Kategori arşivi: Genel

Topluluğumuzuñ 10. Yılı Doldu

Bugün (28.08.2017) Türkçesi Varken Topluluğunuñ (turkcesivarken.com’uñ) kuruluşunuñ 10. yılı doldu. Topluluğumuz, daha soñra adını Türk Dili Dérneği olarak resmîleştirdiğinden, dérneğiñ de 10. yılı olarak değerlendirdiğimiz bugünü, Yönetim Kurulu üyeleri ile kutladık. Türkçeniñ ses bayrağını 10 yıldır taşıyor olmaktan dolayı onur duymaktayız.

Türk damgalarıyla 10. yıl kutlaması.

Topluluğumuz, kurulduğu ilk yıldan[1] başlayarak üyeleri arasında toplantılar düzenleyip aldığı yargılarla somut çalışmalar ortaya koymaya özen gösterdi. Bunlardan ilki dil bildirileri[2] bastırıp bunları dağıtarak toplumda duyarlılığıñ oluşmasına katkı sağlamaktı. İstanbul başta olmak üzere Mersin, Elazığ, Ankara, Denizli ile Lefkoşa (KKTC) illerinde dağıtım yapan arkadaşlarımız, ilgi uyandırdığı için ikinci[3] bir tasarım daha yapıp yéñiden alaña indi. Çalışmalarını yalñızca dil üzerinde tutan topluluğumuz, kimi yazılımlarıñ çévirilerini yaparak dilimize kazandırdığı için TRT 2‘niñ ilgisini çekti ve Bilişim Rüzgârı adlı izlencede ~1,5 dakikalık tanıtımı yapıldı[4]. Azerbaycan’da yayınlanan ulusal gazete Türküstan‘da topluluğumuzdan söz édildi[5]; PCnet dergisinde yérliğimiziñ (sitemiziñ) tanıtımı çıktı[6]. ZTV arkında (kanalında) Abaküs izlencesiniñ konuğu olarak kurucularımızdan Yiğit Tulga, yarım saat süren bir söyleşi vérdi. Bu izlencede topluluğumuzuñ neler yaptığından, ileriye dönük neleri yapmak istediğinden, amacımızdan ve düşüncelerimizden söz étti[7]. Tüm alañımız dilbilim olduğundan dolayı étki alañımız gittikçe arttı. Kullanıcılarıñ, üyeleriñ azı koñuklarıñ tutarlı davranışlarımızdan dolayı bize güveni arttı; saygınlığımız yükseldi. Bu doğrultuda Türk Dil Kurumu, 2011 yılında kendi yérliğinde Türkçe Gönüllüleri Ağ Kümeleri başlığı altında sıralanmış olan yérlikler arasına bizi de ekledi[8].

TRT 2 – Bilişim Rüzgârı izlencesinde topluluğumuzuñ tanıtıldığı an. 2007

Topluluğumuz, 2012 yılındaki 5. yılını, Yazışmalık – Dil Üzerine Yazışmalar adı altında dilbilimsel bir derleme çalışmasını Türkçesi Varken Topluluğu Yayınları adı altında yayımladı[9]. Bu yayımdan soñra bétik çalışmalarına önem véren topluluğumuz, Bakü’deki yapılanmasında koñuyu çok daha ileriye taşıdı. İlk kéz 2012 yılında Iğdır’da Göktürkçe Öğreneği (kursu) açılmasınıñ ardından Bakü’de de girişimlerde bulunarak bir ilki gérçekleştirdi. Burada birçok dil ilgilisini bir araya getiren topluluğumuz, soñraki günlerde “Çéviri Öbeği” oluşturarak, Göktürkçe yazmayı öğrenenlerle birlikte eski metinler üzerinde çalışmaya başladı. Irk Bitig adlı IX. yüzyıldan kalma bir el yazmasını Azerbaycan Türkçesine çéviren öbek, bu çalışmayı da Türkçesi Varken Topluluğu Yayınları adı altında yayımladı[10]. Çokça ilgi gören bu çalışma, aynı yıl içinde Uygur Özerk Bölgesindeki Uygur Türkleriniñ radyosu olan Erkin Asya‘da haber édildi. Bizimle telefon bağlantısı kurarak yayına çıkaran ark, resmi yérliğinden de izleyicilerine çalışmamızı duyurdu[11]. Şuan 6. baskısınıñ satışta olduğu bu çalışma, akademik düzeyde yoğun bir ilgi gördü. Öyle ki, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Irk Bitig üzerine çalışma yapan ve bizim de kendisini örnek aldığımız Prof. Dr. Talât Tekin‘iñ yapıtı ile topluluğumuzuñ Azerbaycan’da ortaya çıkardığı Irk Bitig çalışmasını karşılıklı inceleyip değerlendirdi. Gülensoy Hocamızıñ 35 bétlik (sayfalık) bu değerlendirmesi, 2015 yılında yaşamını yitiren Talât Tekin Hocamız için Kazakistan’da bulunan Türk Akademisiniñ çıkardığı Prof. Dr. Talât Tekin Hatıra Kitabı‘nda yayımlandı. İran’da Arap harfleriyle çévirisi yapılan Irk Bitig, oradaki resmî İran makamlarınıñ lisans onayından soñra yayımlanacak. Irk Bitig Okumaları adını vérdiğimiz görüntülü dersler ise édersiz/ücretsiz olarak YouTube üzerinden yayınlandı[12]. Azerbaycan’daki topluluğumuz, Irk Bitig adlı bu çalışmasından soñra Dede Korkut Kitabı üzerinde de çalışmaya başladı. Üç yazı düzeneği (Türk, Arap, Lâtin) ile Dresten örneğini/nüshasını silme baştan okuyup 640 bétlik Dede Korkut Bétiği adıyla Dede Korkut Kitabı’nıñ bulunuşunuñ 200. yılında yayımladı.

Youtube üzerinde yayınlanan Irk Bitig Okumaları adlı görüntülü derslerden biri.

2014 yılında Göktürkçe Öğreniyorum bétiği ile yayınları arasına bir yéñisini daha ekleyen topluluğumuz, aynı yıl içerisinde bir dergi takımı (ekibi) oluşturarak Damga dergisi adıyla 1 Kasım 2014’te ilk kéz Türk damgalarıyla süreli yayın yapan bir basın aracı oldu. Toplamda 6 sayı çıkan dergi, bir yanında Lâtin, bir yanında Türk yazısıyla yayın yaparak amacı olan 6 sayıya ulaştı.

Yayıncılık çalışmalarıyla ivme kazanan topluluğumuz, bir yandan da konuşmalara, sunumlara katılıyor, düşüncelerini başka topluluklara aktarıyordu. Birkaç vakıfta konuşmacı olan topluluk üyelerimiz, ilerleyen zamanlarda devlet okullarında da ağırlanır olmuş ve öğrencilere sunumlar yapmaya başlamıştı.

Küçük Ayasofya’da Hoca Ahmet Yesevi Vakfınıñ konuğu olarak Millî Mefkure Birliği üyelerine sunum yaparken.

Tüm bu çalışmalar sürerken, dérnekleşme yoluna girmek isteyen topluluğumuz, 2009 yılında tüzüğünü yazmış olsa da bugünkü kurucularımızdan olan Oktay Doğangün‘üñ İtalya’ya, benim de Azerbaycan’a eğitim için gitmemizden dolayı ertelenmiş oldu. Böylece çalışmalarımızı topluluk olarak ilerletmeyi sürdürdük. 2014 yılındaki kesin dönüşümüz, vardığımız yargılar için taban oluşturmamıza olanak sağladı. 6 Ocak 2015 günü İstanbul Şirinevler’de yerimizi tutarak kurumlaşmak için adım attık. Dérnekleşme sürecini tartıştığımız günlerde dérnek adı olarak Türkçesi Varken Dérneği üzerinde de düşündük. Bu ad ile Türkçesi Varken Topluluğuna çokça beñzeyen bir ad ile varlığımızı sürdürecektik. Yine de Türk Dili Dérneği adı üzerinde daha baskın idik. Dil Araştırmaları Dérneği de adı géçen séçenekler arasında idi. Biz ise başvurumuzu Türk Dili Dérneği adıyla yaptık ve 02.02.2015 günü kuruluş günayımız olarak resmîleşti. Böylece 28.08.2007’de Türkçesi Varken Topluluğu olarak çıktığımız yolda, adımızı Türk Dili Dérneği olarak değiştirip yürümeyi sürdürür olduk. Bundan dolayı dérneğimiziñ géçmişini ve başlangıcını topluluğumuzuñ kuruluşu olarak görüyor ve bugün 10. yılımızı kutluyoruz. Topluluğuñ kurucu üyeleri, dérneğiñ de kurucuları bugün de çekirdek takımını oluşturuyor. Topluluk olarak da buluşup yargılara varıyor, yayınlar çıkarıyor, bildiriler dağıtıyorduk; dérnek olarak da yayınlar çıkarıyor, bildirimler dağıtıyoruz. Her iki dönemde de okullarda sunuma gidiyoruz, her iki dönemde de dille ilgili çalışıyoruz. Bu yüzden iki dönemimiz de birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Adımızı değiştik diye géçmişimizi ikiye bölemeyiz. İşte bu yüzden onurla 10. yılımızı kutluyoruz.

Türkçesi Varken Topluluğunuñ Bakü’deki ilk Göktürkçe öğreneğiniñ çavı (haberi) Türküstan gazetesinde yapıldı.

10. yıl kutlamasında mumları üflemek üzere pasta başında bulunan Oktay Doğangün.

10. yıl kutlamasında Oktay ile birbirimizi kutlarken.

10. yıl kutlamasından toplu çekim.

Buraya değin yazdıklarım, topluluktan dérneğe dönüşmeye dek olanların özetiydi. Göñül isterdi ki tüm ayrıntıları paylaşalım. Bugün bu isteği biraz yérine getirerek göñlümden géçtiğince davranacağım. Bu yüzden, bir de Türkçesi Varken Topluluğuna dönüşmeden önceki dönemleri yazıyorum. Bugünlere nasıl geldiğimizi bilmek isteyenler için öykümüzü paylaşıyorum:

***

Gün içinde sürekli öksürünce babam da sağlık ocağına götürdü. Ankara’nıñ o soğuk kış günlerinde soğuk kapmamak olanaksız gibidir. Bécerebilene sévi olsun. Babam koltukta oturmuş sıramızın gelmesini beklerken, ben de bekleme odasında yérimde duramıyor, çévremi inceliyordum. Çok değişik gelmişti sağlık ocağı. Dérken bir çerçeveniñ önünde durdum. İçinde insan organlarını gösteren bir şema vardı. Çok ilgimi çektiği için öylece bakakaldım. Ancak üzerinde yazılı açıklamalardan kimilerini añlıyor, kimilerini de hiç añlamıyordum. Añlamadıklarım çok olunca sinirlenmeye başladım. “Bu organlar bizim içimizde yok mu, var! Öyleyse niye bazıları Türkçe de bazıları da yabancı? Niye hepsine Türkçe ad koymamışlar?” diye mırıldandım.

İşte benim öyküm böyle başlıyor; 9 yaşındayken babamıñ götürdüğü sağlık ocağındaki tablonuñ önünde kendime sorduğum sorularıñ yanıtlarını aramak için yola çıktım. Bu öykümü yıllar soñra yaptığım bir bilinçaltı yolculuğunda ortaya çıkarttım. Çünkü o döneme değin hep bana sorulan; “dil ile ilgili ne zaman çalışmaya başladın” sorusuna “küçüklüğümden beri dile ilgiliyim, ancak nedenini bilmiyorum” dérdim. Artık soran olursa bu öykümü añlatıyorum.

Aradan uzunca yıllar géçti. Lise 1’deki dönemlerimde bu konu bende yéñiden gündeme geldi. Edebiyat hocamız şunu démişti; “Türkçede iki ünsüz yanyana bulunmaz”. Ben dersi eksik dinlemişim; işin özü sözcük başında iki ünsüz yanyana bulunmaz. Bu yanlış añlama yüzünden düşünceye daldım; “Türkçede Türkçe kökenli sözcük kalmıyor” diye kendimi için için yédim. “Türkçede birinci seslem dışında /o/ ile /ö/ sesleri de olmaz” kuralını öğrenince başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Gün boyu Türkçe kökenli sözcükler bulmaya, bulunca da çok sévinmeye başladığım o günlerimi şimdi anımsayınca yüzümde bir gülümseme oluşuyor.

Dil duyarlılığımıñ yéñiden tavan yaptığı o günlerde yazım kurallarına, dildeki yanlışlara çok ilgi göstermeye başladım. Özellikle lise 2. sınıfta iyice sivrilmeye, yér yér arkadaşlarımı yanlış yazdıklarında uyarmaya, buna ilgi vérmezlerse de kızmaya başladım. Bir arkadaşımla da yazım kurallarını hiçe sayıyor diye küstük. Biraz tartışma yaşayınca soñraki günler de hiç konuşturmadık birbirimizi. Bir keresinde de İngilizce dersinde sert çıkışıp, “dilimize sürekli İngilizce sözcükleriñ girdiğini, yakında bu dersi añlamakta çok da güçlük çekmeyeceğimizi” söyleyip soñrasında hocamızı “genç kuşağa yabancı dil öğrettiği” için hainlik sıfatı eklemiştim.

Yabancı sözcükleriñ durumunu biliyor ancak elimden de çok da bir neñ gelmediği için bocalıyordum. “Büyüklerimiz bu durumu görmüyor mu, neden kimse el atmıyor?” diye yakınıp duruyordum sürekli. Lise dönemim géñel olarak yakınmayla géçip, bu işleri yapacak “büyükleri” yérmekle géçti.

Damga dergisi, 1 Kasım 2014’te Türk yazı düzeneği (Göktürk harfleriyle) yayına başlayan ilk süreli yayın olma özelliği ile topluluğumuzca 6 sayı çıkarıldı.

Liseden soñra bir işe girdiğimden, kendime bir bilgisayar almış da géñelağ üzerinden birçok kaynağa ulaşır olmuştum. 2005’li yıllarda yazışmalıklar (forumlar) çok gözde idi. Düşünceler burada paylaşılıyor, dileyen dilediği fotoğrafı burada gösteriyor, buralarda yéñi yéñi çıkan görüntüleri yorumluyorlardı. Ben de dil üzerine çalışan yazışmalıkları elimden geldiğince izliyor, okuyor, yorumlarda bulunuyordum. Kimileyin çok güzel yazılan paylaşımlar görüyor, gidip elime bir çay alıyor da zevk duyarak okuyordum. Böylesi bir dönemde bu işi tekeline alan kişiler de ortaya çıktı. Kendileriniñ dédiğiniñ üzerine söz söyletmeyen, eleştirilere bir türlü gelemeyen kişilerce birçok yazışmalıkta engellendim.

“Büyüklerimizi” beklemekle géçen günlerim, bir gün “ben de artık büyüğüm” diyerek soñ buldu. 2006 güzünde “Türkçesi Varken” adında HTML altyapılı bir tasarımla ücretsiz hizmet véren bir sunucu üzerinden ilk çalışmalarıma başladım. Bu sıra İbrahim ile tanışsam da, bir süre soñra beni yalñız bıraktı. İlk alan adımız turkcesivarken.info idi ancak bunu hiç kullanamadım. Ardınca turkcesivarken.awardspace.com alanadı ile birkaç yazı yazdım. Soñrasında daha kısa olan turkcesivarken.tr.cx üzerine géçtim. İçerik eklemek, güncel tutmak güç idi. Yéñi tanıştığım, kendini “SanalBaba” olarak tanıtan, o günlerde dil üzerine yoğunlaşan yazışmalıklarda tanıtan biri olan Yiğit Tulga ile tanıştım. Çalışmalarıma arka çıkacağını, akça (para) konusunda yardımcı olacağını söylese de, soñraki günler aramızda bir añlaşmazlık çıktı da yollarımızı ayırdık.

