Türkçesi Varken yérliğinde néler var?


Değerli Türkçeseverler ile Türkçeyle ilgilenenler,


Yérliğimize ilk kez konuk oluyorsañız, bu dizeleriñ yañında kendimizi tanıtmada başlangıç olabilecek konuları sunuyoruz. Bizim ereğimiz, görüşümüz artı kendimize biçtiğimiz görevimiz ile ilgili sorularıñız için yukarıdan Biz Kimiz? sekmesine bakabilirsiñiz.


Anabétiñ aşağılarında soñ köşe yazılarını artı salıkları göreceksiñiz. Kimi araştırmacı üyelerimiziñ de yazılarını yayınlıyoruz.


Yazışmalık bölümümüz ise; Türkçemiz, öbür Türkçeler ile bunlarıñ öteki dillerle olan étkileşimleri konusunda üyelerimiziñ yazıştıkları yérdir. Burada Türkçe kökenli olmayan sözcüklere Türkçe karşılıklarıñ
(1) ağızlardan dérleme yoluyla,
(2) eski dönemlerden diriltip uyarlama yoluyla,
(3) öbür Türkçelerden alıntılama yoluyla ya da
(4) Türkçeniŋ biñyıllardır süregelen kuralları doğrultusunda yéñi sözcük türetme yoluyla
elde édilmesiniñ yanında, ayrıca, sözcükleriñ kökenleri, tümce yapıları, dilbilgisi, yazım kuralları gibi çok önemli konularıñ işlendiğine tanık olabilirsiñiz.


Yazışmalığa üye olmak için tıklayın!


Bir Kitabımsıya Reddiye Yâhut Kadir Mısıroğlu’nun Cehâleti Daha béğeni yapılmamış.

Doğrusunu söylemek gerekirse sert bir dille yazdığım bu yazıyı Kadir Mısıroğlu oğlunu daha yeni toprağa vermişken yayınlamak çok hoşuma gitmiyor. Kadir Bey’e baş sağlığı ve sabır dilemekle birlikte dil meselemizin acılarımızı ve sevinçlerimizi aşan bir öneme sâhip olduğunu hatırlatırım.

Kadir Mısıroğlu Beyefendi’nin Bin Uydurma Kelimeyi Boykot Yâhud Doğru Türkçe Rehberi adında bir kitabı var. Bu kitabın sonundaki boykot edilecek sözcüklerin dizelgesi sanal ortamda dolaşmakta ve Türkiyeli İslâmcılara bu dizelgeden yararlanarak dillerindeki bir takım piç sözcükleri kapı dışarı edip yerlerine asâletli sözcüklerin kullanılması öğütlendiğini gördüğüm için mezkur eseri satın aldım.

Bu 160 sayfalık kitabı okurken çelişkilerin, mantık hatâlarının, câhillik ürünü belirlemelerin altını çizmek için kullandığım kalemimdeki uç biteyazdı. Ama Kadir Bey bu yanlışlarını yanına, yöresine topladığı gençlere, konuk olduğu televizyon izlencelerinin seyircilerine yaymayı bir türlü bitirmiyor.

Bu yazının zikri geçen bilgi kirlenmesinin önüne geçilmesinde azıcık da olsa bir katkısı olmasını umuyorum.

Uydurma Dediği Sözcükleri Kullanma Çelişkisi

Kadir Bey hangi sözcüğü kullanıp, hangi sözcüğü kullanamayacağımız konusunda çok dil döküyor. Ama kendisi de boykot edilmesini salık verdiği ve zât-ı âlîlerince uydurma diye nitelenen diriltme, derleme ya da türetme sözcükleri kullanmıyor değil… (Yeni sözcükleri neden bu biçimde bölümlendirdiğimi ileride açıklayacağım.) Diyelim ki Kadir Bey konuşma yapacağı zaman daha anlaşılır olmak için arada bir ağzından özet, çoğul gibi sözcükleri kaçırıyor. (Fakat kimileyin de uydurma dediği sözcükleri konuşurken kullanan gençleri azarlıyor.) Bunu çelişkili bir davranış olarak görme yanılgısına düşmedik diyelim. Peki Kadir Bey, yapıtlarında neden kimi uydurma sözcükleri kaleminden kaçırıveriyor? Yazar, inceleyeceğimiz kitabında terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullandığına göre herhâlde amacı konuşurken yaptığı gibi anlaşılır olmak değil…. Kadir Bey’in bu yapıtında kullandığı uydurmacalardan misâller vereyim.

“Bu maksad daha sonra yayınlanacak olan bir başka eserimizde…” 

(Sayfa 24)

Yayın sözcüğü 1935 târihli Osmanlıca’dan Türkçe’ye Cep Kılavuzu adlı sözlükte öneriye sunulmuş bir uydurmadır. Kendisine soru yöneltilirken “Kürt sorunu” diyen bir genci “Ne sorunu? 1000 yıllık mesele kelimemiz varken niçin sorun uydurmasını kullanıyorsun?” diyerek azarlayacak kadar dil konusunda duyarlı(!) üstâdımız az önce saptadığımız onca ücrâ Arapça kökenli sözcüğü kullanıyor da yayınlamak yerine neşretmek diyemiyor mu?

“…zekâ, espiri ve idrak pırıltılarını taşıyan, şiire, edebiyâta ve atasözlerimize kadar yerleşmiş…” (Sayfa 26)

Atasözü mü? Nerede bizim İslâm menşeli darb-ı mesel kelimemiz?

“Herkes bu sözlükdeki uydurma kelimeleri kullanmaya icbâr edildi.”

(Sayfa 42)

Sevan Nişanyan’ın ilk kullanılma örneğini Cumhûriyet gazetesinin 1933 yılına âit bir sayısında saptadığı bu sözlük uydurmacası yerine neden kamus demiyor üstad?

“Eski İslâmî dergileri karıştıranlar derhâl bu gerçekle karşılaşırlar.”

(Sayfa 73)

Dergi sözcüğü 15. yüzyılda Mercimek Ahmet‘in yaptığı Kâbusnâme çevirisinde “Açılıp dürülen sofra” anlamında geçmekteyken 30’larda kendisine yeni bir anlam verilerek diriltilmiştir. Mecmuâ kelimemize ne oldu?

“…İslâm’dan evvelki devrenin başarılarının mübâlâğa edilmesi olmuştur.”

(Sayfa 101)

Başarı sözcüğü de 30’larda uydurulmuştur efendim! Muvaffakiyyet demeniz lâzımdı.

“Bir kere doğru olan kelimeyi kullan, muhatabının anlamamış olmak ihtimâli varsa, ayrıca bir açıklama yap.”

(Sayfa 124)

Açıklama sözcüğü de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

TTüaçıklamak “ilan etmek” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

Açıklamak: Ketm etmemek, şüyu bulmak, alenen söylemek.TTüaçıklamak “açık konuşmak” [ Kamus-ı Türki, 1900]

Açıklamak: 1. meydana çıkarmak, izhar ve ilan eylemek, 2. açıkdan ve aşikâre söylemekYTüaçıklama “izah” [ Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935]

Tü açık +lA-TTü aç-

 aç-

Not: “İzah etmek” anlamına 1930’lardan önce rastlanmaz.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

“Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazadır’.” 

(Sayfa 29)

 

Tahakkuk etmek anlamında türetilen ve Osmanlıca’dan Türkçe’ye Karşılıklar Kılavuzu adlı sözlükte kullanıma sunulan gerçekleşmek de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

 

Bütün bu sözcükleri kullanmışken üstâdımız kitabında şöyle buyuruyor.

“Bugün lisan mes’elesinde tezadsız bir müslüman ehl-i kalem bulmak -âdetâ- imkânsız hâle gelmiştir.”

(Sayfa 72)

Doğrudur ve görüldüğü üzere bu tezatlı ehl-i kalem müslümanlara Kadir Bey de dâhildir.

“Adamın üç beş yanlışını buldun da ne büyük iş yaptın!” diyebilirsiniz. Ancak ne yazık ki bu sunduklarım Mısıroğlu’nun yanlışlarının oluşturduğu denizde bir damlacık bile etmiyor.

“Kur’an Menşeli Kelimeler” Söylemi

Kitapta sıklıkla dilimizdeki Arapça kökenli sözcüklerden Kur’an menşeli kelimeler diye söz edilmekte ve onlara bir kutsallık yüklenmektedir.

Kur’an kültürünün malı olan kelimelerimizin yaşaması….” (Sayfa 20)

“…nisyâna terk edilmek istenen kelimelerin -pek çoğunun- menşelerinin yüce Kur’an’ımız olduğu hatırlanırsa…” (Sayfa 26)

“Dînî te’sirleri izâle etmenin en tabiî bir îcâbı olarak menşei Kur’an olan kelimeleri millî hâfızadan silmenin lüzûmu devrimbaz kafalarda yer edince…” (Sayfa 46)

“…islâmî kelimelere düşmanlıktan geri kalmıyor.” (Sayfa 53)

“…menşei Kur’an-ı Kerim olduğu için atılıp…” (Sayfa 81)

Türklerin müslümanlaşarak dillerine çokça Arapça kökenli sözcük aldığı doğrudur. İyi de bu sözcükler bütün Türkler tefsir ilmiyle uğraştığı, anlamını bilerek Kur’an’ı kıraat ettiği için mi Türkçe’ye girmiştir ki Müslüman bir Türk bu sözcükleri Kur’an menşeli kelimeler diye adlandırıp kutsasın?

Bu sözcükler menşelerine, kökenlerine göre anılacaksa onları Arapça kökenli sözcük diye anmak dilbilimsel açıdan en uygun olanıdır. Ebu Cehil diye anılan şahıs da Kur’an menşeli dediğiniz kelimelerle konuşmuyor muydu?

Diyelim ki kitapta sıklıkla yinelendiği üzere Arapça kökenli sözcükler yerine Türkçe kökenli sözcük kullanmaya çalışan değme yazar Türkçe’yi İslâm’dan uzaklaştırma gibi hâince bir emelle hareket ediyor, Arapça kökenli her sözcüğü İslâm’ın kökünün kazınması adına yok edilmesi gereken bir kalıntı olarak görmek gibi bir mantıksızlıkla hareket ediyordu. Öyle olsa bile sizin buna tepki olarak bu sözcükleri kutsamanız da başka bir mantıksızlık değil midir?

Kelimenin mukaddesi, melûnu, islâmîsi, gayriislâmîsi, asili, piçi olmaz.

Bir kere yazarın Kur’an menşeli diyerek kutsadığı sözcüklerin çoğunu Araplar İslâm öncesinde de kullanıyordu.

Şekspir tarafından türetilip İngilizce’ye armağan edilen 1700 sözcük Şekspir’in malı diye pekâlâ anılabilir. Bir sözcüğe Kur’an menşeli diyeceksek o sözcüğün Arapça’nın târihinde ilk defâ Kur’an’da kullanılmış olması gerekmektedir. Sanıyorum ki Hutame, Sekar gibi sözcükler bu cinstendir.

Tutup da hayat sözcüğüne Kuran menşeli kelime deyip onu kutsamak abestir. Hayat sözcüğü Kur’an’ın dili olan Arapça’dan alındığı için kutsal oluyorsa dilimizdeki hayat kadını deyimine ne demeli? O da kutsal mı?

“Batı Dillerinden Giren Kelimelere Îtîraz Etmiyorlar!” Yalanı

Yazar, kitabında sıklıkla, Türkçe’yi özleştirmek ereğiyle sözcük türetenlerin Türkçe’ye girmiş Batı kaynaklı sözcüklere ses çıkarmadığını yinelemektedir.

“Avrupa lisanlarından alınmış kelimeler bu boykotun dışında bırakıldığı gibi dipdiri kelimelere karşılık bulunamadığı takdirde yeniden Avrupa menşeli kelimelerin alınmasında bir beis görülmedi.” (Sayfa 42)

“Arapça’ya karşı olanlar nedense Avrupa lisanlarının bu sûretle dilimizi istilâ etmesine ses çıkarmamaktadır.” (Sayfa 80)

“Fakat böyle Hristiyan milletlerin lisanlarından alınmış kelimeleri değiştirmek -her nedense- hiçbir devrimbazın aklına gelmemiştir. Bu durumun tek istisnâsı yoktur. Çünkü onların husûmeti Arapça’ya ve -biraz da- İslâmî eserlerde bol bol kullanılmış olan Farsça kelimeleredir.” (Sayfa 82)

“Gâyeleri İslâm Kültürü’nün millî hâfızadaki izlerini bir an önce silmekten ibâret olan devrimbazların…” (Sayfa 113)

“Bu durumu, menşei İslâm kültürü olan kelimeler için kaale almayarak onlara îlân-ı harb edenler, Türkçemize Avrupa lisanlarından geçip de aynı şekilde millî hâfıza ve şuurda yoğrulan kelimelere ses çıkarmamaktadırlar. Bu durum, onların Türkçecilik peşinde koşmakta olmayıp, İslâm düşmanlığı sâikiyle hareket ettiklerini ispât eder.” (Sayfa 118)

Ne ilginçtir ki, Kadir Mısıroğlu’nun bu savı yine kendisi tarafından çürütülüyor!

“Elimizde, ‘Türk Dili’ isimli derginin Ocak 1978 târihli 316. sayısı vardır. Bunun son kısımlarında ‘Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılıklar‘ başlığı altında yeni uydurulmuş bir alay kelime vardır.” (Sayfa 122)

Ve yazar bunu yazdıktan sonra, biraz aşağıda adres, alarm, anektod, dedektif, espri, fraksiyon, ideoloji, kampüs, kanalizasyon… gibi Batı kaynaklı sözcüklere önerilen karşılıklardan örnekler veriyor. Bu dergide Batı kaynaklı sözcükleri karşılamak için ne kerte emek verildiğini anlamak isteyenler Hamza Zülfikâr’ın şu yazısını okuyabilirler.

Aydın Köksal da 60’larda İngilizce asıllarının dilimize geçmesini önlemek için bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım gibi yaklaşık 2500 Türkçe bilişim sözcüğünü türetip dilimize armağan etmiştir. Kadir Bey yâhut Cumhûriyet dönemi boyunca dil konusunda yapılan çalışmaların istisnâsız hepsinin baştan ayağa zararlı olduğunu orada burada dillendiren dilbilirler bu sözcükler hakkında ne düşünüyorlar? Onları da boykot mu etmeliyiz? İngilizce asıllarını dilimize geçirsek daha mı iyi olurdu? Yoksa Osmanlı döneminde tıp terimlerine yaptığımız gibi bu kavramları karşılamak için Arapça asıllardan sözcükler mi uydurmalıyız?

Oktay Sinanoğlu, yayınladığı Fiziksel Kimyâ Terimleri Sözlüğü‘nde de kendisi tarafından Batı kaynaklı terimleri karşılamak için türetilen sözcükleri paylaşmıştır.

Demek ki neymiş? “Bu kelime uyduranların kaffesi sâdece Arapça, Farsça menşeli kelimeleri değiştirmeye çalışıyor. Batılılaşma sevdâlısı oldukları için Batı menşeli kelimelerin dilimizi istilâ etmesi umurlarında değil!” gibisinden bir çıkarım yanlış oğlu yanlış imiş.

Sözcük Diriltmek Sapıklıkmış(!)


Yazar Kelime Hortlatma Sapıklığı diye bir başlık atmış ve bu başlığın bulunduğu sayfanın hemen yanıbaşındaki sayfada şunları söylemiş.


“Halbuki lisan da, bütün içtimâî müesseseler gibi tabî bir tekâmüle tâbîdir. Yeni ihtiyaçlar, birtakım yeni kelimelerin ve ifâde şekillerinin doğuşuna âmil olduğu gibi, dinamik olan hayat, bazı kelimeleri de -tâbir câizse- bir nev’î ‘lisânî mevta’ hâlinde getirir. Bâzı inkılâbcılar ve onların İslâm’dan nefret ifâde eden sakîm zihniyetleri bu ilmî gerçeği kaale almadan, kadim Türkçe’deki artık nice zamandan beri ölmüş bulunan sayısız kelimeyi hortlatma yoluna dökülmüştür. Meselâ ‘Acun, tin, us, ıs‘ gibi kelimeler Türkçe’mizde bir zamanlar kullanılmışve bunlar yerlerini ‘Dünyâ, ruh, akıl ve sâhib‘ kelimelerine terk etmişlerdir. Bu gibi kelimelerin bâzıları Yunus Emre gibi İslâm Medeniyeti’ne girişimizin ilk asırlarında yaşamış kimselerin eserlerinde yer almış bulunsalar da, gerçek böyledir. Bunlar, artık ölü kelimelerdir.” 

(Sayfa 102)

Yânî birçok Türkçe metinde hattâ ezici çoğunluğu Osmanlı Türkçesi ile yazılmış metinlerde geçen Türkçe kökenli sözcükleri dolaşıma sokanlar, diriltenler sapıkça bir iş yapmış. Çünkü bunlar kullanımdan düşmüşmüş.

Mâdem ki kullanımdan düşen sözcükleri dile tekrar sokmaya çalışmak sapıklıktır. Günümüzde kullanımdan düşmüş olan ve Kadir Bey’in bu kitabında kullandığı terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullanmak, dolaşıma sokmak, diriltmeye çalışmak da sapıklık değil midir?

Şu ifâdeyi dikkatle okumanızı ricâ ediyorum.

“…Yahudiler tam iki bin yıl sonra, çoktan ölü hâle gelmiş bulunan İbrânice’yi hem lisan ve hem de yazı olarak ihyâ etmişlerdir.” (Sayfa 84)

“Yahudiler, iki bin yıl sonra, bâzı hahamlar dışında hiç kimsenin bilmediği İbrânice’yi -hattâ sağdan sola yazılan yazısıyla birlikte- ihyâ edebilmişlerdir. Dâvâsına sâhip bir millet böyle olur.” (Sayfa 120)

Buradaki koskocaman çelişkiyi yazıp kendimi yormam bile gereksiz. Ama gene de sözümü eksik etmeyeyim.

Kadir Bey, târihî Türkçe metinlerde geçen Türkçe kökenli olduğu hâlde kullanımdan düşmüş kimi sözcüklerin günümüzde diriltilmeye çalışılmasını kelime hortlatma sapıklığı diyerek aşağılıyor ama ölmüş koskocaman bir dili diriltenleri övüyor. Bak sen şu işe!

Kadir Bey, İsrâilliler bu ölü dili diriltilirken çağdaş kavramları karşılamak için hiç sözcük uydurmadı mı zannediyor?

