• avatar

    Türk Dil Devrimi – 1
    Daha béğeni yapılmamış.

    tarafından 9 Ekim 2011 gününde yazıldı, 437 kéz okundu.
    Bu yazıdaki görüş ve tümceleriñ sorumluluğu, yazarıñ kendisinde olup, burada yér almasıyla Türkçesi Varken Topluluğu'nuñ Türkçecilik açısından çoksesli bir yérlik olması amaçlanmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sıra kültür konularında devrimler yapmaya gelmişti. Dil kapsamında ilk devrim alfabe üzerineydi. Burada harf devriminden ayrıntılıca söz etmeyip yalnızca Mustafa Kemal’in 9 Ağustos 1928 günü İstanbul Gülhane Parkı’ndaki söylevini vereceğim:

    “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.  Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılamayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindesiniz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehâl pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığınızın asarına yakın zamanda bütün kâinat şahit olacaktır. Buna katiyetle eminim. Siz de emin olunuz.”

    Mevzumuz “Dil Devrimi” olduğundan “Harf Devrimi”ni ele almıyorum. Şimdi Dil Devrimi’ne geçmeden önce, Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu göstermemiz gerekiyor.Yıllar boyu halk ile aydın kesim arasında bambaşka bir hâl alan Türkçe nihayet Tanzimat döneminde en esaslı tepkilere sahne olmaya başladı. Fransız İhtilali ile yayılan nasyonalizm akımı dolayısıyla Osmanlı aydınları da kendi ülkelerinde uluslaşmanın gereklerini düşünmeye koyuldular. Dili sadeleştirme hakkında öncü isimlerden biri olan Şinasi gazetelerde halk diliyle seslenmeye başlamış ve sade bir dil kullanmıştır. Başkaca, Ziya Paşa, Osmanlı imlasına aşina olmak için Arapça-Farsça bilmek zorunda olunduğundan yakınmıştır. Nâmık Kemal, Nergisî gibi önemli Türk edibini anlamanın, yad dille yazılmış Gülistan’ı anlamaktan daha güç olduğunu belirtmiştir. Sözgelimi, Nergisî’nin “düşündükçe” sözünün yerine “dest-i endîşe, hîzümpare-i mülahaza ile tahrik-i ateşdan-ı efkâr ettikçe” ifadesini kullanması ne denli ağır ve güç anlaşılır metinler kaleme alındığına güzel bir örnektir. Nâmık Kemal gibi donanımlı, Türkçe’yi iyi bilen ve hatta süslü yapıtlar yazan bir yazarın metinlerin anlaşılmazlığından şikâyet etmesi dikkate şayan:
    “… İki sahifelik bir yazı okumak için herkesi seksen defa Kamus’a (Arapça Sözlük) veya Burhan’a (Farsça Sözlük) müracaat mecburiyetinde bulundurmak niçün marifetten madud olsun? (sayılsın?)”

     

    Ahmet Mithat Efendi, Osmanlı Lisanı içindeki Arapça-Farsça dilbilgisel ögelere izin verilmemesi gerektiğini işaret ediyor. Bir ifadesi de şöyle:

    “Gele gele Osmanlı kitabeti o dereceyi bulmuştur ki, kaleme alınan her şeyi ne Arap ne Acem ve ne de Türk anlamayarak, bu lisan, yalnız birkaç zat arasında tedavül eder bir lisan-ı hususi hâline girmiş ve azlığın çokluğa tâbi olması darbımesel hükmündeyken, bu azlık çokluğu kendisine tâbi etmek davasına düşerek, nihayet milleti lisansız bırakmıştır.”

    Şemseddin Sami, sadeleşmeyi savunan, telif ettiği angın “Kamus-ı Türkî” adlı sözlüğünde pek çok eski Türkçe sözcüklere yer verip onları ihya etmenin elzem olduğunu savunan, bunun yanı sıra kıyıda köşede kalmış kullanılmayan yabancı kelimatı sözlüğüne almayan, Doğu Türkçesi’nden de sözcüklerin alınabileceğini belirten  bir yazıneridir. O, Lisan-i Osmanî tabirini de sakat bulmaktadır:

    “Osmanlı lisanı üç lisandan, yani Arabi, Farisî ve Türkçe lisanlarından mürekkeptir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilahîyeye ve tabiata aykırı olan bu tabir ekseri kavaid ve inşa kitaplarında ve buna benzer kitaplarda zikr ve tadâd olunuyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç lisandan mürekkep bir lisan dünyada görülmemiş şey!
    Hayır hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Akvam ve ümem beyninde olduğu gibi, elsine beyninde dahi muhtelif derecelerde yakınlık ve münasebet bulunup, her bir kaç lisan bir zümre teşkil eder. İmdi söylediğim lisan elsine-i Turaniye zümresine mensup Türk lisanıdır, Buna birinci derecede Arabi ‘den ikinci derecede Farisi ‘den bazı kelime ve tabirler girmiştir. Lakin bu kelime ve tabirler ne kadar çok olsa lisanın esasını değiştirmez. Mesela İspanyolca ve Portekizce’de o kadar Arapça bulunuyor ki bunların cemi büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lakin mezkûr lisanlar Arabî ile falan lisandan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensup müstakil lisanlar addolunuyor.
    Kezalik İngilizce’de hemen yarı yarıya Fransızca kelime bulunduğu halde İngiliz lisanı Cermen zümresine mensup bir lisan olup, Fransızca’ya yabancı addolunur. Her lisanın mehuz ve müstear kelimelerine bakılmaz esası olan tasrifatına bakılır.”