Türkçesi Varken Topluluğundan Cafer Uluç, Halkalı İMKB Meslek Lisesinde Türk damgaları üzerine sunum yaptıktan soñra öğrencilerle birlikte çekim yaparken.

Aradan aylar géçti. Yiğit Tulga ile yéñiden görüşmeye başlamış, “neler yapabiliriz” diye konuşuyorduk. O sıra akça da biriktirdiğimden kendi yazışmalığımızı kurubileceğimizi, buradan düşüncelerimizi herkese ulaştırabileceğimizi söyledim. Yanımda olduğunu belirtip, beni Oktay Doğangün ile tanıştırdı. Böylece yéñiden güç bulan ben, 28 Ağustos 2007’de turkcesivarken.com alan adı ile sunucusunu alıp yazışmalığı kurdum.

Bir yandan dil ile ilgili bétikler okuyarak kendimi geliştirmeye çalışıyor, bir yandan da yéñi oluşumuzuñ gelişmesi için çırpınıyordum. O günler bize çok ağır eleştiriler geldiğini iyice anımsıyorum. Bize “faşist” diyen de oldu, “dil ırkçısı” diye itham éden de… Yine de kuruluşumuzun 4. ayında TRT 2’de tanıtımımız yapıldı. Soñraki yıllarda dergilerde, çavlıklarda adımızdan söz éttirdik. Bir dönemler bizi yérenler, artık övüyordu. Üçüncü yılımızda yazılarımızı kaynak gösterenlere de denk gelmeye başladık.

2008’li yıllarda kurumsallaşmak konusunda yalñızca yazıda déğil, yaptığımız toplantılarda da bunu dile getiriyor, üstünde durmaya çalışıyorduk. 2009’da ilk ciddi adımımızı attık da tüzüğümüzü yazıvérdik. Ancak kol çekmeye (imza atmaya) yéterli kişi bulamadık. Klavye şövelyesi çıkıvéren yüzlerce kişiyi tanıma fırsatı yakaladım. Aynı yılıñ güzünde ben Azerbaycan’a, Oktay da İtalya’ya géçince kurumsallaşma işi askıya alındı. Çalışmalarımıza bu kéz géñel ağ üzerinde iyiden iyiye yüklenmeye başladık.

Bakü’de yaptıklarımızı, oradaki örgütlenmemizi añlatmayacağım. Onlar bambaşka bir yazınıñ konusu, hem yazmaya kalksam ayrı bir bétik olur. Eñ azından bir bölümünü “Göktürkçe Öğreniyorum”da yazmıştım. Sözüñ özü, Bakü’deki 5. yılımıñ soñlarına doğru, Türkiye’ye géri geleceğimden, gelmeden önce kişilerle görüşüyor, ortak yapılacak çalışmalardan söz édiyorduk. Böylece İstanbul’a geldiğim ilk gün, doğrudan bir toplantı düzenledik. 2014 Eylülünde yaptığımız bu toplantıda, Mustafa Bağcı ve kardeşim Cafer dışında kimse elini cebine atmaya, yér tutulmasına, oraya eşya alınmasına yürek édemedi. Böylece bir soñuç alınamadı. Soñraki aylarda yéñi kişilerle, yéñi tanışlarla bu iş üzerinde durduk. Böylece 6 Ocak 2015’te Şirinevler’deki şimdiki yérimizi tuttuk. Toplantı için gün belirledik. Öncesinde konuşup sözleştiğimiz, özellikle Facebook’ta dil üzerine yazılarla kendini iyice tanıtmış biriniñ şu sözleri ibret alınacak türdendir; “Yarın yağmur yağmazsa gelirim”. Bu sözü ilerleyen günlerde birçok kéz yineledik; söyleşilerimizde vurgu yaptık. “Mevsimlik dilciler” diye bir durumuñ olduğunuñ ayrımına vardık.

Cafer Uluç, 2014 yılında Konya Selçuk Üniversitesinde Göktürkçe üzerine sunum yaparken.

İlk tüzüğümüz, kısaltma sorunu -TDD kısaltması başka bir dernekçe kullanıldığı için- dernekler müdürlüğünce elimize géri vérildi. Bir süre “kısaltma ne olsun” diye düşünsek de içimize sinen bir kısaltma bulamadık. Buyüzden yéñiden bir araya gelip kısaltma olmaksızın tüzüğümüze kol çektik. İnceleme soñucu tüzüğümüzde aykırı yazılar bulunduğu gerekçesiyle onay çıkmadı. Bu kéz 3. kéz tüzük doldurmak durumunda kaldık. Dernekler müdürlüğünüñ yérliğindeki örnek tüzüğü bilgisayara indirip, yalñızca eñ üstte adımızı yazıp sunduk. Resmiyet kazanma aşamasınıñ çok da uzamaması için diretmedik. “İlerleyen günlerde asıl istediğimiz tüzüğü yazar, yine sunarız” diye yargıya varıp bu adımı aşmak istedik. Böylece 2 Şubat 2015’te onay çıktı. Artık Türk Dili Derneği adıyla kurumsal bir kimlik kazandık.

Toplantımızda bir “kuruluş bildirisi” üzerinde durduk. Ortaklaşa bir metin hazırladık ve bu konuda ivedi davranmadık. Bildirimizi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuma yargısına vardık. Milli Mefkure Birliği ve BOSGEM ile ortaklaşa yürüttüğümüz çalışma soñucu YTÜ’de Göktürkçe kursları düzenleme olanağına ulaştık. 28 Şubat’ta da açılış töreni yapılacaktı. Biz de bu açılış töreninde kuruluş bildirimizi okumanıñ uygun olduğunu düşünerek bu yönde adım attık. Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Göktürkçe konferansınun sonunda kardeşim Cafer’in, başkan yardımcısı sıfatıyla bildiriyi okunmasından dolayı da “Yıldız Bildirisi” adını vérdik.

Bir daha bir çocuk bir çerçeveniñ önüne géçip de “Neden bunuñ Türkçeleri yok” démesin diye, bir daha bir yéñiyétme “Büyüklerimiz ne zaman ilgilenecekler” diye kaygılanmasın diye Türk Dili Derneği bu sorumluluğu omuzlarına almıştır.

Türk Dili Derneği, Türk diline uğurlar getirsin.

Türk Dili Dérneği olarak, Van’a bağlı Ulupamir Kırgız köyündeki Ulupamir Ortaokuluna giden Cafer Uluç ve Fatih Emiroğlu, sunum soñrası öğrencilerle birlikte bediz çekinirken. 2015

YILDIZ BİLDİRİSİ

Elinden ne geliyorsa, önce onunla işe başla. – Gaspıralı

Türkçe, yüzyıllardan béri türlü odaklarca gérek düzenli olarak gérek de bireysel olarak yıpratılmaktadır. Sürekli yérilmekte, aşağılanmaya çalışılmaktadır; ancak Türkçe, yapılan onca saldırıya karşın toplumda mayalanan ozanlarıyla, érmişleriyle, düşünürleriyle karşı durup Türkçemizi bu güne taşımışlardır. Günümüzde bireysel olarak yapılan bu özvériniñ bir ileri aşamaya geçmesi, örgütlü bir yapılanmaya gitmesi gérekmektedir.

Türkçesi Varken Topluluğu 2007 yılında işte bu géreksinimden ötürü kurulmuştur. Dilbilimsel çalışmalara yoğunluk véren, Türkçeniñ varsıllığını bozmayı değil, özleştirme çalışmalarıyla daha da pékiştirmeyi savunan, Türkler arasında ortak bir dil için çalışmalar yürüten, eskin damgalarımız üzerine ilgi uyandıran yapılanmamız, 2015 yılında dérnekleşme süreciniñ soñuna gelmiş, Türk Dili Dérneği adıyla 2 Şubat 2015’te kurumsallaşmıştır.

Diller, bélirli odaklarıñ déğil, onu konuşanlarıñ elinde gelişir. Bu soñ derece önemli görevi, kurumlarıñ üzerine almaktan kaçınmasından dolayı Türk Dili Dérneği’niñ kurulması kaçınılmaz olmuştur.

Türk Dili Dérneği’niñ amacı; târihî ve çağdaş Türk dil ve ağızlarını korumak, yaşatmak, dilbilimsel ölçütler ışığında araştırmak ve araştırma ortamına katkıda bulunmaktır.

Bu amaçlar doğrultusuda Türkçeye göñül véren, Türkçeniñ gelişmesi için tér dökmek isteyen herkesi aramızda görmek bize kıvanç vérecektir.

28 Şubat 2015

Türk Dili Dérneğiniñ kurucularından Cafer Uluç, Yıldız Teknik Üniversitesinde “Yıldız Bildirisi”ni okurken.

Dipçe:

[1] 1. İstanbul buluşması duyurusu: 18.06.2008 http://turkcesivarken.com/yazismalik/viewtopic.php?f=83&t=1113
[2] İlk dil bildirisiniñ çalışma béti: 16.10.2007 http://turkcesivarken.com/yazismalik/viewtopic.php?f=221&t=321
[3] İkinci dil bildirisiniñ çalışma béti: 29.08.2011 http://turkcesivarken.com/yazismalik/viewtopic.php?f=221&t=5888
[4] TRT 2 – Bilişim Rüzgârı: 09.12.2007 http://www.youtube.com/watch?v=JR5QVxVMuq4
[5] Türküstan gazetesinde tanıtım: 02.05.2010 http://turkcesivarken.com/yazismalik/viewtopic.php?f=221&t=2906
[6] PCnet dergisinde tanıtım: 20.06.2008 http://turkcesivarken.com/yazismalik/viewtopic.php?f=221&t=1117
[7] ZTV Abaküs izlencesi: 14.11.2008 https://www.youtube.com/watch?v=x5GzpnXECEE
[8] Türk Dil Kurumu yérliğindeki Türkçe Gönüllüleri Ağ Kümeleri başlığı 06.10.2011 http://www.tdk.org.tr/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF9312FEB68290DD11
[9] Yazışmalık – Dil Üzerine Yazışmalar:
http://kitapstore.com/Magaza/Urun/277578/Kitap/Kisisel-Yayinlar/Yazismalik-Dil-Uzerine-Yazismalar/
[10] “Irk Bitig – Kadim Uygur Dilinde Yazılmış Fal Kitabı”, Gökbey Uluç, Aygün Hüseynli, İrana İbrahimova, Özcan Kır, Ceyran Serkanbeyova, Dilber Mehdiyeva, 2013, Kutlu Yayınevi
[11] Erkin Asya radyosundaki haber: 18.07.2013
http://www.rfa.org/uyghur/xewerler/medeniyet-tarix/qedimi-uyghur-07172013170916.html
[12] Irk Bitig Okumaları dersleri: https://www.youtube.com/watch?v=nEScYbwn7fw

 
PDF belgesi olarak da buradan ulaşabilirsiniz:
http://turkdilidernegi.org.tr/belgeler/TVT-TDD-10-Yil.pdf

NUTUK’U ÖZLEŞTİRME ÇAĞRISI

Türk Dili Dérneği olarak Ulu Öñderimiz Mustafa Kemâl Atatürk’üñ 15-20 Ekim 1927 günlerinde basın ve kamu öñünde yaptığı büyük koñuşma olan NUTUK yapıtını özleştirmek için Türkçe göñüllüsü bir sorumlu aramaktayız.

Bu arama için kuşkusuz birçok aday çıkacağından dolayı adaylar arasında eñ añlaşılır ve eñ özcül yazanını yéğlemek için bir çağrıda bulunuyoruz. Başvuran adaylar, Nutuk’uñ soñ bölümü olan Gençliğe Sesleniş’iñ özleştirme déñemesini dérneğimiziñ yönetim kuruluna iletisimEkran Resmi 2017-03-07 23.45.29turkdilidernegi.org.tr üzerinden sunabilirler.

Sunulanlar arasından aşağıdaki koşulları eñ çok sağlayan özleştirme déñemesiniñ yazarı, bütün Nutuk’u çevirmek için sorumlu olarak bélirlenecek, ardından özvériyle dérneğimiziñ bir yayını olarak basılacak Nutuk özleştirme çalışması, sorumlu yazar ile katkıcılarınıñ adlarıyla birlikte Kutlu Yayınevinden yayımlanacaktır:

  1. Yapılacak Nutuk özleştirmesi, olabildiğince öz Türkçe sözcüklerden oluşmalıdır.
  2. Kullanılan öz Türkçe sözcükler olabildiğince kamunuñ añlayabileceği sözcüklerden séçilmelidir.
  3. Öz Türkçe sözcükler, Türkiye Türkçesine uyarlanmak koşuluyla yöresel ağızlardan dérlenen veya eski dönemlerden diriltilen veya diğer Türkçelerden devşirilen sözcükler olabileceği gibi yéñi türetilen sözcükler de olabilir.
  4. Kullanılan dil, dönemiñ ruhunu göz ardı étmeden ve yapıtıñ târihi öñemini düşürmeden étkin bir biçimde işlenmelidir.

Bu koşullar, her bir aday için Türk Dili Dérneğiniñ Yönetim Kurulu tarafından değerlendirilecek, karar vérildikten soñra sorumlu olması bélirlenen aday kamuya duyurulacaktır. Sorularıñız için dilerseñiz iletişim ulatı üzerinden veya bu başlığa yanıt yazarak bize ulaşabilirsiñiz.

Türk Dili Dérneği
Yönetim Kurulu
iletisimEkran Resmi 2017-03-07 23.45.29turkdilidernegi.org.tr

Hatay’da Göktürkçe Öğreneği (Kursu)

İlk kez Iğdır‘da düzenlediğim, daha sonra da 5 kez Bakü‘de verdiğim Göktürkçe kurslarını Hatay‘da da sürdürdüm. Şimdiye değin ülkülerden (ideolojilerden) bağımsız idi, şimdiyse ilk kez bir ülkü kurumunun düzenlemesi ile gerçekleştirdik. Bu bakımdan Hatay Ülkü Ocakları bir ilk oldu.


Öğreneğimiz (kursumuz) üzerine izlenimlerimi, hem de Hatay‘a olan yolcuğulumda başımdan geçenleri de yazacağım. Böylesi güzel günleri yazıya geçirmesen suç işlemiş sayılırım.

Hatay`daki Göktürkçe dersinden bir görüntü.

8 Ağustos – Bakü

Bakü‘deki uçağımız yaklaşık 2 saatlik bir gecikme ile kalkınca, Nahçıvan‘daki otobüsü de kaçırmış oldum dolayısıyla. Bu yüzden Iğdır‘a geçmek için başka yolları denemeye kalkım. Derken yolda bir Macır ile tanıştım; şimdiye değin iki Macır tanıdığım vardı, ikisi da çok nitelikli kişilerdi, sandım bu da öyle. Bu arkadaşın yüzünden geceyi bir parkta geçirmek durumunda kaldık. Onun gibi umursamaz olmayı isterdim; çimenlere uzanmış öylece horlayabiliyor olmayı.

Yeri gelmişken değineyim. İşin özü Iğdırda epey Macır var; sarışın gök gözlü… Gerçi onların çoğusu Rus, demeli sürgüne gönderilmis Malakanlar. Sorsan; ben Türküm, Azeriyim derler. Eriyip gitmişler artık. Macırlar yeni geldiklerinden, bir iki kuşak da olsa kendilerini biliyorlar.

10 Ağustos – Iğdır
Bugün doğum günüm; 26 yaşıma girdim. Ancak büyük ızdırap, keder ve benzeri kötü duygularla girdim. Çünkü ben, çift sayıları sevmiyorum. Şimdi bütün yıl boyunca 26 diyeceğim, aman Tanrım! Ancak gün içinde ilginç olaylar da yaşadım, günüm biraz eğlenceli oldu.