“Kendi lisânının mantığına sâdık kalarak tankdabbâbetelefonhâtıfelektriğkehribatotomobilseyyâre diyerek bir ilim hey’etince yeni îcatlara bile kendi lisânından bir kelimeyle ad takan Mısırlıların millî hassâsiyetini gel de takdir etme!..”

(Sayfa 80)

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Mısırlılar yeni kavramlara Arapça’ya uygun olarak yeni sözcükler türetiyor da neden bizim Türkçe’yi bir bilim dili yapmaya çalışmamız uydurukçuluk oluyor? Faksbelgegeçer dememiz, rolltop‘a dürme bilgisayar dememiz, modemçevirge dememiz fenâ bir iş oluyor? Kadir Bey, her ne kadar “Biz Türkçe veyâ yenilik düşmanı değiliz.” (Sayfa 124) demekteyse de yazıp çizdikleri bunun tam aksini gösteriyor.

Dilden Dindarlık Ölçme Yanılgısı

Yazar, kitabında sıklıkla Türkçe konuşan, yazan birinin seçeceği sözcüklerin onun ne derecede iyi bir müslüman olduğunu belirtecek bir ölçüt olacağını söylemektedir. Eşdeyişle bir Türkdilli, diline ne denli Arapça-Farsça sözcük karıştırırsa o ölçüde iyi bir müslüman olduğunu tebârüz ettirecektir.

“AZİZ GENÇ!…KULLANDIĞIN LİSAN BİR ÂLÂMET-İ FARİKA GİBİ SENİN MÜSLÜMANLIĞINI HAYKIRSIN!”

(Sayfa 14)

Bu durumda, herhâlde yeni müslüman olmuş bir Koreli’nin takvâ yarışında merhale kat etmesi pek zor olacaktır.

“Unutma ki İslâmî menşeli her kelime bizi Kur’an-ı Kerim’e bağlayan bir halatın lifleri gibidir. Onlardan her gün birini koparmak, gelecekte bu bağın kopmasına müncer olacaktır. Buna karşı koymak bir îmân borcudur!..”

(Sayfa 124)

Bu mutasavver halatın müslümanları sâdece Kur’an’a değil genel olarak İslâm’a bağladığını tahayyül edelim. Neden Araplar hitan derken biz sünnetmescid derken biz câmîsalat derken biz namazsavm derken biz oruç diyoruz? Halatı onarmak için bu sözcükleri de doğrulaştırmak gerekmez mi? Sonra maazallah halata sarılan müslümanlar İslâm diye ne idüğü belirsiz bir adaya çıkabilirler.

“Bu gidişle lisânımızdaki bütün Arapça kelimeler terkedile terkedile okunan bir aşr-ı şerifle, içinde tanıdığımız tek kelime bulunmayan faraza bir Çince metin arasında -maazallah- hiçbir fark kalmayacaktır. O zaman halkımız, Kur’an-ı Kerîm okuyanları sırf bir âhenk ve mûsikî alâkasıyla mı dinleyecekler.. Devrimbazlar, milleti, bu hazin noktaya doğru götürmek istemektedirler.”

(Sayfa 83)

Şaka mı bu? Halk Kur’an’ı zâten anlamıyor ki? Hem Kur’an’daki kimi sözcükler bir şekilde Türkçe’ye geçmiş olsa bile bunların çoğunun anlamları kaymıştır. Üstelik kaymasa ne olacak? Bir dilin, dilbilgisini bilmedikten sonra söylenen bir tümcedeki bütün sözcükler bizim dilimizde bulunsa ne olur? Kürtçe’de de yığınla Türkçe ve bizim dilimizde de bulunan Arapça kökenli sözcük var. Salt bununla Türkçe konuşan biri Azerîyi anladığı gibi Kürt’ün kendi dilinde dediğini de anlayabilir mi o dili öğrenmek için çaba harcamadan? “Elifi görse mertek sanır.” dedirtecek bir cehâlet!… Yazık!

Türkçeciliğin Arkasında Sinsi Bir El Arama


Yazar sürekli Türkçe sözcükleri yeğleme ediminin arkasında sinsi bir amaç olduğunu dile getirmektedir. Bu amaçlardan en sık yinelediği ise “Türkçe’nin İslâm düşmanları tarafından İslâmsızlaştırılması”dır.

Ayrıca Türkçe sözcük türetme ve kullanma akımının arkasında Komünist Rusya da varmış. Yazar bunu kanıtlamak için Rızâ Çavdarlı’nın Büyük Doğu dergisinde yayınladığı bir yazıyı sunuyor.

“Bir takım lehçe farklılıklarına rağmen bütün Türk halkları arasında müşterek bir dil vardır. Bir tatarın, bir başkurdun, bir özbeğin, bir kırgız kazağının, bir yakutun birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekmedikleri ve hattâ birbirlerinin neşriyâtını kolayca tâkib ettikleri hakîkatti.”

(Sayfa 56)

Handiyse Türkçe’den ayrı bir dil hâline gelmiş Yâkutça’yı konuşan bir kişi ile bir Tatar’ın anlaşabileceği gibi Türklükbilimcilerin güleceği bir savı içermesi, Rızâ Çavdarlı’nın bu yazıdaki iddiâlarına kuşkuyla bakmamıza neden olmalı. Nitekim türetilen Türkçe sözcüklerin Türk dil birliğini bozduğu savını yineleyenlerden biri de Yavuz Bülent Bâkiler‘dir.

“Biz mesela yerine örneğin demeye başladık. Azerbaycan Türkleri nümüna, Başkurtlar: Masalan, Kazaklar: Maselen, misali, Kırgızlar: Misalı, Özbekler: Masalan, Tatarlar: Masalan, Türkmenler: Meselem, Uygurlar: Masilan diyorlar. Hiçbir Türk Cumhuriyeti’nde örneğin kelimesi yok.” 


(Yavuz Bülent Bâkiler – Meselâ mı, örneğin mi diyelim?)

Demek ki meselâ anlamında başka bir sözcük kullanmak isteyen bir kişi Türk dil birliğini bozmakta, Tûrancılık düşmanı Rusların emellerine hizmet etmekteymiş. (Örneğin türetiminin ben de pek hayrânı değilim. Demek istediğim şey başka…)

Aynı mantıkla şunları da diyebiliriz.

Azerîler güzgü, Başkurtlar közgö, Kırgızlar küzgü, Özbekler közgü, Tatarlar közgi derken bizim ayna sözcüğünü kullanıyor oluşumuz da Türk dil birliğini bozmaz mı? Ayna sözcüğünü atıp yerine gözgü dememiz lâzım gelmez mi?

Kazaklar demalis, Kırgızlar dem alış, Özbek dam alış, Uygurlar dam eliş derken biz tâtil diyerek Türk dil birliğini bozmuyor muyuz?

Türk Lehçeleri Sözlüğü biraz kurcalanırsa bunlara benzeyen daha çok misâl bulunabilir.

Mısıroğlu’nun kitabına dönelim.

“Seksen yıldır, şu ülkede hiçbir komünist kalem tasfiyeciliğe karşı çıkmış değildir!”

(Sayfa 61)

İlginçtir ki Mısıroğlu bunu yazmadan birkaç sayfa önce Âdil Onural‘ın solculardaki öz Türkçecilik eğilimini eleştirmek gâyesiyle çevirdiği Stalin’in Marksizm ve Dil adlı yapıtından söz etmektedir. Ayrıca üstad demek ki Attila İlhan’ı da tanımıyor.

Başlıktaki mevzuya dönersek, Kadir Mısıroğlu, bizi Türkçe sözcük türeten herkesin bir takım hâince emellere hizmet ettiğine inandırmaya çalışıyor.

Agop Dilaçar, Ermeni imiş dolayısıyla bunun arkasında bir hinlik aramak lâzımmış. (Bunu söyleyenler elbette hiç ama hiç ırkçı değil…) “Arap harfleri terakkimize mânî değildir.” diye kitap yazan Avram Galanti de Yahudiydi oysa ki… Ona ne demeli?

O Kemalistmiş, bu komünistmiş, şu İslâm düşmanıymış, falan Garpçıymış vs vs…

Üstad bu konuda illâ ki bir dış mihrak arıyorsa ben kendisine yardımcı olayım. Kadir Bey, bir konuşmasında kendinden çok emin bir şekilde Karl Marks’ın Kapital adlı yapıtını şerir cinlerin telkini ile yazdığını söylemektedir. (Diyebilirsiniz ki o zaman sen neden bu adama cevap verme zahmetine katlandın? Vallâhî sâdece bu adamı üstad belleyen zavallı gençlere acıdım.)

Türkçe’yi kendi olanaklarıyla geliştirmek için ikide bir kelimeler fırtlatanların bununla bir bağlantısı olabilir mi üstad? Kim bilir belki Nûrullah Ataç, ilm-ü havasa meraklı biriyken bir takım zikirleri yanlış okuduğu için hüddam tutacağı yerde hüddam onu tutmuştur ve bu hüddamın telkinleriyle tilciklerini türetmiştir. Bence böyle bir dış mihrak suçlaması daha derli toplu olur. Öyle Kemalist, Komünist falan derken karışıyor her şey…

Peki diyelim ki Kadir Bey’in Türkçeciler hakkında söyledikleri doğru olsun.

Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmeye çalışması, Emin Özdemir’in alternatif yerine seçenek sözcüğünü türetmesi, Orhan Duru’nun science fiction yerine bilimkurgu sözcüğünü türetmesi dâhil şimdiye değin Türkçe köklerle ve eklerle sözcük türetenlerin varcası “Türk’ü İslâmsızlaştırma” tasarısına katkıda bulunuyor olsun ve Sezâi Karakoç, Nûri Pakdil gibi yazarlar da bu akıma büyük bir aymazlıkla destek veren İslâmcılar olsun.

Ne çıkar?

Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında İmam-Hatip okullarının hangi nedenle açıldığından ve sonucunun ne olduğundan söz etmişti. Yânî herhâlde İsmet İnönü bu okulları dindar bir gençlik yetiştirmek için açmamıştı ama bak ne hâsıl oldu. Dil konusunda da böyle bir tutum benimsemek çok mu zor? “Türkçeciler çok yanlışlar yaptılar ama doğruları da var. Biz yanlışlarını reddedip, doğrularını benimsiyoruz.” demek Kemalizme yeşil ışık mı yakmaktır?

Genellemeci, Toptancı Yargılar

Yazar sıklıkla devrimbaz dediği kimselerden Türkçeciliğin ne gibi amaçlara ayakçılık ettiğini anlamamız için alıntılar yapmaktadır.

“Atatürkçülük bayrağımızda iki söz dalgalanıyor. Türkleşelim. Çağdaşlaşalım!.. Birincisinin en büyük devrimi Dil Devrimi ikincisinin Din Devrimi’dir. Ama bu ikisi de birbirinden ayrılmaz bir bütündür.


Atatürk devrimleri bir bütündür. Birisini, söylemek tehlikeye düşürür. Dil devrimi ancak Osmanlıca’yı atıp öz dili benimsemekle yaratılabileceği kesin olarak anlaşılmaktadır. Birisi ümmet çağı, ötekisi Türkler çağı!… Ulusumuz Arapça-Osmanlıca ve Arap yazısı abuk sabukluğundan artık tüm kurtarılmalıdır.”

(Sayfa 64 – Dr. Engin Arın’dan alıntı)

Kadir Bey, bu alıntıyı yaparaken meâlen şunu diyor.

“Gördün mü Müslüman Türk! Şapka inkilâbı da, hilâfetin kaldırılması da, nîsâ tâifesinin açılıp saçılması da, lisan inkilâbı denen mezellet de hep aynı meşum gâyeyle yapılmıştır. Ona göre davran!”

Şöyle düşünelim. Bir Müslüman için Allâh’ın buyrukları ayrılmaz bir bütündür. Müslüman, Kur’an’daki bütün âyetleri Kelâmullah’tan bir parça bellemelidir ki Müslüman kalabilsin. Herhâlde kimse şöyle bir söyleşim(diyalog) tahayyül edemez.

-Müslümanım diyordun ama hiç saklanma gereksinimi duymadan içki içiyorsun?

-Tamam müslümanım ama o kadar da değil… Ben Kur’an’daki âyetlerin %80’inin Allahtan olduğuna inanıyorum. İçkiyi yasaklayan âyet benim %20’ime giriyor.

Evet bir Müslüman “Kur’an’ın falan kısmını kabûl ediyorum, falanını kabûl etmiyorum.” diyemez ama İslâm’a dışarıdan bakan biri pekâlâ “Ben Kur’an’daki şu şu âyetleri beğeniyorum ama şu şu âyetleri kabûl edemiyorum.” diyebilir.

Şimdi kimi devrimbazlar bu devrimleri âdeta bir din gibi telâkki edip bir bütün olarak algılamışlarsa bundan size ne? Siz Kemalist olmadığınız için bu devrimlere pekâlâ dışarıdan bakabilirsiniz. “Türkçecilik adına türetilen sözcükler şöyle yanlışlar içeriyordu, bu akımın şöyle zararları oldu ama şöyle yararları da var. Onları benimseyebiliriz.” derseniz ne olur yânî?

Hadi belge sözcüğünü boykot edip vesîka dediniz ve “Bakınız bende Cumhûriyet denen mezelletten hiçbir eser yok. Öylesine Osmanlıyım ki!” demeye getirdiniz. Belgesele ne diyeceksiniz? Bu kavramın Osmanlı Türkçesi’nde bir karşılığı var mı? Yoksa dökümanter demek gözünüzde daha mı makbûl?

Güneş-Dil Kuramının Ön Târihi

Yazar, sayfa 43-46 arasında Güneş-Dil Kuramından söz etmektedir. Kuramın ciddiyetiyle ilgili dedikleri doğrudur ama unutulmamalıdır ki bu kuramı andıran ilk düşünceyi Cumhûriyet kurulmadan yüzyıllar önce Kadir Mısıroğlu’nun anlı şanlı ecdâdı olan Osmanlı’dan bir mutasavvıf ortaya atmıştır.

“Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile ‘kalk’ dimekle kıyâm idüp çıkmıştır. Zîra dünyada âhir tasarruf Türk’ündür”

(Hadis-i Erbain Tercümesi)

Tuhaf Çıkarımlar ve Bitmeyen Yanlışlar

“…her yeni bir görüş getirdiğini söyleyen kadro, zuhûruna haklı bir esbâb-ı mûcibe için tarihi sermâye olarak kullanır. Onu dolduran vak’aları kendine temel ittihaz eylediği birtakım prensiplerle yeniden muhakeme ederek, ortaya değişik birtakım kıymet hükümleri çıkarmaya çalışır.” (Sayfa 100)

“Bâzı insanlar -çeşitli şartlanmalar sebebiyle- herhangi bir mes’eleyi sâbit bir fikir hâlinde benimseyerek bütün tefekkür âlemlerini sırf onun üzerine kurarlar.” (Sayfa 25)

Ne güzel, ne doğru sözler! Peki Kadir Bey bu alıntılarda eleştirdiği düşünsel sakatlıklardan münezzeh midir?

“Cenâb-ı Hakk’ın merhameti îcâbı kader mutlak bir meçhuldür. Önceden bilinemez. Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazâdır’. Kazâ’yı hakkıyla tahlîle muktedir olanlar ondan, kablî olan kaderi -az çok- çıkarabilirler. Böylece murâd-ı ilâhî artık -âdeta- sır olmaktan çıkmış olur.


Büyük Türk târihine bu ölçü ile baktığımızda yüce Rabb’imizin bizi cihad için yaratmış ve bu vazifenin gerekli kıldığı vasıflar ile teçhiz etmiş olduğunu söyleyebiliriz.”

(Sayfa 29)

Şunu sormadan edemeyeceğim. Mâdem ki Kadir Bey, Allahü Azîmüşşân’ın Türkleri düşünmek için falan değil salt kılıç çalmak, el almak, el kurmak, çerilik yapmak, İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna kanını sebil gibi akıtmak için yarattığına inanıyor. Türk dilinin başına ne geldiğiyle niye ilgileniyor ki? “Arapça’yı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal edinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş… Biz müstefid oluruz ya!.” diyen Mustafa Sabri Efendi’nin yolunu tutsun da kendisiyle bu kadar çelişmesin.

“Meselâ ‘ağaç”ın aslı ‘yağlıç’, ‘kaşık”ın aslı ‘koşok’ yânî iki oktur.” 

(Sayfa 83)

Kadir Bey, Kâzım Mirşan’ın sözcük çözümlemelerini anımsatan bu savları nereden bulmuş bilemiyorum ama bu köken bilgisi açıklamaları yanlıştır.

ETüığaç “a.a.” [ Orhun Yazıtları, 735]

çından ıgaç kelürüp tike birti [sandal ağacı getirip dikiverdi]ETüyığaç [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü ığaç/yığaç

ETükaşuk “tahtadan yontulmuş şey, kaşık” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü kaşuk ETü kaşı- yontmak, kazımak +Ik

 kaşı-

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Ama -utanç vericidir ki- hâlâ Türkçe’nin adam gibi bir köken bilgisi sözlüğü hazırlanamadığı için Kadir Bey’in bu yanlışları affedilebilir cinstendir.

“Bir diğer kelime de ‘acımasız’dır. Bunu da ‘merhametsiz‘ kelimesi yerine koymaya çalışmaktadırlar ki, bu isti’mal tarzı da yanlıştır. Meselâ eli kesilen bir adam acı duyar. Bu acıma hissi büsbütün başka bir mefhum, merhamet ise yine başka bir mefhumdur. Acı çekmekle merhamet hissi aynı şey olsaydı, o takdirde acı çekenin kendi nefsine merhamet duymuş olduğunu kabûl etmek gerekirdi.” (Sayfa 117)

Hezeyâna bak! Acımak birden fazla anlamda kullanıldığı için acımasız sözcüğünü merhametsiz anlamına kullanamazmışız! Bu muhteşem akıl yürütmeye göre öteden beri dilimizde bulunan yüzsüz sözcüğünü de utanmaz, sıkılmaz anlamında kullanamayız. Çünkü mâlûmdur ki yüz sözcüğü hem ‘Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat’ anlamına, hem ‘Yüzey’ anlamına, hem ‘Kesici araçlarda ağız’ anlamına, hem ‘Bir kumaşın dikiş sırasında dışa getirilen gösterişli bölümü’ anlamına, hem ‘Yorgana ve yastığa geçirilen kılıf’ anlamına,  hem ‘Bir şeyin görünen bölümünde kullanılan kumaş’ anlamına, hem ‘Birinin görülegelen veya umulan hoşgörürlüğüne güvenilerek gösterilen cüret’ anlamına, hem ‘Nedeniyle, sebebiyle’ anlamına, hem ‘Yan, Taraf’ anlamına, hem ‘Bir yapının dışa bakan düşey yüzeylerinin her biri’ anlamına, hem de ‘Utanma’ anlamına gelebilmektedir. Kadir Bey’e göre bir Türkdilli yüzsüz sözcüğündeki yüz kökünün bu anlamlardan hangisine karşılık geldiğini anlayamaz(!).

