kesimimiz çok ufak, etkisiz. Oysa dilsever, yazınsever olmak için aydınlaşmak gerekir. (Bunun tersi de doğrudur.). Durum böyle olunca, dilimizi düzeltip özleştirmenin – toplumsal düzlemde – ne denli güç bulunduğunu söylemek aşırı kaçar. Aydın kesimin daha büyük, etkili olması eğitim-öğretim dizgesinden kamusal ekin yönetimcesine3 türlü etmenlerin bu doğrultuda kullanılmasını gerektirir. Ancak, ülkemizde – yazık ki! − bunun tüm tersi yapılmaktadır. Demek bireyler toplumu oluşturacaklarına sürücül kişiler yığınları ortaya getirmekteler. Yığınlarınsa dili önem taşımaz. Günlük yaşamın sürdürülegitmesi yeter. (Günlük yaşam nite olsa süregider.). Bu biçimde uslamladığımızda, değil Türkçeyi kurtarmanın, kendi dilini arı duru, doğru düzgün kılmanın son-kerte “çetin” bir iş olduğu anlaşılır. Aydın – adı üstünde – aydınlık saçsa da kurtarıcılığa soyunmamalıdır. Bunun yerine kendisine – başta dil bakımından − çekidüzen vermelidir.

Örneğin “betik ayırıcısı” ya da “yer imi” demek varken, yaygın biçimde kullanılan *kitap ayracı sözünü ele alayım. Şimdi, “ayraç” sözcüğü Osmanlıcadaki mutarıza ile parantez sözcüklerinin öz Türkçe karşılığıdır. Demek betik ayırıcısı ya da yer imi anlamında *kitap ayracı dememek gerek. Ancak, bunu kime, nite anlatacaksınız!? Bir biçimde anlatsanız bile, ne değişecek! Genelde yeryüzünde, özelde Türkey’de yığınların dili yanlışlarla doludur. Aydın yerine tüketici yetiştireduran bir düzende doğru ile yanlış arasındaki – gerçekte yaşamsal önem taşıyan – ayrım yitip gider. Buysa doğru dil ülküsünü toplumsal düzlemde gerçekleştirmenin – durumlar ile koşullar enikonu iyileşmedikçe4 – olanaksız bulunduğu anlamına gelir. Birey kendi dilini düzeltip özleştirmeyi başarıyorsa, ona ne ongun! Yoksa başta bu deneme bulunmak üzere bütün yazılanlar – etkilese etkilese – aydın kesimi etkiler. Aydın kesimse doğrusu iyi örnek olmayla, öyle kalmayla yükümlüdür.

Peki, ne(ler) yapmak gerek? Bir-tür seçkincilik güderek doğru düzgün dili aydın kesime özgülemek yakışık almaz: Değme kişi dilini doğru düzgün kullanmalıdır. Gelgelelim yukarıda belirttiğim üzere ancak aydınlar dile özen gösterirler. Öyleyse, aydınların çoğalmaları gerek, diyeceksiniz. Doğru. Aydınların çoğalmaları yalnızca dile yarar sağlamaz, başka birçok sorunun çözülmesine katkıda bulunur. Bununla birlikte, aydın olmaklık tözlülüğü gerekli kılar. “Töz”se beribenzer kişide yoktur. Bundan ötürü, usa aydınların daha etkili, etkin olmaları gerektiği düşüncesi gelebilir. Örneğin aydınlar örgütlenip seslerini daha çok işittirebilirler. Nitekim bu erekle dil alanında etkinlik gösteren dernekler dahi kurulmuştur. Ne ki, bu derneklerin adlarını bile çoğu yurttaşımızın bilmemesi gerçeği örgütlenmenin de yetmediğini ortaya koymaktadır. Böylece gene bireyin kendi yaşamında yapabildikleri, yaptıkları söz konusu edilmeli. Şöyle..:

Kişinin iyi örnek olması, öyle kalması yeter. Başkalarını denetleyemeyiz, düzeltemeyiz. Ancak, kötülükten sakınmak da bir nendir. Kötü, örnek alınmazsa da bizim toplumumuzda olumsuzluklar alabildiğine hızlı bir biçimde yaygınlaşmaktadır. Dilse bu kötüye eğilimin etkisiyle gitgide yozlaştırılıyor. Birey olarak ne yaparsak yapalım; kötüye gidişi önleyemeyiz. Şu var ki, kişi gerçekten tözlüyse5, kendisini eytişimsel bir sürecin içinde buluverir: Bireysel iyilik ile toplumsal kötülük karşıtlaşır. Sonunda ne olacağıysa kestirilemez. He, bireye düşen kendi kendisini olumlu kılma, tutmadır. Böyle sürevlerde olumlu etkilemekten çok, olumsuz etkilenmemek önemli. Bir “kötülük toplumu”nda yaşadığımızı söylemek yanlış değildir. Kötülük toplumundaysa bireysel iyilik yadırganıp kötülenir. Birey toplumsallaşmak istese, toplumsallaşmaksızın edemese de toplumsallığın yarattığı çekincelerin ayrımında bulunarak davranma baskısındadır.

En azından biz dilseverler dil yanlışları ile yanlış diller karşısında “uyanık” olmalıyız. Yoksa bir gün düzeltilemeyecek denli yanlış, özleştirilemeyecek denli yad bir dille karşılaşmamız işten değil. Son yıllarda güdülen yanlış mı yanlış yönetimceler yüzünden aydın kesim enikonu ufalıp etki gücünü büsbütün yitirdi. He, gidişimiz çok kötü. Ancak, birey buna bakıp dayanmayı, direnmeyi, karşı koymayı bırakırsa, kendisi silinip gideceği gibi, toplumsal yozlaşmaya katkıda bulunur. Türk ulusu şimdi artamlı6, erdemli Türkleri değme sürevkinden çok gereksiniyor. (Artamsız, erdemsiz olmak pek kolaydır. Gelgelelim kişiye yaraşmaz.). Ne ki, bu denemeyi öğütçülüğe kaymadan bağlamam gerek. Son olarak şunları söyleyi-söyleyivereyim: Yaşamın doğru, güzel, iyi olması birazsa dilin doğru, güzel, iyi bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü, dilimize özen göstermeliyiz. Baştankara konuşmak, yazmak olumsuzluklarla dolup taşan bir yaşamı, demek bu yaşamı düpedüz onamak demektir. Böyle bir yaşamsa istenesi olmasa gerek.

2016 İlkgüzü

Seyhan

(İletişim: yedigir@hotmail.com)

1 1. Sıkar: Os. bela.

2 2. Os. habersiz.

3 3. Yönetimce: Os. politika.

4 4. Türk Devrimi söz konusu durumları, koşulları enikonu iyileştirmek için yapılmıştı. Ne ki, bu devrimin ardı getiril(e)mediği gibi, kazandırdıkları yeterince çok korun(a)madı. Gene de, hiç yapılmamış olsaydı, şimdi çok daha kötü bir durumda bulunuyor olurduk sanıyorum.

5 5. Tözün gerçekte ne olduğu, kişide niçin, nite bulunduğu ya da bulunmadığı sorularını yanıtlayabilmek için salt töz üzerine bir deneme yazmak gerekir. Bununla birlikte, öyle bir deneme bile töz konusunda doyumsatıcı açıklamalar içermeyebilir.

6 6. Os. meziyetli.

Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım

Daha önce Türkçesi Varken… ağ bölgesinde yayımlanmış Kişisel Türentiler Sözlükçüğü-adlı yapıtımla öz Türkçe 250 söz(cüğ)ü yad karşılıklarıyla dilseverlerin ilgilerine sunmuştum. Buradaysa yad 500 söz(cük) öz Türkçe karşılıklarıyla verilmiş bulunuyor. Gelgelelim ilkin kimi açıklamalar yapmam gerek:

Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım bir “seçki” niteliğindedir. Demek kendi türentilerimin hepsini kapsamadığı gibi, öz Türkçe karşılıkları daha bulunmamış yad söz(cük)lerin ancak ufak bir bölümünü içermekte. Şu var ki, bundan sonra bu-tür dizelgeler anıklayıp yayımlamak yerine yad söz(cük)lere karşılıklarımı kendi çalışmalarımda kullanmakla yetineceğim. (Yalnızca bütün öz Türkçe sözcüklerin yer alacağı bir sözlük yazmayı çok isterdim. Ancak, buna gücüm, sürevim yeter mi, bilmiyorum.)

Özleştirmede yad sözcüğe öz Türkçe karşılık bulunması kuralı geçerdir. Bundan ötürü, özleştirirken, yad-kökenli olduğunu bildiğim söz(cük)leri kullanmamaya özen gösterdim, gösteriyorum. Kimilerinin yaptığı gibi yad söz(cük)lere gene yad karşılıklar önermeyiyse saçma bulmaktayım. Özleştirmecilik doğru düzgün güdülmeli anlayacağınız.

Benzer biçimde, özleştirmede Batı dilleri ile Doğu dilleri arasında ayırım yapmak – kimi kez işlevsel/yarayışlı olsa da – doğru değildir. Demek “Arapça, Farsça sözcükler bizimdir. Biz Batı-kaynaklı sözcükleri özleştirelim.”-yollu bir yaklaşım onanamaz. Yad dil yad dildir. Yad sözcükse yad sözcüktür. Bu bakımdan örneğin Arapça-kökenli sözcük ile İngilizce-kökenli sözcük arasında ayrım yoktur, bulunamaz. Nitekim aşağıdaki dizelgede Batı dillerinden de, Doğu dillerinden de söz(cük)lere karşılıklar bulunup önerilmiştir.

Öbür yandan bir özleştirmen kimi alanları “tekinsiz” sayarak onlara ilişkin yad söz(cük)leri özleştirmekten kaçınıyorsa, yetkin bir özleştirmen değildir, sayılamaz. Böyle alanların başında kutça gelmekte. Oysa tekinsizler bağnazlık göstergeleridir. Özleştirmecilikse açık-düşünceli olmayı, demek tekinsiz mekinsiz tanımamayı gerektirir. Bundan dolayı, Yad Söz(cük)lere Karşılıklarım’da yad birtakım kutça sözcüklerinin (örneğin aptes, ezan ile namaz sözcüklerinin) öz Türkçe karşılıklarını bulacaksınız. Ayrıca doğabilimden sağaltmanlığa, tecimden yazına geniş bir yayılgıdaki yad söz(cük)lere öz Türkçe karşılıklar bulunup önerilmiş olduğunu göreceksiniz.

Bu dizelgede yer almış yad kimi sözcükler yalnızca belirli anlamlarında öz Türkçe karşılıklara kavuşturulmuştur. Örneğin Arapça-kökenli “kalem” sözcüğü “dizelge birimi” sözüyle karşılanmıştır. Ne ki, dizelge birimi, kalemin birçok anlamından biridir; şimdiye değin özleştirilmemiş bir anlamda kalemi karşılamaktadır. Dahası, yad birtakım sözcüklere önerilmiş öz Türkçe karşılıklar birer seçenek niteliğindedir. Demek örneğin Fransızca-kökenli “dezenformasyon” sözcüğüne öz Türkçe karşılık olarak önerilmiş “gerçeği saptırma” sözü “bilgi çarpıtma” karşılığının seçeneğidir. Başka bir deyişle, Amerika’yı gene bulgulamaya çalışılmadığı gibi, ayrı baş çekilmemiştir.

Yad bir sözcüğü – özdeş anlamda – birkaç karşılıkla özleştirmenin bence sakıncası yoktur. (Örneğin “arsız: bitken, üreyiveren” gibi.). Başkaca bir sözcüğe bir sözcük önermek ülküsel olmakla birlikte, olanaksızsa, bunun üç sözcüğe değin yolu vardır. (Örneğin “algoritma: dizgesel sayım yöntemi” gibi.)

Türetmelerimde − daha çok − işlek ekleri kullandım, kullanıyorum. Gelgelelim bu, işlek olmayan ya da daha az işlek eklerin kullanılmaması gerektiği anlamına gelmez; önceliği işlek eklere vermek gerektiğini gösterir.