Eğlenceli olay şu; Iğdır’da kamp yapmış yaklaşık 10 İtalyan plakalı karavana denk geldim. Petrol dükkanının önündeydiler gerçi. Neyse efendim, satıcı ile sorun yaşıyorlardı. Uno lira dedim, gülümsedi, grazie dedi. Ben de o sıra sağ elimi sinemin üzerine vurup eyvallah ile karşılık verdim. Ardınca öbür karavandakiler de geldi, yardımcı oldum. O sıra güleç biri “…….. Kars” deyince “ayy nooov, davay go tu Kars, yörüyün gedirik” dedim. Beni öndeki karavana aldılar, Kars’a götürdüm. Emekli teyze, amcalarla takılmak eğlenceli geldi, Tarzanca anlaşsak da… Bizim yaşlıların ölüm ma kıyamet sohbetlerinden bin kat iyi.

Ayrıca değinmek istediğim konuysa; Türkiye’deki arkadaşlarımın ad günün, Azerbaycan’daki arkadaşlarımın ise doğum günün diye yaptığı kutlama sözcükleridir. Değiştokuş yapılması, iyi bir etkileşim olduğunu da göstermektedir.

12 Ağustos – Diyarbakır
Kürtlerin böylesi yoğun olduğu bir ile ilk kez geldiğim için ufak da olsa bir ilginçlik duydum. Gelişmiş bir il yapılanması var, yeni dikintiler, yeni yerleşim birimleri… Ancak tarım topraklarının üzerine yapılanmış olmaları kötü… Ekim, biçim konusunu çok boşvermişler.

Otogardan ayrılırken de başka bir ilginç duruma denk geldim. Bizim aracımıza 13 genç bindi; saçları çeri (asker) tıraşı olmuş, 20li yaşlarında gençler… Hepsi de buşkulu (heyecanlı) idiler. Urukları (aileleri) de aşağıda alkışlıyor, ıslık çalıyor, ellerini ağızlarına vurarak sesler çıkarıyorlardı. En büyük asker bizim asker sözleri ile çocuklarını havaya atışlarını da söyleyeyim. Çeriliğe gittiği için, Türk ordusuna katıldığı için sevinen Kürt gençleri ma onların urukları.

Beni şaşırtan bir başka olay ise, Iğdırdan Hataya doğrudan bir otobüs bulunması oldu. Yolculuğumu Has Diyarbakır işletmesi ile yaptım. Sunumları çok iyi, nerdeyse 2 saatte bir (her il geçtiğimizde) içecek verdiler. Hatta akşam üzeri dondurma bile dağıttılar. Yine de, hareket halinde iken sürücülerin yer değiştirmesi sıradan bir olaymış gibi karşılandı. 

13-19 Ağustos – Hatay
Antakya öğretmenevine yerleşip biraz olsun dinlendim. Uzun bir yolculuk sonrası su altına girip de, uzanmak gibisi yok. 

Ülkü ocağına gidip başkan Naci Akkaya ile uzunca bir aytıştık (sohbet ettik). Akşama doğru ise ülkü ocağının ortaokul çocuklarına düzenlediği kamp uygulamasının kapanış törenine katıldık. Törene MHP Hatay milletvekili Şefik Çirkin de katıldı.


Ertesi gün ilk dersimize başladık. Kardeşim Cafer de İstanbuldan geldi. Böylece ders görüntülerimizi çekip kurgulamalarıyla uğraştı.


İlgiden dolayı çok mutlu olduğumu belirteyim. Ders süremizi 1 saat olarak düzenlemiştik ancak, öylesi bilgiye aç gözlerle bakan öğrenciler vardı ki, dersi bölmeye bir türlü kıyamadım. Bu yüzden derslerim çok hızlı geçti de, kimi öğrenciler ikinci günün sonunda adlarını yazmaya başladılar.




Ders saatlarimiz akşam üzeri olduğundan, gündüzleri şehri geziyor, yöresel yemeklerin tadına bakıyordum. Sağ olsunlar, ülkü ocağındaki arkadaşlar beni yalnız koymadılar. Künefesi ünlüdür, bir de burda ye deseler de, İstanbulda yediklerimden pek bir ayrım bulamadım. Kağıt kebabı, kendilerine özgü dürüm köfteleri, dönerleri… Bunları çok beğensem de, en çok övgüyü haytalı adlı tatlılarına dizerim. Özel kaşığını bile tasarlamışlar. Yeniden Hataya gider olur da, haytalı yemeden dönersem kendimi bağışlamam.

Haytalı

Diyarbakır Licede PKKlı anıtı dikilmesine karşın (bu yazıyı yazdığım sıra TSK anıtı çoktan yıkmıştı), ocağın düzenlediği eyleme katıldıktan sonra, akşam son dersimize geçtik. Katılımcı arkadaşlara bitirme sınavı yaptıktan sonra, geçer not alanlara bitirme belgelerini verdik.




Hataydan çok güzel duygular, çok olumlu izlenimlerle ayrıldım. Caferin de dediği gibi, burası sanki İstanbulun bir ilçesi. Çok tanıdık, çok içten bir yerleşim birimi. Kendimi hiç yabancı bilmedim. Sanarsın 40 yıllık Hataylıyım. 

Cafer ile birlikte konakladığımız öğretmenevinin önünde.

20 Ağustos – Iğdır
Bugün kendimi hz. Yusuf gibi bildim. Şöyle oldu; köy arabasına bindiğimizde, ne hikmetse nerdeyse tümü kadın yolculardı. Boş yere geçtikten sonra yaşlı bir kadın ne yaraşıxlı oğlandı dedi, sonra yanındaki heye vallah diye sürdürdü. Derken orta yaşlı bir Kürt teyze, yanımdaki kız arkadaşıma dönüp bu senin eşindir diye sordu, o da dalgasına evet dedi. Kadın sen yalan söylersin, oğlan gözel, seni niye alsın dediğinde gülümsedim, sonra bizimki ile güzellik konusunda tartıştılar. Bir iki maşallah ile olay bitti. Yokluktan olsa gerek tüm bunlar.


21 Ağustos – Nahçıvan
Nahçıvan uçağındaki 23 çocuktan söz etmeyeceğim; yoo, yoo… Nahçıvanlıların nüfusu artırarak yeryüyüzünü ele geçirme politikalarını artık biliyorum. Hem alıştım da, umursamıyorum. Benim sözünü etmek istediğim, yanımda oturan 33 yaşındaki genç Nahçıvanlının, Iğdır harasıdı ki diye bana sorduğu sorudur. Kendimi, yeşil kartını yitirdiği için kolundaki bileziklerden birini bozdurmak durumunda kalan bir abla gibi şaşkın biliyorum.


22 Ağustos – Bakü
Gece geldiğim Baküde, 4 saatlik uykunun ardından kalkıp sınav notlarıma son kez göz attım. Günün ilk sınavı bizeydi, yetişdim de. Hem güzel bir sonuç aldım.


Tanrıya kutkıvanç olsun, 2 yedigüne (haftaya) sığdırdığımız bu çalışmalarımızda bir eksiklik olmadı. Tüm işlerimiz yolunda gitti, tüm planlarımız aksamadan gerçekleşti. Hem Hatay‘ın güzel kişilerini, hem de Akdeniz‘i tanımış, görmüş oldum.

Eski Türk Dini Üzerine

Esen olsun.

Bir zaman önce keşfettim ki, bir çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili düşüncelerimi toparlamak için çalakalem yazarsam, bir format dahilinde ve üslup gözeterek yazmam gerektiği ancak bu format ve üslup çok katı olmadığı için, kafamdakileri daha rahat toparlayabiliyorum, eksiği, gediği daha iyi görebiliyorum.

O yüzden, bu yazıda Türkler’in ruh ve mana ikliminin evriminin ilk basamakları hakkında bir şeyler yazacağım, ancak bu yazdıklarım “bilimsel” bir mahiyette olmayacak, öyle yapmaya kalkarsam bir kaç bin sayfa yazmam gerekirdi her savımı ispatlamak ve gereken göndermeleri yapmak için. Yazı kısa olsun, sadece bir fikir versin diye, bir çok önemli isme de atıfları vs. geçiştireceğim, baştan söyleyeyim; manevi şahsiyetlerinden bir nevi özür olarak. Kısaca diyebilirim ki, bilimsel delilleri tasnif ve takdim edilmiş bir yazıdan çok, bir hikaye anlatacağım. Kısa kısa notlar düşmüştüm şamanizme dair; onların bir bileşkesi olacak bu.

***

Şamanizm bir din değildir. Bizim “din” denince aklımıza gelen “şey”, dinler evriminin son ve en girift basamağı olan Sami dinlerin biçimbilimsel silüetidir ki, bu “din”ler birer “aygıt”a dönüştüğü için  çok önemli ve belirgindirler. Ancak terminoloji eksikliğinden, “din” diyoruz.

Şamanizm, Druidizm gibi “dini tarz”lar için, kısaca şunu diyebiliriz, mitolojik dönemde doğan bu tarz “yol”lar, coğrafi şartlar ve kültürel tecrübe üzerine bina edilmiş, “yabancı” etkiye açık ve tolerasyonu yüksek olmakla birlikte, özgün ve yerel dinlerdi. (Söz gelimi Xenophon‘un Onbinlerin Yürüyüşü isimli eserinde Yunan paralı askerlerin coğrafya değiştikçe başka başka tanrılara dua ettikleri, en son Olympos tanrılarının geldikleri yeni bölgede hükmü kalmadığını düşünüp, o bölgenin tanrılarına sığındıkları yazılıdır. Bu çok önemli bir nokta, kısmet olursa bir gün sami dinler – mitolojik dönem – diğerleri [budizm vs.] karşılaştırması yapacağım bu örneği de kullanarak.) Bu yüzden adlandırmada hep sıkıntı vardır; biz adlandırırız, şamanist dediğimiz insanlar kendilerine şamanist demiyorlardı. Bahse konu dini biçim, o topluluğun doğal ahlak, değer yargıları ve “ölüler ülkesine dair inançlar” bütünüydü, “doğal”dı. Ki her toplumun özgün “yaşam/ahlak kodları”, bu dönemde şekillenip kemikleşmiştir, Çerkes xabzesi ya da Türk töresi gibi.

Adlandırmanın hatalı olduğunu söyledik ki, Türklerde “şaman” görevini üstlenen adama “kam“, “bakşı“, bazı durumlarda “otacı” (eczacı-doktor-ruhani) denirdi. Ve bu dönem dinleri bütün topluluklarda özgün ayrıntılara, ama evrensel bir kemiğe sahiptir. (Bunun sebepleri için kayiprihtim.org adresinde yayınladığım Tolkien Ne Yaptı yazı dizisi ve Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir yazılarıma bakabilirsiniz.) Yine de usulen adına şamanizm denebilir, temelinde sağlam bir gök kültü vardır, ki bütün -bir şekilde zayıf da olsa organize olabilmiş- eski çağ dinlerinde gök kültü güçlüdür, daha sonra bu transandantal, yani aşkın tanrıya evrilir,  kamlar ruhani figür olarak karşımıza çıkar ve içeriği sadece töre değildir, şamanizmi “töredir” deyip kestirip atmak da akıl karı değildir.

Bunları söyledikten sonra asıl konuya dönebilirim. Kendi dar ve eksik birikimime göre, Türkler’in ruh iklimlerinin eski çağlardaki evrimi kabaca şöyledir:

Türkler’in ataları deyince, bir şeyi belirtmek lazım. Afrika’dan çıkış hipotezini kabul edersek, (ben kabul ediyorum, en azından bir dereceye kadar) bütün etnik kimliklerin evriminin izini belirsizce de olsa Afrika’ya kadar takip edebiliriz. Ancak evrim basamakları bazen “unsur”u geri dönülemez, “eski”den farklılaşmış ve “yeni”nin karakteristik özelliklerine sahip bir mahiyete taşır; bu nirengi noktası görevi gören basamaklar bundan sonraki evrim basamaklarında da etkilerini hissettirirler. Bu yüzden, Türkler’in ataları, ya da sevmediğim bir tabir olan proto-Türkler’in izini neolitik çağın bitişinin hemen ardında arayacağız. Bu arada, Türk adı bir siyasi isimdir; bugün Altaylı kavmin adı Türk olduğu için Türk tabirini kullanıyoruz. “Onlar kendilerine Türk demiyorlardı” ya da “onlar Türk değildi”  denir bazen, turkcesivarken.com’da yayımlanan Çeşitli Ulusların Köklerine Dair yazımda bu meseleye biraz değinmiştim. Bir başka örnek vermek gerekirse; bugün “Norse” tabir ettiğimiz kavimleri, ya da Cermenik barbarlar dediğimiz ulusları “Cermen” tanımı ve tasnifi altında inceleyebiliriz, oysa Cermen adı bir siyasi addır. Sözgelimi Saxonlar (balta fırlatıcısı), Vandallar, Tötonlar vs. çağında “Cermen” kelimesi yoktu diye, bugün bütün o alt grupların sosyolojik ve siyasi ismi olmuş “Cermen” ya da “Cermenik” terimiyle onları incelememizde bir kusur yoktur.

Türkler’in orman kökenli mi (Kuzey Sibirya taygaları) yoksa dağ kökenli mi (Altay-Oyrot bölgesi dağları) olduğu konusunda bir fikir birliği yok. Bence, (işte burada, yukarıda bahsettiğim tarzla yazmaya başlıyorum. bundan sonra delil, ispat, atıf vs. hak getire, sadece hikaye.) Türkler neolitik çağ ve sonrasında taygalarda ve dağlarda mayalanmış iki kültürün (ki bu iki kültür bir şekilde genetik akraba idi, farklılıkları farklı coğrafyalarda evrimleşmelerinden geliyordu) bozkıra inip kaynaşması neticesinde atasal özlerini oluşturdular. Ki, geleneksel Türk inanışlarında hem orman uluslarına has öğeler, hem dağ uluslarına dair öğelere rastlanır; elbette ki Türk olmayan uluslarla etkileşim yoluyla aldığımız öğeler vardır (Tamu, Erlik Han gibi dualizm prensibine dayalı öğeler, ya da Altay kültüründe tufan motifinin izine rastlanması gibi) ancak bütün “ikilemde bırakan” durumları “dış kaynaklı olmak” ile açıklayamayız.

Bu kültür köklerini, dolayısıyla ana hatlarını orman ve dağ motiflerinden alıyordu, ancak bozkır etkisi kültürün hakiki “aura”sını yarattı, ve en özgün ve ayırd edici tarafını oluşturdu. Ki, ilk asimile ettiğimiz (tamamen asimile etmekten bahsetmiyorum, kendimize benzetmekten, bir kültür dairesi yaratıp soyca ve budunca farklı olan bir unsuru o kültür dairesi içinde bir kültür kardeşi ya da paydaşı yapmaktan bahsediyorum) ulus da Moğollar oldu.

Önce bir “paganlık tasnifi” yapalım; ardından şamanizmi ve Gök Tanrı’yı anlamaya çalışalım, ki bu “Türkler”i anlamanın yarısıdır; zira Anadolu Türkleri soyca farklılaşmışlarsa da, hala Şamanizm’in ve Gök Tanrı kültünün izlerini taşırlar. Ki, pagan dinler aslında din değildir, daha önce değindiğim gibi, bir yaşam tarzının gelenekselleşmesi üzerine bina edilmiş normlar ve mitler bütünüdürler; bu dinler kurumsal ve kuramsal dinler tarafından şeklen ve fiziken ortadan kaldırılsalar bile, bir halkın kültür kodları üzerine bina edildikleri için, kurumsal ve kuramsal dinleri kısmen de olsa etkilemek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. (Hristiyanlıktaki azizler [Greko-Romen patron god/goddess olgusuna ne kadar benziyor değil mi? Ya da Kelt, ya da Cermen paganizmine. Atina’nın koruyucusu Athena, Argos’un koruyucusu Hera ise; İskoçya’nın koruyucusu St. Andrew, İrlanda’nın koruyucusu St. Patrick, İngiltere’nin koruyucusu St. George, Fransa’nın koruyucusu St. Dennis’tir.] , İslamdaki tasavvuf, musevilikteki Mısır etkisi gibi. Ayrıntılı bilgi için kayiprihtim.org adresinde yayımlanan Yaşayan Mitoloji I: Sami Dinler yazıma bakınız.)