“Aynı şekilde ‘ilişki‘ aslâ ‘münâsebet’ değildir. İlişmek, sataşmak mânâsındadır. ‘İliştirmek‘ de ‘iğreti tutturmak’ demektir. Böyle bir kelimeyi münâsebet yerine ikaameye çalışmaktaki câhilâne inad da kasıtsız olamaz.”

(Sayfa 109)

İl- kökünün bir tânecik mi anlamı var? Ne diyeyim artık sözlük karıştıra karıştıra yoruldum. Siz bu kadar büyük laflar etmeden önce biraz sözlüğe göz gezdirin.

Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında “Meriyet yerine şimdi yürürlük diyorlar. Sanki devlet yürüyen bir şey de…” diyerek benzer bir câhillikte bulunmaktadır. Bu câhillik bütün dillerdeki soyut sözcüklerin, somut sözcüklerden türetildiğini bilmemekten kaynaklanıyor.

Kadir Bey, yine şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında -belleğime güveneceksiniz artık- bir eylem köküne eylemden ad yapan -in ekinin getirilmesiyle türetilmiş bir sözcükten bahsetmekte -yanılmıyorsam bu sözcük basın sözcüğü idi- ve “Halbuki -in ekinin böyle bir vazifesi yok. Gidin, görün… gibi kelimeler türetilir bu ekle…” diyerek eklerin tek işlevi olduğunu sanmakta ve dilbilmezliğinin düzeyini belli etmektedir. Üstâd dilinden Osmanlı’yı düşürmüyor ama acabâ akıncı sözcüğündeki akın nasıl türemiştir hiç düşünmüş mü? Ya gelin, çıkın, satın, sökün, kalın, tosun, tütün, yoğun, yığın sözcükleri nasıl türemiştir?

“Devrimbazlar Türkçe’nin bu kadim mantığını çiğneyerek ‘îtîmad‘ karşılığında kullandıkları ‘güven‘ kelimesinden ‘güvence‘…yi türetmişlerdir. Bu kelimelerin ilk nazarda zihinde husûle getirdiği mânâ …. ‘küçük îtîmad’dan başka bir şey değildir.” 

(Sayfa 114)

Güvence sözcüğü ad olan güven kökünden değil eylem olan güven- köküne -ce eki getirilerek(eğlence örneğinde olduğu gibi) türetildiği için yazarın küçük güven gibi bir anlam çözümlemesi yapması yanlıştır.

“Kendi kültürümüzün malı olduğu ve asırlarca kullanılmış bulunduğu hâlde Türkçe’ye suikasd hareketi içinde karşısına çıkarılan frenkçe veyâ uydurma mukaabiliyle, bizim gayretsizliğimiz yüzünden boy ölçüşememiş ve unutulmaya yüz tutmuş kelimeler saymakla bitmez. Bunlardan biri de şuunattır. Bu kelime şe’n(reel) kökünden gelir. Şuun(realite) bugün artık -maalesef- unutulmuştur. Halbuki daha dün gazete başlıklarında cem’i şekliyle yânî şuunat olarak her gün kullanılırdı. Hâricî şuûnat veya dahilî şuunat denilirdi. Bu başlık altında, günün dahilî veya haricî aktüalitesi ele alınırdı.”

(Sayfa 85)

Kadir Bey, bir şeyleri birbirine karıştıyor gibime geliyor. Realite karşılığı olarak şeniyet diye bir sözcük vardı ki bu hiç de öyle dilimizde asırlarca kullanılmış falan değil Ziyâ Gökalp tarafından türetilip 1917’de kullanıma sunulmuş bir sözcüktü. Buna da gerçeklik dedik. Ne de kötü yaptık!

Sözcüklerde Anlam Kayması ve Kaydırılması

 

“Türkçe’mizde öteden beri belli mefhumlar için kullanılagelmekte olduğu hâlde, solcu dilbazların -sırf bir karışıklığa meydan vermek için- bunları hiçbir alâkaları olmayan başka mânâlara doğru kaydırıp yerleştirmeye çalışmaları da, bu sûikasdin diğer bir şeklidir. Meselâ öteden beri mevcud olan ‘kamu‘ kelimesi ‘bütün, hepsi‘ mânâsındadır.

 

Fuzûli:

‘Kamu bimârına cânan, devâ-yı derd eder ihsan’

derken kelimeyi bu mânâda kullanmıştır. Hattâ Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlûd’unda dâhî ‘Kamusun görüp geçti öte’ mısrâsında da ‘kamu‘ kelimesi bilinen bu mânâda kullanılmıştır.

 

Türkçe’ye karşı girişilen sûikasd hareketi içinde, edebiyatımıza böyle belli bir mânâda girmiş ve yerleşmiş olan bu kelimeyi ‘amme‘ yerine ikaame etmeye çalışmakta ne fayda bulunduğunu ve bu kelimenin amme mefhum ve mânâsıyla ne alâkası olduğunu hangi sivri akıllı izah ve isbat edebilir?!.” 

(Sayfa 83)

 

O sivri akıllı benim efendim!

 

Kamu sözcüğünün bu anlamda kullanılmasına ateş püskürenler arasında Yavuz Bülent Bâkiler de vardır.

 

“Gerçi bütün resmi daireler de kamu içinde kurulmuşlardır ama burada, kamu kelimesi doğru kullanılmamıştır. Çünkü Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan Türkçe sözlüğün 1.180’nci sahifesinde kamu kelimesi hep, bütün şeklinde açıklanmıştır. Yunus Emre der ki… YUNUS Emre kamu kelimesini doğru kullanıyor, diyor ki : ‘Biz kimseye kin tutmayız Kamu alem birdir bize’ Yani Yunus, bütün insanlara bir gözle baktığını söylüyor. Cumhurbaşkanımız ise kamu kelimesini ‘resmi daireler’ yerine oturtuyor ki yanlıştır.” (Yavuz Bülent Bâkiler – Cumhurbaşkanımızın Üç Yanlışı)

 

İlginçtir ki Kadir Bey, kamu sözcüğünün anlam kaymasına uğramasına ateş püskürürken, kendisi de bu kitabında dilimizde anlam kaymasına uğramış sözcüklerden söz etmektedir.

 

“Mânâ îtîbâriyle değişikliğe uğramış olan kelimeler de az değildir. Meselâ, Arapça’da ‘kürsi‘ sandalye, ‘mektep‘ yazıhâne veyâ masa, ‘menzil‘ ev veyâ ikaametgâh, ‘risâle‘ mektup, … demek olduğu hâlde bunlar ve benzeri birçok kelime bizde bambaşka mânâlara kaymıştır.”

(Sayfa 31)

 

Bu konuda ayrıntılı bilgiye sâhip olmak için Emrullah İşler’in Türkçe’de Anlam Kaymasına Uğrayan Arapça Kelime ve Kelime Grupları adlı kitabına bakılabilir.

 

Anlam kayması bu kadar rastlanılagelen bir şey iken kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılması neden yanlış bir şey olsun? Şöyle bir îtîraz mümkündür.

 

“Tamam da bu anlam kaymaları doğal bir şekilde meydana gelmiş anlam kaymalarıdır. Biz yapay anlam kaymalarına, yânî anlam kaydırmalarına karşıyız.”

 

Bu îtîrâzı da çürütmek çok kolay…

 

“Türk Milleti İslâm’la müşerref olmakla…”

(Sayfa 29)

 

Allah Allah! Sözcüklerin anlamlarının kaydırılmasına böylesine ateş püsküren Kadir Bey, buradaki anlamı kaydırılmış sözcüğü göremedi mi?

 

millet “din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat” [ Atebet-ül Hakayık, <1300]

millet “ümmet, kavim, cemaat” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

Ar milla ͭ ملّة  [#mll fiˁlaͭ mr.] din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat Aram məllā מלא dil (language) Aram #mllמלל konuşmak

Not: Sözcüğün özgün anlamı muhtemelen “aynı dili konuşanlar” olduğu halde “aynı dini töreye bağlı olanlar” anlamı ağır basmış ve Türkçede 19. yy sonuna dek bu anlamda kullanılmıştır. Fr nation karşılığı olan yeni anlamı Türkçede türemiş ve Türkçeden modern Arap dillerine aktarılmıştır.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Demek ki neymiş? Millet sözcüğünün anlamı belli yazarlarca kaydırılmış! Kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılmasına karşı çıkıyorsanız millet sözcüğünü de bu anlamda kullanmamanız gerekiyormuş!

 

Anlam kaydırmalarına bu kadar karşı iken Yavuz Bülent Bâkiler gibi ‘Türk milleti’ tâbirini dilinden düşürmeyen büyük bir Türk milliyetçisi bu saatten sonra millet yerine ne der bilemiyorum. Ulus sözcüğünü de Moğolca belliyor mâlûm… Budun diyeceğini de sanmıyorum.

 

 

 

Kadir Bey’in kullandığı anlamı kaydırılmış bir sözcük örneği daha verelim.

 

“İŞBU ESER, DOĞRU TÜRKÇE’NİN YILMAZ MÜDÂFİÎ BÜYÜK VATANSEVER VE DEĞERLİ ÂLİM PROF.DR.OSMAN TURAN MERHUMUN….”

(Sayfa 9)

 

Vatan sözcüğü de anlamı kaydırılmış bir sözcüktür.

 

vatan [ Erzurumlu Darir, Kıssa-i Yusuf tercümesi, <1377]

anuñ içün eyledün anbār ben, kim zevāde ola halka der-vatān

Ar waṭan وطن  [#wṭn faˁlān msd.] kişinin doğduğu veya yaşadığı yer, ikametgâh, konut Ar waṭana وطن ikamet etti, konakladı

Not: Osmanlıca sözcük 1860’lardan itibaren, Fr patrie sözcüğünün anlam evrimine paralel olarak siyasi anlam kazanmıştır.

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Anlamı kaydırılmış sözcüklere İngilizce’den de bir örnek vererek bu bahsi kapatalım. 30’larda yazılmış İngilizce bir metinde gay sözcüğünün mutlu, neşeli anlamında kullanıldığına tanık olursunuz. Ancak 60’lardan sonra erkek eşcinseller “Mâdem ki her türlü olumsuzluk bizim eşcinselliğimize yükleniyor biz de olumlu anlamı olan bir sözcüğü alıp kendimizi tanımlamak için kullanalım.” meâlinde bir şey dediler ve gay sözcüğünün anlamını kaydırıverdiler.

 

Bu kadar misâl verdikten sonra “Kamu, amme yerine ikaame olunamaz.” diyen dilbilmezlere rastlamamayı umuyorum.

 

Türk Dilini Aşağılama

 

“KISA HECELER… 

Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mânâ 

murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz: 

«Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliği mi, ne 

tarafa döneceğini bilemeyene, anadilini yitirine, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna 

budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni 

kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?” 

İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun yoktur ve böyle bir lisan 

yeryüzünde mevcut değildir. 

Bu hâl, tarihinin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir. “

[Japonca da geri dil herhâlde!]

 

“Türkçe’de, kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. “

[Ergün Göze, Üç Büyük Mustarip adlı kitabında Necip Fâzıl’a “Üstad gönül kelimesi var ya işte!” der.]

 

“Artık Türk, madde fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir, bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın? ” 

 

(Necip Fâzıl Kısakürek – İdeolocya Örgüsü)

 

Kadir Mısıroğlu da tıpkı Necip Fâzıl Kısakürek gibi Türkçe’nin üretkenliğini, doğurganlığını görmezden gelmekte ve onu aşağılamaktadır.

 

“Türkçemizi İslâm’dan önceki devirlerin basit ifâde imkânlarına inhisar ettirmek isteyenler…”

(Sayfa 111)

 

Bunlara sâdece bir alıntı yapmak yeter sanıyorum.

 

” Türkçe’nin bir  gramer kitabını okuyanlar, bu dili öğrenmek niyetinde olmasalar bile, yine de, zevk duyarak okumaya devâm ederler, isim ve fiillerin çekimindeki düzenli sistem ve gramerle ilgili, diğer bütün durumların ortaya konuluşundaki ustalık insanı hayrete düşürür. Bu dili inceleyenler, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilir vasfı ve insan zekâsının belirtme gücü karşısında hayranlık duyarlar. Türk dili, düşünceyi, duyguyu ve heyecanı en ince ayrıntılarına kadar belirtecek bir kudrete sâhiptir.

Türk dilindeki ses ve şekil elemanlarının, baştan sona kadar düzenli ve ahenkli bir sisteme göre birbirileri ile bağdaştırılması, insan zekâsının bu dilde âbideleşen bir başarısı olarak tecelli eder. Birçok dilde, bu vasıflar perde arkasına gizlenmiş durumdadır. Karşınızda, sisler içerisindeki seçilmez kayalar gibi dururlar. Bu dillerin yapısındaki organik elemanlar, ancak dil bilginlerinin mikroskobik araştırmaları ile ortaya çıkarılabilirler.

Türk dilinde ise, her şey apaçık ve aydınlıktır. İnsan billurdan bir arı kovanındaki petekleri seyreder gibi, dilin iç ve dış yapısını net olarak görebilir. Türk dili, seçkin bir bilginler akademisinin uzun bir çalışma sonunda ve tatbikî bir şekilde meydana getirdiği mükemmel bir dil görünüşündedir. Steplerde kendi başlarına yaşayan göçebe bir halkın doğuştan edindiği dil duygusu kaideleri ile meydana koyduğu Türk dili, dünya yüzündeki benzerlerinden hiç de aşağı değildir. Kaldı ki, hiçbir akademik kurul, Türk dili kadar güzel bir dil yapamaz.”

 

(Max Müller)

 

Üstündilcilik yaptığımız sanılmasın. Bu satırların yazarı, yeryüzündeki her dilin, yeterince emek verilirse kendi olanaklarıyla yetkinleşebileceğine, gelişkinleşebileceğine inanmaktadır.

 

Boykot Dizelgesi

 

Kitabın sonunda boykot edilecek sözcüklerin öyle bir dizelgesi sunulmuş ki bu dizelgeyi hazırlayanın aklının inanılmaz bir ölçüde karışık olduğu kanısına varmamak pek güç!

 

Yazının başlarında, Cumhûriyetten sonra dilimize giren yeni Türkçe sözcükleri üç biçimde bölümlendirmiştim. Bundan kısaca bahsedeyim.

 

Diriltme Sözcük : Eski Türkçe metinlerin çoğunda bulunduğu hâlde kullanımdan düşmüş olan fakat özgün ya da biraz değiştirilmiş bir anlamıyla dolaşıma sokulan sözcüklerdir. Bilge, yanıt, yankı… bu cinstendir.

 

Derleme Sözcük : Halk ağzından derlenip de dolaşıma sokulmuş sözcüklerdir. İlenç, ivedi, kesinkes… bu cinstendir.

 

Türetme Sözcük : Türkçe kök ve eklerden -kimileyin kuralsızlığa da başvurularak- türetilmiş sözcüklerdir. Kanıt, gelenek, ölçüt, özel .. bu cinstendir.

 

Yeni sözcükleri böyle bölümlendiriyorum ki o boykot dizelgesinde boykot edilmesi öğütlenen her sözcüğün bir yazarın falan köke falan eki iliştirerek uydurulduğu sanılmasın.

 

“Ancak -yeni kelimelerin- içlerinde doğru olanlar bulunsa bile bu doğruların mukaabilleri henüz unutulmamışsa, yine kendi kültürümüzün kelimesini inat ve ısrarla ve tercîhan kullanmalıyız.”

(Sayfa 79)

 

“…sana takdim edilen bu listede bâzı doğru olan yeni kelimeler de vardır. Ancak onları kullanmaya meyyal insan çok!… Bütün, umûmî cereyanlara tâbî olarak yaşayanlar böyledir!… Sen bizim kelimeleri kullan ki, onlar da yaşasın!… Eş mânâlı kelimelerin çokluğu bir dilin zenginliğini gösteren hususların başında gelir. Bizim kelimeler yetim çocuklar gibi garip ve sâhibsiz kaldılar!…”

(Sayfa 124)

 

Yukarıda anlamdaş sözcüklerle ilgili söylenenler doğru olmakla birlikte sağlıklı bir dil bilincine sâhip bir kimse doğru bir biçimde türetilmiş türetme sözcüklerin yâhut derleme ya da diriltme sözcüklerin boykot edilmesini değil anlamdaşlarıyla birlikte kullanılarak dilin zenginleştirilmesinin sağlanmasını öğütlemeliydi.

 

Yazar bu dizelgeyi sunmadan hemen önce duyguları yalazlandırmak amacıyla şunu yazmaktadır.

 

“Davran ey Müslüman genç!… Davran!… Onlara sâhib çık!…”

(Sayfa 124)

 

Ben de “Davranmadan önce düşün!” öğüdünü vereyim.

 

Şimdi ne idüğü belirsiz bu dizelgeden bâzı alıntılar yapacağım. Sol taraftaki sözcük boykot edilmesi gereken, sağ taraftaki sözcük boykot edilen sözcüğün yerine kullanılacak sözcüğü belirtmektedir.

 

AKLAMA : BERÂET ETTİRME, TEBRİYE

 

Başkurtlar aklanıv, Kazaklar aktaluv, Kırgızlar aktalu, Özbekler aklaniş, Tatarlar aklanu, Türkmenler aklanma, Uygurlar aklaş sözcüklerini beraat anlamında kullanıyorken Kadir Bey aklamayı boykot edilmesi gereken bir söz olarak görüyor ve onu kullananları Türk dil birliğini bozmak isteyenlere ayakçılık yapıyor diye suçluyor öyle mi? Çelişkiye gel!

 

ALABIK : İKİ YÜZLÜ, MÜRÂÎ

 

Alabık, Giresun’da kullanılan derleme bir sözcüktür.

 

ALAN : SAHA

 

ETüalaŋ “açık ve düz yer” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

<< ETü alaŋ

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Bu kadar eski bir sözcüğümüz alacık gibi bir sözcüğümüzün kökü olmuşken onu boykot etmekte ne yarar olduğunu bir sivri akıllı(!) bana izah edebilir mi?