Ancak, bu denli çok açıklama yeter. Okur gösterişsiz dizelgemi inceleyebilir. Bakarsınız, bu karşılıklardan birini beğenip kullanmaya başlar da o karşılık tutunmaya yüz tutar. Doğrusu, yazarın başka bir beklentisi yoktur.

A

Abis: Işıksızlık

Abiye: Öğleden-sonralık

Acyo: İndirimlik

Aikido: Uyumdövüş

Akordeon: Körüklü çalgı

Aktif: İşler

Algoritma: Dizgesel sayım yöntemi

Alibi1: Başka-yerdelik

Amip: Sürünen

Amiral: Deniz paşası

Ananas: Çamelması

Anka: Düşkuş

Anketör: Sormacacı, sorman

Ansefalit: Başörgen yangısı

Antırkot: Kürekler-arası

Antiseptik: Ufakyaşam-öldürücü

Antivirüs: Karşı-bozucu

Aparkat: Aşağıdan-yukarı

Apartman: Çokkatlı yapı

Apsis: 1. Uzaklık değeri. 2. Yatay saptama çizgisi

Aptes: Elsuyu

Aranjör: Düzenlemeci

Arbitraj: Satal

Arsız: Bitken, üreyiveren

Asetilen: Sarmısakkokar

Astrofizik: Gökdoğabilim

Astrofizikçi: Gökdoğabilimci

Aynen: Özdeşleyin

B

Babaköş: Ayaksız kıvraşıl2, uzunsu3

Bakkal: 1. Satışyeri. 2. Satışyerci

Bakteri: Bölünen

Balat: Özgürleme

Balina: Denizulusu

Balotaj: İkinci seçim

Balotaj kurulu: Üyelik kurulu

Bela: Sıkar

Belboy: Çan oğlanı

Bergamot: Beykoçacı4

Berry: Yemişçik

Beşamel: Sütleme

Beyin: Başörgen

Bidat: Türeyik

Biyom: Dirimli varlığı, yaşam varlığı

Biyometri: Yaşamölçüm

Biyometrik: Yaşamölçümsel

Boarding card: Uçuş yapracığı, uçuşluk

Bodi: Sıkı içlik

Bordür: 1. Kıyı süsü. 2. Kıyı taşı

Bornoz: Yunaklık

Botoks: 1. Ağı sağaltımı. 2. Kırışık gidericisi, sağaltsal ağı

Botülizm: Saklanca ağılanması

Brakiterapi: Işın yerleştirme

Bronş: Kol-dal

Bumerank: Fırlatdöne

C

Canavar: Yırtan

CEO5: YKB (yönetim kurulu başkanı; okunuşu: ye ke be)

Cinsel istismar: Eşeysel çıkar sağlama, eşeysel yararlanma

Cinsel perhiz: Eşeysel eylemsizlik

Cranberry: Bataklıkkızılcığı, kızılcıksı6

Cyborg: İşleç-kişi

Ç

Çift çubuk: Tarım araçları, tarımsal araçlar

Çiftlik: Tarımlık

D

Dakika: Güngencik

Daltonizm: Boyam görmezliği

Debriefing: Görev sonu soruşturması, dönüş soruşturması

Defne: Sıcakağacı

Dekatlon: Onlama

Dekatloncu: Onlamacı

Demo: Göstermelik

Dere: Çaycık

Dermatolog: Deri sağaltmanı

Dermatoloji: Deri sağaltmanlığı

Deryadil: Deniz-gönüllü

Destroyer: Yok-edici

Detoks: Ağısızlaştırma

Devasa: Ulumsu

Dezenformasyon: Gerçeği saptırma

Diferansiyel: 1. Dişli aygıt. 2. Ayrımsal

Diksiyon: Düzgün konuşma

Dinamik: Devindireç

Diplomasi: Dışgörevlilik

Diplomat: Dışgörevli

Diplomatik: Dışgörevsel

Disipline etmek: Sıkıdüzenlemek

Distopya: Yaman ülke

Diyafon: Bağırtaçlı sestaşır, yapı sestaşırı

Diyet: Suç akçası, suçluk

Döviz: Yad akça

Döviz bürosu: Yad akça işevi

Drone: Kişisiz uçak

Dünyevi: Yeryüzül

E

Edebiyat: Anlatımca7

Eksantrik: Dış-özekli, özek-dışı

Eksüda: Sızgı

Eksüdasyon: Sızma

Elbise: Boy giysisi

Elektroansefalografi: Başörgenakımyazım

Endoplazmik retikulum: Kansu-içi ağcık

Endodonti: İçdişçilik

Entelekya: Etkin ilke, varlık olgunluğu, varlık yetkinliği, gerçek

varlık

Enterdisipliner: Düzencelerarası

Enzim: Tepkiteç

Esnaf: Geçinici takımı, geçiniciler

Esperi: Delidoğan

Eşofman: Isınma giysisi, ısınmalık

Eye liner: Göz yazağı, gözyazar

Ezan: Ünleme

F

Factory farm: Üretimevi tarımlık

Fan: Çoksever

Fan kulübü: Çoksever üyeevi

Fanzin: Çoksever dergisi

Far: Gözkapağı boyası

Fare: Sıçancık

Faun: Keçi-kişi tanrı

Fetva: Kutbelge

Fikstür: Saptamalık

Filmografi: İzitlik, izityazı

Finalist: Soncu

Fit: Dinç

Fitness: Dinçlik

Fitness center: Dinçlik özeği

Fitoterapi: Bitki sağaltımı

Fitoterapist: Bitki sağaltımcısı

Fiyasko: Başarısızlık

Fondan: Eriyiveren

Form: Başvuruluk

Format: Biçit

Fosfor: Işıltıyayan

Fotokopi makinesi: Eşçeker

Fruitarianism: Yemişçillik

G

Galoş: Ayakkabı geçirmeliği

Garsoniyer: Özel ev

Gastrit: Karın yangısı

Gastroenterolog: Karın-bağırsak sağaltmanı, sindirim bozuklukları

uzmanı

Gastroloji: Yemeiçmebilim

Gastronom: Yemek uzmanı

Gastronomi: Yemek uzmanlığı

Gigabayt: Ulusekizli

Ginsenk: Kişiotu

Glide-on: Kayan

Glitch: Soruncuk

Glüten: 1. Yapıştıran. 2. Yapışkan

Gondol: Gezinti kayığı

Gondolcu: Gezinti kayıkçısı

Gübre: Verimlendirici

Gülbank: Tören yakarısı

H

Habitat: Yaşam alanı, yaşama ortamı

Hafız: Bellemen, belleyici, belleyik

Hal: Yerleşik satımlıkyeri

Hamamböceği: Sıcakböceği

Hamur: Yoğurga

Handy man: İşbilir

Harddisk: Durağan teker

Hareke: Kısa ünlü imi, yardımcı im

Harman: Ayırmaca

Haslet: Doğa özelliği

Hashtag: Konu imi

Heliport: Dikuçaklık

Hiperplazi: Aşırı gelişme

Hipi: Düzentanımaz

Hipoalerjenik: Duyarca-yapmayan

Hokkabaz: Şaşırtman

Holografi: Tümçizim

Holografik: Tümçizimsel

Hologram: Tümçizi

I

Image maker: 1. Görüntü yapıcısı. 2. İmgeyapar

Infomercial: Belgeselcik, bilgi-tanıtım

Iskaça: Direklik

İ

İham: Uzak-anlamlama

İmplant: Yerleştirme

İnhaler: Buğu-verici

İnsani: Kişil

İnverter: Evirici

İrredantist: Gerialmacı

İrredantizm: Gerialmacılık

İskender: Yaprak döner

İstihbarat: Savaalma

İstinaf mahkemesi: Ara-yargıevi

İtfaiyeci: Söndürmen

J

Jakuzi: Burgaçlık

Jammer: Yayımbozar

Jargon: 1. Özel dil. 2. Bozuk dil

Jelatin: Saydamca

Jet grout: Püskürtme sıva

Jimmy jib: Alıcı kaldıracı

Jiujitsu: Çıplak el savunması

K

Kabare: Eğlenceevi

Kâhya: Çokgörevli

Kaktüs: Dikenlibitki

Kaktüsgiller: Dikenlibitkigiller

Kalem: Dizelge birimi

Kaligraf: Güzelyazıcı

Kaligrafi: Güzelyazı

Kalsiyum: Katılaştırıcı

Kalyon: Kürekli-yelkenli

Kantin: Satanak

Kanton: Generkçik

Kaptan: 1. Başgemici. 2. Takım başı

Karamela: Eritme-yakma

Karamusal: Dolaştırmaz

Karaoke: Söylemece

Karar: Varım

Karate: Ayak-yumruk dövüşü

Kardiyolog: Yürek sağaltmanı, yürek sayrılıkları uzmanı, yürekçi

Kardiyoloji: Yürek sağaltmanlığı, yürek sayrılıkları uzmanlığı,

yürekçilik

Kartuş: Boyarlık

Kasa: Saklaç

Kasko: Taşıt koruncu

Kefir: Ekşitme

Kettle: Isıtıcı

Kıble: Kutyön

Kira: Tutka

Kiç: Dolmuş yazını, ucuz uz

KJ8: DÜ (damga üreteci; okunuşu: dü)

KJ operatörü: DÜ işletmeni

Klips: Tutturgaç

Klon: Eşlem

Klonlama: Eşlemleme

Kod: Anlataç

Kodlamak: Anlataçlamak

Kokpit: Uçman odacığı

Kombi: Isıtma aygıtı, ısıtmalık

Konfederasyon: 1. Generk(çik)ler birliği. 2. Üstörgüt

Konsomatris: Kazandırıcı

Kontırfile: Omurga yanı eti

Kordiplomatik: Dışgörevli topluluğu

Korsan: Deniz soyguncusu

Kortikoit: Kabuksal

Kortizon: Kabuk içsalgısı

Kredi: Eğitsel değer, öğrence değeri

Krema: Kaymaksı

Kreşendo: Güçlenerek

Kroket: Bulama

Kroşe: Bükük kol yumruğu

Krupiye: Oyun görevlisi, oyun yöneticisi

Kubbe: Örtmelik

Kukla: Oynataç, oynatmalık

Kumar: Kut oyunu

Kumarbaz: Kut oyuncusu

Kumarhane: Kut oyunu yeri

Kurabiye: Çörekçik

Kuvöz: Yaşatıcı

Küçümsemek: Ufamsamak

L

Laktoovovejetaryen: Sütiçeryumurtayeretyemez

Lego: Birleştirmece

Lighthouse: Işıkevi

Liman: Gemi sığınağı

Lonca: Uğraşı derneği

Losyon: Bakımlık

Lügatçe: Sözlükçük

Lüks: Akışıtaç

Lütein: Sarıözdek

M

Madalya: Göğüs belliği

Maden: Çıkarılga

Mahfil: Toplantılık

Makale: 1. Bilimyazı. 2. Düşün yazısı, açıklama yazısı

Mal: İyelik-altı

Manej: 1. At eğitimi. 2. At eğitimi alanı. 3. Binicilik gösterileri

Manken: 1. Giyici. 2. Giyeç. 3. Durucu

Makta: Kesmelik

Malware: Kötücül yazılım

Mani: Demece

Manüel: Elsel

Masiva: Tanrı dışı

Matla: Doğak

Mazot: Çökeltiyakıt

Medrese: Öğrenceyurdu

Meerkat: Sopakuyruk

Melek: Tinvarlık

Memorat: Olağanüstülük

Merhem: Ondurucu

Mesajlaşmak: İletileşmek

Metabolize etmek: Özüştürmek, yapım-yıkımlamak

Mevlit: Doğumluk

Mezra: Kışlacık

Mızıka: Ağız çalgısı

Midilli: Atçık

Mikrokok: Durak ufakyaşam

Mikrop: Ufakyaşam

Milk shake: Çalkalanmış süt, dondurmalı süt, süt çalkalaması

Misvak: Diş çubuğu

Mitralyöz: Taramalı

Mnemonics: Bellek güçlendirme

Mnemotekni: Bellek geliştirme

Mobbing: İşyerinde tedirginleştirme

Molotofkokteyli: Yangınçıkaran

Mouse pad: Yöneteç altlığı

Musammat: Bağlamlı

Muska: Büyülük

Müftü: Kutbelgeci

Mümeyyiz: Ayıran

Müsamere: 1. Okul eğlencesi, öğrenci gösterisi. 2. Gece başlangıcı

eğlencesi, gece başlangıcı toplantısı

Müteferrika: Giderciklik

Müteşekkir: Özdeğerleyen, özdeğerleme-verecekli

Müze: Eskievi

N

Naat: Övme

Nakiza: Çelişek, ters benzek

Namaz: Yakarım

Namaz kılmak: Yakarım yapmak, yakarımda bulunmak9

Nerd: Bilgisayar delisi

NGO10: YDÖ (yönetke-dışı örgüt; okunuşu: yedö)