Buna göre, kabaca iki tarz pagan anlayıştan bahsedebiliriz, eski dünya için. (Hatta daha da daraltıyorum, Avrasya için) Kuzey paganlığında tanrılar/tanrıçalar daha mistik ve gezgin/bağımsız iken, güney paganlığında tanrılar/tanrıçalar bir pantheon oluşturmaya meyillidir. Misalen, Norse mitolojisindeki Aesir gibi gruplaşmalar ve organizasyonlar görece geç dönemde ortaya çıkmıştır; bundan önce İskandinav paganlığı, Baltık paganlığı gibi gezgin ve birbiriyle zayıf bağlar taşıyan tanrılar ve ruhlar yumağı görünümündeydi. Hint-Avrupa ailesinden İran dinleri ve Gint dinleri ise çok eski zamandan beri organize ve gruplaşmış bir pantheon’a sahipti, oluşan ilk pantheon, her ne kadar durgun bir mahiyet arzetmese de, Sümer pantheonudur. Bunu destekleyen bir örnek vermemiz gerekirse, kuzeyden (hiperboreas, daha sonra bir nevi “uzak, kutlu, mutlu ülke” olgusuna dönüştü) gelen Hellenler’in avcı/gezici tanrısı Artemis, Akdeniz etkisiyle Kybele‘yle birleşti, ve çeşitli evrimler, eklemeler, elemeler neticesinde oluşan Grek pantheonunda yerini aldı. Kuzeyli artemis daha çok Litvanya bölgesine hakim olmuş pagan tanrıçalarına benziyordu, Akdenizli Artemis ise Sümer tanrıçalarını andırır oldu. Güney paganlığına bu karakteristiği (pantheon oluşturma) veren şey, güneyde yerleşik hayatın daha eski olduğu gerçeğidir.

Türkler’in ilk dini inanışları, ormanlarda ve dağlarda mayalanmakla, kuzey paganlığına benziyordu. Bu benzerlik bir akrabalık neticesi ile olabileceği gibi, aynı coğrafi koşulların aynı itmelere sebebiyet vermesinden de ileri geliyor olabilir. Kanımca kızılderili inanışları ile Türk inanışları arasındaki benzerlik bir akrabalıktan, (ancak çok uzak bir akrabalık, Kızılderililer Türk değiller.) Druidizm ile Şamanizm arasındaki benzerlik “benzer şartlarda benzer olgular evrimleşir” prensibinden kaynaklanıyor.

Burada biraz konuyu dağıtalım (gerçi bayağı savruk ve dağınık oldu yazı, iyice dağıtalım demek istedim.) Wilhelm Schmidt, yaygın kanının aksine, (yaygın kanı: dinlerin evriminin kabaca animizm=> politeizm(çok tanrıcılık) => monoteizm(tek tanrıcılık) şeklinde olduğunu söyleyen kanı), dinlerin tek tanrıcılık(monoteistik tek tanrıdan biraz farklı bir tek tanrıcılık, kızılderili büyük ruhu ya da Türk Gök Tanrısı gibi biraz deus otiosus görünümü arzeden bir tek tanrıcılık)=> animizm => politeizm=> monoteizm modeline göre evrildiğini söyler. Ben de buna katılıyorum; ilkel tek tanrıcılık (urmonotheismus), toplulukların korkuları ve anlam veremeyişlerinden doğan bir “öte/ilahi güç” fikri üzerine kurulmuştu. Ardından topluluklar anlam veremedikleri ve korktukları her “şey”in şubelerden, sınıflardan oluştuğunu gördüler; her birine ayrı bir kişilikte tanrısallık atfettiler. Bu şubelerin birbiriyle olan sıkı ilişkilerini gördüklerinde de, tek tanrıcılığa dönüş yaptılar. Ki, bütün pagan dinlerinde Schmidt’in işaret ettiği gibi bir tek tanrıcılık motifi görebiliriz.

Schmidt’in modelini kabul edersek, Türkler’in gök tanrısının kökenlerini bu ilksel tek tanrıcı basamağa götürebiliriz. Ancak Gök Tanrı’nın bugün anladığımız Gök Tanrı haline gelişi, bozkır çağındadır. Topluluklar tanrılarını kendi yaşamları ve şartlarından yola çıkarak tasarlarlar. Söz gelimi, koylar, vadiler ve dağlarla bölünmüş, coğrafi sebeplerle tecrit edilmiş site devletleriyle örülmüş Yunan coğrafyası mecburen çok tanrıcılık doğurmuştur. Uçsuz bucaksız bozkıra inen Türklerse, o bozkırda kuşatan ve her şeye nüfuz eden bir tanrı fikrini edindiler; Gök Tanrı. Ki, “Teng Tengri” ilahisi ve çeşitli güneş-tan yeri motiflerinden yaptığım yorumla, Türkler için “güneş” ilk ilahi unsurdur, ancak tanrı değildir diyorum. (Tien, ten, teng, tan kelimesi “tan yeri” terkibinde hala yaşar. Kelimenin Çince kökenli olduğunu söylüyorlar, şimdi uzun uzun dillerin evrimi hakkındaki fikrimi yazmayayım, kısaca Çince ile Türkçe’nin Asyalı olmakla aynı kökten farklı yollara evrilen iki ayrı -ayrı kelimesine dikkat- dil olduğuna inanıyorum; bu iki dil ayrı olsa da çok temel bir takım kelimelerin iki dilde aynı olması normaldir.) Gök, “tan”a sahip olmakla, yaratıcı gücü kullanandır, iletendir. Bu güç (belki kut anlayışının kökeni) gök tarafından dağıtılır. Daha iyi anlaşılmak için diyebiliriz ki Gök Tanrı Hristiyanlıktaki baba tanrı; şafak, tan, güneş ile işaret ettiğimiz güç ise, kutsal ruhtur. Bu kişiliğe bürünmeyen, dolayısıyla tanrı olmayan, tanrıdan özge ve öte “kutsal ruh” motifi en moderninden en eskisine kadar neredeyse bütün dinlerde görülür.

Bugün, daha önce de yazmıştım, binlerce yıl sonra bile güzellikle alakalı bütün kelimelerimiz gökle ilişkilidir. Gökçek, gökçe, gökçen, gibi.

Hikmet Tanyu diyordu sanırım, tek tanrıcılık merkezi otoritenin tercihidir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, çok tanrıcılığın yanında gök tanrı kültü bir süre birlikte yaşadılar. Önce Hunlar, ardından Göktürkler tarafından (ikincisi daha güçlü ve etkin) kurulan merkezi otorite, Gök Tanrı kültünün artık şamanizm haline dönüşmüş çok tanrıcılık üzerine hakim olmasını sağladı. Çok tanrıcı şamanizmin Ülgen’i, Gök Tanrı’da eridi.  Ancak yıkılan merkezi otorite, şamanizm’in elini tekrar güçlendirdi, Gök Tanrı bir iz ve gelenek olarak yaşamakla birlikte, animizm ve totemizme yakın özellikler gösteren ruhçu ve transçı şamanizm, bugün hala Altay dağlarında yaşayacak şekilde nihai şeklini aldı. Ve Ülgen, bu defa tekrar doğdu, bizim bildiğimiz Ülgen olarak.

Tek tanrıclığın merkezi otorite ile ilişkili olduğuna dair bir delili de şöyle sunabiliriz; Anadolu’nun beylikler devrinde hakim olan batınilik-bektaşilik-gayr-i sünnilik vs. gibi akımlar, güçlü bir merkezi otorite kuran Osmanlı tarafından baskılanmıştır. Hatta diyebilirim ki, Türk tarihi içinde birbirine en çok benzeyen iki devlet Göktürk (Türk) devleti ile Osmanlı devletidir. Taşağıl‘ın, Çin alfabesinde Göktürkleri imleyen işaret ile, Osmanlıları imleyen işaretin aynı olduğu tesbiti, burada anmam gereken, önemli bir tespit.

Yani, Türk dininin anahatları şöyle:

Gök Tengri kültü. Tengri, halihazırda “gök” demek. Gök ile Tengri bir; buradaki Tengri, gökten bağımsız bir “karakter” değil, antropomorfik bir suret değil. (Tengri sözcüğü, daha sonra bir “cins isim” olarak kullanılacaktır. Sözgelimi Karaçaylar, “yer teyrisi, su teyrisi” şeklinde kullanırlar. Bu bakımdan Tengri-Tanrı, Allah sözcüğünün birebir eşdeğeridir.) Bu kült, Türk dini anlayışının merkezi kültü; hem ilkel tektanrıcılık çağında, hem sonrasında.

Animizm: Bütün “şey”lerin bir “tin” (tin hem ruh, hem nefes demek) sahibi olduğu inancı. Bu tin, bir “ruh havuzu” yaratır, bu ruh havuzunun en önemli “integral alanları”, yer-sub ve atalar ruhlarıdır. Ayrıca hayvanlar büyük önem taşır.

Antropomorfik (insan suretli) dönem: Umay, Ayzıt, Ülgen gibi karakterlerin ortaya çıktığı, insan suretli “ruh havuzu temsilcileri”nin tanrısal karakterler olarak göründüğü dönem.

İkinci Gök Tengri kültü: Merkezi otoritenin güçlenmesiyle, yerel mabudların tecrit ediciliğinden kurtulan, birleştirici, “etnik ötesi, ulusal tanrı” makamında bir “Gök Tanrı” figürü. Bilge Kağan, bu yüzden Umay’ı bir teşbih için kullanır, ancak Tengri’yi gerçek bir mabud olarak görür.

***

Ek: Sözcük Tabusu

Şamanizme dair araştırmalar yaparken en çok ilgimi çeken şey, sözcük tabusu.

Sözcük tabusu, belli bir sözcüğün anılmaması durumu. Genellikle kutsallıkla ilişkilidir.

Eski Türkçe’de kurda, “börü” denirdi. Ancak eski “şaman” geleneklerde, animist anlayış mevcut olduğu için her nesnenin bir ruhu, bir ıssı vs. vardır. Ad anıldığında, o ruhu ya da gücünü çağırmış olursunuz (invoke). O yüzden Türkler, bu kutsal ve korkulan hayvanın adını anmaktan imtina etmişler, onun yerine “kurt” demeyi tercih etmişlerdir ki kurt, elma kurdu gibi, zararsız, solucan nevi bir hayvandır, bu hayvanın ruhunun zararsız olduğu düşünülmüştür. (Hatta kurt da fazla yaygınlaşınca, adı anılmamaya başlamış, “canavar” (Farsça “canaver” yani “canlı”) kullanılmıştır.)

Yine, Anadolu’nun çoğu yerinde “cin” yerine “üç harfli”, “iyi saatte olsunlar” gibi, doğrudan adını anmaktan kaçınıcı tabirler kullanılır, sebebi budur. “Dağda gezen“, İç Anadolu’da “domuz” sözcüğü yerine kullanıldığına sık sık şahit olduğum söz öbeği. “domuz tabusu”nun göstergelerindedir. (O halde, “domuz”, sebebi, arkasında yatan süreç farklı ve tuhaf olmakla birlikte, çağımızda Türk kültürünün kutsallarından biridir tespiti yapıp keh keh gülebiliriz. Ben gülüyorum en azından.)

Bu sözcük tabusu örneklerini çoğaltmak mümkün, örneğin ism-i azam.

Direkt olarak İsrailiyattır. İbrani gelenekte, seslilerin nasıl okunacağına dair imler olmaksızın yazılan “yhwh” adı, yahve ya da yehova olarak söylenir ama gerçekte ne olduğu bilinmez. Zaten tanrının adının anılması çoğu zaman yasaktır, tabudur. İbraniler bunun yerine “haşem” derler, “isim”.

(İbrani geleneğinde aynı zamanda, etkilerini Hurufilikte de gördüğümüz, “sesin yaratma kudreti” motifi baskındır. Bu yüzden özellikle saklanır yhwh’nin doğru okunuşu, bir nevi sadece yüksek din görevlilerine açılan ve atadan döle sadece sözlü olarak aktarılan, yazmak zaruri olunca yhwh ile ikame edilen isimdir. Zira tanrının adı, yaratıcı kudretin mübariz olduğu ilk dışavurum olduğu için, ismin gerçek telaffuzunun bilinmesi, sözün “ilahi” kudretinin hak etmeyen insanlarca kullanılmasına sebep olacaktır, inanca göre.

İsm-i azam inanışı, İslam’daki İbrani izlerinden bir diğeridir.)

Son olarak, Abdulkadir İnan, bazı bölgelerde Altaylı kadınların kayınbabalarının vs. isimlerini anmasının yasak olduğunu belirtiyor. Gerçekte ne kadar uygulanmıştır bilmiyorum ama, Jabaghi Baj’a göre bir Çerkes ailesinde gelin kaynana, kayınbaba ve kayınbiraderlerinin adını söyleyemez imiş, bu da sözcük tabusuna bir örnektir. Gelinler kayınbabaya “pşı” yani prens, kaynanaya “guaşe” yani prenses-kraliçe, kayınbiraderine ise “pşıkoy” yani “prenszade” demeliymiş.

***

Ek: Demirci

Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm isimli eserinde, şunu söylüyor:

“Yakutlara göre şaman ile demirci bir yuvadandır. Başka Türk boylarının folklorunda da demirci önemli yer tutmaktadır. Kazaklar lohusayı albastıdan korumak için çekiç ve bir demir parçası alıp ‘demirci geldi, demirci geldi’ diye bağırırlar. Demircinin aletleri de, tıpkı şamanın davulu gibi, kutlu sayılır; her bir aletin koruyucu ruhu bulunduğuna inanılır. Demirin ilk keşfedildiği devirde demirci-usta sihirbaz olsa gerek. Mahmud Kaşgari’ye göre Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka Türk boyları demiri takdis ederler ve demirle ant içerlerdi…”

Ki, demircinin hükümdar olma motifi, Orta Asya kaynaklı bir motiftir. Müellifini hatırlayamadığım dünya tarihi ansiklopedisinde, bu durumu, göçebe Asyalıların meritokrasiye dayalı yaşam tarzını benimsemelerine dayandırıyorlardı.

Ben de, bir taraftan “eski Türk dini İslam’a çok benzer” temalı goygoy, diğer yandan eski Türk dinine dair en ufak lafı tehdit olarak algılayan kafa (Sözgelimi Mehmet Şandır’ın, 2008 yılında MHP için “partimizde asla şamanistlere yer yok” lafı vakidir. Sanki şamanist olmak ahlaksız vs. olmakmış gibi. Büyük bir terbiyesizlik; Ermeni düşmanı değilim ama, Ermeni aday gösterebilen bir parti, milliyetçi olup, şu lafı ettirir mi temsilcisine?) derken, bunalmış, bir öykü kaleme almaya girişmiştim, “Ak Don: Bir Modern Zamanının Öyküsü“, 3 bölümünü yayımladım, hala sürüyor. O öyküde, bir “Demircioğlu”nun ağzından, bütün bu meseleye, bir “türkü” ile değinmiştim, kendimce. Yazıyı onunla bitirmek istiyorum, umarım faydalı olur:

Dağlarıma kastı nedir devranın
Yaylaya çıkılıp gezilmez oldu
Yekinin erenler, erler davranın
Yağı nerden basar sezilmez oldu

Kol kalkmaz eyledi yaşlıyı yaşı
Akıncılar atsız gözcüler şaşı
Koma ha diyende gavurun başı
Altmış batman gürzle ezilmez oldu

Yad ele yar ettim Hind’i Yemen’i
Kabusa değiştim kutlu kömeni
İt Barak soyunun dokuz tümeni
Bir kurt narasıyla bozulmaz oldu

Ak dona bir kara leke bulaştı
Kutlu yolun izi Yek’e bulaştı
Tavlama bir soysuz teke bulaştı
Göğümde atmacam süzülmez oldu

Yoldaşlık dağıldı yitti nökerlik
Acuna yeğ oldu bunlu mezerlik
Tanrılar çağında ettiğim erlik
Küfürden sayıldı yazılmaz oldu

Okunan yadırgı irfanı şimdi
Kurdoğlu çakalın sütünü emdi
Bilinmez kurt soylu kağanlar kimdi
Sözü bengütaşa kazılmaz oldu

Börüye “sus!” dendi, itlere “ürü!”
Aradı Yalquzaq kendine sürü
Deve yavrusuna ağlayan börü
Eniği öldü de üzülmez oldu

Demircioğlu’yum karardı göğüm
Yaşadığım boşa, boştur öldüğüm
Kam Ata’nın düşte attığı düğüm
Aklımda, gönlümde çözülmez oldu…

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Çeşitli Ulusların Köklerine Dair

Esen olsun.