 

ETüalaçu “bir tür çadır” [ Uygurca metinler, <1000]

TTüalacık/alançık “silindirik çadır veya kulübe” [ Hamit Zübeyr & İshak Refet, Anadilden Derlemeler, 1932]

<< ETü alaçu/alaŋçu <? ETü alaŋ açık satıh, alan +çuk

 alan

Not: Alaçu/alaçık biçimleri tüm Türk dillerinde görülür. 

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

ANIK : HAZIR

 

Bu sözcük Silifke’de ve Sinop çevresinde Hazıra anık, pişmişe konuk deyiminde kullanılanır. Zâten güncel dilde yaşarlık kazanamamıştır ki neyden korkuyorsunuz bu kadar yâhû?

 

ANORMAL : GAYRİTÂBİÎ

ANTOLOJİ : MÜNTEHEBÂT

 

Ben anormal yerine olağandışıantoloji yerine de seçki demeye çalışıyorum üstad! Türkçe’ye suikast yapanlarla ortağım da haberim mi yok acabâ?

 

AYDIN : MÜNEVVER

 

Münevver sözcüğü bu anlamıyla 1910 dolayında kullanıma girmiştir. Demek ki neymiş? Münevver sözcüğü öyle yüzyıllardır dilimizde bu anlamı taşıyan bir sözcük değilmiş! Münevver sözcüğüne illuminé anlamı yüklendikten 25 yıl sonra aydın sözcüğüne de bu anlam yüklenmiştir. Aydın sözcüğünün neyi eksik? Günahı Türkçe kökenli olması mı?

 

AZRAK : NÂDİR

 

Bu diriltilmeye çalışılmış bir sözcüktür. Tarama sözlüğünde bulunabilir. Zâten dirilememiş bir sözcüğün nesini boykot ediyorsunuz.

 

BAŞKAN : REİS

 

Başkan Divân-i Lügât-i Türk‘te bulunabilecek diriltme bir sözcüktür. Hortlamış da girmiş dilimize… Vah vah vah!

 

BETİK : KİTAP, MEKTUP

 

Diriltme bir sözcük olan betik belki kitap veyâ mektup anlamını kazanamadı ama günümüzde bilişim evreninde bu sözcük script karşılığı olarak kullanılıyor. Fenâ mı oluyor?

 

BEZEK : SÜS, ZİYNET

 

Bezek Divân-i Lügât-i Türk’te geçen az çok dirilmiş bir sözcüktür. Süs de Türkçe kökenlidir. Neyi boykot ediyorsunuz anlamadım ki?

 

BİLGE : ÂLİM, ÂRİF

 

15. yüzyıldan sonra unutulmuş bir sözcükken diriltilmiş. Bilgeyi de Âlimle, Ârifle birlikte kullanın işte… Diliniz mi yanar?

 

BUYRUK : EMİR

 

“Varı üç iki kanat biri kuyruk / Ana da katı yıllar oldu buyruk” (Hamdî)

 

İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde buyruk buyurmak, buyruk dutmak, buyruk geçirmek, buyruk sımak, buyruğunda bulunmak, buyruğu yürümek, buyruğunda olmak gibi deyimlerde görebileceğimiz buyruk sözcüğünü kullanmak Türk dilini yıpratır mı?

 

BUYRULTU : EMİRNÂME

 

Osmanlıcıya bak sen hele!

 

Buyuruldu : 1. Sadâret mâkâmından divan yazısıyla bir tür emirnâme olup başında o mâkâmın büyük mührü bulunur. 2. Sadâret mâkâmı ile vezir, defterdar, kadıasker, kapudan paşa, beylerbeyi, vâlî, veya kolağası rütbesinde olanların kendilerinden alt rütbedekilere verdiği emirnâme. 3. Binbaşıya kadar askerin rütbesini bildiren emirnâme.

 

(Osmanlı Türkçesi Sözlüğü – İsmâil Parlatır)

 

ÇAĞRI : DÂVET

 

Derleme bir sözcüktür.

 

DEĞİN : KADAR

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

DÜZEN : NİZÂM

 

Ne diyeyim bilemiyorum.

 

KTütüzenlik/tüzülük “tertip, intizam” [ anon., Tuhfetu’z Zekiyye, 1425]

ÇTütüzün “a.a.” [ Pavet de Courteille, Dictionnaire Turc Oriental, <1500]

TTüdüzen/düzenlik “a.a.” [ anon., Ferec ba’d eş-şidde, 1451]

 

(Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

 

Çekidüzen sözcüğünde de yer alan düzen sözcüğünü boykot ederek elinize ne geçecek? Düzeni de nizâmı da kullanın işte!

 

ELEŞTİRME : TENKİT

 

Tenkit, hiç de öyle yüzlerce yıldır dilimizde yer almayan, 19. yüzyıl sonlarında türetilmiş bir sözcüktür. 40’larda buna eleştirmek denildi ve cürüm işlenilmiş oldu. Neden? Çünkü eleştirmek Türkçe kökenli!

 

EMEKÇİ : İŞÇİ

 

Türkçe kökenli sözcüğü, Türkçe kökenli sözcükle mi boykot ediyorsunuz?

 

ERDEM : FAZÎLET

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ERGEN : ÂKİL BÂLİĞ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ERK : KUDRET

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

EZGİ : NAĞME

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

GİYSİ : ELBİSE

 

Birçok eski Türkçe metinde geçen bir sözcük… Cumhûriyet öncesinde ölü olup olmadığından emin değilim.

 

GÜLDÜRÜ : KOMEDİ

 

Dizelgenin adı BOYKOT EDİLECEK BİN UYDURMA VE BATI MENŞELİ KELİME iken Türkçe kökenli bir türetme yerine Batı kökenli karşılığını yeğlemeniz gülünç!

 

İLENÇ : BEDDUA

 

Hem derleme, hem diriltme bir sözcüktür. (Yânî hem târihî metinlerde, hem halk ağzında bulunur.)

 

İMRENCE : MAZBUT

 

Mazbut değil imrenilen şey, kimse anlamındadır ve diriltme bir sözcüktür.

 

İNVESTİSMAN : YATIRIM

 

Tahsin Banguoğlu, Dil Bahisleri adlı kitabında yatırım sözcüğünü kendisinin türettiğini yazmıştır. Kadir Bey, neden sağ tarafa mevduat yazmamış?

 

İRDELEME : TETEBBU, TETKİK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

İVDİRMEK : TÂCİL ETMEK

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İVECEN : ACÛL, ACELECİ

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İVEDİ : ACELE

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür. Mütedeyyin bir müslüman olan annemin anneannesi de bu sözcüğü sıklıkla kullanırdı. Meğer bilmeden Türkçe’ye ne büyük darbe vuruyormuş!

 

İVMEK : ACELE ETMEK

 

Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

 

İYE : SÂHİP

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

İZLEM : TEMA

 

Tema için önerilen karşılık izlem değil izlektir.

 

JARGON : GALAT

 

Bu sözcükler anlamdaş değildir ki!

 

KALINTI : BAKİYE

 

Kalıntı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

KAPSAMAK : ŞÂMİL OLMAK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KARŞIT : ZIT

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KATKI : İLÂVE

 

Katkı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

KESİNKES : KAT’Î

 

Derleme bir sözcüktür.

 

KONUK : MİSÂFİR

 

Yunus Emre’nin dizelerinde geçen bu sözcüğü yazı diline aktararak ne de kötü bir iş yapmışız!

 

KOŞUT : PARALEL

 

Muvâzî sözcüğüne ne oldu?

 

KUTLU : MÜBÂREK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

KUTSUZ : UĞURSUZ

 

Bu saçma boykot önerisini görünce Kadir Bey’in bu dizelgeyi ayık bir kafayla hazırladığına inanmak insana çok zor geliyor! Sağda meşum sözcüğü olsa neyse diyeceğim. Kutsuz da, uğursuz da Türkçe kökenli sözcüklerdir. Kutsuz hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

 

ONAMAK : TASVİP VEYÂ KABÛL ETMEK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

ONARMAK : TÂMİR ETMEK

 

Hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

 

ORİJİNAL : NEV’İ ŞAHSINA MÜNHASIR

 

Mâdem özgün sözcüğünden tiksiniyorsunuz. Bu kadar uzun bir şey diyeceğinize ibdâî deyin.

 

ÖZGE : BAŞKA, GAYRI

 

Bu saçmalığa, Şeyh Gâlip yanıt versin.

 

Hiç aşktan özge şey revâ mı? 

Sarf etmeğe gevher-i kelâmı

 

SALGIN : SÂRÎ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

SALIK : TAVSİYE

SALIK VERMEK : TAVSİYE ETMEK

 

Hem derlemedir. Hem de diriltmedir.

 

SALT : MUTLAK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

SAYGI : HÜRMET, İHTİRAM

 

Saygı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

 

SOLUK : NEFES

 

İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde “Gece gündüz berâber çalışan samîmî arkadaş” anlamında solukdaş sözcüğü geçmektedir. Siz boykot edin de böyle zenginlikleri de yok edelim.

 

SORU : SUAL

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TANIK : ŞÂHİT

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TARTIŞMAK : MÜNÂKAŞA ETMEK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

TASLAK : MÜSVEDDE

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YAĞI : DÜŞMAN

 

Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

 

YALVAÇ : PEYGAMBER

 

Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

 

YANIT : CEVAP

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YANKI : AKSİSEDÂ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YARAŞIK : MÜNÂSİP, MUVÂFIK

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YASAMA : TEŞRÎ

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

YERLEŞKE : MESKEN

 

Yerleşke mesken değil kampüs demektir. Zâten yazar bunu kitabın 122. sayfasında da söylemektedir.

 

YOĞUN : KESİF

 

Diriltme bir sözcüktür.

 

MÜELLİFİN DOĞRULARI

 

Bozuk saat bile günde iki defâ doğruyu gösterdiği için elbette müellifin bu kitapta doğruları da vardır.

 

Anlam Daralması

 

“Türkçe’ye karşı işlenen sûikasdin bir şekli de lisânımızda şöyle böyle bir karşılığı var diye aralarında pek çok mânâ incelikleri bulunan beş on kelimeyi birden boykot etmektir. Meselâ öteden beri herkesin bildiği savaş kelimesi mevcud diye bunun normal Türkçe’de mukaabili zannedilen sekiz on kelime atılmaktadır. Harb, muharebe, cidal, mücâdele, cihad, mücâhede ve cenk…” (Sayfa 87)

 

Yazar bu eleştirisinde haklıdır haklı olmasına da bu anlam daralması için öz Türkçeciliği mi suçlamalıyız? Yoksa Türkçe’nin derinliklerine vâkıf olamayan, beceriksiz Karşılıklar Kılavuzu hazırlayıcılarını mı?

 

Bu meseleye daha sonra başka bir yazıda ayrıntılı olarak değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik şu örneği vereyim. Şöyle deniyor.

 

“Eskiden dilimizde mütercim de denirdi, tercüman da… Bunların arasında anlam farkı vardı. Şimdi hepsi çevirmen oldu.”

 

Doğrudur. Kimileri böyle bir daraltmaca yapmıştır. Peki bu kısırlığı gidermek için hem halk ağzında yaşayan, hem târihî metinlerimizde geçen, hem de birçok çağdaş Türk lehçesinde kullanılan dilmaç sözcüğünü kullansak nasıl olur? Yânî mütercim yerine çevirmentercüman yerine dilmaç desek. Bir düşünün bence…

 

Geçmişin Anlaşılmazlaşacağı Kaygısı

 

“Peki bunlar (gençler)-bırakın çok eskiyi de- otuz kırk sene evvel yazılmış eserleri dâhî nasıl anlayabilecekler!”

(Sayfa 87)

 

Bu haklı bir uyarıdır. Ama dilin değişmesi gerçekten geçmişi anlamamıza engel mi? Evet geçmişi anlayalım diye müptezelce işler yapıldı. Kimi çevirmencikler Peyâmi Safâ romanlarında râyihâ yerine koku sözcüğünü koyarak çok büyük bir iş yaptıklarını zannettiler.

 

İyi eğitimli bir İngiliz, Şekspir’in yapıtlarını anlayabilir ama günümüzde yazıp, çizecekken o yapıtlardaki yığınla Eski İngilizce sözcüğü ve deyimi kullanmak zorunda hissetmez kendini…

 

Hem Kitâb-ı Dedem Korkud‘dan, hem Safahat‘ten, hem de Aziz Nesin‘in ve Yaşar Kemal‘in öykülerinden, romanlarından lezzet alabilecek bir kuşak yetiştirmek olanaksız mı?

 

Gençlerin geçmişi anlayamayışının nedeni Türkçecilik değil eğitim düzenimizdir ve elbette de gençlerimizin az okuyuşudur. Yaşı benden büyük olduğu hâlde “Necip Fâzıl Kısakürek’i okuyup da anlayamıyorum. Dilimizi mahvettiler!” diye sızlanan kişiye sâdece gülerim. Bunu diyen kişinin belli ki okuma alışkanlığı yoktur. Ben Necip Fâzıl’ın kitaplarını ilk okumaya başladığımda 15 yaşındaydım. Bilmediğim sözcükler çıkmıştı elbette ama zamanla bunları öğrendim. Çok kitap okuyup da Necip Fâzıl’ı anlayamadığını söyleyenler ne okuyorlar ki? Migros’ta şekerin yanında satılan kitapları mı?

 

Yazım Sorunu

 

Yazar sağır nun ile belirtilen ses konusunda haklıdır. Ancak yakın zamanda bunun için genizcil n harfi önerilmiştir.

 

 

Almanca bile 1996’da büyük bir yazım değişimi geçirmişken bizim de yazım sorunlarımızı kısa sürede düzeltmemiz olanaksız değildir.

 

Sonuç

 

Bu şekilde bir boykotçuluğun dilimize hiçbir yararı olduğunu düşünmüyorum. Elbette Türkçecilik adı altında birçok kuraldışı sözcükler türetilmiştir. Unutmayın ki Macarlar çok daha kuraldışı sözcükler türetmişti. Ayrıca Osmanlı Türkçesi de kuraldışı sözcüklerden münezzeh değildi.

 

Türkçecilik sâyesinde türetilen sözcüklerin dilimize toptan zarar verdiğini söyleyenler sâdece şu soruya yanıt versin. Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmesi de dilimiz için zararlı mı oldu? Bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım… gibi sözcükler dilimize zarar mı verdi?

 

Yeni sözcükleri kullanmak için dilde ayıklamacı olmak zorunda değilsiniz. Geçmişe tekme atmak zorunda da değilsiniz. Dilerseniz eski sözcüklerle, yeni sözcükleri birlikte de kullanabilirsiniz. Kimsenin kafanıza silah dayadığı yok.

 

Anlaşılan, nasıl ki Kemalistler Osmanlı’yı toptan reddetmeyi mârifet bilmişlerse Türkiyeli İslâmcılar ateş püskürdükleri Kemalistlere öykünerek Cumhûriyeti ve onun herhangi bir alandaki üretimlerini toptan reddederek dönüşçülük yapmayı mârifet biliyorlar.

 

Doğru tavır ise geçmişi bir bütün olarak görüp tevârüs etmek, yanlışından kurtulup doğrusunu benimsemek değil midir?

 

<b>Değerleme:</b>

Kişisel Türentiler (neolojizm) Sözlükçüğü Daha béğeni yapılmamış.

Aşağıda yad karşılıklarıyla dizelgelenmiş öz Türkçe iki yüz elli söz(cük), benim on dört-yıllık öz-Türkçeciliğimin ürünlerinin bir bölümüdür ya da seçkisidir. Dile bireyin katkısı da “yaşamsal” önem taşıdığından, bıkıp usanmaksızın, yılmayarak – daha çok – kimsenin şu ya da bu nedenle özleştirmediği – türlü alanlara değgin − yad söz(cük)leri özleştirdim. Gösterişsiz sözlükçüğüm incelenirse, söz konusu el söz(cük)lerinin hepsinin – doğallıkla Türkler için − gereksiz olduğu görülecektir. (Kişisel türentilerimden birinin dahi tutunması, demek genel dile girmesi, beni gönendirir.)

Kuşkusuz – “yad” diller arasında ayrım gözetmeksizin, erey tanımayarak[1] − özleştirmecilik gütmeyi sürdüreceğim. Demek türetip yayımladığım yeni sözcük(ler), bunlarla ereyli kalmayacak. Gene de, şimdilik benden bu denli çok… (Bunun ardı gelir; gerisi kolay.)

Başkaları aşağıdakilerle özdeş karşılıklar önermişlerse, öneriyorlarsa, “Usun yolu birdir.” demek gerek. (Kişisel Türentiler Sözlükçüğü’ne ilişkin eleştirilerinizi, önerilerinizi, sorularınızı yedigir@hotmail.com bulunağına iletebilirsiniz.)