Nikâh: Evlenme işlemi

Nilüfer: Suecesi

Ninja: Gizuzcu

No-stres: Gerginliksiz

Numara: Düzüm

Numaracı: Düzümcü

Nörolog: Sinir sağaltmanı, sinirci

Nöroloji: Sinir sağaltmanlığı, sinircilik

Nüfus: Kişi varlığı

O

Oje: Tırnaklık

Oksijen: Ekşityapan

Oneirizm: Düşümseme

Onore etmek: Özdeğerlendirmek

Onur: Özdeğer

Origami: Katlamaca

Orkinos: Denizirisi

Ortoklaz: Dilinen

Otomobil: Özgezer

Otosansür: Özsıkıdenetim

Overlok: 1. Kıyılama. 2. Kıyılayıcı

Overlokçu: Kıyılamacı

Oyun konsolu: Oyunluk

P

Padok: Dolaştırmalık, gezdirmelik

Paket: Sarılga

Pakimetri: Kalınlıkölçüm

Pakimetrik: Kalınlıkölçümsel

Panzer: Ürküteç

Parkinson: Sarsaklık

Parnasizm: Yırsal gerçekçilik

Parnasyen: Yırsal-gerçekçi

Parsa: Gösteri akçası, gösterilik

Pasaj: Kapalısatak

Pasif: İşlemez

Pasör: Geçirici

Pastil: Eritme

Pedagojik formasyon: Eğitbilimsel yetişim

Pentür: Boyalama

Peri: Düşkız

Personal training: Kişisel çalışma

Pisuar: İşemelik

Piyango bileti: Kazanmalık

Plaket: Özdeğerlik

Plankton: Sürüklenen

Plaster: Yaralık

Platonik aşk: Düşsevi

Poliklinik: Çoklu-bakımevi

Podcast: Besleme yayını

Podcasting: Besleme yayımı

Poltergeist: Yaramaz düşgörüntü

Post-production: Artyapım, yapım-sonrası

Pota (I): Ergiteç

Pota (II): Atmalık

Prehistorik: Geçmişçeöncesi

Prezervatif: Kamışlık

Proconsumer: Üretici-tüketici

Proctor: Sıkıdüzen görevlisi, sıkıdüzenci

Profesyonel: Uğraşıcı

Profiterol: Top tatlı

Propolis: Kovanlık

Prostat: Karakabukçuk

Protein: Oluşturucu

Psikasteni: Tin argınlığı

Psychedelic: Duygu-varsıllaştırıcı, tin-gösteren

Püriten: Katışıksızcı

Püritenlik: Katışıksızcılık

Q

Quiz: Sınavcık

R

Rakip: Yarışıcı

Reaktör: Tepkeç

Rekât: Kutbirim, yakarı bölümü

Rekonstrüksiyon: Geneyapım

Repertuvar tiyatrosu: Yapıtlık oyunevi

Reyting: İzlenirlik

Reality show: Gerçeklik gösterisi

Resmetmek: Bedizlemek

Resort: Dinlencelik

Retinal: Ağkatmansal

Rimel: Kirpik boyası, kirpiklik

Rodeo: Binicilik gösterisi, bin-göster

Roll: Ekmecik

Roll-on: Yuvarlamalı

Rosto: Dilimleme

Rot: Bağlantılık

S

Safari: 1. Toplu av. 2. Doğa gezintisi

Saki: İçki dağıtıcısı, içkisunar

Salon: Genoda

Savana: Geniş çayır, gençayır

Seans: 1. Dönem, işlem dönemi. 2. Kez

Seccade: Yakarımlık

Seferberlik: Tümgirişim

Seksizm: Eşeycilik

Self-discipline: Özsıkıdüzen

Self-sufficiency: Özyeterlik

Self-sufficient: Özyeter

Semai: İşitmece

Sense of humor: Gülmece duyusu

Sensör: Duyucu

Sera: Yeşilevi

Serum: Besinlik

Servis: Görev taşıtı

Set: Çekimyeri, çevirmelik

Sevap: 1. Kutödül. 2. Kutödüllük

Sexploitation: Eşeysömürü

Siroko: Yakaryel

Siroz: Bavur sayrılığı

Sirozlu: Bavur sayrısı, bavuru sayrılıklı

Siyer: Kutyaşamöyküsü

Skolastik: Okulcu

Skolastisizm: Okulculuk

Skavut: Hızlı bulgu gemisi

Snekbar: Atıştırıp-içmelik, atıştır-iç yeri, atıştırma içkiliği

Sonda: Sıvıakıtır

Sosyokültürel: Ekinsel-toplumsal

Sote: Ufaklama

Spread: Kazanç ayrımı

Spreadsheet: Sayım çizelgesi, çizelge yazılımı

Stand-up comedian: Ayaküstü güldürmen

Stand-up comedy: Ayaküstü güldürü

Start-up: İş-kuran, iş-kurmuş

Stor: Oluklu gergi

Stüdyo: Çekimlik

Sünnet: Kamış kesme

Sürfile: Kıyı dikişi

Sürmenaj: Ansal bitkinlik, başörgen bitkinliği

Süspansiyon: Aktarıcı

Sweatshop: Sömürü kuruluşu, sömürüevi

Ş

Şablon: 1. Çıkarmalık. 2. Uygulama örneği, uygulamalık

Şampuan: Saç yıkama sıvısı

Şarapnel: Saçılan

Şathiye: Takılmaca

Şarjör: Sürenek, sürgeç

Şehit: Kutölü

Şehitlik: Kutölülük

Şezlong: Uzanmalık

Şövale: Bedizci çatkısı

T

Taahhütname: Yüklenim belgesi, yüklenimlik

Takipçi: İzlemeci

Takva: Yazıktan sakınma

Takva sahibi: Yazıktan sakınan

Tantuni: Kavurmaca

Tarihçe: Geçmişçe özeti

Tarikat: Tanrı yolu

Tayt: Sıkı

Teaser: Gelecek-izlencelik

Tecrit11: Seslenmece

Tekil12: Biril

Tekke: Gizemcievi

Teknoloji: Uygulayımlık

Tekvando: Tekme dövüşü

Telefon etmek: Sestaşırlamak

Telesekreter: Yanıtlayıcı

Tellak: Yıkayıcı, yuyucu

Temiz: Aklanık

Temlik: Özelgeleme

Terim: Özel söz(cük)

Territorial: Bölgecil, yersever

Tertemiz: Apaklanık

Tester: Deneme ürünü, denemelik

Teşekkür: Özdeğerleme

Teşekkür etmek: Özdeğerlemek

Tezgâh: Elyeri, yapmalık

Think-tank: Başörgen takımı, düşünce kuruluşu

Thriller: Titretici, yürek-oynatıcı

Tik (I): Yinelenim

Tik (II): 1. Denetim imi. 2. Doğru imi

Tire: Çizgicik

Tomograf: Kesitçeker

Toner: Boyamlandırıcı

Topik: Yersel

Tramplen: Atlamalık

Transhümanizm: Ötekişicilik

Transistor: Aktarım direnci, titreşim genişleticisi

Tren: Dizi taşıt

Turba: Bitkiyakıt

Turbalık: Bitkiyakıtlık

Turgor: Şişme

Tuvalet: Özbakım

U

Ucube: Şaşırtıcı nen, şaşırtıcılık

UFO13: NSUN (neliği saptanmamış uçan nesne; okunuşu: nesun)

Ufologist: NSUN incelemecisi

Ufology: NSUN incelemesi

Usta: Uzer, uzkişi

Usturlap: Yükseltiölçer

Ü

Üre: Sidik atığı

Üremi: Sidik atığı sayrılığı

V

Vandalizm: 1. Güzelkırıcılık. 2. Kırdökçülük

Vasi: Tutsu14 yükümlüsü

Vekilharç: Konak alışverişçisi

VIP15: ÇÖK (çok önemli kişi; okunuşu: çök)

Video: İzlemelik

Vinç: Büyük kaldırıcı

Virüs: 1. Bulaştırıcı. 2. Bozucu

W

Web camera: Ağ alıcısı

Webinar: Ağ topluçalışımı

Webshop: Ağ satışlığı

Y

Yakamoz: Su ışıltısı

Yelpaze: Yelleç, yellengeç

Yeni: Eskisiz

Yepyeni: Epeskisiz

Z

Zanaat: Uziş

Zanaatçı: Uzişçi

2016 Önyazı

Seyhan

Ağ güncesi: dilseveretyemez.blogspot.com.tr

_____________________________________________________

1 Yad söz(cük)ler bölümündeki eğik yazılmış söz(cük)ler daha yerlileştirilmemiş ya da Türkçe bir bağlamda kullanılmayan İngilizce söz(cük)leri belirtir.

2 Os. kertenkele.

3 Os. yılansı.

4 Koçaç: Os. armut.

5 Central executive officer.

6 Ya da “turnayemişi” denebilir. Ancak, o benim türentim sayılmaz.

7 Örneğin “sözlü/yazılı anlatımca” ya da – konuşma bağlamında – “anlatımca yapmak” denebilir.

8 Karakter jeneratörü.

9 İlboy dilinde, demek ağızlarda “komaltmak” karşılığı var.

10 Nongovernmental organization.

11 Bir yazın sözcüğü olarak…

12 “Tek” sözcüğü Farsça-kökenlidir.

13 Unidentified flying object.

14 Os. vasiyet.

15 Very important person.

Yaygın bir bilgisizlik kanısı: “Türkçe yetersiz bir dildir”…

Soñ günlerde birçok toplu sanal ortamda (facebook, twitter, ekşisözlük, youtube vb.) sıklıkla karşılaştığım bir konu. Algıda seçicilik midir nedir, soñ zamanlarda hangi toplu sanal ortama girsem, Türkçe ile ilgili türlü yorumlar yapan kişilere düşgeliyorum. Bu yorumcularda gözlemlediğim şey, dilbilim ile ilgili pek bir bilgileri olmadığı hâlde Türkçe hakkında kendilerinden oldukça emin ve özellikle de olumsuz yorumlar yapmaları. Hepsine tek tek yanıt veremeyeceğime göre, buraya bu konuyla ilgili bir yazı yazayım, bu yazıyı okuyan Türkçeseverler de bu tür kişilerle karşılaşıp yanıt verme gereksinimi duyarlarsa, buradan bu yazıyı eşlet-yapıştır yapıversinler diye düşündüm 🙂 Bu yazınıñ bir diğer yazılma amacı da bu konularla ilgili bilgi eksikliği olan, ancak Türkçeye karşı art niyet gütmeyen, gerçekten öğrenme isteği içinde olan kişileri aydıñlatmaktır.

Söz gelimi, geçenlerde youtube’da Kadir Mısıroğlu’nuñ “Lisan Meselesi” başlıklı bir görütünü (vidyosunu) izledim. Yaklaşık bir saat süren bir konuşma, erinmeden tümünü izledim. Kendisiniñ gerek siyasî gerekse dil konusunda söylediği hemen hemen tüm söylemleriniñ düzeltilmesi gerektiğini düşünsem de yalñızca inanılmaz derecedeki yañlışlarını düzelteceğim kısaca…

Örneğin, Sayın Mısıroğlu, konuşmasında bir yerde şöyle diyor; “Kemalistler duygu diye bir kelime uydurmuşlar (arada masaya falan da vuruyor, böylelikle konuşmasınıñ daha etkileyici olduğunu düşünüyor sanırım), böyle kelime mi uydurulur? Duymak semi’a (Arapça işitmek) demektir, duygu uydurması hiss‘i karşılamaz”…

Öñcelikle şunu belirtelim ki duygu sözcüğü oldukça eski bir sözcüğümüz olup diğer Türk Dillerinde de vardır (Özbekçe, Türkmence vb.), Kemalistlerce uydurulmamıştır. Hadi bu sözcüğü Kemalistler ortaya çıkarmış diyelim, bu durumda bile bu sözcüğe yine uydurma diyemeyiz, çünkü Türkçeniñ kurallarına uygun bir biçimde ortaya çıkarıldığı için bu sözcüğe dense dense türetme denir.