Dil Üzerine III başlığı taşıyacak yazımı Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin başlıklı kitabındaki görüşleri ile harmanlayacağım. Ancak bu kitabı baştan okumam gerekiyor ve işlerimin yoğunluğu sebebiyle üçüncü bölümü tamamlayıp yazıyı bitiremedim. Bunun yerine, daha önce yaptığım gibi, tukcesivarken.com okurunun ilgisini çekebileceğini düşündüğüm başka bir konuya dair ufak bir yazı yazacağım.

Tarihte çeşitli ulusların kökenleri, isimleri vs. tartışmalıdır. Etimoloji, arkeoloji gibi bir çok disiplinden faydalanılarak bu ulusların kökleri vs. tespit edilmeye çalışılır. Benzer yöntemlerle, bir kaç tartışmalı ulus hakkında söz söyleyeceğim ancak, notlarımın derlemesinden ibaret olan bu yazı, akademik değildir. Yazının sonunda, ilgili okur için faydalı olabilecek kaynaklara değineceğim.

I. Macarlar

Kafkasya ile bağlantıları olan bir topluluktur. Akrabalıktan ziyade, bir zaman aynı sudan içmişlik, aynı dağın(Mingitav, yani “bengü dağ”, “ebedi dağ”. Elbruz olarak da bilinir.) gölgesinde at koşturmuşluk.

Mesela, Macarların oluşturan unsurlardan biri olan Türk kökenli Kabarlar (Kabarların Türk olduğu ilmi olarak kesindir,  Kabarlara ait olduğu düşünülen bir yazıt Romanya’nın Macar bölgelerinden birinde bulundu. Dileyen okur, Alsószentmihály yazıtını araştırabilir. ), Çerkes yazar Jabağhi Baj tarafından Çerkes Kabardeyler ile ilişkilendirilir, ilişkilendiren sadece o değildir zaten. Kendisi, mealen şöyle de bir tespit yapar; “Çerkeslerde sınıflı toplum yoktur, asalet vs. gibi kavramlar bize Macarlar yoluyla geldi. Kabardeyler bu Macarlardan Çerkesler arasında kalan grupların bakıyesidir.” Efendim doğrudur, Çerkes kültürü uzun bir zaman boyunca neredeyse anarşik bir özellik sergilemiştir. Ve bugün de, pşılık vs. gibi kurumlar ve asalet iddiaları bir şekilde Kabardeylere gider dayanır.

Ben bunu okuduğumda, araştırma yapmak istemiştim ancak pek bir kaynak yoktu ulaşabildiğim. Tek aklıma gelen, Macarca’daki “hajra” narasının bir Kabardey şarkısında da kullanıldığıydı. (meşhurdur, a hajra hajra hajra) Bu alanda yapılmış bilimsel bir çalışmadan daha sonra haberdar oldum, o kitaba yazının sonunda değineceğim.

Öyleyse diyebilirim ki: Macarlar Türk değildirler, aralarına Türk kökenli uluslar karışmıştır ve Bizans kaynaklarında Macaristan’ın “Türkiye” olarak anılmasının sebebi, bu Hazar kökenli ulusların Bizanslılar tarafından iyi bilinmesidir. (Ki, bir Hazar, kağıt üzerinde de olsa, Bizans imparatoru seçilmişti.) Bunun yanında Macar kimliğini oluşturmakta daha sonra göçen Alanlar ve Macarlardan önce ovada bulunan Avarlar da katkıda bulunmuştur. “Öz Macar” olarak tanımlayabileceğimiz çekirdek ise, Ural dilleri konuşan, aristokrat yapı olarak Türklerden etkilenmiş bir etnisitedir. (Alanlar, Kabarlar ve Hunlar’a, yazının devamında değineceğim.)

II. Alanlar

Kendilerine “as” dedikleri için bugün Asya kıtası “Asların ülkesi” olarak anılmaktadır, Kafkasya’nın ötesinde bunlar güçlü bir krallık kurduklarından ve Yunanlılar tarafından, Kafkasların ötesi “Asların ülkesi” olarak adlandırıldığından.

Bir de anladığım kadarıyla, Karaçaylar arasında, kendilerini “Alan” olarak tanımlamak yaygın. Alanların kökenlerine dair tartışmalar da var gerçi, ki İskitlerden Sarmatlara, Kafkasya civarında kurulan devletler tek bir etnik kimliğe ait değillerdir, Otokton kafkas halkları, İrani halklar ve Orta Asyalı Türk (Türk isminin belirmesi öncesi Türkler, usulen Türk diyorum.) unsurlar her zaman karışıktır. Bu açıdan, Alanlar bir etnik grup değil, etnik topluluklar şemsiyesi ve aralarında Türkçe konuşanlar bugüne Karaçaylar olarak gelmiş olabilir.

Mesela Karaçayların “Hey alanla gazavatka turganbız” (ey alanlar, gazavata [savaşa] durduk) anlamında bir şarkıları vardır. Gördüğünüz gibi gayet anlaşılır bir Türkçe. Ruslara karşı başkaldırış zamanından yadigar bir “cır”.

Ve etnik olarak nasıl bir karışma olduğunu aynı şarkıda, şuradan anlıyoruz: “altın çaçlı, kök közlüle, kaydasız?” (altın saçlı, gök[mavi] gözlüler, nerdesiniz?) (şarkının Karaçay Ağbaş Otarlanı Omar tarafından seslendirilen kaydı bende ve internette mevcuttur.)

Görüleceği gibi fenotip açısından Avrupai tip çok baskın ki, savaşa çağıran adam sarı saçlı, gök gözlülerden dem vuruyor. Ve bu derece karışmış olmalarına rağmen, üstelik “Türkçe zayıf bir dildir” gibi iddialar olmasına rağmen, dillerini koruyor olmaları ilgi çekici.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bugün Osetlerin Alanların torunları olduğu yazılır, çizilir. Ancak Karaçaylar da kendilerine Alan derler ve Karaçay Türkçesi’nde baskın yapı Kıpçak olmasına rağmen, Çuvaş esintilerinin olduğu da söylenir. Buradan hareketle, etnik olarak homojen olmayan Alan grubunun iki torunu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, büyük Alan göçleriyle sürekli batıya göçen Alanlar, Vandallarla birlikte “Vandal-Alan krallığı”nı Afrika’da kurmuşlar. Bunun yanında, daha yakın tarihlerde Macarlara katılan Alanların izini Macaristan ve Romanya’da, “yaş” ve benzeri telaffuz edilen yer isimlerinden sürebilirsiniz. Jász denen bu halk uzun süre kendi dilini (Osetçe ile akraba) Macaristan’da konuşmuş ve bugünün Romanya’sında Iaşi şehrine ad vermişlerdir.

III. Kabarlar

Hazar denizi civarından Avrupa’ya ve Kafkasya’ya yayılan bir Türk grubu.

Anlaşılan o ki, daha evvel değindiğim gibi, Hazarlar egemenliğinde bir vassal özelliği gösteren Kabarlar, Hazarlar’a isyan ediyorlar ve sürülüyorlar. Bunlardan, Kuban bölgesinde Macarlar ile birleşip aşağı Don, Kırım, Besarabya yolu ile Macaristan’a gidenleri, Arpad’ın önderliğinde Macar krallığı olmaya giden devletin asil sınıfını oluşturuyorlar ki, tekrar edecek olursak Bizans zamanında Macaristan’a Türkiye denmesi ve Macar asillerinden “Türk prensleri” diye bahsedilmesinin sebebi bu.

Macarlarla ilgili kısımda değindiğim şeylere burada değinmeyeyim.

Bu Kabarlardan başka bir grup ise, Kafkasya’da kalıp, bugün Kabardey – Qabardey – Kabartay olarak bildiğimiz Çerkes boyunun oluşumuna katılıyorlar ki, Kabardeylerin bir şekilde diğer Çerkes/Adige boylarından ayrılıyor olmalarının sebebi budur. (BKZ: Macarlar) Ayrıca, Kabardeylerden ayrılmış bir grup olan Besleneyler de, Kabarların kafkasya’daki varisleridirler. Kabardey pşı sülalelerinden en önemlisinin atası “İnal/Yınal” (ki Türkçe bir isimdir) oğlu “Beslan” (kimileri bey aslan diyor bu ismin kökenine) yönetiminde olduklarından Besleney ismini almışlar.

Dikkat edilmesi gereken bir şey var ki, aristokrat bir sınıf olarak Kabarların iki etnik grubun içinde, etnik kimlik/devlet oluşurken rol oynamış olması, Macarlar ya da Kabardeyleri türk yapmaz. İki ayrı etnik mayanın oluşumunda en etkin rolü oynamış, Macar milleti ve Kabardey boyunu oluşturmuş bir köktür Kabarlar, ancak bu kökten süren filizler Türk değil, Türk’le akraba farklı kimliklerdir.

Çengiz zamanı Moğollarından önce de, Kafkasya’da Türk nüfusu ve nüfuzu yoğun idi. Dolayısıyla, belirgin bir şekilde görüyoruz ki, en son gelen Nogaylar gibi gruplar keskin bir şekilde “Türk” iken, Çengiz Moğollarından önce orada olan Karaçaylar Türkçe konuşan ancak kültürel olarak Kafkas/Çerkes kültürünü yoğun olarak benimsemiş bir halk özelliği gösteriyor, Kabardeyler ise tamamen farklılaşmışlar.

Son olarak, kimi Çerkes soylarında ve kabilelerinde Türkçe isimlere rastlanmasının, Kafkas efsanelerine Türkçe isimler girmesinin sebeplerinden biri bu Kabarlardır diyebiliriz.

Bu isimlerden en önemlisi “Setenay”dır ki, Ufuk Tavkul’un Nartlar kitabında, Sete & Sata, Kıpçak ağızlarında “mercan” olarak açıklanıyor ve Kafkas mitolojisi karakteri Setenay’ın çocukluğunu “deniz dibi”nde geçirmesi ile uyumu işaret ediliyor. Bir nokta daha var ki, “sata”, kimi Türk ağızlarında “yada taşı” olarak bilinen taşın adıdır. (Ayrıntılı bilgi için Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm)

IV. Hunlar

Kimi kaynaklar, Akatziroi olarak Grek kaynaklarına geçen kavmin Hunların esas nüvesini oluşturduğunu söylerler. Ki, baktığımız zaman, bugün Romanya’ya dahil olan Acatari bölgesinde yaşayan “Szekel” macarları, kendilerine “Hunların gerçek torunları” derler.

Bu kelimeyi “hazar” kelimesine bağlayanlar olduğu gibi, “ağaçeri” olduğunu söyleyenler de vardır.

İlginçtir, İskandinav mitolojisinde ve bağlantılı Alman mitolojisinde, Hunların anavatanı, Dnyeper ya da İtil ötesinde, ya da bazen adı bilinmeyen bir ırmağın ötesinde, ormanların yaygın olduğu bir bölge olarak söylenir. (Mirkwood. Ki bu sözcüğü Tolkien ödünç alıp eserlerinde kullanmıştır.) Orman-Akatziroi-Ağaçeri-Acatari’de yaşayan Hun olduğunu iddia eden Szekeller; bunların hepsi bir araya gelince bu iddia kendisine ciddi ilmi deliller bulabilir gibi geliyor. Hele ki, bu ırmağın İtil olduğu iddiaları (ki tarihsel açıdan diğer verilerle uyumludur), Attila adının “İtilli” olarak okunması gerektiğine dair iddialar göz önüne alınırsa, oldukça aydınlatıcı olacaktır.

Hunlar Türk değil, Türkler Hundur bu arada. Hunları Türklerin dahil olduğu Altaylı kültür grubunun tarihi sahipliğinden başka bir yere ait kabul eden zihniyet, ilmi zihniyetten çok tavırlı zihniyettir.

Huncadan günümüze kalmış kelimeler ki genellikle isimlerdir (Bu hun kelimesi ile, hem Avrupadaki hunları, hem orta asya Hunlarını kastediyorum. Ancak tarihsel olarak belki iki Türk grubu bağlantılı olmayabilir, değindiğimiz gibi kimi kaynaklar Avrupa Hunlarının kendilerine Hun değil, Akatziroi,  “ağaçeri” dediğini söylüyor. Ak Hunlar ve bazen karşımıza çıkan Kızıl Hunlar için, bu ulusların “Hun” sözcüğünü korkutma ya da kendini yasallaştırma amaçlı kendilerine ad seçtiği söylenir. Uzun bir mesele, akademik standartları karşılayacak şekilde yazarım bir gün umarım.), kültürleri hakkında bildiklerimiz ile yoğurulunca bütün bu işaretler, Hunların Türk olduğunu kesinliğe yakın bir biçimde gösteriyor. Ancak bizim milliyetçilerin de düştüğü bir hata var, bütün Türk devletleri, bize Türk adını veren Göktürk adıyla bildiğimiz devlet de dahil olarak, farklı etnik grupları da bünyesinde barındırıyordu, dolayısıyla saf bir etnik yapıdan bahsedemeyiz. Ama bariz olan, birleştirici unsurun, “marka”nın, Türk yani Altaylı demeyi uygun gördüğüm “Turkic” zümrenin vurduğu damga olduğudur. İskitler için de, böyledir.

Bugünkü Çuvaşların Hunların (Avrupa Hunları) batıya göçleri esnasında geride kalmış bakiye bir topluluk olduğuna ve Çuvaşça ile Huncanın benzediğine dair tespitler gözardı edilmemelidir.

V. Avarlar

Avarlar, bence, yaygın görüşün iddia ettiği gibi Juan-Juanlar değildirler. Juan-Juanlar Türk-Moğol yapısının erken örneklerinden, yöneticilerin Moğol ya da Proto-Moğol olduğu bir federasyondur.

Avarlar, Eftalitler de denen, Akhunlar olarak bildiğimiz Türk-Moğol-İrani topluluğunun (ki bir çok dil konuşuyorlardı, genel geçer dil olarak ise, İrani bir dili seçmişlerdi. Bu açıdan, iskitlere çok benzerler.) Türk kısmıdır. Kafkasya yoluyla batıya, avrupa’ya göçmüşlerdir, Avrupa’ya göçenlerin Türk olduğunu biliyoruz. (Akhunları Uar olarak kaydeden belgeler var.)

Kafkasya’da kalanlarsa (İmam Şamil’in dahil olduğu etnisite. Bu arada bir bilgi vereyim, uzun süre boyunca Kafkasya ve Dağıstan’ın anlaşma dili Azerbaycan ağzı olmuştu. Bu açıdan Şamil’in Türkçe bildiğini varsayıyorum.) kendilerine özgü bir dil konuşurlar, bugün Alan adını nasıl Karaçaylar taşıyorlarsa, aslen “Avar” olmayan bu topluluk, Avarların ismini taşırlar.