    Bu arada 1876 senesinde hazırlanan “Kanun-i Esasi”nin 18. ve 68. maddelerinde devletin dilinin Türkçe olduğu ve memurların Türkçe bilmelerinin şart koşulduğu belirtiliyordu. 18. madde şöyle diyordu:

    “Tebaa-i Osmaniyenin hidemât-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

    Ziya Gökalp de dilde bir değişimin yapılmasını gerektiğini, mevcut durumun bir ‘lisanî hastalık’ olduğunu beyan etmiştir. Ziya Gökalp’e göre, millî lisan İstanbul lehçesine dayanır ama sorun yine de bitmiyor:

    “İstanbul’da iki Türkçe var: Biri konuşulup da yazılmayan İstanbul Lehçesi, diğeri yazılıp da konuşulmayan Osmanlı lisanıdır. Acaba millî lisanımız bunlardan hangisi olacaktır. Bu ikilik lisanî bir hastalıktır. Lisandaki ikiliği ortadan kaldırmak için şu iki şeyden birini yapmak lazım: Ya yazı dilini aynı zamanda konuşma dili hâline getirmek yahut konuşma dilini aynı zamanda yazı dili hâline koymak.
    Bu iki şıktan birincisi mümkün değildir. Çünkü İstanbul’da yazılan lisan tabii bir dil değil, Esperanto gibi suni bir dildir. Arapça, Acemce ve Türkçe’nin kamuslarını, sarflarını nahivlerini birleştirmekle husule gelen bu Osmanlı Esperantosu, nasıl konuşma dili olabilsin? O hâlde yalnız bir şık kalıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili hâline getirmek. Zaten halk muharrirleri, bu işi eskiden beri yapıyorlardı. Osmanlı edebiyatımızın yanında, halk diliyle yazılmış bir Türk edebiyatı, yedi asırdan beri mevcuttu.”

    İstiklal Marşı’nın yazarı büyük şair Mehmet Akif Ersoy da dilin yalınlaştırılmasının kaçınılmaz olduğunu söylemekle beraber anlaşılmaz bir başka dile yeniden kayılmaması için de ikazda bulunuyor:

    “ ‘Mehmed Beyin hanesine leylen fürce-yâb-duhul olan sârık, sekiz adet kalîçe-i giran-bahâ sirkat etmiştir’ deyip de ‘ Mehmet Beyin bu gece evine hırsız girmiş, sekiz halı çalmış’ dememek âdeta maskaralıktır. Elbette halkın anlayabileceği bir dile başvurulmalı idi. Ancak, bir icmal-i siyasî de Çağatayca yazılmamalı idi. Çünkü bunu da kimse anlamayacaktı.”

    Görüldüğü gibi 1939 yılındaki Tanzimat Hareketi ile dilde sadeleşme akımı başlamış ve bir dolu Osmanlı münevveri akıma destek vermişlerdir. “Genç Kalemler”den Ömer Seyfettin, ulusal temalı koşuklarıyla Mehmet Emin Yurdakul gibi edipler de bahsettiğimiz akımın önemli köşe taşlarındandır. Elbette ki yukarıda yazılanlar kazandan bir kepçe nispetinde azdır. Ama genel havayı, fikriyatı gördürmesi açısından gereklidir.

    Bu akımın zirveye ulaştığı ve en keskin, en köktenci, en etkili değişimler Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde geçirilen 1932-1938 arası dönemdir. O âna dek tartışılagelen dilbilgisel, sözlüksel ve yazımsal meselelere biçim değiştirici çareler bu dönemde üretilmiştir. 11 Temmuz 1932 gecesi Çankaya Köşkü’nde ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ hakkındaki konuşma bittikten sonra Atatürk oradakilere sordu:
    “Dil işlerini düşünecek zaman gelmiştir. Ne dersiniz?”

    Ve dil çalışmaları fikrî mecradan fiilî sahaya aktarılmaya başlanmıştır. Türk dili layık olduğu hürmeti bu dönemde görecek, kendisi araştırılacak, incelenecek, taranacak ve sonunda başkalaşım geçirecekti. Daha sonra da yeni Türk devletinin yenileşen dili de daha pek çok terakkiye önü açılmış vaziyette ileriki kuşaklara devredilecekti.

    Sonraki aşamayı bir başka yazımda anlatacağım.

     

    SÖZLÜKÇÜK
    angın: ünlü, meşhur (TDK Türkçe Sözlük)
    yad: yabancı (TDK Türkçe Sözlük)
    yazın eri: edip, yazıncı (TDK Türkçe Sözlük)
    koşuk: şiir (TDK Türkçe Sözlük)
    Batur ALPTÜRK
    baturalpturk[kıvrım]hotmail[nokta]com

    Değerleme:

yukarı çık