Ahmed Vefîk Paşa’nıñ, 1876 tarihli Lûgât-ı Osmânî adlı sözlüğünde duygu sözcüğü şöyle yer almaktadır

duygu: mesmûat, malûmat, haber, hiss, idrâk

Görüldüğü gibi sözcüğüñ 5 ayrı añlamı var ve bunlardan biri de hiss. Diğerleri, mesmûat “duyulan(lar)“, malûmat “bilinen(ler)“, haber ve idrâk. Duymak fiiliniñ Eski Türkçedeki añlamları şöyledir; tuy– “hissetmek, añlamak, fark etmek, algılamak“. Zaman içinde “kulakla algılamak” için de duymak denir olmuş, ancak onuñ ayrı/özel bir fiili vardır; işitmek.

Kadir Mısıroğlu gibi Osmanlıcı biriniñ Lûgât-ı Osmânî‘ye de “Kemalist uydurma” demeyeceğini umuyor ve diğer inanılmaz yañlışlarına değinerek sürdürüyorum…

Sayın Mısıroğlu ilgili konuşmasında bir yerde de şöyle diyor; “Arapçada kelimeniñ hem başına, hem ortasına hem de soñuna ek gelir, Türkçede ise yalñızca soña ek gelir. Türkçe de, diğer diller de bu konuda Arapçaya yetişemezler“.

Bu söylemi dillendiren birkaç kişiye daha düşgeldim ekşisözlük‘te falan… Ekşisözlük ulemâları, Latinceyi, Farsçayı örnek vererek, “Bu dillerde hem öñ ek, hem de soñ ek  vardır, Türkçede ise sadece soñ ek vardır, demek ki Türkçe yetersiz bir dildir” demekteler. Bu deñli bilgisizlik ancak okumakla olur derler ya öyle bir durum…

Öñce Sayın Mısıroğlu büyüğümüze bir yanıt verelim. Arapçada ek yoktur… Çünkü Arapça bükünlü bir dildir. Söz gelimi kitâb “betik“. Bu sözcüğü Türkçede soñ ek ile çoğul yaparız; betikler. Arapçada ise bükünlülük ile; kûtûb. Şimdi kûtûb sözcüğünüñ neresine hangi ek geldi? Hiçbir yerine ek gelmedi, sözcük büküldü, çünkü diliñ yapısı böyle. Bu söylemler tıpkı şu söylem gibidir; “Zenciler insan mı? Ne öyle kara karalar. İnsan dediğiñ beyaz olur“.  Yani, beğendiğiñiz, üstün kabûl ettiğiñiz bir ırkı esas alıp, diğer ırkları aşağı ya da eksikli görmek ne ise, beğendiğiñiz ya da üstün varsaydığıñız dili esas alıp, diğer dillere ve yapılarına da o açıdan bakıp aşağılamaya çalışmak, yetersiz sanmak da düpedüz ırkçılıktır.

Gelelim öñ ek ve soñ ek konusuna. Dilbilim konusunda bilgi eksikliği olan kişiler, Türkçede yapısı gereği öñ ek olmamasını yetersizlik sanıyorlar, oysa bu bir yetersizlik değildir, bu durumuñ işlevsellik açısından bir eksiklik yarattığı da yoktur. Örneklerle gidelim

Öñ eklere iye bir dil olan Farsça ile Türkçeyi muhâkemet’ûl lugateyn edelim 🙂

Farsça > âb
Türkçe > su

F > + (olumsuzluk eki, öñe gelir)
T > +sIz (olumsuzluk eki, soña gelir)

F > âb
T > susuz

Ee? N’oldu? Birinde ek öñe diğerinde soña geldi, kattıkları añlamda bir farklılık yok.

Bir de  soñ ek örneği verelim

F > âbdâr
T > sulu

Farsça da bu örnekte yetersiz bir dile mi dönüştü örneğin? 🙂

Örnekleri sürdürelim

F > âbdârî < âb-dârî (iki soñ ek arka arkaya geldi)
T > sululuk < su-luluk (iki soñ ek arka arkaya geldi)

Şimdi de Farsçada hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmesi durumuna bir örnek verelim

F > âbî < + (öñe ek geldi) âb (kök sözcük) +î (soña da ek geldi)
T > susuzluk < su (kök sözcük) +suz (soña ek geldi) +luk (soña ikinci bir ek daha geldi)

Görüldüğü gibi, Farsçada aynı anda bir öñe bir de soña ek gelebilmesi, ilgili dile hiçbir artı katmıyor, aynı işlev Türkçede arka arkaya gelen iki soñ ek ile görülüyor.

Ayrıca, Farsçada sözcük başına arka arkaya iki öñ ek gelemezken, Türkçede soña takılabilen eklerde bir sınır yoktur. Söz gelimi Farsçada susuzlaştırılmak ya da susuzlaştırılabilirlik gibi sözcükler oluşturulamaz. Örneğin, Türkçeyi üstün görmeye eğilimli biri de bu gibi tekil örnekler üzerinden yola çıkarak; “Dünyadaki hiçbir dil Türkçe ile boy ölçüşemez” de diyebilir, ancak bunu diyen kişiniñ de “Türkçe yetersiz bir dildir” diyenler gibi, dilbilim konusunda bilgisiz olduğu yargısına varırız. Dilleriñ yapıları ayrıdır. Bir dil, ille de ilgili kişiniñ beğendiği dile beñzemek durumunda değildir.

Latince üzerinden de bir iki örnek verelim

Söz gelimi > construction

bu sözcükte bir öñ ek > con
bir fiil gövdesi > struc
bir de soñ ek vardır >-tion

Yani hem öñe, hem de soña aynı anda ek gelmiş. Dilbilim ulemâlarına(!) göre Türkçede olmayan bir durum gerçekleşmiş yani 🙂

Acaba gerçekten de öyle mi? Bakmamız gereken, nereye hangi ekiñ geldiği değildir, gelen ekleriñ işlevleridir.

Bu sözcüğü Türkçeye “birebir” çevirirsek karşılığı > yığınlanma‘dır (ya da yığınlaşma)

Latincedeki con+/com+ eki Türkçedeki –lAş-, kimileyinse –lAn– eklerine tekâbül eder (structure fiili ise “yığmak 2. birikmek” demektir), soñdaki –tion eki için de Türkçedeki –mA ya da –m hatta -ş  ekleriyle beñzeşir diyebiliriz. Tabii, zaman içinde structure fiili “dikmek 2. inşâ etmek” añlamlarını da kazandığından, construction sözcüğünü Türkçeye yapılanma, yapılanım ya da yapılanış biçimlerinde çevirebiliriz (sözcükler, ekleriyle “birebir” örtüşsün ve konu añlaşılsın diye bu Türkçe örnekleri veriyorum, yoksa yapı deyip geçebiliriz).

Latincede bir öñe con-, bir de soña –tion ekleri aynı anda gelmiştir, Türkçede ise yapı-lanma biçiminde arka arkaya iki ek gelmiştir. Yani ortada eksiklik ya da yetersizlik olarak adlandırabileceğimiz bir durum yoktur. Ona bakarsañız Latincede de arka arkaya iki ek gelmemiştir, ee? Bu bir eksiklik ya da yetersizlik midir? 🙂

Latincede, bir sözcüğe öñ ek olarak arka arkaya en fazla 2 ek gelebilir. Örneğin > deconstruction

Bu örnekte, öñde bir de– eki, bir de con– eki vardır, sözcüğüñ soñunda da –tion ekiyle birlikte sözcükte bulunan toplam ek sayısı 3’tür. Bu sözcüğe eñ fazla 1 ek daha getirebilirsiñiz, örneğin > deconstructionist (mevcut sözcüğe –ist eklendi)Bu sözcüğe daha fazla ek getirebilme olanağıñız yoktur. Yani Latince, öñ ek ve soñ ek alabilen diller içinde, arka arkaya 2 öñ ek alabilmesiyle eñ türetgen dildir, ancak buna karşın Latincede, bir sözcüğüñ alıp alabileceği toplam ek sayısı 2 öñ + 2 soñ ek ile toplamda 4 ektir. Türkçede ise yalñızca soñ ekler vardır ancak sözcüklere gelebilecek olan ekler 4 ile sınırlı değildir… Şimdi bu seçmece örnek üzerinden yola çıkarak; “Latince, Türkçeye göre daha yetersiz bir dildir” denebilir mi?

Latincede türeyebilecek, sınır sözcüklerden bir örnek olan > “decon-struc-tionist ile ekleriñ “birebir” örnek olması açısından Türkçesi “yapı-sızlaşma” olur. Oysa, aslında bu türetim eksik ve yetersiz‘dir. Çünkü, tam ve yeterli türetim > yapı-sızlaştırma olmalıdır ve Latincede bu Türkçe örnekteki –tır– ettirgenlik ekiniñ bir karşılığı bulunmamaktadır. Tıpkı Türkçe yürüteç sözcüğünüñ İngilizcesiniñ olmayışı gibi. İngilizcede walker denir, ancak bu sözcük yürüyücü demektir, İngilizcede (ve diğer Hint-Avrupa dillerinde) Türkçedeki ettirgen yapı eki gibi bir ek yoktur. Türkçede yürüyücü ile yürütücü iki ayrı türetimdir. Latince, Farsça, İngilizce gibi dillerde Türkçedeki yürüteç sözcüğünüñ “birebir” bir karşılığı olmadığı gibi türetilemez de. Hele hele yürüttüreç, yürüttürttüreç gibi duble duble ettirgenleriñ hiç mi hiç türetimi olamaz doğal olarak 🙂 Tabii ki soñ yazdıkarım uç örnekler, ancak sadece soñdan eklemeli bir dil olan Türkçede türetilmeleri olanaklıdır

Bu örnekleri şunuñ için verdim, bu ve beñzeri örnekler üzerinden, art niyetli, amacı diğer dilleri aşağılamak olan bir Türkçü, pek rahat Hint-Avrupa Dillerini, Arapçayı vb. aşağılayabilir, bu dilleri yetersiz ilân edebilir, kendince tabii. İşte, “Türkçede öñ ek yok, Türkçede şu yok, bu yok, demek ki Türkçe yetersiz bir dil… bik bik” diyenler de, deñizden bir kova su alıp “Deñiz bu kovadaki su kadardır” diyen biriniñ durumundadırlar. Türkçeyi kendi bildiklerinden ibâret sanıyorlar.

Sayın Kadir Mısıroğlu da bu kişilerden biri. Yukarıda değindiğim konuşmasınıñ bir yerinde de şöyle diyor; “Neymiş? Kadim Türkçede yırşiir” demekmiş, ee? Şiir’e yır demekle neyi murâd ediyorsuñ? Bu ölmüş kelimeyi diriltmekle eline ne geçecek? Hadi şiir’e yır dedik diyelim, peki şâir‘e ne diyeceğiz yırlayan mı?” (kendisini diñlemekte olan hâzirûn bu espri üzerine gülüyor)…

Yanıt: Kadim Türkçede yır (ya da ır) “şiir” değil “şarkı, türkü” demektir. Yır söyleyene de *yırlayan değil yırcı denir. Kadim Türkçede koşukşiir” demektir, koşuk söyleyene de, koşuğu kopuz, bağlama vb. eşliğinde söylüyorsa ozan,  kopuzsuz, bağlamasız söylüyor ya da yazıyorsa koşukçu denir. Kadim Türkçede “şiir” añlamına gelen bir diğer söz de yine aynı kökten gelen koşku‘dur, günümüzde bu sözcük Türkmencede goşgışarkı sözü, şiir, lyric” añlamında yaşamaktadır. Okul yıllarından hatırladığımız koşma “beyit” sözcüğü de aynı < koş– “beyit dizmek 2. uyaklı söz yazmak” kökünden gelir.