***

Bu selam bu yazıda her zamankinden anlamlı oldu: Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu alanda faydalı olabilecek eserler:

Eski Macar Halk Müziğinin İzinde: Kafkas Karaçay Halk Müziği,(A Regi Magyar Nepzene Nyomaban) János Sipos – Ufuk Tavkul

Çerkesler, Jabaghi Baj

Tarihte ve Bugün Şamanizm / Materyaller ve Araştırmalar, Abdulkadir İnan

Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ahmet Taşağıl

Gesta Hungarorum

 

Sürü Kavramı Üzerine

Esen olsun.

Dil Üzerine – I başlıklı yazımı devam ettirme sözü vermiştim ancak, Bulgaristanlı Türk şair Recep Küpçü’nün “gitmek var dünya yüzünden” deyişi gibi, “dünya yüzünden” devam edemedim şimdilik. O yazıyı devam ettirene kadar, etimolojiye dair kafa yoruşlarımdan çıkan üç beş kırıntıyı okuyucu ile paylaşarak kendimi teselli etmek istiyorum. Bu vesileyle, Türk olduğu için öldürülen Recep Küpçü’yü de yad etmiş olalım,durağı uçmağ olsun.

Geçenlerde, (esasında şu yazıyı yazmaya oturmadan birkaç saat evvel, Kayseri-İstanbul yolunda) belgesel izliyorum. Şimdi bu İngilizler “sürü” diye çevirdiğimiz bir çok sözcük kullanıyorlar. Efendim brood var, flock var, pack var, herd var, swarm var. Bu fikir aklımı meşgul etti.

Günümüz türkçesinde hep “sürü” diye çeviriyoruz. Oysa, benim kabul ettiğim, takip ettiğim görüşe göre, göçebe-hayvancı bir geçmişe sahip olmakla, Türklerde daha fazla olmalıydı “sürü” kavramını karşılayan, nüanslara göre ayrılan sözcükler.

Sonra bir düşündüm. Evet, muhtemelen eski Türkçe’de daha fazla sözcük vardı. Ki, yukarıda İngilizce’den örnek verdiğim sözcüklerin hiç biri -sanıyorum- latin kökenli değil, hepsi cermenik mayasını muhafaza eden, ve fonetik benzeri kuzen sözcüklerinin iskandinav ve güney cermen dillerinde bulunabileceği örnekler. Eh, cermenik ulusların ataları da, eski Türklerin yaşam tarzına benzer bir yaşam sürüyorlardı, o yüzden onlarda fazla olması anlaşılabilir. Tabii, yetiştirilen hayvan türünün Orta Asya’dan daha çeşitli olduğu da bir gerçek, o yüzden çeşitlemelerin unutulmayıp muhafaza edilmesi de, anlaşılabilir.

Eski Türkçe’de “sürü”den başka “sürü” anlamını veren, aklıma gelen ilk sözcük, “yılkı”. cılkı, cılgı gibi kullanımlar da mevcut.

Sonra eski Türkçe’de mevcut olup, günümüzde türemiş kelimelerde muhafaza edilenler dışında kullanımı kalkan çoğul ekleri aklıma geldi. Bu ekler, -z, -s, -l, -en (an, un) ekleridir. Mesela, -z eki, ben’in çoğulu “biz”de görülür. (benim yakın olduğum bir görüş, oğuz sözcüğünün de benzer bir şekilde “okz” çoğul sözcüğünün bozulmuş hali olduğunu söyler.) -l ekinin ikilik anlamı veren (Arapça’da -eyn olarak vardır bu misalen. Zulkarneyn: zu sahip, karn çıkıntı, eyn çift; dolayısıyla “iki çıkıntı sahibi”. ya da “harameyn“, iki haram, yani mekke ve medine.) ek olduğu söylenir, verilen örnekler “el” ve “kol”dur ama şayialıdır benim gözümde. “Oğul” sözcüğü de, eski Türkçe, bildiğim kadarıyla çoğuldur, eril ya da dişil olmayan bir manada kullanılan “oğlan”ın çoğuludur. Ve “swarm” karşılığı, Türkçe, “oğul”dur. arıların oğul vermesi gibi.

Bir diğer çoğul yapıcı, ihtimal eski Hint-Avrupa dillerinden alıntı, -en, -an ekleridir. sözgelimi, Alp Er Tunga Sagusu’ndaki “uluşup eren börleyü” dizesindeki “eren”, erler anlamında, çoğuldur. Farsça’da –an, -en eki ile çoğul yapıldığını biliyoruz.

İlk aklıma gelen örnek, “budun”. “Bodun” olarak yazılan bu sözcük, “bodlar” yani d-c-y evrimi ile, “boylar” anlamına gelir. Bu aklıma geldiğinde, aklım hemen “koyun”a gitti, Kıpçak ağzı üzerine eğitim gören arkadaşım Tamer Yıldırım’la birkaç gün evvel “koyun” sözcüğünün evrimine ilişkin yaptığımız sohbetin de etkisi var sanırım bunda. Evrimi konusunda ufak tartışmalar olan bu sözcüğün, belki de, -un eki ile çoğul yapılmış bir sözcük olabileceğini düşündüm ki, “bağlam” içinde de, kanıtı vardır: Anadolu’da, halk ağzında “koyun”, çoğul ve tekil olarak kullanılır. “Koyunlar” demeye ihtiyaç duyulmaz.

Yine, avcı hayvanların sürüleri için kullanılan “pack” sözcüğü için, eski Türkçe’de “kol” sözcüğünün kullanıldığını düşünüyorum ama, bu yazıyı yazmak için etraflı bir tarama yapmadım (13 saatlik ıstıraplı İstanbul yolculuğu sırasında meşgale yaratmak için zihnimi taramam hariç.) dolayısıyla kanıt öne süremeyeceğim.

Hülasa, etimolojik araştırmayı “bağlamı da gözeterek” yapmayı seven bir amatör araştırmacı için, bu konu sanırım ilgi çekici bir konudur. Şahsen bu alanda ciddi ve oturaklı bir araştırma yapmak benim çapım ve yetkinliğimi aşıyor ancak,  yapılırsa Türkçe ağızlarındaki “sürü” kavramını karşılayan sözcüklerin bayağı bol olacağına eminim.

Dil Üzerine –II yazımda buluşana kadar, turkcesivarken.com okuru ile arayı soğutmamak için yazdığım bu yazının savrukluğu ve zayıflığını maruz görünüz.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Not: Hatırladığım anda buraya koymak istedim, Dadaloğlu’nun bir dizesinde “Kazın derneği dayanır mı şahana” ifadesinde “dernek” sözcüğü kaz sürüsü anlamında kullanılmıştır.

Altay Dillerinde Sayılar: bir sayısı (I)

Bilindiği gibi Türkçe, Moğolca, Mançu-Tuñuzca, Korece ma Japoncanıñ köken olarak tek bir dile dayandığı kuramıñ adı Altay Dil Kuramıdır, Korece ile Japoncanıñ ayrı tutulduğu duruma da Klasik Altay Dil Kuramı dénir. Buna göre, tüm bu diller Ana Altayca adındaki bir dilden ayrışıp gelişmiştir.

Ancak bu kuramıñ benimsenmesi bu deñli kolay olmamıştır. Nétekim, kurama bugün bile karşıt olan Türklük bilimcileri bulunmaktadır. Bunlarıñ yanında, eldeki vérilerle bu kuramıñ doğruluğunuñ ya da yañlışlığınıñ kanıtlanamayacağını savunan yansız Türklük bilimciler de vardır. Kuramıñ doğruluğuna güvenenler kendi içinde de ayrılık gösterir. Örneğin ayrı ayrı Koreceniñ veya Japoncanıñ Altay dili olmadığını tartışmış olanlar varlıklarını sürdürmektedir.

Savunucularıñ eñ dayanaklı kanıtı, Altay dilleriniñ tümünde ünlü uyumunuñ (eñ azından eski bir dönemde) bulunması veya sözcük diziminiñ “yüklem soñda” olması değildir. Daha çok; Çuvaşça dışındaki Türk dilleri ile Çuvaşça ma diğer Altay dilleri arasındaki r/z ve l-lç/ş karşıtlığıdır. Daha ayrıntılı söylemek gerekirse, diğer Altay dilleriyle geçmişiñ herhangi bir döneminde étkileşmemiş olan Çuvaşçanıñ /r/ ma /l, / sesleri yérine Geñel Türkçede /z/ ma /ş/ bulunurken, diğer Altay dillerinde, tıpkı Çuvaşçada olduğu gibi /r/ (Japoncada /r, t, l/, Korecede /r, l/) sesiniñ denk gelmesi durumudur. Bu karşıtlık, Ana Altayca için soñ derece önemlidir. Öte yandan, bu görüş içinde /r/’niñ mi yoksa /z/’niñ mi birincil olduğu tartışması Türklük bilimciler arasında çok kızışmış durumdadır ma bu konuda soñ söz daha söylenememiştir.

Karşıtlarınıñ ise eñ büyük çürütü, Altay dillerinde ana kavramlarıñ ortak olmaması sorunudur. Bu ana kavramlar arasında ilk béş sayı (1, 2, 3, 4, 5), ana organ adları (el/kol, ayak/bacak, baş/yüz, göz, ağız gibi), ilk basamaktan kandaş adları (ana, oğul, kardeş, baba gibi) gibi sözcükler sayılmaktadır. Clauson; tuttuğu sayımlamada Türkçe ile Moğolca, Moğolca ile Mançu-Tuñuzca ma Türkçe ile Mançu-Tuñuzca veya tümü için ortak tek bir ana kavramıñ bile olmadığını savunmuştur. Ancak alıntı olup olmadığından pék emin olmadığımız sözcükleri de alıntı saymış, daha da kötüsü yalñızca añlamlara bakıp bir dizin oluşturmuştur.

Yalñızca añlamlara bakıp dizin oluşturmak, yañlış olduğu gibi, añlamsızdır da. Çünkü ağızlar arasında bile aynı sözcük çok başka añlamlara gelebilmektedir (örneğin bir ağızda çav sözcüğü “haber” añlamına gelirken diğer bir ağızda aynı sözcük, “erkeklik organı” démektir). Bu nédenle, ana kavram da olsa, kimi sözcükler añlam kaymasına uğradığı için yérlerine yitirilen añlama gelebilecek başka sözcükler yéğlenebilir. Bunuñ örneklerini başka dil öbeklerinde de sıkça görmek olanaklıdır. Ancak çoktan uzun olmuş bir yazınıñ diğer dil öbeklerinden örnek getirmesi okuyucuyu sıkacak, yazarı da yoracaktır. Bu nédenle yalñızca Altay dillerine odaklanalım.

Bugünden örnek vérerek başlayayım. Ana bir kavram olan “anne”, bugünkü Türkiye Türkçesinde géñellikle ağızlarda ana biçiminde bulunmakta; batı yörelerde ma yazılı dilde daha çok anne biçimi kullanılmaktadır. Ancak, Arapça olan vâlide sözcüğünüñ de kullanılması, böyle bir kavramıñ yérini başka bir sözcüğe néce bıraktığını gösterir. Nétekim, daha az düzeyde ana bir kavram sayılabilecek baba sözcüğü de Arapçadan geçmedir, eskiden āpa (bugün déyimlerde kalan biçimiyle aba) ya da ata kullanılırdı.

Türk dillerinde ortak olmadığı bélirtilen kavramlar arasında sayı kavramları da yér alır. Gerçekten de Altay dillerinde sayılara karşılık gelen sözcükler, parça parça birkaçı dışında bir ortaklık barındırmıyor gibi görünmektedir. Üç dilde birden (Moğolca, Mançu-Tuñuzca ile Türkçede) ortak görünen yalñızca “4” sayısı vardır. Ancak, bu durum daha soñuçlanmış değildir; çünkü bu vérilen bilgi, yalñızca sayılara karşılık gelen sözcükleriñ ortak olmadığını söyler, oysa o sözcükleriñ herbiri diğer dillerde de kaymış añlamlara sâhip olabilir ma demin gösterdiğimiz örnekte olduğu gibi yérlerine başka sözcükler (belki bu kéz tümüyle) geçmiş olabilir. Örneğin, Türkçede “bir” añlamındaki bir sözcüğü, Moğolcadaki “her, herbiri; tümü” añlamına gelen büri sözcüğüyle karşılaştırılabilir. Görüldüğü gibi añlamları çok yakın, nétekim Moğollar “bir” için bugün nigen sözcüğünü kullanmaktadır.

Bu yazıda, yalñızca “bir sayısını” tartışacağız. Önce Türkçedeki bı̇̄r “1” sayısını Moğolcada, Mançu-Tuñuzcada, Korecede ma Japoncada arayacağız. Ardından bu yazınıñ diğer bölümlerini oluşturan yazılarda sırasıyla Moğolcaki nigen “bir” sayısını, Mançu-Tuñuzcadaki umūn “bir” sayısını, Korecedeki hana “bir” sayısını ve soñ olarak Japoncadaki hitotsu “bir” sözcüğünü diğer dillerde arayacağız. Şimdiden söyleyeyim, Japonca hito(tsu) ile Türkçe bir sözcükleri tümüyle denk sözcüklerdir! Birazdan bunuñ köken açıklamasını da yapacağım.

Türk dilleriniñ tümünde “bir sayısı” kavramı aynı sözcükle karşılanır: bı̇̄r. Tek ayrım, her Türk diliniñ kendine özgü ses değişimlerine göre sözcüğüñ biçim değiştirmiş olmasıdır. Tüm eski ağızlarda bu sözcük (Orhun ağzı, Eski Uygur ağızları, Karahanlı Türkçesi, …) b- ile başlar, çağdaş dilleriñ bir bölümünde ilk ses p- olmuştur. Eski ağızlardan yalñızca Karahanlı Türkçesinde /i/ uzundur, çağdaş dillerde ise yalñızca Yakutçada uzunluk korunmuştur. Soñdaki /r/ sesi Halaçça ve kimi Türkiye Türkçesi ağızları dışında hep korunmuştur. Çuvaşçada /r/ ikizdir çünkü Türkçede sayı adları, işlevine göre vurgu alır (ikki, yeddi, sekkiz, dokkuz gibi). Çuvaşçada pi̯rre̯, Azerbaycan Türkçesinde birədi “birlikte”, Tatar Türkçesinde pi̯rəy “herhangi bir”, Hakas Türkçesinde pray “tümü” ve Yakutçada da bı̇̄r “bir” biçimleriniñ bulunması nédeniyle, Çuvaş Türkçesi dâhil tüm Türkçeleriñ atası olan dilde, kısaca İlk Türkçede bu sözcük, *bı̇̄re̯ olarak tasarlanmalıdır (soñdaki /e/ sesi vurgusuzdur).

Moğolcaya baktığımız zaman “bir sayısı” kavramı başka sözcükle ifâde édiliyor. Ancak Türkçedeki démin söylediğim birtakım biçimleriñ añlamlarına bakınca “herbir, herhangi bir, tümü” gibi anlamlar yakalayabiliriz. Dahası, Türkiye Türkçesinde bile birey birey (Eski Türkçede biregü) ma bir bir ikilemelerinde “her; değme bir” añlamları olduğu görülür. O yüzden sayıları karşılaştırırken yalñızca “bir” añlamındaki sözcüklere değil, ayrıca Moğolcada “her, herbir, tümü” añlamdaki sözcüklere de bakmamız gerekir!