   A

Acısız ölüm: Ötanazi

Ad-satan: Franchiser

Ad-satılan: Franchisee

Ad satımı: Franchise

Ad satma: Franchising

Ağ güncesi: Blog

Ağ güncecisi: Blogger

Ağırlık-kaldırıcı: Halterci

Ağırlık kaldırma: Halter

Ağıtsı: Eleji

Akımla sarsma: Elektroşok

Alışka: Routine

Ara-bölge: No man’s land

Araçlı alıştırma: Pilates

Aşırı etkin: Hiperaktif

Ayağa-uygun: Ortopedik

Aydınlatıcı: Far

Ayrılga: Lop

   B

Bağırtaç: Hoparlör

Bağyoğrum: Trabükoplasti

Başkamsama: Takıye

Başkeser: Giyotin

Bekleyici: Garson

Belgecik: Fiş

Bırakılga: Vakıf

Bilgisayar uzayı: Cyberspace

Bilimlik: Fakülte

Birlikçe: Kartel

   Ç

Çalgıbirim: Nota

Çalgıbirimlik: Partisyon

Çekilge: Piyango

Çevredizge: Ekosistem

Çevregörür: Periskop

Çıkmalık: Mimber

Çıldırıgiderici: Antipsikotik

Çılgın-çökkün: Manik-depresif ya da manyak-depresif

Çoksatan: Best-selling

Çökkünlükgiderici: Antidepresan

Çubuk gizim: Barkod

Çukuroyunu: Golf

   D

Davranca: Rol

Değnekoyunu: Bilardo

Deliyel: Fırtına

Denetim alıcısı: MOBESE kamerası

Devinmece: Spor

Devinmececi: Sporcu

Devinmecel: Sportif

Dikelme: Ereksiyon

Dinçlik: Fitness

Doku koruma: Plastinasyon

Doyum doruğu: Orgazm

Durağan teker: Hard disc

Düzeneklik: Makine

Düzge: Ayar

   E

Eklemyoğrum: Artroplasti

Eşduygu:[2] Empati

Etyer: Meat-eater

E-ulakça (eksiciksel ulakça):[3] E-mail

E-ulaklık (eksiciksel ulaklık):[4] E-mail

Ezergeçer: Tank

Ezgilik: Beste

Ezgilikçi: Besteci

Ezgiliklemek: Bestelemek

   F

Fışkırıklık: Şadırvan

Fışkırtaç: Sifon

   G

Geçer sözcük: Parola

Geçmişçe: Tarih

Geçmişçe özeti: Tarihçe

Genöykü: Roman

Gerigidiş: Flashback

Gireç: Fiş

Giyici: Manken

Gizbilim: Simya

Gizbilimci: Simyacı

Görevci: Acente

Görevcilik: Acentelik

Görevlik: Servis

Görevyeri: Ajans

Görülge: Hesap

Gövde düzeltme: Ortopedi

Gövde-geliştirici: Body-builder

Gövde geliştirme: Body-building

Gözatıcı: Browser

Gözkuşağı: İris

H

Hızlı yemek: Fast food

   I

Isıtutar: Termos

Işıkça: Lazer

Işıkçizi: Fotoğraf

Işıkbireşim: Fotosentez

Işıklandırma: Sinyalizasyon

   İ

İmcik: Sinyal

İşlemevi: Borsa

   K

Kalıkdüzen: İklim

Kalıkdüzenleme: İklimleme

Kalıkdüzenleyici: Klima

Kalıtımbirim: Gen

Kapataç: Kafes

Karışık: Salata

Karıştırmaca: Spoonerism

Karşılıkça: Ücret

Kılyolar: Epilatör

Kılyolum: Epilasyon

Kırındüzen: Koreografi

Kırındüzenci: Koreograf

Kıyıdışı: Offshore

Kipçe: Moda

Konuluk:[5] Nokta

Konuşmaca: Hip-hop ile rep

Koruma çevresi: Sit

Koşukluk: Divan

Koşukluk ölçüsü: Aruz

Koyaç: Cep

Koyultma: Jel

Kurmacasız: Nonfiction ile nonfictional

Kutça: Din

Kutçal: Dini ya da dinsel

Kutsöz: Hadis

Kuttopluluk: Ümmet

Kuttümce: Ayet

Kutvergi: Zekât

Kutyolcu: Hacı

Kutyolculuk: Hac

Kümeci: Faşist

Kümecice: Faşizan

Kümecilik: Faşizm

   N

Niteleyici: Article[6]

   O

Olağanüstüleme: Destan

Oluk sağaltımı: Kanal tedavisi

Ongunel: Cennet

Ortagün: Çarşamba

Ortaüstokul:[7] Lise

Otluk: Eczane

Otlukçu: Eczacı

Otyazı: Reçete

   Ö

Ödemelik: Vezne

Ödemelikçi: Veznedar

Önyaz: Mayıs

Öteevrensel: Uhrevi

Öykülük: Senaryo

Öykülükçü: Senarist

Özcük: Selfie

Özdekbilim: Kimya

Özdekçe sağaltımı: Kemoterapi

Özdekçe: Kimya

Özsunarlık: Selfservis

Öztat: Keyif

   P

Patlaç: Bomba

Patlar: Mayın

   S

Saçıntı: Diaspora

Saçkeser: Berber

Saçyapar: Kuaför

Sağdişçi: Ortodontist

Sağdişçilik: Ortodonti

Sağdişsel: Ortodontik

Sallan: Rok

Sarınaç: Pelerin

Satımlık: Pazar ya da piyasa

Satış toplantısı: Kermes

Seçilge: Mönü

Seçmelik: Katalog

Sekizkol: Ahtapot

Sestaşır: Telefon

Sınavbirim: Not

Sidikyolu sağaltmanlığı: Üroloji

Siniriletir: Nörotransmiter

Sokaç: Priz

Söylemece: Karaoke

Söylenlik:[8] Mitoloji

Sözlükçük: Lügatçe

Sudöker: Duş

Sudökerlik: Duş kabini

Sunarlık: Hizmet ya da servis

Suyapan: Hidrojen

Sürülge: Krem

Süzülen: Planör

   T

Tartışmaca: Polemik

Terletici: Süveter

Terletmez: Antiperspiran

T gömleği: Tişört

Ter gömleği: Sweatshirt

Tinçözümleyim: Psikanaliz

Tinçözümleyimci: Psikanalist

Tinçözümleyimsel: Psikanalitik

Tin sağaltımı: Psikoterapi

Tin sağaltımcısı: Psikoterapist

Tin sağaltmanı: Psikiyatr

Tin sağaltmanlığı: Psikiyatri

Toplulukça: Parti

Toplum korkusu: Sosyal fobi

Toplumbirim: Sınıf

Törenlik: Protokol

Tutkay: Scooter

   U

   Uçanteker: Frizbi

   Ufakgörür: Mikroskop

   Ulambirim: Sınıf

Uludurak: Otogar

Usuyarık: Şizofren

Usuyarıkça: Şizofrenik

Usyarılımsal: Şizofrenik ya da şizoit

Uymacılık: Konformizm

Uymazcılık: Nonkonformizm

Uzakgörmez: Miyop

Uzakgörmezlik: Miyop ya da miyopi

Uzaklaştırıcı: Akson

   Ü

   Üretimevi satımevi: Outlet

Üretimevi satışlığı: Outlet

Ürünlük:[9] Katalog

Üstözek: Epicenter

Üyeevi: Kulüp

   V

Varlıkça: Cisim

Vuruşkan: Gladyatör

   Y

Yağmurcak:[10] Şemsiye

Yakıngörmez: Hipermetrop

Yakıngörmezlik: Hipermetrop ya da hipermetropi

Yanaç: Meşale

Yapıbağlayıcı: Beton

Yapıtlık: Repertuvar

Yapı tozu: Çimento

Yarışı: Ralli

Yarışmaca: Turnuva

Yaşam korkusu:[11] Şizofreni

Yaşamtezgen: Biyokatalizör

Yaşataç: Vitamin

Yaşlanmaya-karşı: Anti-aging

Yayımlık: Kanal

Yazılga: Defter

Yazılık: Klavye

Yel gezintisi: Rüzgâr sörfü

Yerbilgisi: Coğrafya

Yerbulur: Radar

Yergerçeği: Coğrafya

Yerine-geçen: Ersatz

Yersaptar: Sonar

Yertaslağı: Harita

Yığıncık: Molekül

Yılgı tutulgası: Panik atağı

Yılkıtüketmez: Vegan

Yılkıtüketmezlik: Veganizm

Yokdeğer: Sıfır

Yolaç: Cımbız

Yolca: Rota

Yoldışı: Offroad

Yönetimce:[12] Politika

Yönetke: Hükümet

Yurtyönetimcisi: Politikacı ya da siyasetçi

Yurtyönetsel: Politik ya da siyasi

Yükleç: Pil

Yükleyici: Şarj aleti ya da cihazı

Yüksek toplum: Sosyete

Yürümelik: Podyum

                                                         

                                                         2010 Önyazı-2014 Bozaranı

                                                         Seyhan-Atayurt

 

dipçe:                                          

1. Özleştirmecilik konusunda “erey” tanımamak, öpöz Türkçe istemek anlamına gelmez. (Katışıksız bir [sözcüğün en geniş anlamında] dil – olanaksız bulunsa bile − hiç de kötü değildir; o ayrı.). Ne denli çok özleştirmecilik güdülürse güdülsün; genel dilde yad kimi öğeler bulunacaktır. Ayrıca kazançsal-toplumsal yaşamın devingenliği dolayısıyla da, ekinsel etkilenme sonucu da yeni birtakım yad söz(cük)ler dile girecektir. Bunlardan ötürü, “Bu denli çok dilsel özlük yeter.” hiç denemez, denmemeli: Dili özleştirmek yaşam sürdükçe gerekecektir. Yaşamsa sonsuza değin sürecek. Hepsi bunlar.

2. “Duygudaşlık”, “eşduyu” ile “eşduyum” karşılıkları empati için uygun değildir: Bunlardan duygudaşlık sözcüğü, sempatiyi karşılar. Eşduyu ile eşduyumsa – empatide duyu ya da duyum değil, duygu söz konusu olduğundan – ancak başka anlamlarda kullanılır.

3. Bir ileti biçimi ya da türü olarak…

4. Bir iletme yolu ya da yöntemi olarak…

5. “Önemli konu” anlamındadır.

6. Os. harf-i tarif ile harf-i tenkir.

7. Buna göre okul adları – sırayla – şöyle olur: ilkokul, ortaokul, ortaüstokul, üstokul. (“Üstokul”, üniversite sözcüğünün öz Türkçe karşılığıdır.)

8. Söylenbilim sözcüğünün mitolojiyi karşılamadığı bağlamlar/durumlar için… Demek “söylenler bütünü” anlamında… Örneğin eski Yunan söylenliği, denebilir.

9. Böylece katalog sözcüğünü – yerine göre – “dizit”, “seçmelik” ile “ürünlük” karşılar oldu. (Dizit, kişisel türentilerimden biri değildir.)

10. Şemsiye sözcüğünü − gerçekte − “güncek” karşılar. Yağmurcak, “yağmurdan koruyan araç” anlamındadır.

11. Şizofreni sözcüğünün biçimsel öz Türkçe karşılığı “usyarılım”dır. Gelgelelim anlamca, yanıltıcı olmamak için, “yaşam korkusu” sözüyle karşılanması gerektiği kanısındayım.

12. Örneğin “dil politikası” sözündeki politika sözcüğü yerine kullanılabilir.

<b>Değerleme:</b>

Hatay’da Göktürkçe Öğreneği (Kursu) Daha béğeni yapılmamış.

İlk kez Iğdır‘da düzenlediğim, daha sonra da 5 kez Bakü‘de verdiğim Göktürkçe kurslarını Hatay‘da da sürdürdüm. Şimdiye değin ülkülerden (ideolojilerden) bağımsız idi, şimdiyse ilk kez bir ülkü kurumunun düzenlemesi ile gerçekleştirdik. Bu bakımdan Hatay Ülkü Ocakları bir ilk oldu.


Öğreneğimiz (kursumuz) üzerine izlenimlerimi, hem de Hatay‘a olan yolcuğulumda başımdan geçenleri de yazacağım. Böylesi güzel günleri yazıya geçirmesen suç işlemiş sayılırım.

Hatay`daki Göktürkçe dersinden bir görüntü.

8 Ağustos – Bakü

Bakü‘deki uçağımız yaklaşık 2 saatlik bir gecikme ile kalkınca, Nahçıvan‘daki otobüsü de kaçırmış oldum dolayısıyla. Bu yüzden Iğdır‘a geçmek için başka yolları denemeye kalkım. Derken yolda bir Macır ile tanıştım; şimdiye değin iki Macır tanıdığım vardı, ikisi da çok nitelikli kişilerdi, sandım bu da öyle. Bu arkadaşın yüzünden geceyi bir parkta geçirmek durumunda kaldık. Onun gibi umursamaz olmayı isterdim; çimenlere uzanmış öylece horlayabiliyor olmayı.

Yeri gelmişken değineyim. İşin özü Iğdırda epey Macır var; sarışın gök gözlü… Gerçi onların çoğusu Rus, demeli sürgüne gönderilmis Malakanlar. Sorsan; ben Türküm, Azeriyim derler. Eriyip gitmişler artık. Macırlar yeni geldiklerinden, bir iki kuşak da olsa kendilerini biliyorlar.

10 Ağustos – Iğdır
Bugün doğum günüm; 26 yaşıma girdim. Ancak büyük ızdırap, keder ve benzeri kötü duygularla girdim. Çünkü ben, çift sayıları sevmiyorum. Şimdi bütün yıl boyunca 26 diyeceğim, aman Tanrım! Ancak gün içinde ilginç olaylar da yaşadım, günüm biraz eğlenceli oldu.

Eğlenceli olay şu; Iğdır’da kamp yapmış yaklaşık 10 İtalyan plakalı karavana denk geldim. Petrol dükkanının önündeydiler gerçi. Neyse efendim, satıcı ile sorun yaşıyorlardı. Uno lira dedim, gülümsedi, grazie dedi. Ben de o sıra sağ elimi sinemin üzerine vurup eyvallah ile karşılık verdim. Ardınca öbür karavandakiler de geldi, yardımcı oldum. O sıra güleç biri “…….. Kars” deyince “ayy nooov, davay go tu Kars, yörüyün gedirik” dedim. Beni öndeki karavana aldılar, Kars’a götürdüm. Emekli teyze, amcalarla takılmak eğlenceli geldi, Tarzanca anlaşsak da… Bizim yaşlıların ölüm ma kıyamet sohbetlerinden bin kat iyi.

Ayrıca değinmek istediğim konuysa; Türkiye’deki arkadaşlarımın ad günün, Azerbaycan’daki arkadaşlarımın ise doğum günün diye yaptığı kutlama sözcükleridir. Değiştokuş yapılması, iyi bir etkileşim olduğunu da göstermektedir.

12 Ağustos – Diyarbakır
Kürtlerin böylesi yoğun olduğu bir ile ilk kez geldiğim için ufak da olsa bir ilginçlik duydum. Gelişmiş bir il yapılanması var, yeni dikintiler, yeni yerleşim birimleri… Ancak tarım topraklarının üzerine yapılanmış olmaları kötü… Ekim, biçim konusunu çok boşvermişler.

Otogardan ayrılırken de başka bir ilginç duruma denk geldim. Bizim aracımıza 13 genç bindi; saçları çeri (asker) tıraşı olmuş, 20li yaşlarında gençler… Hepsi de buşkulu (heyecanlı) idiler. Urukları (aileleri) de aşağıda alkışlıyor, ıslık çalıyor, ellerini ağızlarına vurarak sesler çıkarıyorlardı. En büyük asker bizim asker sözleri ile çocuklarını havaya atışlarını da söyleyeyim. Çeriliğe gittiği için, Türk ordusuna katıldığı için sevinen Kürt gençleri ma onların urukları.

Beni şaşırtan bir başka olay ise, Iğdırdan Hataya doğrudan bir otobüs bulunması oldu. Yolculuğumu Has Diyarbakır işletmesi ile yaptım. Sunumları çok iyi, nerdeyse 2 saatte bir (her il geçtiğimizde) içecek verdiler. Hatta akşam üzeri dondurma bile dağıttılar. Yine de, hareket halinde iken sürücülerin yer değiştirmesi sıradan bir olaymış gibi karşılandı. 

13-19 Ağustos – Hatay
Antakya öğretmenevine yerleşip biraz olsun dinlendim. Uzun bir yolculuk sonrası su altına girip de, uzanmak gibisi yok. 

Ülkü ocağına gidip başkan Naci Akkaya ile uzunca bir aytıştık (sohbet ettik). Akşama doğru ise ülkü ocağının ortaokul çocuklarına düzenlediği kamp uygulamasının kapanış törenine katıldık. Törene MHP Hatay milletvekili Şefik Çirkin de katıldı.


Ertesi gün ilk dersimize başladık. Kardeşim Cafer de İstanbuldan geldi. Böylece ders görüntülerimizi çekip kurgulamalarıyla uğraştı.


İlgiden dolayı çok mutlu olduğumu belirteyim. Ders süremizi 1 saat olarak düzenlemiştik ancak, öylesi bilgiye aç gözlerle bakan öğrenciler vardı ki, dersi bölmeye bir türlü kıyamadım. Bu yüzden derslerim çok hızlı geçti de, kimi öğrenciler ikinci günün sonunda adlarını yazmaya başladılar.




Ders saatlarimiz akşam üzeri olduğundan, gündüzleri şehri geziyor, yöresel yemeklerin tadına bakıyordum. Sağ olsunlar, ülkü ocağındaki arkadaşlar beni yalnız koymadılar. Künefesi ünlüdür, bir de burda ye deseler de, İstanbulda yediklerimden pek bir ayrım bulamadım. Kağıt kebabı, kendilerine özgü dürüm köfteleri, dönerleri… Bunları çok beğensem de, en çok övgüyü haytalı adlı tatlılarına dizerim. Özel kaşığını bile tasarlamışlar. Yeniden Hataya gider olur da, haytalı yemeden dönersem kendimi bağışlamam.

Haytalı

Diyarbakır Licede PKKlı anıtı dikilmesine karşın (bu yazıyı yazdığım sıra TSK anıtı çoktan yıkmıştı), ocağın düzenlediği eyleme katıldıktan sonra, akşam son dersimize geçtik. Katılımcı arkadaşlara bitirme sınavı yaptıktan sonra, geçer not alanlara bitirme belgelerini verdik.




Hataydan çok güzel duygular, çok olumlu izlenimlerle ayrıldım. Caferin de dediği gibi, burası sanki İstanbulun bir ilçesi. Çok tanıdık, çok içten bir yerleşim birimi. Kendimi hiç yabancı bilmedim. Sanarsın 40 yıllık Hataylıyım. 

Cafer ile birlikte konakladığımız öğretmenevinin önünde.

20 Ağustos – Iğdır
Bugün kendimi hz. Yusuf gibi bildim. Şöyle oldu; köy arabasına bindiğimizde, ne hikmetse nerdeyse tümü kadın yolculardı. Boş yere geçtikten sonra yaşlı bir kadın ne yaraşıxlı oğlandı dedi, sonra yanındaki heye vallah diye sürdürdü. Derken orta yaşlı bir Kürt teyze, yanımdaki kız arkadaşıma dönüp bu senin eşindir diye sordu, o da dalgasına evet dedi. Kadın sen yalan söylersin, oğlan gözel, seni niye alsın dediğinde gülümsedim, sonra bizimki ile güzellik konusunda tartıştılar. Bir iki maşallah ile olay bitti. Yokluktan olsa gerek tüm bunlar.


21 Ağustos – Nahçıvan
Nahçıvan uçağındaki 23 çocuktan söz etmeyeceğim; yoo, yoo… Nahçıvanlıların nüfusu artırarak yeryüyüzünü ele geçirme politikalarını artık biliyorum. Hem alıştım da, umursamıyorum. Benim sözünü etmek istediğim, yanımda oturan 33 yaşındaki genç Nahçıvanlının, Iğdır harasıdı ki diye bana sorduğu sorudur. Kendimi, yeşil kartını yitirdiği için kolundaki bileziklerden birini bozdurmak durumunda kalan bir abla gibi şaşkın biliyorum.