Şiir yerine koşuk, şarkı yerine yır demekteki murâdımız ne? Siziñ dil yerine lîsan, duygu yerine hiss demeñizdeki murâdla beñzer bir murâd.

Örneğin, dilimize Arap özenticiliği yoluyla, soñradan alınmış olan kitap sözcüğü, dilimizde hepi topu 947 yıldır kullanılmaktadır (evet, ilk kayıt tarihi kesindir > Kutadgu Bilig- 1069, daha öñceki hiçbir Türkçe yazılı kayıtta geçmez). Oysa öz dilimizden olan betik sözcüğünüñ ilk yazılı kaydını esas aldığımızda 1281 yıllık olduğunu görürüz (Orkun Yazıtları – 735). Betik/bitig sözcüğü ayrıca yine Ahmed Vefîk Paşa’nıñ Lûgât-ı Osmânî’sinde bulunur (biti: mektup, muharrerât “her türlü yazılı şey“). Ayrıca Tabgaç Türklerinden söz eden Çin kayıtlarında bitigçi yazıcı, kâtip” sözcüğü geçmektedir. Bu kaydı ilk kayıt kabûl edecek olursak (tarih 386) betik sözcüğü 1630 yıllık kabûl edilebilir. Basit bir sayımlamayla > 1630-947 = 683. Yani betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 683 yıl daha eski olup, köken olarak da öz Türkçedir. Orkun Yazıtlarını esas alsak > 1281-947 = 334. Yine, betik sözcüğünüñ dilimizdeki geçmişi, kitap sözcüğünden 334 yıl daha fazladır.

Özetle, aslında bizi eñ iyi añlaması gerekenler Osmanlıcılardır. Kendileri nasıl ki zorla dayatılmış olan sözcükleri ve alfabeyi kabûl edemiyorlarsa, bizler de atalarımıza zorla dayatılan Arap Alfabesini ve Arapça sözcükleri kabûl edemiyoruz. Türkler Arap Alfabesine davul zurnayla geçmediler, dilimize onca Arapça sözcük tüm Türkleriñ onayı ve göñüllülüğüyle sokulmadı. Bu meselesiniñ eñ başına dek gidersek Osmanlıcılar haksız çıkar, haberleri olsun.


Açıklama: Eski Türkçedeki bétigyazılı olan şey 2. kitap, kitâbe” sözcüğü < béti– “sayfalamak, yazmak” < bétsayfa 2. satıh, yüz, yüzey” kökünden gelir. Dilimizde “béti beñzi atmak” deyiminde bét (“yüz” añlamıyla) sözcüğü yaşamaktadır. Öbür Türk Dillerinde de bétyüz, yüzey 2. safya” sözcüğü, bizdeki gibi unutturulmadığı için işlek olarak kullanılır.

Sevan Nişanyan, köken bilgisi sözlüğünde, betik maddesinde şöyle bir yorumda bulunmuş

“TTü biti biçimi 20. yy başlarına dek tedavülde iken, Dil Devrimi döneminde arkaik betik biçiminin tercih edildiği görülür.”

Evet, bunuñ nedeni Eski Türkçedeki /-g/ ekiniñ iki seslemli (heceli) ve sert ünsüz içeren fiil köklerinden soñra kurallı olarak > /-k/ olmasıdır. Bu ek, tek seslemli fiillerden soñra ise yiter. Örnek: Eski Türkçe yazıg > Günümüz Türkçesi yazı (yaz- tek seslemli), Eski Türkçe turug > duru (dur- tek seslemli), ancak Eski Türkçe yakışıgyakışan, yaraşıklı, güzel” > *yakşıg > yakışık (diğer Türk Dillerinde yakşı) çünkü yakış– fiili iki seslemli ve sert ünsüzlüdür, bu nedenle yakışık olur. Bu örnekteki gibi beti– fiili de iki seslemli olduğu ve sert ünsüz olan -t- sesini içerdiği için günümüz Türkiye Türkçesinde biti değil betik olur. Biti biçimi halk ağızlarındaki yaşayan biçimidir, ancak yazı dilinde biti kullanılamaz. Nasıl ki diğer sözcükleriñ halk ağızlarındaki biçimlerini yazı dilinde kullanmıyorsak (dimek, yimek, badılcan, gapı, guş vb.) betik sözcüğünüñ de halk ağızlarındaki biçimi yazı dilinde kullanılamaz.


Alp Temirbek

Anlamdan Anlatıma Türkçemizin Eleştirisi

Dilci, eğitimci, ozan Muhittin Bilgin’in Anlamdan Anlatıma Türkçemiz-adlı yapıtı1 – adından anlaşılacağı üzere – bir dilbilgisi betiği. Söz konusu betikte Türkçenin geçmişçel gelişimi, anlambilgisi, sesbilgisi, biçimbilgisi, sözcük türleri, tümcebilgisi, anlatımbilgisi ile bölümce konuları işlenmiş. Türk yazınından seçilmiş örnek tümceler okurun bu konuları anlamasını kolaylaştırmakta. Gene Türk yazını-kaynaklı tanımlıklar2 yapıtı varsıllaştırmış. Kavram Dizini, Kaynakça ile Tanıklar bölümleriyse araştırgan, bilsemci okurlar için birebir. Betiğin baskı niteliği oldukça iyi. Demek örneğin dizgi yanlışları çok az. (Dilsel bir betiğin “gözden-geçirilmiş üçüncü baskı”sında hiçbir dizgi yanlışının bulunmaması gerekirdi; o ayrı.). Yazarın kısa yaşamöyküsünün ya da özgeçmişinin verilmemiş olması önemli bir eksiklik. (Önsöz’den Emin Özdemir’in öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz Bilgin, öğretmeni gibi Türkçeye gönül vermiş bir kişi. Bu besbelli.). Ayrıca Sunuş’u yazmış – başka bir dilsever ile Bilgin’in başka bir öğretmeni olan – Cahit Kavcar’ın Türkçeyi savunurken bile gereksiz el sözcüklerini kullanmış bulunması gönül-bulandırıcı.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’de konu bölümlemeleri “A, B, C, D…” ile “a, b, c, d…” biçimlerinde yapılmış. Demek bölümlemelerde Türk abecesi değil, İngiliz abecesi kullanılmış. Oysa Türkçe bir bağlamda Türk abecesi kullanılmalıdır. Buna göre konu bölümlemelerinin “A, B, C, Ç…” ile “a, b, c, ç…” biçimlerinde yapılması gerekirdi. Başkaca örneğin Bölüm 2, yanlış bir kullanımdır. Türkçe tümleme kuralına göre 2. Bölüm denir. Eleştiri konusu yapıtta, bölüm başlıklarından önce Fransızca ile/ya da İngilizce tümleme kuralına uyulmuş anlayacağınız. Bu yanlışlıklar bir Türkçe dilbilgisi betiğine yakışmıyor. Özellikle yazarın sağlıklı sayılabilecek bir dil bilinci, duyarlığı edinmiş olduğu düşünülürse…

Bilgin’in söz konusu betikte ortaya attığı bütün görüşlere katıldığımı söyleyemem. Örneğin “emniyet eski müdürü” ile “makine yüksek mühendisi” tümlemelerini doğru saymış olması düşündürücüdür. Şundan ötürü..: Bu tümlemelerin doğru biçimleri “eski emniyet müdürü” ile “yüksek makine mühendisi” olur. Dahası, gene örneğin “söylenti bileşik zamanı” değil, “bileşik söylenti zamanı” demek gerek. (Aktardığım tümlemelerdeki emniyet, müdür, makine, mühendis ile zaman sözcükleri yad olup “güvenlik”, “yönetmen”, “düzeneklik”, “ölçmen” ile “sürev” sözcükleriyle karşılanmalı.). Tümlemeler konusuna – ülevli olarak − geniş yer ayırmış yazarımızın belirgin tümleme yanlışları yapmış bulunması karşıtlamlı değil midir? Tümlemeler gerçekten Türkçenin sorunlu alanlarından biri. Doğallıkla kullanıcılar bakımından… Bundan dolayı, tümleme kurarken en çok özeni göstermemiz gerekiyor.

Yazarın sözcük seçimi büyük ölçüde yerinde. (“Büyük ölçüde” dedim. Şu nedenle..: “Bölümce” yerine paragraf sözcüğünü, “önad” yerine sıfat sözcüğünü kullanmış olması yapıtın öz Türkçe dokusunu berelemiş. Oysa yad nice sözcüğü özleştirip paragraf, sıfat gibi yad kimi sözcükleri özleştirmeden bağışık tutmanın ussal bir gerekçesi yoktur, bulunamaz.)

Dil Devrimine yaklaşımını olumlu bulduğum Bilgin, Dil Devrimi konusunu “Dil Devrimi sürüyor.” sözüyle bağlamış. Böylece özleştirmeci okurun yüreğine su serpmekte. Buysa anlamlı. Şundan ötürü..: Kimi dilcilerimiz ürünlerinden bolca yararlandığı Dil Devriminin sözünü hiç etmiyor. Demek onu yok sayıyor. Bu bakımdan Dil Devrimine yaklaşım, bir dilci için “denektaşı”dır. Dil Devrimini yok saymaysa entipüften dilciliğin bir göstergesidir.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz, “sesten bölümceye değin bütün dil birimlerini ‘bağlam içinde değerlendirme’ biçiminde özetlenebilecek yeni dilbilim yaklaşımlarını gözeten bir çalışma”. Demek işlevselcilik güderek yazılmış. Dilbilgisi – gerçekte − bellenecek/belletilecek kuru bir bilgiler toplamı değildir, kullanıma yönelik bir dilsel altyapı sağlayıcısıdır. Yazık ki, okullarımızdaki dilbilgisi öğrenceleri – şimdi bile – geleneksel anlayışın, demek belle(t)meciliğin ötesine geç(e)miyor. Oysa Türkçe güpgüzel bir dil. Bu dili öğrenip öğretme sıkıcı bir iş sayılageliyorsa, sorun öğrenip öğretme araçlarında, gereçlerinde, yöntemlerinde bulunsa gerek. İşte, Anlamdan Anlatıma Türkçemiz ile benzer yapıtlar, Türkçenin güzelliklerini, inceliklerini anlayıp anlatmak isteyen kişiler için – en azından – birer “açar” işlevi görmekte. Ökdilinin özünü kavramaksa dayancı, direşkenliği, yılmazlığı, demek sürekli çalışmayı gerektiriyor.

Bilgin, Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu’nu taban almış. Bu yazım, büyük ölçüde doğrudur. Geliştirilmelidir; o ayrı. Buna karşılık olarak, Türk Dil Kurumunun – birçok dilcice benimsenmiş – yazımı, son yıllarda “düzeltim” görmüş olmakla birlikte, ilmik tutar yeri bulunmayan bir yazımdır. Bundan ötürü, Bilgin’in o tuzağa düşmemiş olmaması iyi. Yanlış yazımı uygulayaduran bir dilcinin düşüncelerini de, yapıtlarını da denlememek3 gerektiğiniyse söylemek aşırı.

Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’de kullanılmış örnek tümceler, tanımlıklar Yunus Emre’den Yaşar Kemal’e geniş bir ozan ile yazar yayılgısından4 seçilmiş. Ancak, bunların Türkçenin güzelliğine yaraştığını söylemek çoğun olanaksız. Demek örneğin bozuk anlatımıyla ün salmış Orhan Pamuk’tan, Dil Devrimi karşıtçılığını saklamayan Elif Şafak’tan niçin örnek tümceler alıntılandığını anlamak kolay değil. Üstelik söz konusu betiğin Anlatım Bozuklukları alt-bölümünde aşağı yukarı özdeş yazarlardan örnek tümcelere yer verilmiş olması bir tutarsızlık sayılabilir. (Bilgin, o bozuk-anlatımlı tümcelerin değgin olduğu yazarların yazınsal değerlerinden hiçbir nen eksiltmeyeceğini savlamış. Bu doğru bulunabilir mi?: Anlatım bozukluklarıyla dolup taşan yazın yapıtları gerçekten değerli midir? Yazın, değme nenden önce bir “dil işçiliği” değil midir?)