Gerçekten de Halha Moğolcasında bür “her; tümü” añlamında bir sözcük bulunur. Bu sözcüğü Orta Moğolcada buri ma Yazılı Moğolcada büri olarak buluruz. Bu da bize sözcüğüñ Eski Moğolcada *büri olması gerektiğini söyler. Moğolcada dudak ünsüzlerinden (/b, m, p/) soñra yuvarlaklaşma çok sık déñ gelinen bir durumdur (özellikle akıcı ünsüzler, /r/ ma /l/ varsa). Burada da görüldüğü gibi /ü/ sesi, bir dudak ünsüzü olan /b/’den soñra gelmiştir, dahası soñrasında /r/ vardır. Bu yüzden sözcük İlk ya da erken Ana Moğolcada *bı̇̄ri olarak tasarlanmalıdır (bu biçimiñ uzun ünlülü olup olmadığını bilemeyiz ancak öyle varsayarak yazımı sürdüreceğim). Türkçedeki sözcükleriñ Moğolca déñtaşları için soñda ek bir ünlü bulunması çok sık bir durumdur. Bu durum, Moğolca ile Türkçe sözcüğüñ önceden bu sese sahip olduğunu düşündürür. Ancak bunuñ gerçekten böyle olduğunu anca Türkçedeki biçimlerden añlayabiliriz, yoksa ünlü türemesi olması da olanaklıdır. Yukarıda İlk Türkçe biçimiñ *bı̇̄re̯ olması gerektiğini, yalñızca Türkçedeki biçimlere bakarak söylediğimiz için Moğolcadaki soñ ses /i/ niñ birincil olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dahası, İlk Türkçe soñ ses -e/-a iken Moğolcada buna déñ gelen ses -i olduğundan bu déñlik oldukça güçlüdür.

Ana/İlk Moğolca *bı̇̄ri ile İlk Türkçe *bı̇̄re̯ sözcükleriniñ tüm kurallar kapsamında tutarlı bir déñlik oluşturması Türkçe ile Moğolca sözcükleriñ éş kökten geldiğini güvence altına almaz. Bunuñ için daha çoğu gerekir, çünkü Altay Dil Kuramı, yalñızca Moğolca ile Türkçeniñ kandaşlığını değil, Mançu-Tuñuzcanıñ da kandaşlığını öne sürmektedir. Japonca ve Korece de dahil édilirse zaten bu déñlik tadından yénmez oluvérir!

Mançu-Tuñuzcada da “bir sayısı” yukarıda da söylediğimiz gibi çok başka bir sözcükle ifâde édilir: umūn. Bu nédenle başka bir añlamı gözetmeliyiz. Né yazık ki, böyle bir sözcüğe aday hiçbir sözcük bulabilmiş değilim. Mançu-Tuñuzca yazılı bélgeler açısından oldukça kısıtlı bir varlığa sahiptir, eñ érken örnekler de 17. yüzyıl gibi çok yakın bir târihe aittir. Yiñe de bu hevesimizi kırmasın çünkü eğer Japonca ile Korecede böyle bir sözcük bulursak, Mançu-Tuñuzcada bulmaktan daha değerli bir kanıt elde éderiz. Né de olsa, kurama karşı çıkıldığında Japonca ile Korece kuramıñ eñ zayıf halkaları sayılmaktalar. Eñ zayıf halkası, güçlü bir déñlik vérdiğinde istatistiksel olarak da daha olanaksız bir durumuñ kanıtı olacağı için bilimciler bu durumları oldukça kandırıcı bulurlar.

Korecede “bir sayısı” kavramı háná diye bir sözcükle ifâde édildiği için başka sözcüklere bakacağız. Ben ararken sözlüklerde önce “ilk, birinci, her” gibi añlamları aratıyorum. Gerçekten de bu işe yaradı, daha ayrıntılı aramaya gerek kalmadan bir sözcük bulabildim: piroso “ilk”. Bu sözcük gerçekten de çok ilintili görünmektedir çünkü ilk üç ses tam olarak uyum göstermektedir. Ancak, tabî ki sesler uydu diye sözcükler déñtaş ilân édilemezler!

Korece bir sözcüğüñ Türkçe ve Moğolca bir sözcüğe déñtaş olup olmadığını añlamak için ilk yapılması gereken sınama, geñel ses denkliklerini sağlayıp sağlamadığıdır. Çünkü alıntı olmayan sözcüklerde sesler diliñ kendi gelişimine maruz kaldığı için eñ geñel eşleşmeleri sağlar. Örneğin, Oğuz Türkçesindeki Arapça sözcüklerde söz başındaki /t-/ sesi korunurken Türkçe olan sözcüklerde söz başı /t-/ çoğu zaman /d-/ olur. Bu bize Arapça sözcükleriñ Oğuz Türkçesindeki bu gelişimden soñra dile girdiğini añlatır. Oysa İki dil arasında kandaşlık varsa, söz konusu sözcük iki diliñ de öz sözcüğü olacağından tüm sesçil gelişmeleri yaşamış olmalıdır ve kurallılığı bozmaktan geri kalmalıdır. Kısaca sözcük, iki dil arasındaki eñ ana ses gelişimlerini aksatmadan yaşamış olmalıdır.

Korece ile Türkçe arasında kurallı birçok ses denkliği bulunur. Bulduğumuz sözcüğe uygun olarak, Türkçe söz başı *b- yérine Korecede *p- bulunması beklenir. Ayrıca /r/ sesiniñ konumuna göre ya /r/ olarak korunması ya da /l/ olması yéterince geñel geçerdir. İlk hece ünlülerinde /i/ Korecede korunur. Bu bilgiler, bulduğumuz sözcüğüñ uygun biçimde ma añlamda olduğunu gösterir. Sözcüğüñ soñundaki +so eki ise Korecede bir yapım ekidir. Orta Korecede aynı sözcük pirıso olarak geçer. Bu nédenle Ana Korece biçimiñ *pı̇̄ri olması gerekir. Bunuñ da Türkçe ile Moğolcadaki biçimlerle né déñli uyumlu olduğunu görebiliyoruz.

Japoncada Tokyo dilinde “bir” añlamındaki sayı adı hitótsu dur. Orta Japoncada aynı sözcük fító biçiminde olup Eski Japoncada pyito biçiminden gelir. Japonca içinde gerçekleşen p- > f- > h- ses evrimi, Altaycadan Türkçeyede gerçekleşmiştir (h-‘li biçimler Halaç Türkçesinde korunur). Ancak bu dönüşümüñ ana nédeni Eski Japoncadaki /p/ sesi ile birlikte bir /y/ sesi olmasıdır. Bu da Ana Japoncadaki biçimde uzun bir /i/ sesi olduğunu gösterir. Söz başındaki /p/ sesiniñ tıpkı Korecede olduğu gibi /b/ sesinden geldiğini biliyoruz. Nétekim, Japonca ile Korece, Ana Altay dilinden diğer dillere göre daha önce ayrılmış olmalıdır. Kısacası, Japonca ile Korece birbirine diğerlerinden daha çok beñzemelidir. Démek ki Japoncadaki “bir” sayısı, Türkçedeki “bir” sayısını ifâde éden sözcükle bir ma éş imiş!

Toparlarsak, aşağıdaki dizini elde éderiz:

altay dillerinde sayılarKaynakça.
(yakında eklenecektir)

Dil Üzerine -I

Esen olsun.

Değerli Oktay Doğangün Bey sayesinde bu mecrada yazmaya başladım. Yeni bir mecrada yazmaya başlamak her zaman heyecan vericidir ama, bu defa daha kıymetli: Türkçe’ye dair ciddi bir kaygı taşıyan ve samimi bir tavırla emek veren insanların bulunduğu bir platforma bir şekilde dahil olmak, mutluluk verici.

İlk yazım olması sebebiyle, “dil meselesi”nin, ya da “Türkçecilik” meselesinin neresindeyim, ona değinerek, bu alandaki şahsi duruşumu özetleyeyim.

Esasında dünya dilleri arasında çok nadide bir yerde gördüğüm Türkçenin güzel ve üstün yanlarına değinmek istesem de, savlarımı temellendirmeye çalışırken vereceğim örnekler, başvuracağım kanıtlar vs. çok fazla yer tutacağı için, “Türkçe’yi seviyorum” demek ve neden sorusunu yanıtsız bırakmakla yetineceğim.

Öyleyse bu Türkçe sevgisi, Attila İlhan’ın da değindiği üzre, “yöntemsiz aydın olmaz” düsturu uyarınca, bir yöntem dahilinde, bilinçli bir tavır ve belki “ideoloji” bağlamında paradigma yaratmalıdır. Zira ben henüz aydın değilsem de, aydın olmaya çabalayan bir bilgelik arayıcısıyım.

Bu girişten sonra “Türkçecilik – Tasfiyecilik – Dilde Yenilenme – Dil Devrimi” bağlamında görüşlerimi sıralamaya geçebilirim.

Öncelikle, amatör bir etimoloji meraklısı olarak, söylemem gerekir ki saf bir dilin günümüz insanının bilişsel evrim basamağında kullanılması mümkün değildir. Zira sözcükleri, ilk tahlilde, sözcüğü yaratan toplumların “şartları” yaratır. Bir dilbilimci olan Tolkien, bu sebeple, yarattığı dile bir “hikaye”, dolayısıyla “gerçeklik” kazandırmak için Legendarium olarak bildiğimiz fantastik evrenini yaratmıştır: Sözcüklerin anlamı ve yapısı her dilde özgündür, ve yaratımları bir “ihtiyaç”ın itkilemesi ile olur. Bu, kimi “evrensel” olgu ve nesnelerin “çevirilebilir” sözcüklerle “kapsanması”nı getirir: Ölüm, bütün dillerde aynı anlama gelir, farklı sözcüklerle anlatılır. Ancak, yerelleştikçe ve özelleştikçe, sözlükte birbirinin karşılığı olarak gösterilen kelimeler, birbiri üzerine tam oturmaz: Bu nüansları yaratan, sözcüklerin “insan yaratımı gösterge”ler oluşu, dolayısıyla, kültürün ve onları yaratan toplumun ruh ikliminin ürünleri olmasıdır.

Bu konuda, Ziya Gökalp’in çok güzel bir tarifi var: “Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Sözcüklerin nasıl “onları yaratan milletin ruh ikliminin özgün yavruları” olduğuna dair, sık kullandığım bir kaç örneği vereyim.

Türkçe’de, “ay tutulması”ndan bahsederiz. “Ay kararması”, “ay yitişi” vs. değil de, “ay tutulması” deyimini tercih edişimizin köklerinde, eski Türk inanışları vardır: Animist Türkler, ay tutulmasının, kötü ruhların ayın ruhunu (ki bu ruh/ruhlar, “ay dede” tabirinde hala yaşar) tutması, yani tutsak etmesi sebebiyle ortaya çıktığını düşünüyorlardı. Öyleyse, “tutulmak” fiil çekimi, mot-a-mot bir çeviride kendisine karşılık bulabilir ancak, bu özel görevi, yalnızca “bağlam içinde” üstlenebilmiştir. (Ki, bu noktada E. T. Hall’un yüksek bağlamlı – düşük bağlamlı kültürler ayrımına dikkat çekmek gerekir. Yüksek bağlamlı kültürler için, sözcüklerin bu “çevrilemezlik” özelliği daha yüksektir. Türk kültürü de, kesinlikle yüksek bağlamlı bir kültürdür.)

Yine sık kullandığım örneklerden bir diğerini verip, devam edeceğim. Proto-cermen ve İskandinav anlayışına göre cehennem “büyük bir delik”, “herkesin gittiği yer”, “her şeyi yutan karanlık” idi. Hell kelimesi de, eski İngilizcede ve Proto-cermencede, eski İskandinav ağızlarında, hell, höll, hölle, hel gibi telaffuz edilmiştir. Bir de “çukur, delik” ne demek İngilizcede, ona bakın: “hole.” “Alayı, hepsi” ne demek? “whole”. Cehennem? “hölle”, “höll”, “hell”.

Aralarındaki telaffuz benzerliği bir rastlantı değil, aynı kökten türemiş olmalarındandır. Hatta tümü manasında “all”, toplanma yeri manasında “hall” da aynı köktendir. Ve bütün bu anlamca farklı kelimeleri linguistik açıdan birbirine bağlayan, hint avrupalıların cehennem anlayışıdır. Benzer bir şekilde, sesin “fonetik” mahiyeti “kalabalık”ı çağrıştırdığı için, belki ağız kalabalığı yaptığı için, Türkçe “topluluk” bildiren kelimelerde genelde “o” sesi mevcuttur: Ordu, toplum, toy gibi.

Eğer sözcükler doğrudan o dilin ilksel sahiplerinin ruh iklimi yavrularıysa, bir yerellikten söz etmek kaçınılmazdır. Dilleri yaratan kültürlerin özelliklerine göre, her dilin üstün ve zayıf yanlarının olduğu, bu noktada, kanımca şüphe götürmez. Bu konuda, yanılmıyorsam Ali Şir Nevai, Türkçe’nin müthiş bir fiil dili olduğunu söyler. Zira Türkler göçebedir, dinamiktir, sürekli eylemdedir. Aynı şekilde, eski çağlardan beri yerleşik hayat yaşayan toplumların fiilce zayıf, “kavram”ca zengin sözcük hazinelerinin olduğunu görüyoruz. Ya da, Türklerin sert bozkır koşullarında yaşayışı, Türkçe’yi sert bir fonetik atmosfere sokmuştur, o yüzden Fuzuli, Türkçe “nazik” söz söylemeyi, sert dikenden gül bitirmeye benzetir:

“Ol sebepten farisi lafz ile çoktur nazm kim
Nazm-ı nazük Türk lafziyle igen düşvar olur
Mende tevfik olsa bu düşvarı asan eylerem
Nevbahar olgaç dikenden berg-i gül ızhar olur.”

O zaman, kimi diller, yaşam ve ortam şartları değişince, bazı noktalarda zayıf kalacaklardır. Misalen Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde, tarımla ilgili sözcükleri neredeyse tamamıyle Farsça’dan almışlardır. Sözgelimi, temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türkler, süt dönüştürme tekniklerini (kımız, kurut/peynir, yoğurt) ilk bulanlar olmuşlardır. (Bunda, Orta Asyalıların genetik olarak, laktoza intolerant olmaya, yani normal süte alerjik reaksiyon göstermeye yatkın oluşları da pay sahibidir.) Bu yüzden Türkçe yoğurt, dünya dillerine geçmiştir.

Bu sebeple, saf bir dilin mevcudiyetini düşünmek dahi anlamsızdır. Zira bize “şimdi”, saf Türkçe gibi gelen sözler, çok çok eski yıllarda başka dillerden alınmış olabilir. (Eb, [ev], kadın gibi) Hatta, Altaylardan bir müzisyenle söyleşi yaptıktan sonra Türkiye’ye yolladığı selam olduğu için sık sık kullandığım “esen olsun” kalıbı, yarı Türkçe’dir: Esen, Farsça “âsân”ın Türkçe’ye geçmiş halidir. Uluslar arasında var olan iletişim, zamanında ancak kendi ilkel yaşayışının ihtiyaçlarını karşılayan sözcükleri yaratmış bütün ulusların, birbirlerinden sözcük alarak, birbirlerinin sözcüklerine karşılıklar yaratarak (calque), hasılı etkileşerek dillerini geliştirmelerini sağlamıştır.

Ancak bu, dilin öz dokusunun, ana damarının bozulmasına sebebiyet veren bir “melezleşme”yi tasvip etmeye sebep olamaz, olmamalı. Diller, yukarıda kör-topal, yüzeysel bir şekilde değindiğim sebeplerden, birbirine kelime vermek, birbirinden kelime almak zorundadır. (Mesela, toplumca düşük kabul edilen dillerden küfür ve argo sözler ya da o dili konuşanların uzmanlık alanına giren sözcükler alınır. Türkçe’de argo sözcüklerin ve müstehcen kimi sözlerin Kürtçe ve Rumca oluşu, denizcilik terimlerinin neredeyse tamamen İtalyanca ya da Rumca oluşu bu sebeptendir.) Ancak “tavır”, bir başka dili “yeğlemek”e dönüşüyorsa, dil için tehlike çanları çalmaya başlıyor demektir.