22 Ağustos – Bakü
Gece geldiğim Baküde, 4 saatlik uykunun ardından kalkıp sınav notlarıma son kez göz attım. Günün ilk sınavı bizeydi, yetişdim de. Hem güzel bir sonuç aldım.


Tanrıya kutkıvanç olsun, 2 yedigüne (haftaya) sığdırdığımız bu çalışmalarımızda bir eksiklik olmadı. Tüm işlerimiz yolunda gitti, tüm planlarımız aksamadan gerçekleşti. Hem Hatay‘ın güzel kişilerini, hem de Akdeniz‘i tanımış, görmüş oldum.

<b>Değerleme:</b>

Eski Türk Dini Üzerine Daha béğeni yapılmamış.

Esen olsun.

Bir zaman önce keşfettim ki, bir çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili düşüncelerimi toparlamak için çalakalem yazarsam, bir format dahilinde ve üslup gözeterek yazmam gerektiği ancak bu format ve üslup çok katı olmadığı için, kafamdakileri daha rahat toparlayabiliyorum, eksiği, gediği daha iyi görebiliyorum.

O yüzden, bu yazıda Türkler’in ruh ve mana ikliminin evriminin ilk basamakları hakkında bir şeyler yazacağım, ancak bu yazdıklarım “bilimsel” bir mahiyette olmayacak, öyle yapmaya kalkarsam bir kaç bin sayfa yazmam gerekirdi her savımı ispatlamak ve gereken göndermeleri yapmak için. Yazı kısa olsun, sadece bir fikir versin diye, bir çok önemli isme de atıfları vs. geçiştireceğim, baştan söyleyeyim; manevi şahsiyetlerinden bir nevi özür olarak. Kısaca diyebilirim ki, bilimsel delilleri tasnif ve takdim edilmiş bir yazıdan çok, bir hikaye anlatacağım. Kısa kısa notlar düşmüştüm şamanizme dair; onların bir bileşkesi olacak bu.

***

Şamanizm bir din değildir. Bizim “din” denince aklımıza gelen “şey”, dinler evriminin son ve en girift basamağı olan Sami dinlerin biçimbilimsel silüetidir ki, bu “din”ler birer “aygıt”a dönüştüğü için  çok önemli ve belirgindirler. Ancak terminoloji eksikliğinden, “din” diyoruz.

Şamanizm, Druidizm gibi “dini tarz”lar için, kısaca şunu diyebiliriz, mitolojik dönemde doğan bu tarz “yol”lar, coğrafi şartlar ve kültürel tecrübe üzerine bina edilmiş, “yabancı” etkiye açık ve tolerasyonu yüksek olmakla birlikte, özgün ve yerel dinlerdi. (Söz gelimi Xenophon‘un Onbinlerin Yürüyüşü isimli eserinde Yunan paralı askerlerin coğrafya değiştikçe başka başka tanrılara dua ettikleri, en son Olympos tanrılarının geldikleri yeni bölgede hükmü kalmadığını düşünüp, o bölgenin tanrılarına sığındıkları yazılıdır. Bu çok önemli bir nokta, kısmet olursa bir gün sami dinler – mitolojik dönem – diğerleri [budizm vs.] karşılaştırması yapacağım bu örneği de kullanarak.) Bu yüzden adlandırmada hep sıkıntı vardır; biz adlandırırız, şamanist dediğimiz insanlar kendilerine şamanist demiyorlardı. Bahse konu dini biçim, o topluluğun doğal ahlak, değer yargıları ve “ölüler ülkesine dair inançlar” bütünüydü, “doğal”dı. Ki her toplumun özgün “yaşam/ahlak kodları”, bu dönemde şekillenip kemikleşmiştir, Çerkes xabzesi ya da Türk töresi gibi.

Adlandırmanın hatalı olduğunu söyledik ki, Türklerde “şaman” görevini üstlenen adama “kam“, “bakşı“, bazı durumlarda “otacı” (eczacı-doktor-ruhani) denirdi. Ve bu dönem dinleri bütün topluluklarda özgün ayrıntılara, ama evrensel bir kemiğe sahiptir. (Bunun sebepleri için kayiprihtim.org adresinde yayınladığım Tolkien Ne Yaptı yazı dizisi ve Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir yazılarıma bakabilirsiniz.) Yine de usulen adına şamanizm denebilir, temelinde sağlam bir gök kültü vardır, ki bütün -bir şekilde zayıf da olsa organize olabilmiş- eski çağ dinlerinde gök kültü güçlüdür, daha sonra bu transandantal, yani aşkın tanrıya evrilir,  kamlar ruhani figür olarak karşımıza çıkar ve içeriği sadece töre değildir, şamanizmi “töredir” deyip kestirip atmak da akıl karı değildir.

Bunları söyledikten sonra asıl konuya dönebilirim. Kendi dar ve eksik birikimime göre, Türkler’in ruh iklimlerinin eski çağlardaki evrimi kabaca şöyledir:

Türkler’in ataları deyince, bir şeyi belirtmek lazım. Afrika’dan çıkış hipotezini kabul edersek, (ben kabul ediyorum, en azından bir dereceye kadar) bütün etnik kimliklerin evriminin izini belirsizce de olsa Afrika’ya kadar takip edebiliriz. Ancak evrim basamakları bazen “unsur”u geri dönülemez, “eski”den farklılaşmış ve “yeni”nin karakteristik özelliklerine sahip bir mahiyete taşır; bu nirengi noktası görevi gören basamaklar bundan sonraki evrim basamaklarında da etkilerini hissettirirler. Bu yüzden, Türkler’in ataları, ya da sevmediğim bir tabir olan proto-Türkler’in izini neolitik çağın bitişinin hemen ardında arayacağız. Bu arada, Türk adı bir siyasi isimdir; bugün Altaylı kavmin adı Türk olduğu için Türk tabirini kullanıyoruz. “Onlar kendilerine Türk demiyorlardı” ya da “onlar Türk değildi”  denir bazen, turkcesivarken.com’da yayımlanan Çeşitli Ulusların Köklerine Dair yazımda bu meseleye biraz değinmiştim. Bir başka örnek vermek gerekirse; bugün “Norse” tabir ettiğimiz kavimleri, ya da Cermenik barbarlar dediğimiz ulusları “Cermen” tanımı ve tasnifi altında inceleyebiliriz, oysa Cermen adı bir siyasi addır. Sözgelimi Saxonlar (balta fırlatıcısı), Vandallar, Tötonlar vs. çağında “Cermen” kelimesi yoktu diye, bugün bütün o alt grupların sosyolojik ve siyasi ismi olmuş “Cermen” ya da “Cermenik” terimiyle onları incelememizde bir kusur yoktur.

Türkler’in orman kökenli mi (Kuzey Sibirya taygaları) yoksa dağ kökenli mi (Altay-Oyrot bölgesi dağları) olduğu konusunda bir fikir birliği yok. Bence, (işte burada, yukarıda bahsettiğim tarzla yazmaya başlıyorum. bundan sonra delil, ispat, atıf vs. hak getire, sadece hikaye.) Türkler neolitik çağ ve sonrasında taygalarda ve dağlarda mayalanmış iki kültürün (ki bu iki kültür bir şekilde genetik akraba idi, farklılıkları farklı coğrafyalarda evrimleşmelerinden geliyordu) bozkıra inip kaynaşması neticesinde atasal özlerini oluşturdular. Ki, geleneksel Türk inanışlarında hem orman uluslarına has öğeler, hem dağ uluslarına dair öğelere rastlanır; elbette ki Türk olmayan uluslarla etkileşim yoluyla aldığımız öğeler vardır (Tamu, Erlik Han gibi dualizm prensibine dayalı öğeler, ya da Altay kültüründe tufan motifinin izine rastlanması gibi) ancak bütün “ikilemde bırakan” durumları “dış kaynaklı olmak” ile açıklayamayız.

Bu kültür köklerini, dolayısıyla ana hatlarını orman ve dağ motiflerinden alıyordu, ancak bozkır etkisi kültürün hakiki “aura”sını yarattı, ve en özgün ve ayırd edici tarafını oluşturdu. Ki, ilk asimile ettiğimiz (tamamen asimile etmekten bahsetmiyorum, kendimize benzetmekten, bir kültür dairesi yaratıp soyca ve budunca farklı olan bir unsuru o kültür dairesi içinde bir kültür kardeşi ya da paydaşı yapmaktan bahsediyorum) ulus da Moğollar oldu.

Önce bir “paganlık tasnifi” yapalım; ardından şamanizmi ve Gök Tanrı’yı anlamaya çalışalım, ki bu “Türkler”i anlamanın yarısıdır; zira Anadolu Türkleri soyca farklılaşmışlarsa da, hala Şamanizm’in ve Gök Tanrı kültünün izlerini taşırlar. Ki, pagan dinler aslında din değildir, daha önce değindiğim gibi, bir yaşam tarzının gelenekselleşmesi üzerine bina edilmiş normlar ve mitler bütünüdürler; bu dinler kurumsal ve kuramsal dinler tarafından şeklen ve fiziken ortadan kaldırılsalar bile, bir halkın kültür kodları üzerine bina edildikleri için, kurumsal ve kuramsal dinleri kısmen de olsa etkilemek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. (Hristiyanlıktaki azizler [Greko-Romen patron god/goddess olgusuna ne kadar benziyor değil mi? Ya da Kelt, ya da Cermen paganizmine. Atina’nın koruyucusu Athena, Argos’un koruyucusu Hera ise; İskoçya’nın koruyucusu St. Andrew, İrlanda’nın koruyucusu St. Patrick, İngiltere’nin koruyucusu St. George, Fransa’nın koruyucusu St. Dennis’tir.] , İslamdaki tasavvuf, musevilikteki Mısır etkisi gibi. Ayrıntılı bilgi için kayiprihtim.org adresinde yayımlanan Yaşayan Mitoloji I: Sami Dinler yazıma bakınız.)

Buna göre, kabaca iki tarz pagan anlayıştan bahsedebiliriz, eski dünya için. (Hatta daha da daraltıyorum, Avrasya için) Kuzey paganlığında tanrılar/tanrıçalar daha mistik ve gezgin/bağımsız iken, güney paganlığında tanrılar/tanrıçalar bir pantheon oluşturmaya meyillidir. Misalen, Norse mitolojisindeki Aesir gibi gruplaşmalar ve organizasyonlar görece geç dönemde ortaya çıkmıştır; bundan önce İskandinav paganlığı, Baltık paganlığı gibi gezgin ve birbiriyle zayıf bağlar taşıyan tanrılar ve ruhlar yumağı görünümündeydi. Hint-Avrupa ailesinden İran dinleri ve Gint dinleri ise çok eski zamandan beri organize ve gruplaşmış bir pantheon’a sahipti, oluşan ilk pantheon, her ne kadar durgun bir mahiyet arzetmese de, Sümer pantheonudur. Bunu destekleyen bir örnek vermemiz gerekirse, kuzeyden (hiperboreas, daha sonra bir nevi “uzak, kutlu, mutlu ülke” olgusuna dönüştü) gelen Hellenler’in avcı/gezici tanrısı Artemis, Akdeniz etkisiyle Kybele‘yle birleşti, ve çeşitli evrimler, eklemeler, elemeler neticesinde oluşan Grek pantheonunda yerini aldı. Kuzeyli artemis daha çok Litvanya bölgesine hakim olmuş pagan tanrıçalarına benziyordu, Akdenizli Artemis ise Sümer tanrıçalarını andırır oldu. Güney paganlığına bu karakteristiği (pantheon oluşturma) veren şey, güneyde yerleşik hayatın daha eski olduğu gerçeğidir.

Türkler’in ilk dini inanışları, ormanlarda ve dağlarda mayalanmakla, kuzey paganlığına benziyordu. Bu benzerlik bir akrabalık neticesi ile olabileceği gibi, aynı coğrafi koşulların aynı itmelere sebebiyet vermesinden de ileri geliyor olabilir. Kanımca kızılderili inanışları ile Türk inanışları arasındaki benzerlik bir akrabalıktan, (ancak çok uzak bir akrabalık, Kızılderililer Türk değiller.) Druidizm ile Şamanizm arasındaki benzerlik “benzer şartlarda benzer olgular evrimleşir” prensibinden kaynaklanıyor.

Burada biraz konuyu dağıtalım (gerçi bayağı savruk ve dağınık oldu yazı, iyice dağıtalım demek istedim.) Wilhelm Schmidt, yaygın kanının aksine, (yaygın kanı: dinlerin evriminin kabaca animizm=> politeizm(çok tanrıcılık) => monoteizm(tek tanrıcılık) şeklinde olduğunu söyleyen kanı), dinlerin tek tanrıcılık(monoteistik tek tanrıdan biraz farklı bir tek tanrıcılık, kızılderili büyük ruhu ya da Türk Gök Tanrısı gibi biraz deus otiosus görünümü arzeden bir tek tanrıcılık)=> animizm => politeizm=> monoteizm modeline göre evrildiğini söyler. Ben de buna katılıyorum; ilkel tek tanrıcılık (urmonotheismus), toplulukların korkuları ve anlam veremeyişlerinden doğan bir “öte/ilahi güç” fikri üzerine kurulmuştu. Ardından topluluklar anlam veremedikleri ve korktukları her “şey”in şubelerden, sınıflardan oluştuğunu gördüler; her birine ayrı bir kişilikte tanrısallık atfettiler. Bu şubelerin birbiriyle olan sıkı ilişkilerini gördüklerinde de, tek tanrıcılığa dönüş yaptılar. Ki, bütün pagan dinlerinde Schmidt’in işaret ettiği gibi bir tek tanrıcılık motifi görebiliriz.

Schmidt’in modelini kabul edersek, Türkler’in gök tanrısının kökenlerini bu ilksel tek tanrıcı basamağa götürebiliriz. Ancak Gök Tanrı’nın bugün anladığımız Gök Tanrı haline gelişi, bozkır çağındadır. Topluluklar tanrılarını kendi yaşamları ve şartlarından yola çıkarak tasarlarlar. Söz gelimi, koylar, vadiler ve dağlarla bölünmüş, coğrafi sebeplerle tecrit edilmiş site devletleriyle örülmüş Yunan coğrafyası mecburen çok tanrıcılık doğurmuştur. Uçsuz bucaksız bozkıra inen Türklerse, o bozkırda kuşatan ve her şeye nüfuz eden bir tanrı fikrini edindiler; Gök Tanrı. Ki, “Teng Tengri” ilahisi ve çeşitli güneş-tan yeri motiflerinden yaptığım yorumla, Türkler için “güneş” ilk ilahi unsurdur, ancak tanrı değildir diyorum. (Tien, ten, teng, tan kelimesi “tan yeri” terkibinde hala yaşar. Kelimenin Çince kökenli olduğunu söylüyorlar, şimdi uzun uzun dillerin evrimi hakkındaki fikrimi yazmayayım, kısaca Çince ile Türkçe’nin Asyalı olmakla aynı kökten farklı yollara evrilen iki ayrı -ayrı kelimesine dikkat- dil olduğuna inanıyorum; bu iki dil ayrı olsa da çok temel bir takım kelimelerin iki dilde aynı olması normaldir.) Gök, “tan”a sahip olmakla, yaratıcı gücü kullanandır, iletendir. Bu güç (belki kut anlayışının kökeni) gök tarafından dağıtılır. Daha iyi anlaşılmak için diyebiliriz ki Gök Tanrı Hristiyanlıktaki baba tanrı; şafak, tan, güneş ile işaret ettiğimiz güç ise, kutsal ruhtur. Bu kişiliğe bürünmeyen, dolayısıyla tanrı olmayan, tanrıdan özge ve öte “kutsal ruh” motifi en moderninden en eskisine kadar neredeyse bütün dinlerde görülür.

Bugün, daha önce de yazmıştım, binlerce yıl sonra bile güzellikle alakalı bütün kelimelerimiz gökle ilişkilidir. Gökçek, gökçe, gökçen, gibi.

Hikmet Tanyu diyordu sanırım, tek tanrıcılık merkezi otoritenin tercihidir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, çok tanrıcılığın yanında gök tanrı kültü bir süre birlikte yaşadılar. Önce Hunlar, ardından Göktürkler tarafından (ikincisi daha güçlü ve etkin) kurulan merkezi otorite, Gök Tanrı kültünün artık şamanizm haline dönüşmüş çok tanrıcılık üzerine hakim olmasını sağladı. Çok tanrıcı şamanizmin Ülgen’i, Gök Tanrı’da eridi.  Ancak yıkılan merkezi otorite, şamanizm’in elini tekrar güçlendirdi, Gök Tanrı bir iz ve gelenek olarak yaşamakla birlikte, animizm ve totemizme yakın özellikler gösteren ruhçu ve transçı şamanizm, bugün hala Altay dağlarında yaşayacak şekilde nihai şeklini aldı. Ve Ülgen, bu defa tekrar doğdu, bizim bildiğimiz Ülgen olarak.

Tek tanrıclığın merkezi otorite ile ilişkili olduğuna dair bir delili de şöyle sunabiliriz; Anadolu’nun beylikler devrinde hakim olan batınilik-bektaşilik-gayr-i sünnilik vs. gibi akımlar, güçlü bir merkezi otorite kuran Osmanlı tarafından baskılanmıştır. Hatta diyebilirim ki, Türk tarihi içinde birbirine en çok benzeyen iki devlet Göktürk (Türk) devleti ile Osmanlı devletidir. Taşağıl‘ın, Çin alfabesinde Göktürkleri imleyen işaret ile, Osmanlıları imleyen işaretin aynı olduğu tesbiti, burada anmam gereken, önemli bir tespit.

Yani, Türk dininin anahatları şöyle:

Gök Tengri kültü. Tengri, halihazırda “gök” demek. Gök ile Tengri bir; buradaki Tengri, gökten bağımsız bir “karakter” değil, antropomorfik bir suret değil. (Tengri sözcüğü, daha sonra bir “cins isim” olarak kullanılacaktır. Sözgelimi Karaçaylar, “yer teyrisi, su teyrisi” şeklinde kullanırlar. Bu bakımdan Tengri-Tanrı, Allah sözcüğünün birebir eşdeğeridir.) Bu kült, Türk dini anlayışının merkezi kültü; hem ilkel tektanrıcılık çağında, hem sonrasında.