Açıkça söyleyeyim: Onmaz (!?) bir dilsel betikler okuruyum. (Daha önce örneğin Tahir Nejat Gencan’ın Dilbilgisi’ni tatla okumuştum.). Türkçenin – konuşurken de, yazarken de – genellikle kural-tanımazca kullanılıyor olduğu göz önünde tutulursa, Anlamdan Anlatıma Türkçemiz gibi yapıtların yazılıp yayımlanması, okunması, tartışılması gerektiği kolayca anlaşılır sanıyorum. (Anlamdan Anlatıma Türkçemiz’i – bütün eksiklerine, yanlışlarına karşın – olumlu bulduğumu belirteyim. [Bu betiğin yeni baskısı yapılacaksa, söz konusu eksikler giderilmeli, yanlışlar düzeltilmeli.]). Bilgin’in yapıtı sonunda yer verdiği, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Türkçe Katında Yaşamak-adlı ünlü yırındaki “Yitik özgürlükler için,/ Türkçe haykırmak.” ile “Türkçem, benim ses bayrağım.” dizeleriyse kişiyi umutlandırayazıp derin derin düşündürüyor. Anlamdan Anlatıma Türkçemiz, çağdaş Türkey Türkçesiyle ilgili genel, ancak yaşamsal bilgiler edinmek isteyen okurlar için ülküsel bir betik. Belki Türkçenin – yazık ki, daha yazıl(a)mamış! – “dört başı bayındır” dilbilgisine giden yolda atılmış önemli adımlardan biri. Sözünü ettiğim dilbilgisi yazılasıya bir başvuru kaynağı olarak kalacaktır. Bu kesin mi kesin. Onu bütün Türkçeseverlere salık veririm.

2015 İlkgüzü

Atayurt-Seyhan

1 1. Anı Yayımcılığı, 3. baskı, 2013, Ankara.

2 2. Tanımlık: Os. epigraf. (Artikel sözcüğü karşılığında “niteleyici”yi kullanmak gerektiği kanısındayım.)

3 3. Denlemek: Os. itibar etmek.

4 4. Yayılgı: Os. tayf.

8. yılımız kutlu olsun: 28 Ağustos 2007-2015

Bugün Türkçesi Varken Topluluğu‘nun (turkcesivarken.com’un) kuruluşunun 8. yılı doldu. Özleştirme akımının bayrağını 8 yıldır taşıyor olmaktan dolayı onur duymaktayız. Bugünlere nasıl geldiğimizi bilmek isteyenler için öykümüzü yazdım;

***

Gün içinde sürekli öksürünce babam da sağlık ocağına götürdü. Ankara’nıñ o soğuk kış günlerinde soğuk kapmamak olanaksız gibidir. Bécerebilene sévi olsun. Babam koltukta oturmuş sıramızın gelmesini beklerken, ben de bekleme odasında yérimde duramıyor, çévremi inceliyordum. Çok değişik gelmişti sağlık ocağı. Dérken bir çerçeveniñ önünde durdum. İçinde insan organlarını gösteren bir şema vardı. Çok ilgimi çektiği için öylece bakakaldım. Ancak üzerinde yazılı açıklamalardan kimilerini añlıyor, kimilerini de hiç añlamıyordum. Añlamadıklarım çok olunca sinirlenmeye başladım. “Bu organlar bizim içimizde yok mu, var! Öyleyse niye bazıları Türkçe de bazıları da yabancı? Niye hepsine Türkçe ad koymamışlar?” diye mırıldandım.

İşte benim öyküm böyle başlıyor; 9 yaşındayken babamıñ götürdüğü sağlık ocağındaki tablonuñ önünde kendime sorduğum sorularıñ yanıtlarını aramak için yola çıktım. Bu öykümü yıllar soñra yaptığım bir bilinçaltı yolculuğunda ortaya çıkarttım. Çünkü o döneme değin hep bana sorulan; “dil ile ilgili ne zaman çalışmaya başladın” sorusuna “küçüklüğümden beri dile ilgiliyim, ancak nedenini bilmiyorum” dérdim. Artık soran olursa bu öykümü añlatıyorum.

Aradan uzunca yıllar géçti. Lise 1’deki dönemlerimde bu konu bende yéñiden gündeme geldi. Edebiyat hocamız şunu démişti; “Türkçede iki ünsüz yanyana bulunmaz”. Ben dersi eksik dinlemişim; işin özü sözcük başında iki ünsüz yanyana bulunmaz. Bu yanlış añlama yüzünden düşünceye daldım; “Türkçede Türkçe kökenli sözcük kalmıyor” diye kendimi için için yédim. “Türkçede birinci seslem dışında /o/ ile /ö/ sesleri de olmaz” kuralını öğrenince başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Gün boyu Türkçe kökenli sözcükler bulmaya, bulunca da çok sévinmeye başladığım o günlerimi şimdi anımsayınca yüzümde bir gülümseme oluşuyor.

Dil duyarlılığımıñ yéñiden tavan yaptığı o günlerde yazım kurallarına, dildeki yanlışlara çok ilgi göstermeye başladım. Özellikle lise 2. sınıfta iyice sivrilmeye, yér yér arkadaşlarımı yanlış yazdıklarında uyarmaya, buna ilgi vérmezlerse de kızmaya başladım. Bir arkadaşımla da yazım kurallarını hiçe sayıyor diye küstük. Biraz tartışma yaşayınca soñraki günler de hiç konuşturmadık birbirimizi. Bir keresinde de İngilizce dersinde sert çıkışıp, “dilimize sürekli İngilizce sözcükleriñ girdiğini, yakında bu dersi añlamakta çok da güçlük çekmeyeceğimizi” söyleyip soñrasında hocamızı “genç kuşağa yabancı dil öğrettiği” için hainlik sıfatı eklemiştim.

Yabancı sözcükleriñ durumunu biliyor ancak elimden de çok da bir neñ gelmediği için bocalıyordum. “Büyüklerimiz bu durumu görmüyor mu, neden kimse el atmıyor?” diye yakınıp duruyordum sürekli. Lise dönemim géñel olarak yakınmayla géçip, bu işleri yapacak “büyükleri” yérmekle géçti.

Liseden soñra bir işe girdiğimden, kendime bir bilgisayar almış da géñelağ üzerinden birçok kaynağa ulaşır olmuştum. 2005’li yıllarda yazışmalıklar (forumlar) çok gözde idi. Düşünceler burada paylaşılıyor, dileyen dilediği fotoğrafı burada gösteriyor, buralarda yéñi yéñi çıkan görüntüleri yorumluyorlardı. Ben de dil üzerine çalışan yazışmalıkları elimden geldiğince izliyor, okuyor, yorumlarda bulunuyordum. Kimileyin çok güzel yazılan paylaşımlar görüyor, gidip elime bir çay alıyor da zevk duyarak okuyordum. Böylesi bir dönemde bu işi tekeline alan kişiler de ortaya çıktı. Kendileriniñ dédiğiniñ üzerine söz söyletmeyen, eleştirilere bir türlü gelemeyen kişilerce birçok yazışmalıkta engellendim.

“Büyüklerimizi” beklemekle géçen günlerim, bir gün “ben de artık büyüğüm” diyerek soñ buldu. 2006 güzünde “Türkçesi Varken” adında HTML altyapılı bir tasarımla ücretsiz hizmet véren bir sunucu üzerinden ilk çalışmalarıma başladım. Bu sıra İbrahim ile tanışsam da, bir süre soñra beni yalñız bıraktı. İlk alan adımız turkcesivarken.info idi ancak bunu hiç kullanamadım. Ardınca turkcesivarken.awardspace.com alanadı ile birkaç yazı yazdım. Soñrasında daha kısa olan turkcesivarken.tr.cx üzerine géçtim. İçerik eklemek, güncel tutmak güç idi. Yéñi tanıştığım, kendini “SanalBaba” olarak tanıtan, o günlerde dil üzerine yoğunlaşan yazışmalıklarda tanıtan biri olan Yiğit Tulga ile tanıştım. Çalışmalarıma arka çıkacağını, akça (para) konusunda yardımcı olacağını söylese de, soñraki günler aramızda bir añlaşmazlık çıktı da yollarımızı ayırdık.

Aradan aylar géçti. Yiğit Tulga ile yéñiden görüşmeye başlamış, “neler yapabiliriz” diye konuşuyorduk. O sıra akça da biriktirdiğimden kendi yazışmalığımızı kurubileceğimizi, buradan düşüncelerimizi herkese ulaştırabileceğimizi söyledim. Yanımda olduğunu belirtip, beni Oktay Doğangün ile tanıştırdı. Böylece yéñiden güç bulan ben, 28 Ağustos 2007’de turkcesivarken.com alan adı ile sunucusunu alıp yazışmalığı kurdum.

Bir yandan dil ile ilgili bétikler okuyarak kendimi geliştirmeye çalışıyor, bir yandan da yéñi oluşumuzuñ gelişmesi için çırpınıyordum. O günler bize çok ağır eleştiriler geldiğini iyice anımsıyorum. Bize “faşist” diyen de oldu, “dil ırkçısı” diye itham éden de… Yine de kuruluşumuzun 4. ayında TRT 2’de tanıtımımız yapıldı. Soñraki yıllarda dergilerde, çavlıklarda adımızdan söz éttirdik. Bir dönemler bizi yérenler, artık övüyordu. Üçüncü yılımızda yazılarımızı kaynak gösterenlere de denk gelmeye başladık.

2008’li yıllarda kurumsallaşmak konusunda yalñızca yazıda déğil, yaptığımız toplantılarda da bunu dile getiriyor, üstünde durmaya çalışıyorduk. 2009’da ilk ciddi adımımızı attık da tüzüğümüzü yazıvérdik. Ancak kol çekmeye (imza atmaya) yéterli kişi bulamadık. Klavye şövelyesi çıkıvéren yüzlerce kişiyi tanıma fırsatı yakaladım. Aynı yılıñ güzünde ben Azerbaycan’a, Oktay da İtalya’ya géçince kurumsallaşma işi askıya alındı. Çalışmalarımıza bu kéz géñel ağ üzerinde iyiden iyiye yüklenmeye başladık.

Bakü’de yaptıklarımızı, oradaki örgütlenmemizi añlatmayacağım. Onlar bambaşka bir yazınıñ konusu, hem yazmaya kalksam ayrı bir bétik olur. Eñ azından bir bölümünü “Göktürkçe Öğreniyorum”da yazmıştım. Sözüñ özü, Bakü’deki 5. yılımıñ soñlarına doğru, Türkiye’ye géri geleceğimden, gelmeden önce kişilerle görüşüyor, ortak yapılacak çalışmalardan söz édiyorduk. Böylece İstanbul’a geldiğim ilk gün, doğrudan bir toplantı düzenledik. 2014 Eylülünde yaptığımız bu toplantıda, Mustafa Bağcı ve kardeşim Cafer dışında kimse elini cebine atmaya, yér tutulmasına, oraya eşya alınmasına yürek édemedi. Böylece bir soñuç alınamadı. Soñraki aylarda yéñi kişilerle, yéñi tanışlarla bu iş üzerinde durduk. Böylece 6 Ocak 2015’te Şirinevler’deki şimdiki yérimizi tuttuk. Toplantı için gün belirledik. Öncesinde konuşup sözleştiğimiz, özellikle Facebook’ta dil üzerine yazılarla kendini iyice tanıtmış biriniñ şu sözleri ibret alınacak türdendir; “Yarın yağmur yağmazsa gelirim”. Bu sözü ilerleyen günlerde birçok kéz yineledik; söyleşilerimizde vurgu yaptık. “Mevsimlik dilciler” diye bir durumuñ olduğunuñ ayrımına vardık.