Çok daha fazla örnek vermek isterdim ancak kısa tutacağım, daha fazla açmayacağım. “Dilin doğal seyri” dışında, bir de, “yüksek kültür” mensuplarının çeşitli ihtiyaçları için alınan kelimelere değinmek istiyorum. (Bu defa, bu boyutun tarihi seyrine girmeyeyim.) Sözgelimi, şair olmaya hevesli bir genç, ve hayatını metin yazarı olarak kazanan bir profesyonel olarak, aynı anlamı ifade eden bir çok kelimeyi içeren bir havzadan beslenmek, her zaman yazdığım metnin kalitesini artırmaktadır benim gözümde. Edebi bir haz gayesi ile yazılan metinlerde, bu açıdan bence, saflık aranması yanlıştır. Aynı şekilde, felsefi ya da bilimsel metinler de, alanın karmaşasında, çok katmanlı bir dil oluşturma ihtiyacı sebebiyle, yabancı sözcüklerin çokça kullanılmasıyla örgüleştirilirler. Zira, nüans ayrımına göre çeşitli terimler yaratabilmek için, söz gelimi sosyolojik bir tasnifte, millet, ulus, budun ve hatta nasyonalite sözcüklerinin tamamı kullanılmak zorunda olabilir.

Bu açıdan, tavrım, “halk dili”nin mümkün olduğunca “ana Türkçe” soylu sözcüklerden oluşması, ancak dilin öteki katmanlarının, bir kere bu ana damar güvene alındığı için, serbest bırakılması yönündedir. Zira bu “ana damar” Türk ruhuna uygun bir olukta akmaya başlarsa, diğer katmanlardaki “sözcük alımı”, yabancı özentiliği ya da seviciliğinden değil, doğal ve ihtiyaçlar doğrultusunda bir minvalde gerçekleşecektir.

Öyleyse, dilde yenilenme ve Türkçe’yi tekrar “Türkçe” bir oluğa oturtma nasıl gerçekleşmelidir, ne zaman gerçekleşmeldir gibi sorulara, bir sonraki yazımda cevap vermek üzere, N. Sami Banarlı’nın Türkleri “ülkeler fethederken kelimeler de fetheden” bir millet olarak tanımladığını hatırlatarak yazımı bitiriyorum. Büyük bir heves ancak dar ve elverişsiz bir zaman çizelgesi ile giriştiğim bu yazının savrukluğu ve eksikliği sebebiyle, okuyucunun affına sığınıyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Tuna Bulgarcası ‘tĭverim’ sözcüğünüñ kökeni ma añlamı

Tuna Bulgarcası ile Volga Bulgarcası, daha öncesinde Ana Bulgarca diye adlandırılan bir dilden gelişmişlerdir ma Volga Bulgarcası bugünüñ Çuvaş Türkçesine evrilmiştir. Ana Bulgarca, géri kalan Türk dilleriniñ atası olan Ana Türkçedeki /z/ ile /ş/ sesleri yérine /r/ ile /l, lç/ seslerini barındıran bir dildir ma bu iki diliñ atası olan İlk Türkçe de bu türden bir dil olarak düşünülmektedir (Bu konudaki tartışmalar için: [Tekin, 1987][Bozkurt, 2005][Ceylan, 1997][Ölmez ma Tekin, 2003]).

Bu yazıda Ana Bulgarcadan gelişen ma bir R-L dili olan Tuna Bulgarcasında geçen, türlü yazılışları твиримь /tvirim/, твиремь /tvirem/, тверимь /tverim/ olan sözcüğü irdeleyeceğiz.

Sözcüğü, Talat Tekin “dokuzuncu” olarak añlamlandırmıştır [Tekin, 1987]. Sözcükte görülen т /t/ ile в /v/ damgaları arasında vurgusuz bir /ı/ sesiniñ olduğunu varsayarak, sözcüğüñ soñundaki takıyı, Eski Türkçede +nti veya +nç karşılığı olan (bkz. birinç/birinti “birinci”), Bulgar Türkçesindeki dizim sayı eki +em/+im diye almıştır. Bu durumda, Talat Tekin, tĭvirem biçiminiñ eski bir *tovur/*tĭvır ‘dan geldiği soñucuna varmıştır. Söz içi /v/ sesiniñ de Bulgar Türkçesinde kurallı olarak /g/ sesinden geliştiğini bildiği için *togur biçimini kurmuş, bunuñ ise İlk Türkçe *tokur “dokuz” biçiminden geldiğini savunmuştur.

Bence, Talat Tekin’iñ bu kökenlemesi kesinlikle taplanamaz. Bunuñ nédeni, Bulgar Türkçesiniñ hiçbir döneminde söz içi olup da iki ünlü arasındaki /g/ sesiniñ /k/ sesinden geliştiği bir örnek bulunmamıştır. Bulgar Türkçesinde söz içi /k/ sesleri kurallı olarak /h/ olmaktadır (bu yazı boyunca anılan ses dönüşümleri ve örnekleri için [Ceylan, 1997]).

Tüm bu bilgiler ışığında, Talat Tekin’iñ /g/ sesini /k/ sesinden getirmesi, sözcüğü bilinen tek örnek yapacağından dolayı, kandırıcı olamamıştır. Bu yazıda ben тверимь /tĭverim/ sözcüğü için başka bir kökenleme öne süreceğim. Daha ilginci, añlamınıñ “dokuzuncu” değil, “dördüncü” olduğunu göstereceğim.

Sözcük, Bulgar Hanları Dizini adıyla bilinen bir çeviride geçmektedir. Metin, özünde Yunanca yazılmış olsa da hanlarıñ adları ile ay/yıl adları Tuna Bulgarcası olarak bırakılmıştır. Eski dönem Türkçeleriñ tümünde olduğu gibi Tuna Bulgarcasında da ay adları sayılarla anılıyordu. Kaldı ki metinde geçen tüm sayılar da bu duruma uymaktadır, o yüzden bir ay adı olarak geçtiği kesin olan bu sözcüğün de bir sayınıñ dizim eki almış biçimi olması gereklidir.

Sözcüğüñ, Talat Tekin’iñ savunusu yañlış olduğu için İlk Türkçe *tokur “dokuz” biçiminden gelmeyeceğini düşünürsek, Bulgar Hanları Diziniñde anılmalan 1, 2, 4 sayılarından biri olması gerekir. Ancak bu sayılardan yalñızca 4 (dört) ses olarak uyabilir, çünkü dört sayısı İlk Türkçede *tȫrt olarak geçmekte ma tĭverim sözcüğü gibi /t/ sesiyle başlamaktadır. Dört sayısı; Tuna Bulgarcasıyla yazılmış başka yazıtlardaki sayı adlarına baktığımızda, toutom “dördüncü” olarak, Volga Bulgarcasında töwerim “dördüncü” olarak, ardından Çuvaşçaya baktığımızda ise tĭvatĭ “dört” olarak geçmektedir.

Çuvaşçada, uzun /ȫ/ sesiniñ çift ünlü /*öve/ olup soñrasında /ö/ ma /e/ ünlüleriniñ evrimine uygun olarak /*ĭva/ olduğu bilinmekte olup Çuvaşça biçim buna tam añlamıyla uyar. Volga Bulgarcasındaki *töwert biçiminiñ de buna uyduğu görülür. Ancak ben bu ara aşamalarıñ biraz daha değişik olduğunu göstereceğim. Çünkü Çuvaşçadaki biçimde /r/ sesi yoktur (nitekim çekim eklerinde bile kurallı olarak söz içi -rt- ses öbeği -t- olur). Volga Bulgarcasında bu durum gözlenmediği gibi töwerim sözcüğünde -r- değil -t- düşmüştür! Gerçekte, bunlar Türklük bilimcilerce açıklanması gereken durumlar iken, ya kimse bu konuya değinmemiş ya da herkes bunu göz ardı étmiştir.

Tuna Bulgarcasındaki biçim, *tourt “dört” sözcüğünden gelip kuşkusuz ünlüyle başlayan ek alınca -rt- söz öbeği, tam da Çuvaşçada olduğu gibi, -t- olmuştur. Buradan, Çuvaşça biçimiñ özünde Tuna Bulgarcasındaki *tourt biçimine dayandığı açıktır. Çift ünsüz /ou/ sesleriniñ yiñe Çuvaşçadaki /o/ ile /u/ sesleriniñ dönüşümlerine uygun olarak /ĭva/ olabileceği de oldukça açık olup, tüm Türklük bilimcilerce taplanacak niteliktedir.

Bu durumda Volga Bulgarcasındaki *tövert biçimi başka bir biçimden gelmelidir!

İşte bu biçimiñ, Tuna Bulgarcasında, Bulgar Hanları Dizinindeki тверимь /tĭverim/ sözcüğü olduğunu düşünüyorum (bu, aynı yérdeki diğer yazımlarıñ yañlış yazım olduğu añlamına gelir). Bu durumda Tuna Bulgarcasındaki tĭverim biçiminiñ Volga Bulgarcasında töwerim olması yéterince kandırıcı bir açıklamadır.

Démek ki, Tuna Bulgarcasında dört sayısı için iki biçim yaşamıştır. Biri tourt olup Çuvaşçadaki tĭvatĭ olarak bugüne gelmişken, diğeri tĭvart olup Volga Bulgarcasında töwert olarak bulunmuş ancak Çuvaşçaya geçmemiştir. İşte bu Çuvaşçada yaşamayan Tuna Bulgarcası biçim olan tĭvart “dört”, tıpkı Volga Bulgarcasındaki töwert “dört” sözcüğünde olduğu gibi, ünlüyle başlayan +im dizim sayı ekini alırken /t/ sesini düşürmüş, böylece Bulgar Hanları Dizininde tĭverim olarak “dördüncü” añlamında geçmiştir, önceden sanılan “dokuzuncu” añlamında değil.

Bu köken açıklaması, ayrıca Volga Bulgarcasındaki /r/’li biçim ile Çuvaşçadaki /t/’li biçimiñ néden birbirine uymadığını açıklığa kavuşturmaktadır.

Kaynakça.

[Ölmez ma Tekin, 2003] Mehmet Ölmez, Talat Tekin. “Türk Dilleri: Giriş”. İstanbul 2003.
[Tekin, 1987] Talat Tekin. “Tuna Bulgarları ve Dilleri”. Ankara 1987.
[Ceylan, 1997] Emine Ceylan. “Çuvaşça Çok Zamanlı Ses Bilgisi”. Ankara 1997.
[Bozkurt, 2005] Fuat Bozkurt. “Türklerin Dili”. İstanbul 2005.
[Poppe, 1924] N. Poppe. “Die TschuwassischenLautgesetze”. AM-1: 775-782 (1924).
[Klaproth, 1828] Klaproth. “Comporision de la langue des Tchouvaches avec les Idioms turks”. 1828.
[Schott, 1841] Schott. “De lingua Tschuwaschorum”. 1841.
[Aşmarin, 1898] N. İ. Aşmarin. “Materialı dlya issledovaniya çuvaşskogo yazıka”. Kazan 1898.
[Gronbech, 1902] V. Gronbech. “Die langen Vokale der Wurzelsilbe”. KSz. 4: 229-240 (1902).
[Ramstedt, 1922] G. J. Ramstedt. “Zur frage nach der stellung des tschuwassischen”. JSFOu 38 (3): 3-34 (1922).

Dil Derneği’nin Çapulcu Konusundaki Ciddiyetsizliği

Türkiye sıradışı günlerden geçiyor. Bir yanda demokratik tepkilerini bugüne dek görülmemiş barışçıl ve mizahlı tavırla ortaya koyan bir topluluk, öbür yanda büyüteçle şiddet olayları arayan, bütün güzellikleri görmezden gelmeye gayret eden, hükûmete karşı olanlarla devlete karşı olanları kasten ayırmayan iktidar ve yanlıları. Demokrasimizin derekesi kılavuz istemediği gibi medyamızın hâli de aynen meydana çıktı. Üç maymunu oynamaktan öte ne derece araştırma özürlü olduğu şu “çapulcu” meselesiyle görüldü. Sosyal medya, hızlı ve eşzamanlı yayılım bakımından habercilik tarihinde görülmemiş bir seviyede. Ancak, yalan ve yanlış haberlerin aynı süratle yayılması da bir vaka.

 

Geçenlerde bir iddia ortaya atıldı: “TDK, Başbakan’ın ‘çapulcu’ çıkışından sonra genelağ sayfasındaki ‘çapulcu’ maddesinin tanımını ona uygun olarak değiştirmişmiş.” Sosyal medyada bu haber çok hızlı yayıldı tabii. İşin kötüsü bu yanlış habere konvansiyonel medya yer verdi. Haberci/gazeteci unvanını taşıyanlar lütfedip sözlüğe bakmadılar. Bunun bir diğer çıkarımı da, evlerinde veya işyerlerinde sözlüğe sahip olmamalarıdır ki işi sözcüklerle hadiseleri aktarmak olan kişiler için bu, kusur değil ayıptır.

 

Bu kepazelik Dil Derneği’nin de katılmasıyla bir aşama daha ileri gitti. Dil Derneği kurucularından ve yönetim kurulu başkanı Sevgi Özel 6 Haziran 2013 tarihinde bir yazı kaleme aldı. Bir paragrafı şöyle:

“…Basılı sözlüğünde, “Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı: ‘Bütün çapulcu alayı başka kasabalara gittiler.’-S.F. Abasıyanık” biçiminde olan sözcüğün tanımı ve tümce örneği bir anda “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem.’ -N. F. Kısakürek” olmuştur. Resmi TDK’nin akademik sanlı dilcileri öylesine hızlı, “bilimsel ve bilim etiğine” saygılı çalışmışlar ki “çapulcu” sözcüğüyle doğrudan ilişkili, “çapul, plaçka, plaçkacı, talan, yağma, yağmacı…” gibi sözcükler arasında bağlantı kurmaya zaman bulamamışlardır. Resmi TDK sözlüğünde ilgili sözcüklerin, bilgisunardaki 6.6.2013 günlü tanımları bunun kanıtıdır…”

Bu acınası bir sav idi. Demek ki, TDK’yı muhalefeten kurulmuş Dil Derneği, ya TDK’nın son sözlüğünden bîhaberdi ya da bile bile çamur atıyordu. İkisi de affedilemezdi.

İşin aslı şu:

TDK 2005’te yayımladığı 10. baskısında “çapulcu”yu şöyle tanımlamış: “Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı”

TDK’nın internet sitesinde ne yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı”

Anlam değişmiş. Ama itham etmek için yeterli değil bu. TDK’nın son baskısı olan 11. baskısına (2011) bakmalı. Bakıyoruz ve görüyoruz ki tanım internette yazanla tıpatıp aynı. Yani, TDK bu sözcüğün anlamını bugünlerde Başbakan’ın demecinin ardından değil tam 2 sene önce değiştirmiş. Bu demektir ki, son olaylarla bu tanım değişikliğinin zerre kadar alakası yok.

 

İşte Dil Derneği sözlükçülükten bu denli uzak. Elinde son baskı TDK sözlüğü de yok. Ama yine de eleştirebilme akıldışılığına düşebiliyor. Veyahut, “denizi yakamasam da cızlatırım” tavrıyla çamur atma hevesine giriyor. Konvansiyonel medya, burnunun ucunu görmediği gibi sözlüğe bakma alışkanlığının olmadığını bize acı acı aşikâr ediyor. Hükûmet demokrasiden ne rütbe bîbehre olduğunu azılı polislere karşı kör kesilerek gösteriyor. Yandaşlar ise bir çanak sevdasıyla pirincin içindeki taşları ayıklamayı değil çuvalı taştan ibaret göstermeyi tercih ediyor.

Bütün bunların olduğu ortamda kitaplarıyla, saygı dolu insanlarıyla, kucaklayıcılığıyla ve hiçbir kategorizasyona indirgenemeyecek insancıllığıyla çöllüklere su taksim ediliyor.

Maksem yeniden suyla doluyor.

Haziran 2013

 

SÖZLÜKÇÜK

dereke: Aşağı seviye (“derece” yukarı seviyeyi ifade ederken, “dereke” aşağı seviyeyi belirtir. Bu bakımdan “derece” ile “dereke” birbirinin zıddıdır.) 

bîbehre: Nasipsiz, mahrum

genelağ: İnternet

 

 

Baturalptürk

baturalpturk@hotmail.com