Animizm: Bütün “şey”lerin bir “tin” (tin hem ruh, hem nefes demek) sahibi olduğu inancı. Bu tin, bir “ruh havuzu” yaratır, bu ruh havuzunun en önemli “integral alanları”, yer-sub ve atalar ruhlarıdır. Ayrıca hayvanlar büyük önem taşır.

Antropomorfik (insan suretli) dönem: Umay, Ayzıt, Ülgen gibi karakterlerin ortaya çıktığı, insan suretli “ruh havuzu temsilcileri”nin tanrısal karakterler olarak göründüğü dönem.

İkinci Gök Tengri kültü: Merkezi otoritenin güçlenmesiyle, yerel mabudların tecrit ediciliğinden kurtulan, birleştirici, “etnik ötesi, ulusal tanrı” makamında bir “Gök Tanrı” figürü. Bilge Kağan, bu yüzden Umay’ı bir teşbih için kullanır, ancak Tengri’yi gerçek bir mabud olarak görür.

***

Ek: Sözcük Tabusu

Şamanizme dair araştırmalar yaparken en çok ilgimi çeken şey, sözcük tabusu.

Sözcük tabusu, belli bir sözcüğün anılmaması durumu. Genellikle kutsallıkla ilişkilidir.

Eski Türkçe’de kurda, “börü” denirdi. Ancak eski “şaman” geleneklerde, animist anlayış mevcut olduğu için her nesnenin bir ruhu, bir ıssı vs. vardır. Ad anıldığında, o ruhu ya da gücünü çağırmış olursunuz (invoke). O yüzden Türkler, bu kutsal ve korkulan hayvanın adını anmaktan imtina etmişler, onun yerine “kurt” demeyi tercih etmişlerdir ki kurt, elma kurdu gibi, zararsız, solucan nevi bir hayvandır, bu hayvanın ruhunun zararsız olduğu düşünülmüştür. (Hatta kurt da fazla yaygınlaşınca, adı anılmamaya başlamış, “canavar” (Farsça “canaver” yani “canlı”) kullanılmıştır.)

Yine, Anadolu’nun çoğu yerinde “cin” yerine “üç harfli”, “iyi saatte olsunlar” gibi, doğrudan adını anmaktan kaçınıcı tabirler kullanılır, sebebi budur. “Dağda gezen“, İç Anadolu’da “domuz” sözcüğü yerine kullanıldığına sık sık şahit olduğum söz öbeği. “domuz tabusu”nun göstergelerindedir. (O halde, “domuz”, sebebi, arkasında yatan süreç farklı ve tuhaf olmakla birlikte, çağımızda Türk kültürünün kutsallarından biridir tespiti yapıp keh keh gülebiliriz. Ben gülüyorum en azından.)

Bu sözcük tabusu örneklerini çoğaltmak mümkün, örneğin ism-i azam.

Direkt olarak İsrailiyattır. İbrani gelenekte, seslilerin nasıl okunacağına dair imler olmaksızın yazılan “yhwh” adı, yahve ya da yehova olarak söylenir ama gerçekte ne olduğu bilinmez. Zaten tanrının adının anılması çoğu zaman yasaktır, tabudur. İbraniler bunun yerine “haşem” derler, “isim”.

(İbrani geleneğinde aynı zamanda, etkilerini Hurufilikte de gördüğümüz, “sesin yaratma kudreti” motifi baskındır. Bu yüzden özellikle saklanır yhwh’nin doğru okunuşu, bir nevi sadece yüksek din görevlilerine açılan ve atadan döle sadece sözlü olarak aktarılan, yazmak zaruri olunca yhwh ile ikame edilen isimdir. Zira tanrının adı, yaratıcı kudretin mübariz olduğu ilk dışavurum olduğu için, ismin gerçek telaffuzunun bilinmesi, sözün “ilahi” kudretinin hak etmeyen insanlarca kullanılmasına sebep olacaktır, inanca göre.

İsm-i azam inanışı, İslam’daki İbrani izlerinden bir diğeridir.)

Son olarak, Abdulkadir İnan, bazı bölgelerde Altaylı kadınların kayınbabalarının vs. isimlerini anmasının yasak olduğunu belirtiyor. Gerçekte ne kadar uygulanmıştır bilmiyorum ama, Jabaghi Baj’a göre bir Çerkes ailesinde gelin kaynana, kayınbaba ve kayınbiraderlerinin adını söyleyemez imiş, bu da sözcük tabusuna bir örnektir. Gelinler kayınbabaya “pşı” yani prens, kaynanaya “guaşe” yani prenses-kraliçe, kayınbiraderine ise “pşıkoy” yani “prenszade” demeliymiş.

***

Ek: Demirci

Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm isimli eserinde, şunu söylüyor:

“Yakutlara göre şaman ile demirci bir yuvadandır. Başka Türk boylarının folklorunda da demirci önemli yer tutmaktadır. Kazaklar lohusayı albastıdan korumak için çekiç ve bir demir parçası alıp ‘demirci geldi, demirci geldi’ diye bağırırlar. Demircinin aletleri de, tıpkı şamanın davulu gibi, kutlu sayılır; her bir aletin koruyucu ruhu bulunduğuna inanılır. Demirin ilk keşfedildiği devirde demirci-usta sihirbaz olsa gerek. Mahmud Kaşgari’ye göre Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka Türk boyları demiri takdis ederler ve demirle ant içerlerdi…”

Ki, demircinin hükümdar olma motifi, Orta Asya kaynaklı bir motiftir. Müellifini hatırlayamadığım dünya tarihi ansiklopedisinde, bu durumu, göçebe Asyalıların meritokrasiye dayalı yaşam tarzını benimsemelerine dayandırıyorlardı.

Ben de, bir taraftan “eski Türk dini İslam’a çok benzer” temalı goygoy, diğer yandan eski Türk dinine dair en ufak lafı tehdit olarak algılayan kafa (Sözgelimi Mehmet Şandır’ın, 2008 yılında MHP için “partimizde asla şamanistlere yer yok” lafı vakidir. Sanki şamanist olmak ahlaksız vs. olmakmış gibi. Büyük bir terbiyesizlik; Ermeni düşmanı değilim ama, Ermeni aday gösterebilen bir parti, milliyetçi olup, şu lafı ettirir mi temsilcisine?) derken, bunalmış, bir öykü kaleme almaya girişmiştim, “Ak Don: Bir Modern Zamanının Öyküsü“, 3 bölümünü yayımladım, hala sürüyor. O öyküde, bir “Demircioğlu”nun ağzından, bütün bu meseleye, bir “türkü” ile değinmiştim, kendimce. Yazıyı onunla bitirmek istiyorum, umarım faydalı olur:

Dağlarıma kastı nedir devranın
Yaylaya çıkılıp gezilmez oldu
Yekinin erenler, erler davranın
Yağı nerden basar sezilmez oldu

Kol kalkmaz eyledi yaşlıyı yaşı
Akıncılar atsız gözcüler şaşı
Koma ha diyende gavurun başı
Altmış batman gürzle ezilmez oldu

Yad ele yar ettim Hind’i Yemen’i
Kabusa değiştim kutlu kömeni
İt Barak soyunun dokuz tümeni
Bir kurt narasıyla bozulmaz oldu

Ak dona bir kara leke bulaştı
Kutlu yolun izi Yek’e bulaştı
Tavlama bir soysuz teke bulaştı
Göğümde atmacam süzülmez oldu

Yoldaşlık dağıldı yitti nökerlik
Acuna yeğ oldu bunlu mezerlik
Tanrılar çağında ettiğim erlik
Küfürden sayıldı yazılmaz oldu

Okunan yadırgı irfanı şimdi
Kurdoğlu çakalın sütünü emdi
Bilinmez kurt soylu kağanlar kimdi
Sözü bengütaşa kazılmaz oldu

Börüye “sus!” dendi, itlere “ürü!”
Aradı Yalquzaq kendine sürü
Deve yavrusuna ağlayan börü
Eniği öldü de üzülmez oldu

Demircioğlu’yum karardı göğüm
Yaşadığım boşa, boştur öldüğüm
Kam Ata’nın düşte attığı düğüm
Aklımda, gönlümde çözülmez oldu…

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

<b>Değerleme:</b>

Ana Türkçede bir ana kavram: *hok “ok; yüksek” Daha béğeni yapılmamış.

Bugünkü Türkçede sıkça kullandığımız ileri, géri, béri, yukarı gibi sözcükleriñ özünde doğrudan addan yapılmış bélirteçler olmaktan çok, éylem kökenli bir yanlarınıñ olduğunu gösteren birkaç çalışmayı okuduktan soñra bu yazıya girişmek istedim. Böylece élimizde hiçbir yazılı yapıtıñ olmadığı, İsâ’nıñ doğumu ile 7. yy arasındaki dönemi, bilimsel adıyla Ana Türkçe dönemini okuyucuya biraz daha ayrıntılı aktarmış olacağımı düşünüyorum.

Yazıda ok ile yukarı kavramlarınıñ añlamsal bağını görmeden önce sözcükleriñ köken bağını ayrıntılarıyla irdeleyeceğiz. Bununla birlikte yalñızca eldeki dil vérisini kullanarak Ana Türkçe kurguladığımız *hok sözcüğünüñ añlamına, dahası, ona gelen +GArU ekiniñ işlevine göz atacağız.

 

Bilinenler.

Bugün kullandığımız yukarı sözcüğü, Eski Türkçede yokgaru veya yokkaru, Karahanlıcada yokkaru, Orta Türkçede yogaru veya yokaru olarak geçer. Çağdaş Türkçelere geldiğimizde, Karluk öbeğindeki Özbek Türkçesinde yuqori, Uygur Türkçesinde yuqari olarak geçer. Kıpçak Türkçelerinde; Kırgızca coġor(u), Kazakça joġarı, Başkırtça yuġarı, Karaycada yoġarı, Karakalpakça jokarı, Balkarca oġarı sözcükleri bulunurken Sibirya Türkçelerinde ise Hakasça çoġar, Yakutça soġoru, Dolganca soġoru sözcükleri vardır. Tek örnekli Argu öbeğinde Halaçça yuqqar biçimi bulunurken bizim bulunduğumuz Oğuz öbeğinde ise Türkiye Türkçesi yukarı (ağızlarda yoġarı, yoqqarı, yoxarı), Azerbaycanca yuxarı (ağızlarda oxarı), Türkmence yokarı, Gagauzca yuġar(ı) sözcükleri yér alır.

 

Gériye doğru kurgulama: söz başı y-.

Bu sözcükleri gériye doğru kurgularsak, Eski Karluk Türkçesinde *yoqari, Eski Kıpçak Türkçesinde *(j)oġāru, Eski Tatarcada *(y)uġarı, Eski Sibirya Türkçesinde *çoġāru, Eski Yakutçada *soġāru, Argucada *yukġaru soñ olarak Eski Oğuzcada ise *(y)okġārı sözcüklerine varılır. Buradaki kurgular, tümüyle éldeki dil vérisi kullanılarak, Türkçeler arasındaki kurallı ses dönüşümlerine göre yapılmıştır. Örneğin ayraç içinde *(y)- ile başlayan kurgu sözcük; eskiden sözcüğüñ y-‘li veya y-‘siz iki biçiminiñ olduğunu, bu biçimleriñ aynı dönem içinde nöbetleştiğini, daha doğrusu eşit dağılım gösterdiğini añlatmak içindir. Bu yüzden eski dönemdeki kurgulanan biçimleriñ, Karluk ma Sibirya Türkçeleri dışında kararlı bir y– içermediğini görmüş oluyoruz.

Bu kurgulanan eski biçimleriñ daha eski olan Eski Türkçe biçimle ma yaşıt olan Orta Türkçe dönemle uyumlu olduğunu da görüyoruz, nitekim y– sesi Orta Türkçe döneminde değişmeye başlayıp c-, ç-, s-, j-, s– gibi seslere évrilmiştir. Ancak Eski Türkçe dönemindeki tüm örneklerde söz başında bir y– bulunuyor. Bu yüzden Eski Türkçe örnekleriñ kaynağınıñ (Orkun yazıtları, Eski Uygurca metinler) y-‘leriñ telafuz édildiği bir ağzıñ étkisinde olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, başka sözcüklerde de bunu gözlüyoruz: ırak ~ yırak “uzak”, ıgaç ~ yıgaç “ağaç”, ut– ~ yut– “yutmak” gibi…

Toparlarsak, Eski Türkçe kurgunuñ *(y)okġāru olarak belirlenmesi gérekir (uzun /ā/ ünlüsü için yukarıdaki kurgulara bakıñız).

 

Ana Türkçe kurgu: söz başı *h-.

Eski Türkçede (Orta ma Çağdaş Türkçeleriñ de vérisi göz önüne alınarak) söz başında y-‘li ile y-‘siz biçimleriñ nöbetleşmesi durumu, anca Halaççadaki söz başı h– ile açıklığa kavuşmuştur. Bu konuda Doerfer’iñ çalışmaları, öğrencisi Semih Tezcan’ıñ déyişiyle, Orkun yazıtlarınıñ Thomsen tarafından çözülmesinden soñraki eñ büyük bulgu niteliğindedir. Bu çalışmaya göre, Halaççadaki söz başı h– sesini içeren sözcükleriñ neredeyse tümü, Eski Türkçe dönemindeki ma Orta/Çağdaş Türkçelerdeki y-‘li ma y-‘siz biçimleriñ nöbetleştiği sözcüklere denk gelmektedir (örneğin Eski Türkçe (y)ırak “uzak” = Halaçça hīrak gibi).

Ayrıca Orkun-Yenisey damgalarıyla yazılmış sözcüklerde uzun /a/ sesiniñ gösterilmediği sözcüklerde de başta bir h– bulunması gerektiğini yiñe Doerfer çözümlemiştir. Dahası, Eski Tibetçedeki Türkçeden alınmış olan sözcüklerde de h– bulunuyor olması, Halaçça söz başı h– sesiniñ Eski Türkçeden daha eski bir döneme ait olduğunu göstermiştir. Kısaca Ana Türkçede birincil bir *h– sesi bulunmaktadır. Ayrıca Moğolca, Mançu-Tuñuzca, Korece ma Japonca denktaşlar göz önüne alındığında bu sesiñ Ana Altaycada söz başı *p– sesine denk geldiği görülebilir.

Bu bilgiler ışığında Eski Türkçe *(y)okġāru sözcüğü Ana Türkçede *hokġāru olarak kurgulanır. Bu kurgu, yukarıda özet geçildiği üzere, yalñızca éldeki dil vérisi göz önüne alınarak yapılmıştır. Fazladan bir varsayıma gérek kalmamıştır. Ancak burada bir çıkıntı/gédik bulunuyor: Halaçça yokkar < *yokġaru biçimi h– değil y– içeriyor! O halde Ana Türkçe biçimde h– değil de y– mi olmalıdır!?

Bu gédik, ancak şu varsayımla kapanabilir: Halaçça biçimiñ başka bir Türkçeden alıntı olduğunu varsaymak. Bu varsayım haklı bir varsayımdır çünkü bu sözcüğüñ Halaçça olmadığını gösteren iki kanıt bulunuyor:

  1. Eski Türkçe +GArU eki, birçok sözcükte bulunuyor. Halaççadaki biçimlerde bu sözcüğüñ /a/’sınıñ uzun olması beklenir. Nitekim Halaçça uzun seslileri çok iyi bir biçimde korumuştur. Örneğin ikinci hece için Türkiye Türkçesinde ayak sözcüğü Halaççada hadāk olarak geçer. İkinci hecede uzun bir /a/ ünlüsünüñ olduğunu Karahanlıca biçimlerden biliyoruz: adāk “ayak”. Bu yüzden Halaçça öz bir sözcüğüñ y-‘li olsa bile *yokkār(u) biçiminde görülmesi beklenirdi, oysa yokkar biçiminde görülüyor. Démek ki, başka bir Türkçeden alıntı olabilir.
  2. Eski Türkçede kısa /o/ sesi ile olan tüm sözcüklerde Halaççada yiñe /o/ sesi bulunuyor. Uzun /o/ ünlüsü varsa bu kéz ya çift ünlü // ya da vurgulu uzun /u/ ünlüsü görülüyor. Bu yüzden Eski Türkçe *(y)okġaru karşılığında Halaççada *(y/h)okkār(u) beklenirdi, oysa /o/ değil /u/ sesi bulunuyor. Bu da Halaççadaki sözcüğüñ Oğuzcadan ya da Özbekçeden alınmış olabileceğini gösteriyor çünkü Özbekler ma özellikle Oğuzlar Halaçlara komşudur (bunu Kaşgarlı Mahmut da söylemiştir ma dilleri Oğuzlarınkiyle karışmıştır démiştir). Nitekim Oğuzcada /u/’lu biçimleriñ yaygınlığı daha Türkiye Türkçesi biçimi olan yukarı sözcüğünden de bellidir.

Bu durumda Halaççadaki yuqqar sözcüğü Halaççaya bir Oğuz ya da Özbek ağzından geçmiş olup kurgu yéñiden yapılandırıldığında Ana Türkçedeki h– sesiniñ bu konuştuğumuz sözcükte olması gerektiği konusu daha kesinleşmiş oluyor: Ana Türkçe *hokġāru “yukarı”.

Eski Türkçe +GArU ekini düşündüğümüzde, adlara geldiğinden Ana Türkçe kurgumuz *hokġāru sözcüğünüñ Ana Türkçe bir *hok biçiminden gelmesi gerektiğini görürüz. Bu sözüğüñ ne olduğunu, né añlama geldiğini irdeleyelim.

 

ok ile yok arasındaki bağ.

Başında bir *h– olduğu için *yok veya *ok biçimindeki sözcükleri düşünmemiz gerekiyor. Kısa /o/ ünlüsü olduğu için yōk “değil, var olmayan” sözcüğü gibilerini doğrudan éliyoruz. Eñ çok göze çarpan ok “ok, silah, sehim” sözcüğü ile yok “tepe, yüksek yér” sözcüğü oluyor. İlki, Türkçeniñ eñ ana kavramlarından biridir. Bunuñ dil vérisi çok geñiş olup aşağıdaki gibidir:

Karluk öbeğinde Özbekçe uk, Uygurca ok; Kıpçak öbeğinde Tatarca uk, Başkırca uk, Nogayca/Kazakça/Karakalpakça/Kırgızca/Balkarca/Karayca/Kumıkça ok; Sibirya öbeğinde Tuvaca o’k, Hakasça ux, Şorca/Oyratça/Altayca ok, Yakutça/dolganca ox sözcükleri bulunurken Oğuz öbeğinde Türkiye Türkçesi ok, Azerbaycanca ox, Gagauzca ok, Türkmence ok; Oğur öbeğinde Çuvaşça uxǐ biçimleri bulunmaktadır. Ayrıca Eski Türkçe ok, Karahanlıca ok, Çağatayca ok biçimlerini de bélirtmek gerekir. Burada hiçbir şekilde y-‘li biçim bulunmuyor. Ancak Halaççadaki duruma baktığımız zaman, bu sözcüğüñ kendisi olmasa bile türevi bulunmaktadır: hoklaġu “oklava, silindir”. Bu sözcüğüñ ok sözcüğünüñ bir türevi olduğunu diğer Türkçelerden biliyoruz. O yüzden Eski Argucada *hok sözcüğünüñ bir dönem var olduğunu açıkça görmüş oluruz.