İlk tüzüğümüz, kısaltma sorunu -TDD kısaltması başka bir dernekçe kullanıldığı için- dernekler müdürlüğünce elimize géri vérildi. Bir süre “kısaltma ne olsun” diye düşünsek de içimize sinen bir kısaltma bulamadık. Buyüzden yéñiden bir araya gelip kısaltma olmaksızın tüzüğümüze kol çektik. İnceleme soñucu tüzüğümüzde aykırı yazılar bulunduğu gerekçesiyle onay çıkmadı. Bu kéz 3. kéz tüzük doldurmak durumunda kaldık. Dernekler müdürlüğünüñ yérliğindeki örnek tüzüğü bilgisayara indirip, yalñıca eñ üstte adımızı yazıp sunduk. Resmiyet kazanma aşamasınıñ çok da uzamaması için diretmedik. “İlerleyen günlerde asıl istediğimiz tüzüğü yazar, yine sunarız” diye yargıya varıp bu adımı aşmak istedik. Böylece 2 Şubat 2015’te onay çıktı. Artık Türk Dili Derneği adıyla kurumsal bir kimlik kazandık.

Toplantımızda bir “kuruluş bildirisi” üzerinde durduk. Ortaklaşa bir metin hazırladık ve bu konuda ivedi davranmadık. Bildirimizi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuma yargısına vardık. Milli Mefkure Birliği ve BOSGEM ile ortaklaşa yürüttüğümüz çalışma soñucu YTÜ’de Göktürkçe kursları düzenleme olanağına ulaştık. 28 Şubat’ta da açılış töreni yapılacaktı. Biz de bu açılış töreninde kuruluş bildirimizi okumanıñ uygun olduğunu düşünerek bu yönde adım attık. Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Göktürkçe konferansınun sonunda kardeşim Cafer’in, başkan yardımcısı sıfatıyla bildiriyi okunmasından dolayı da “Yıldız Bildirisi” adını vérdik.

TÜRK DİLİ DÉRNEĞİ

[YILDIZ BİLDİRİSİ]

Elinden ne geliyorsa, önce onunla işe başla. – Gaspıralı

Türkçe, yüzyıllardan béri türlü odaklarca gérek düzenli olarak gérek de bireysel olarak yıpratılmaktadır. Sürekli yérilmekte, aşağılanmaya çalışılmaktadır; ancak Türkçe, yapılan onca saldırıya karşın toplumda mayalanan ozanlarıyla, érmişleriyle, düşünürleriyle karşı durup Türkçemizi bu güne taşımışlardır. Günümüzde bireysel olarak yapılan bu özvériniñ bir ileri aşamaya geçmesi, örgütlü bir yapılanmaya gitmesi gérekmektedir.

Türkçesi Varken Topluluğu 2007 yılında işte bu géreksinimden ötürü kurulmuştur. Dilbilimsel çalışmalara yoğunluk véren, Türkçeniñ varsıllığını bozmayı değil, özleştirme çalışmalarıyla daha da pékiştirmeyi savunan, Türkler arasında ortak bir dil için çalışmalar yürüten, eskin damgalarımız üzerine ilgi uyandıran yapılanmamız, 2015 yılında dérnekleşme süreciniñ soñuna gelmiş, Türk Dili Dérneği adıyla 2 Şubat 2015’te kurumsallaşmıştır.

Diller, bélirli odaklarıñ déğil, onu konuşanlarıñ elinde gelişir. Bu soñ derece önemli görevi, kurumlarıñ üzerine almaktan kaçınmasından dolayı Türk Dili Dérneği’niñ kurulması kaçınılmaz olmuştur.

Türk Dili Dérneği’niñ amacı; târihî ve çağdaş Türk dil ve ağızlarını korumak, yaşatmak, dilbilimsel ölçütler ışığında araştırmak ve araştırma ortamına katkıda bulunmaktır.

Bu amaçlar doğrultusuda Türkçeye göñül véren, Türkçeniñ gelişmesi için tér dökmek isteyen herkesi aramızda görmek bize kıvanç vérecektir.

28 Şubat 2015

Bir daha bir çocuk bir çerçeveniñ önüne géçip de “Neden bunuñ Türkçeleri yok” démesin diye, bir daha bir yéñiyétme “Büyüklerimiz ne zaman ilgilenecekler” diye kaygılanmasın diye Türk Dili Derneği bu sorumluluğu omuzlarına almıştır.

Türk Dili Derneği, Türk diline uğurlar getirsin.

Gökbey Uluç

Dilsel Bağnazlık

Bütün bağnazlıklar kötüdür. Dilsel bağnazlıksa ayra değil. “Yalnızca benim dilim doğrudur. Başkaları Türkçeyi bil(e)mezler.” diye düşünüyorsanız, dilsel bağnazlığa tutulmuşsunuzdur. Çabucak söylemeliyim: Dil alanında dahi bağnazlaşmak pek kolaydır. Üstelik karşıtçılarınızın varlığı size kutsal bir savaş yapıyormuşsunuzcasına kıygınlık da, yiğitlik de taslama olanağı verir. Böylece dil bir araç olmaktan çıkıp bir erek durumuna gelir. Dilin – son çözümlemede – bir “kişi yaratısı” olduğunu unutursunuz. Karşıtçılarınız saçmalığa inanmışlar, inanıyorlardır. Suçlamak anlamaya çalışmaktan çekicidir. Sizse suçlarsınız. Üretmek, yaratmak gereksizdir. Dokunulmazlarınız ya da tekinsizleriniz1 size yeter. Gerçekler önemli sayıl(a)maz. Önem taşıyan, doğru bildiklerinizdir. Dilsel bağnazlık – adına yaraşır bir biçimde – tüm karşısavları yanlış, giderek yok saymaya yol açar. Savunduğunuz düşünceler gerçekte dosdoğru bile olsa, bağnazlığınız yüzünden değersizleşip geçersizleşecektir.

Kuşkusuz dille uğraşma güç bir iştir. Söz konusu güçlük dille “gönül işi” olarak uğraşıyorsanız ya da özengen bir dilciyseniz, artar. Gelgelelim bağnazlık bağnazlıktır. Dilseverlik bir dayangaç, tutamak sayılabilir. Ancak, dilsel bağnazlık tuzağına düşmeksizin güdülme koşuluyla… Dil hepimiz için yaşamsal önem taşır. Demek dile özel bir ilgimiz yoksa da dili kullanma baskısındayızdır. Dili bilgiyle, bilinçle, saygıyla, sevgiyle… kullanmaklıksa azbulunur bir durumdur. Gerçekte değme kişi dil bakımından – az çok – tutucudur. Ne ki, örneğin özleştirmeciyseniz, bugün kullanıyor olduğunuz yad sözcüğü yarın kullanmayabilirsiniz. Bu sizi gocundurmaz, gocundurmamalı. Şundan ötürü..: Dili özleştirmenin sonu yoktur. Benzer bir biçimde, düzeltmecilik sonsuza değin güdülebilir. Sorun, dili belirli kipler2 içinde sıkıştırıp dondurmaya yeltendiğinizde, ortaya çıkar. Dilsel bağnazlık kendi kendisini yanlışlayadursun; bağnaz dilci gerçek yaşamın dışında ya da ötesinde yarattığı bir yuvarlakta ongun mu ongun yaşayagider.

Düşünce ile anlatım özgürlükleriniz vardır: Örneğin “Öz Türkçe ‘saçmalık’tır.” diyebilirsiniz. Ancak, bu önermenizi usauygun kanıtlarla tanıtlama baskısındasınızdır. Yok, yinelenegelen, geçersizlikleri çoktan ortaya konmuş savlar ileri sürmekten öteye geçemiyor, üstelik karşıtçılarınızın görüşlerini göz önünde hiç mi hiç tutmuyorsanız, dilsel bağnazlığın sözünü etmek gerekir. Doğallıkla dil konusunda da işin içine öznellik, demek duygular karışıverir. Gene örneğin “Öz Türkçeden tiksinirim.” dersiniz. Oysa bu sözün “Osmanlıcadan tiksinirim.” tümcesinden çok değeri bulun(a)maz. Diyeceğim, duyguları değil, düşünceleri taban alıp “nesnel eleştiri” süzgecinden geçirmedikçe bağnazlık batağından çıkmak olanaksızdır. Bunu başarmak içinse açık-düşüncelilikle araştırmak, dinlemek, doğru uslamlamak, kendi kuramını uygulamayla sınamak kaçınılmazdır. Bunları göze alamıyorsanız, iyisi mi, dille hiç ilgilenmeyesiniz. Yoksa – benliğinizi pekiyi doyursanız da – dile yarar sağlamaktan çok, dokunca verirsiniz. Şundan dolayı..: Bağnazlıkla varılsa varılsa yanlış bilinçli olmaklığa varılır. Yanlış bilincin istenesi bir nen olmadığınıysa söylemek aşırı.

Genelde bağnazlık, özelde dilsel bağnazlık, yaşama, bu arada dile daracık, yapyanlış bir açıdan bakmaklık anlamına gelir. (Kimi kez yaşama hiç bakmamaklık demektir.). Dille ilgilenmek – özünde – iyidir. Kötü olan, dili bir bağnazlık aracı ya da nedeni durumuna getirmektir. Gerçek bir dilsever, başkalarının yanlış savları karşısında dinginliğini korumayı bilir. Şu nedenle..: Dilin, demek Türkçenin geçmişçel3 gelişmesi, konumu, yönelimi bel(ir)lidir. Karşısavları göz ardı etmemek gerekir; o ayrı. Doğrusu, bağnazlık karşısavlar göz ardı edilince, baş gösterir. Örneğin öz Türkçenin saçmalık olduğu ya da özleştirmeciliğin Türkçeyi enikonu ilkelleştirdiği savı bir öz-Türkçeciyi gücendirmemelidir. Yüreği olabildiğince pek tutarak söz konusu görüşleri çürütebilecek denli donanımlı bulunmaya çalışmalıdır. Yoksa değme kişi değme konuda değme sözü söyleyebilir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek, etmek önemlidir. Ayrıca bütün kişilerin tüm konularda düşündeş olmalarını beklememek gerekir. “Ayrımlılık” yaşamın varsıllığıdır.

Dilsel bağnazlık – değme bağnazlık gibi – bir sığınaktır. Dahası, işin kolayına kaçmaklıktır. Bağnazlıkta değerlerin yerlerini inaklar, tekinsizler aldığından, dilsel bağnazlıkta da değmehangi bir değer üretimi söz konusu edilemez. Bağnaz dilci sövmekle, suçlamakla, yermekle… yetinir, yetinme baskısındadır. Üstelik bir başına bilgi(lenme) kişiyi bağnazlıktan kurtar(a)maz. Yanlış bilinç bilinçsizlikten kötüdür. Bağnazlıktaysa yanlış bilincin en iyi örneği bulunur. Bağnaz dilcinin karşıtçıları birer yağıya dönüşü-dönüşüverirlerken, Türkçe – bir bütün olarak – gürültüye gider. Gerçek erek Türkçenin esenliği ya da kurtuluşu olmadığı için, bunun hiçbir önemi yoktur. Önem taşıyan, benliği büyüttükçe büyütüp karşıtçıları, demek yağıları alt etmektir. Bunu becerirseniz, doğru yolda bulunduğunuz sanısına gene kapılırsınız. Beceremezseniz, tiksintiniz hınç durumuna gelir: “Onlar” bunu ödeyeceklerdir!

Buracıkta belki “Peki, siz kendinizi dilsel bağnazlıktan koruyabiliyor musunuz?” diye soracaksınız. Doğrusunu isterseniz, buna elden geldiğince çok çalışıyorum. Gelgelelim dilsel bağnazlıktan büsbütün kurtulmak olanaklı mı!? Gene de, bunu büyük ölçüde başardığımı sanırım. Benim sorunum dilsel bağnazlık olmaktan çok, dilsel doğruculuk, ülkücülük, yetkincilik sayılır. Doğallıkla dil bağlamında, kişisel düzlemde bir sorun arayıp bulmam gerekirse… Neyse. Şu bir gerçek: Değme-türlü bağnazlık yaşamı güzelsizleştirir. Dilsel bağnazlıksa yaşamı dil bakımından güzelsiz kılar ya da güzelsiz dili yaşama geçirir. Şu da bir gerçek: Genelde bağnaz kişi, özelde bağnaz dilci, yaşamın dışında ya da ötesinde kalmaya yargılıdırlar. Doğrusu, onların istedikleri budur. Ben öyle biri olmadığımı, olmayacağımı umarım. Ne ki, buna okur varım vermeli. (Kimse ayranım ekşi, demez.). Şimdilik hepimizin bağnazlıktan, özellikle dilsel bağnazlıktan uzak kalmamızı dilemekle yetineyim. Kısacası, başımızın içi de “özgür” ola. Kim bilir, önce başımızın içi özgür ola.

2015 Bozayı

Seyhan-Atayurt

Dipçe:                                  

1 1. Tekinsiz: Os. tabu.

2 2. Kip: Os. kalıp.

3 3. Os. tarihsel.

Dil Sorunumuz

İlk ağızda dil sorunumuzun var olduğunu görmek gerek. Oysa çoğu kişiye göre, bu sorun – düzce, kesinlikle – yok. Dahası, özdeş çoğu kişi nece, nite konuştuğunun, yazdığının ayrımında değil. Çok çok değme kişinin yanlış konuşup yazdığı, dilin hiçbir önem taşımadığı düşünülüyor. Böylece doğru dili doğru kullanmaya yeltenenler (!?) düzgüsüz sayılmaktalar. He, at izi it izine karışmış. Kim kime, dum duma. Gerçekte dilde kuralsızlık bulunmuyor; “kural-tanımazlık” buyruğunu yürütüyor. Çözümsüz kaladuran kazançsal-toplumsal sorunlar, son çözümlemede ekinsel bir oluşum olan dile bozukluk ile kirlilik biçimlerinde yansımakta. Demek bunlar doğru dilin gürültüye gittiği, şaşırtıcı, yaman sürevler. Ancak, dil sorunumuzu – kötümserlik tuzağına düşmeksizin − irdelemek olanaklı. Okuyor olduğunuz denemede buna çalışacağım. Vargılarımın bilimsel, ussal bir kıyılıkta1 kalacağını umarım.

Doğallıkla dil sorunumuz bugüne özgü bir olgu değil: Ökdilimiz Türkçe yüzyıllarca savsaklanmış. Söz konusu savsaklanma Dil Devrimine değin sürmüş. Dilimiz bu devrimle gelişip özleşerek varsıllaşma yoluna sokulmuşsa da Atatürk’ten sonra gerçek dilsever bir önder gelmediğinden, Türkçe gene geri düzleme itiliverdi. Bundan ötürü, şimdi Türklerin2 çoğunluğu dilce “yürekler acısı” durumda bulunuyor. (Hiçbir dil bütün kullanıcılarınca yetkin biçimde konuşulup yazılmaz. Dili doğru düzgün kullanıyor olmak için bilgi, bilinç, duyarlık, saygı, sevgi ib. gereklidir. Şu var ki, bizim dil sorunumuz ürkünç boyutlarda.). Buna karşılık olarak, Türkçenin şimdi en gelişkin durumunda bulunuyor olduğu yadsın(a)maz bir gerçek. Ayrıca Türkçe, anlatım ile türetim olanakları bakımından üstün bir dil. Öyleyse, sorun Türkçede değil, Türkçeyi kullanagelenlerdedir.

Öbür yandan eğitim-öğretim dizgemiz yapyanlış olduğundan, Türkçenin doğru öğretilip kullanılmasına hiç mi hiç elvermiyor: Öğretim izlencelerindeki Türkçe öğrenceleri son-kerte yetersiz. Üstelik özellikle sözcük seçimi açısından yanlışlarla dolu. Ana babalar – yazık ki! − oralarda değiller. Sözcüğün tüm anlamıyla önemsenen yalnızca bir dil var: İngilizce.3 Bundan ötürü, İngilizceye yatırım yapılmakta. Yığın iletişim araçları yanlış dil örnekleriyle dopdolu. Türkçe, Türklerin yurdunda, demek kendi yurdunda sayılmıyor, sevilmiyor anlayacağınız. Giderek “Türkçe yağılığı” ile “öz Türkçe karşıtçılığı” söz konusu edilebilir. Bu görünüme bakınca, umut beslemek güç. Ancak, değme nen o ölçüde olumsuz sayıl(a)maz. Şöyle..:

Doğru dili doğru kullanmak isteyen kimsenin önünde – toplumsal baskı dışında – bir engel yoktur. Toplumsal baskıyaysa – toplumla çatışmaksızın − karşı konabilir, konmalıdır. (Dilin yanlış kullanılmasında, yanlış dilin kullanılmasında sakınca bulunmadığı düşüncesi büyük bir yanılgıdır.). Başkaca Türkçenin günümüzdeki gelişmişliğinden yararlanarak öz Türkçe konuşma, yazma olanaklı bulunduğu gibi, gerekli mi gerekli. Bunlardan dolayı, umutsuzluğa kapılıp eylemsiz kalmak yerine yararlı kimi işler yapmalı. Bunun kolay olmadığını ben de biliyorum. Gelgelelim güçlüğü yenmek gerek. Unutmayalım: Türkçenin ölmesi Türk ulusunun yok olmasına yol açacaktır. Ağzı iyiye açmak gerekse de önlemlice davranmalı. Aşırı geç kalmış sayılmayız. Demek bu “kötü gidiş”e son vermek – daha – olanaksız değil.

Gerçekte dilin bir “sorun” durumuna gelmemesi gerek. Ancak, bu koşullar içinde dili sorunsamamak ya da sorunsuz saymak yadsımacılık gütmekle olur. İster bir göstergeler dizgesi olarak görülsün, ister bir iletişim aracı olarak varlansın; dil kendiliğinden kimi sorunları barındırır. Ne ki, yanlış dil kullanımları doğru dil kullanımlarından çoksa, ortada bir dil sorunu vardır. Bu nedenle, dil sorunumuzun var olduğunu söyledim, söylüyorum. Bunu söylemek dilsel kötümserlikten kaynaklanmaz. (Kötümserlik bütün konularda bir çekincedir; o ayrı.). Dil sorunumuzun çözülmesi için, önce çoğunluğun içinde bulunduğu aymazlıktan kurtulması gerekir. Bunu sağlamaksa dil-dışı4 etmenlerin denetim altına alınıp en iyi yoldamda kullanılmasını gerektirir. Tezce eyiteyim: Bu, bireylerin, toplumsal kuruluşların, kurumların eşgüdümlü işbirliği yapmasıyla olanaklıdır. Demek alabildiğine güçtür. Öyleyse, bir kişi neler yapabilir, yapmalıdır?

Değme kişi kendisine düşeni yapsaydı, bu denli çok sorunumuz bulunmazdı. Dil alanında da çoğu kişi ödevlerini yapmamakta. Demek örneğin dile gösterilmesi gereken en çok özen çoğun gösterilmiyor. Böylece ortaya güzelsiz, kötü, yanlış bir dil çıkmakta. Oysa yeğ bir yaşam için kendi ödevlerimizi yapma baskısındayız. Yapmıyorsak, olumsuzluklardan yakınmaya ülevimiz yoktur, bulunamaz. Dilin bozuk ya da yanlış olması değme nenin bozuk ya da yanlış bulunduğu anlamına gelir. Kendi dili yanlışlarla dolup taşan kimsenin sağlıklı bir yaşam sürmesi olanak-dışıdır. Bireyin önemsiz olduğu düşünülüyorsa, yaşamın önem taşımadığı düşünülüyordur. Buysa bizi bir-tür yokçuluğa götürür. Dili önemsemek bireysel “değerler dizgesi”ni oluşturmakla olanak kazanır. Dilin yaşamsal önem taşıdığı gerçeğini kavramadıkça dile özen göster(e)mezsiniz. Bütün nenler birbiriyle bağıntılıdır. Dilse yaşamın tüm alanlarıyla ilintili. Güzel güzel yaşıyor olmak isteyen ilkin kendi dilini doğrultmalıdır anlayacağınız.

Yurttaşlarımız – “ongun” bir azınlık dışında – geçim sorununa düşmüşlerken, dile gereken özeni gösterebilirler mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek kuşkusuz pek güçtür. Ancak, ökdilimiz Türkçenin elden gitmesine göz yumamayız. Bu yönden değme Türkün yapabilecekleri, yapması gerekenler vardır. Örneğin çocuğunuza ya da işyerinize ad koyarken, öz Türkçe seçenekleri yeğleyebilirsiniz, yeğlemelisiniz. Gene örneğin yazarsanız, Türkçeyi işlemeniz gerekir. Bunlar ile benzerleri belirli bir ölçüde aydınlanmış olmayı gerektirir. (Aydınlanmak salt kuramsal ile/ya da kılgısal bilgiler edinmekle olmaz. Gönül yordamıyla erişilebilecek gerçekler dahi vardır.). Yaşam koşullarının kötülüğü dilekıyar olmaklığın bağışlatıcı nedeni sayıl(a)maz. Bundan ötürü, dilimize çekidüzen vermemiz, giderek duyuşumuzda, düşünüşümüzde, yaşayışımızda – bu gerekiyorsa – birer devrim yapmamız büyük yarar sağlayacaktır. Bunları dile getirmeninse bilgiçlik taslamayla da, boşsözcülük gütmeyle de uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki, bireyler – Türkçeyi savunup kurtarma ereğiyle – örgütlenseler, daha etkili, etkin olamazlar mı? Olabilirler. Ancak, yönetke5-dışı örgütlerin çabası yetmez. Generk “kamusal” dil olan Türkçeyi koruyup geliştirmek için bütün gerekenleri yapmalıdır. Bununla birlikte, generk yöneticilerinin ne denli sorumsuzca davrandıkları bilindiğinden, bu konuda büyük beklentilerimizin bulunmaması gerektir. Doğrusu, iş gelip bireye dayanmakta. Dilsever kişiler çoğalırlarsa, generk Türkçeyle ilgili toplumsal bir gereksinime yanıt vermek üzere kendiliğinden devinime geçecektir. Yoksa bir-avuç dilsever ne ölçüde etkili, etkin olabilir? Bu soruyu yanıtlamak için dil görünümümüze göz atmamız elverir.

Genelde dil üzerinde, özelde Türkçe üzerinde düşünedururken, düzeltmecilik ile özleştirmecilik gütmenin çok gerekli olduğunu anladım, kavradım. Dil sorunumuz benim için, bencileyin dilseverler için tedirgin-edicidir. Ancak, sizi kimi nenler tedirgin etmiyorsa, edemiyorsa, en azından duyarsızsınızdır. Duyarlık – aşırı olmama koşuluyla – gereklidir, yararlıdır. Nitekim dil duyarlığınız yoksa, doğru dili yanlış dilden ayırt edemezsiniz bile. Dilin sorunlaşmış olması yaşamın sorunlaşmış bulunduğunu gösterir. Oysa ulaştığımız uygarlık düzeyinde ölüm dışında sorunumuzun bulunmaması gerekirdi. Öyleyse, kişi doğasında giderilmez bir “kötülük” mü var? Bütünüyle değil. Doğrusu, bu yazının konusu dil sorunumuz. Bu sorunu bireyin bir başına çözmesi olanaksız. Gene de, yukarıda bildirdiğim gibi, çözüm doğrultusunda birtakım nenler yapması olanaklı. Umutsuzluğa kapılmak yanlış: Doğru dili doğru kullanmak isteyen kullanır. Yanlışçı yanlışçılığından sorumludur. Türkçenin – dağlara, taşlara! – yitmemesi için, aymazlık anıtlarının ayarak uslarını başlarına devşirmeleri gerekir. Onlar da birer birey olduklarına göre, bu sorunun çözümünü bireyde arayıp bulmalı. Ben başka bir çözüm yolu görmüyor, göremiyorum.

2015 Açarayı

Seyhan

Dipçe:                 

1 1. Kıyılık: Os. çerçeve.

2 2. Bir kişinin Türk sayılması için Türkey’de doğup büyümüş, yaşıyor olması, günlük yaşamında Türkçeyi kullanması yeterdir. Demek “budunsal köken” önemli değildir.

3 3. Son yıllarda Arapçaya, Osmanlıcaya gene “saygınlık” kazandırma girişimlerinin yoğunluk kazandığına tanık olduk. Buysa varolan durumu daha kötü kıldı.

4 4. Bu sözcük “dille ilgisi bulunmayan” demek olsa da kişi yaşamında dille ilgisi bulunmayan hiçbir nen var olmadığından, dille doğrudan ilgisi bulunmayan ya da dil üzerine olmayan biçiminde anlaşılmalıdır.

5 5. Os. hükümet.