Bu durumda Eski Türkçe kurgulamaya geçersek, Eski Karlukça *(y)ok, Eski Tatarca *(y)uk, Eski Kıpçakça *(y)ok, Eski Sibirya Türkçesi *(y)ok, Eski Yakutça *(y)ox, Eski Oğuzca *(y)ok ma Eski Bulgarca *ukǐ biçimlerine varılır. Bunlar bize Eski Türkçe *(y)ok kurgusunu vérir. Soñuç olarak bunlarıñ tümü Ana Türkçe *hok diye bir kurguya gider.

Gelelim, Eski Türkçe yok “tepe, yüksek yér” ile onuñ türevi yokla– “yükseltmek, kaldırmak” sözcüklerine. Bu sözcükleriñ Çağdaş Türkçelerde hiçbir izi yok. Ancak olması da güç çünkü ok “ok; silah; sehim” ile yok “yüksek” sözcükleri bir ma éşit ise zaten tüm ok sözcükleri yok‘uñ birer sesletimi olacaktır.

Añlam olarak, bu ikisiniñ birleştirilmesi ise hiç güç değildir. Nitekim, havaya atılan okuñ yükseklik gösterdiğini düşünmemek işten bile değildir. İşte tam bu noktada da zaten yokġaru ile ok arasında añlamsal bağ açığa çıkıyor. yokġaru “yukarı” sözcüğü ok‘uñ atılmasıyla bélirtilen yönü veya yüksekliği belirtmekten başka bir añlama gelmiyor demek ki. Dahası, Eski Türkçe +GArU ekiniñ yön değil, varış bildirdiği göz önüne alınırsa bu anlam daha da pekişecektir. Démek istediğim, “yukarı” dénilen kavram bir yön değil, ancak “bir yönüñ soñ ucunu” bétimler, tıpkı “ileri” kavramınıñ “öne doğru” anlamını değil “öndeki bir ucu” işâret étmesi gibi. Yiñe de o ucu/varışı yön añlamında da kullanabiliyoruz, ancak bir ek ile: yukarıya, ileriye.

 

Soñuç.

Démek ki, Ana Türkçe *hok sözcüğünüñ türevi olan *hokġāru sözcüğü, tüm bunlarıñ ışığında, bir silahı/gereci göstermeniñ yanı sıra, o gereciñ vardığı yüksekliği de bildirir. Ana Türkçedeki bu *hok sözcüğü Türk boylar için çok temel iki kavramı, demeli yüksekliği ma av/savaş için sürekli kullandıkları, geliştirdikleri ok gerecini bétimliyor. Burada eski Türklerde ok’uñ bir yükseklik ölçme gereci olduğunu da söyleyebiliriz, ancak bunuñ ayrıca tarihsel olarak -belki başka bir yazıda- irdelenmesi gerekir.

<b>Değerleme:</b>

May 27th, 2014 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

Aydın Kime Denir? Daha béğeni yapılmamış.

İlkin “aydın”1 kavramının içlemini oluşturan – sözlüklerden derlediğim – nitelikleri ya da özellikleri sıralayayım: açık-düşüncelilik, anlık düşkünlüğü, anlığın yaratıcı kullanımını gerektiren etkinlik göstermeklik, bilgililik, bilimsel yeryüzü görüşü iyeliği, çağın gereksinimlerini benimsemiş olmaklık, çağının ekinini edinmiş bulunma durumu, davranış ile düşünce tutarlığı; deneyimden ya da duygudan çok, anlıkça geliştirilip büyük ölçüde yönlendirilmiş olmaklık; eğitilmiş anlağın varlığı, ekinlilik, gelişkin değerlendirme yetisi var olmaklık, görgülülük, ileri-düşüncelilik; inceleme, kurgu ile ölçünme düşkünlükleri; incelemeden, sıkı düşünmeden tat alan uslu bir kişi olmaklık; işinin anlık kullanmayı gerektirmekliği, kendisi aydınlanmış olduğu için çevresini aydınlatacak yeterlikte bulunmaklık, okumuşluk.

Şimdi, bir aydının yukarıdaki ayırtları kendisinde taşıması kuşkusuz gerekir. Ayrıca bütün bu özgülükleri barındırma kolay bir nen değildir. Ben burada aydın kavramının içlemine giren; ancak, çoğun göz ardı edilen, böylece beni öteden beri düşündüren başka “öznitelikler”e değinmek istiyorum. Gelgelelim önce şu açıklamalarda bulunmalıyım:

Aydın olmak için yükseköğrenim görmek gerekmez. Dahası, değmehangi bir bitirme belgesi almış bulunmak gerekmiyor. Belirli bir dildeki okuryazarlık yeterdir. (Yad dil[ler] öğrenme kişinin çevrenini genişletse de başkoşul sayılmaz. Üstelik bir koşul olarak görülemez. Gerçekte aydına anadili elverir, elvermeli.). Doğallıkla bilimci sanının – bir öğretim üyesi olmaklığın – bu bağlamda hiçbir gereği yoktur. Demek kişi “özöğrenimli” bir aydın da olabilir. (Ancak, okuma ile – yetenek varsa – yazma aydınlık için çok gereklidir.). Aydınlara özgü uğraşılar bulun(a)maz. (Dilcilik, yazarlık ile yazıncılık aydınlar için ülküsel uğraşılar olmakla birlikte, değme kişice edinilemez. Birey hangi işi yapıyor olursa olsun; tözlüyse, aydınlığa erişebilir ya da çoktan erişmiş bulunabilir. [İşsizlik bile aydın olmaya, öyle kalmaya bir engel değil.]). Yarı aydın diye biri var ol(a)maz. Kişi aydındır ya da değildir. Düzme/sözde aydın2 (buna yermeli olarak aydın bozuntusu ya da taslağı denebilir) olunabilir; o ayrı. Düzme/sözde aydını gerçek aydından ayırmayı bilmek gerek. Aydınlık bağlamında eşey önem taşımaz: Aydın erkek de olabilir, kadın da…

Aydın dilseverdir. Demek dilsevmez, giderek dilekıyar bir aydın tasarımlanamaz. Bu, ülkemizdeki aydınların özleştirmecilik gütmeleri gerektiği anlamına gelir. Şu var ki, özleştirmecilik gütmek – bir başına − yetmemekte; anadilinin, demek Türkçenin özünü kavrayıp Türkçeye özen göstermek gerekmekte. Çabucak söyleyeyim: Öz Türkçeye gönül verip Türkçenin üstüne titremeklik, yukarıda sözünü ettiğim “töz”ün yanında, iğneyle kuyu kazmayı gerektirir. Çok az kişide o töz, dayanç vardır. Türkçenin düpedüz öksüz bırakıldığı yurdumuzda dilseverlik kimseye özdeksel – özellikle akçasal – kazanç sağla(ya)maz. Bunlardan ötürü, Türkçeyi sevip onunla ilgilenen kişiler ufacık bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Söz konusu azınlık, aydın kesimin büsbütün kendisidir. He, aydınların toplumumuzda bu denli azrak olmaları apacı bir gerçek. Ancak, gerçekleri yadsımak yerine, varlayıp onlara göre davranmalıyız. Aydın kesimin Türkey’de niçin bu ölçüde etkisiz, güçsüz olduğunu kavramak için, önce çok az aydınımızın bulunduğunu3 görmek gerekir.

Başkaca aydın doğrucu, güzelsever, iyicil, ülkücü, yetkinci olma, kalma baskısındadır. Eşdeyişle en doğru, güzel, iyi olan neyse onun ardında bulunmalıdır.4 Aydının güzelduyusu, ödev ile sorum duyguları, özyapısı, varsıl gönlü bunu gerektirir. Aydın güzelsiz, kötü, yanlış nenlerden tiksinir. Yalnızca kendisi için değil, bütün kişiler için gönenç diler. Demek kişicidir. Salt kendisinin ya da kimi bireylerin kalkınmasını değil, toplumun bir bütün olarak gelişmesini ister. Toplumcudur anlayacağınız. Sözcüğün gerçek anlamında solcudur: Gelişimden ya da ilerlemeden yanadır. Barışçıldır. Kişi ülevleri5 konusunda pek titizdir. Dahası, ülevlerin kişilere özgülenemeyeceğine, demek yılkıların6 birtakım ülevleri – başta olabildiğince acısız birer biçimde yaşama ülevleri – var olduğuna, var olması gerektiğine inanır. (Buysa − uygulamada − etyemez, giderek yılkıtüketmez7 olması demektir.). Acıma, daha doğrusu sevecenlik, “bulunmazsa olmaz”ıdır. Çevrecilik gütmeksizin yaşayamaz. Tüketkenliğe karşıdır. En olumsuz durumlar, koşullar içinde dahi yaratmayı bilir. Tanıtlı bilimleri, usu kılavuz edinmiştir: Boş inançları yoktur. İyimser ya da kötümser değil, gerçekçidir ib.

Belki buracıkta “Aydın olmak ne güçmüş!” diye düşündünüz. Öyledir: Aydınlık çetin bir konum. Özellikle aydın karşıtçılığının egemen olduğu toplumumuzda; kutçadan8 sağaltmanlığa, türeden9 yurtyönetimine önemli alanlarda bilmesinlercilik güdülen ülkemizde alabildiğine güçtür. Bu nedenle, aydının “kuralsızlık” batağına gömülekalmaması için, önlemli, sakıntılı bir yoldamda davranması gerekir. Peki, böyle bir ekinsel-toplumsal ortamda bencileyin kimi nenler yazıp bunları yayımlamak, “görmezler bölüğünde gözgü satmak”10 değil midir? He, büyük ölçüde… Yazık ki!.. (Örneğin bu denemenin aydınların ufak bir bölümü dışında kimsece okun[a]mayacağı, birilerince okunsa dahi handiyse hiç anlaşıl[a]mayacağı gerçeği anımsana.). Gene de, aydın aydındır. Demek aydınlıktan geç(e)mez. Seçkincilik tarağında bezi bulunmasa da, özel olduğunu bilir. Güçlük çekmeyi baştan göze almıştır. Acı çekmeyi de… Uygarlığı kuranların ya da yaşamı güzelleştirenlerin – gerçekte – aydınlar oldukları bilgisiyle avunabilir. Aydınlık – son çözümlemede – bilgisizliğe, bilinçsizliğe; saygısızlığa, sevgisizliğe… yeğlenir, yeğlenmelidir. Kim bilir, karanlığın egemenliği – bu uzak bir gelecekte de olsa – kırılıp aydınlara – Türkey’de bile − yaraştıkları değer verilecektir.

Kısacası, aydın Kafkaca yaşantılar geçirmekten bıkıp usanmış, Godo’yu beklemez olmuş bulunsa da11, “onlar”ın yağızyer12 durumuna getirdikleri yeryüzünü hepimiz için bir ongunel13 yapmaya çalışan, Sisifos’un çağcıl ile/ya da çağdaş biçimi sayılması gereken kişiye denir.

2014 Akarayı14

Seyhan

KAYNAKÇA

1. Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük, Milliyet Yayınları, 1. baskı, 1990, İstanbul.

2. Küçük Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Mustafa Nihat Özön, İnkılap Kitabevi, 10. baskı, 2010, İstanbul.

3. The New International Webster’s Student Dictionary of the English Language, Trident Press International, 7. baskı, 1997, Birleşik Amerika.

4. The Penguin English Dictionary, Penguin Books, 2. baskı, 2003, Slovakya.

_________________________________________

1 1. Öz Türkçe aydın (<Ay+-dın [Ay ışığıyla parlayan, Ay’ın ışıttığı]) sözcüğünün Osmanlıcada iki karşılığı var: entelektüel ile münevver. Entelektüel, Fransızcadaki Latince intellectus (anla[şıl]mış) sözcüğünden kökenlenmiş/türetilmiş – eril − intellectuel ya da – dişil − intellectuelle sözcüğünün bozulmuş biçimidir. Arapçadaki dişili münevvere olan − eril − münevverse nur (ışık)kökünün türevi olup gerçekte – aydın sözcüğünde olduğu gibi − “aydınlatılmış, ışıklı, parlak” anlamlarına gelen bir önaddır; sürevle bir ad olarak aydın anlamında kullanılmaya başlamıştır. (Türkçede güzelim aydın sözcüğü bulunmasaydı, entelektüel ile münevver sözcüklerinin ad anlamları için – önadın ada dönüşmesiyle – “anlıksal” ya da – düzce – “düşünce kişisi” denebilirdi.)

2 2. Türk yozdilindeki (entelektüelden kısaltılmış) “entel” sözcüğü bu bakımdan ilginçtir. Entel, “söz üreten kimse, yeni-kipçe aydın” biçiminde tanımlanmış. Aydın kuşkusuz yalnızca söz üretmez. Başkaca aydınlığın kipçesi mipçesi yoktur, bulunamaz. Bence entel, düzme/sözde aydın anlamına gelmiyorsa, toplumumuzdaki aydın karşıtçılığını yansıtan bir sözcüktür. Bilgisiz, bilinçsiz yurttaşların aydınlardan bir tür öç almalarıdır. Gelgelelim neyin öcünü?..

3 3. Genelde dili, özelde Türkçeyi hiç mi hiç önemsemeyen; üstüne üstlük değme konuda yorum yapabilen, yapan; uzgörüm (Os. televizyon) izlencelerinde konuşaduran, demek “iletkecil” (Os. medyatik) kimseleri birer aydın saymamak gerek: Aydın, dilsever olduğu gibi, bilgisel ereyinin ayrımındadır. Bilecen bilecen konuş(a)maz anlayacağınız.

4 4. Başka bir yazımda (Türkçesi Varken… ağ bölgesindeki Tahsin Yücel’in Dili ile Yazıncılığı-adlı bucak yazısına bk.) “Türk aydınının ağlatısal yalnızlığı”ndan söz açmıştım. Oysa yalnızlık – ister ağlatısal olsun, ister başka-türlü bulunsun; Türk ya da değil, değme kişi için – korkunç bir güzelsizliktir, kötülüktür, yanlışlıktır. Bundan dolayı, yalnız bir aydının – ne yapıp ederek – yalnızlıktan kurtulması gerekir. Yoksa bir özçelişki varlığını sürdüregidecektir.

5 5. Ülev: Os. hak.

6 6. Yılkı: Os. hayvan.

7 7. Os. vegan (yılkılardan elde edilmiş hiçbir ürünü – giysi, yiyecek-içecek ib.ni – tüketmeyen; dahası, yılkıların çalıştırılmasına, dövüştürülmesine, sergilenmesine, yarıştırılmasına… karşı olan [kimse])

8 8. Kutça: Os. din.

9 9. Türe: Os. hukuk.

10 10. Os. körler mahallesinde ayna satmak.

11 11. Şundan ötürü: Godo hiç gelmeyecektir. Dahası, Godo diye biri – düzce, kesinlikle – “yok”tur.

12 12. Os. cehennem.

13 13. Os. cennet.

14 14. Akaray: Os. mart.

<b>Değerleme:</b>

Mar 26th, 2014 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

Çeşitli Ulusların Köklerine Dair Daha béğeni yapılmamış.

Esen olsun.

Dil Üzerine III başlığı taşıyacak yazımı Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin başlıklı kitabındaki görüşleri ile harmanlayacağım. Ancak bu kitabı baştan okumam gerekiyor ve işlerimin yoğunluğu sebebiyle üçüncü bölümü tamamlayıp yazıyı bitiremedim. Bunun yerine, daha önce yaptığım gibi, tukcesivarken.com okurunun ilgisini çekebileceğini düşündüğüm başka bir konuya dair ufak bir yazı yazacağım.

Tarihte çeşitli ulusların kökenleri, isimleri vs. tartışmalıdır. Etimoloji, arkeoloji gibi bir çok disiplinden faydalanılarak bu ulusların kökleri vs. tespit edilmeye çalışılır. Benzer yöntemlerle, bir kaç tartışmalı ulus hakkında söz söyleyeceğim ancak, notlarımın derlemesinden ibaret olan bu yazı, akademik değildir. Yazının sonunda, ilgili okur için faydalı olabilecek kaynaklara değineceğim.

I. Macarlar

Kafkasya ile bağlantıları olan bir topluluktur. Akrabalıktan ziyade, bir zaman aynı sudan içmişlik, aynı dağın(Mingitav, yani “bengü dağ”, “ebedi dağ”. Elbruz olarak da bilinir.) gölgesinde at koşturmuşluk.

Mesela, Macarların oluşturan unsurlardan biri olan Türk kökenli Kabarlar (Kabarların Türk olduğu ilmi olarak kesindir,  Kabarlara ait olduğu düşünülen bir yazıt Romanya’nın Macar bölgelerinden birinde bulundu. Dileyen okur, Alsószentmihály yazıtını araştırabilir. ), Çerkes yazar Jabağhi Baj tarafından Çerkes Kabardeyler ile ilişkilendirilir, ilişkilendiren sadece o değildir zaten. Kendisi, mealen şöyle de bir tespit yapar; “Çerkeslerde sınıflı toplum yoktur, asalet vs. gibi kavramlar bize Macarlar yoluyla geldi. Kabardeyler bu Macarlardan Çerkesler arasında kalan grupların bakıyesidir.” Efendim doğrudur, Çerkes kültürü uzun bir zaman boyunca neredeyse anarşik bir özellik sergilemiştir. Ve bugün de, pşılık vs. gibi kurumlar ve asalet iddiaları bir şekilde Kabardeylere gider dayanır.

Ben bunu okuduğumda, araştırma yapmak istemiştim ancak pek bir kaynak yoktu ulaşabildiğim. Tek aklıma gelen, Macarca’daki “hajra” narasının bir Kabardey şarkısında da kullanıldığıydı. (meşhurdur, a hajra hajra hajra) Bu alanda yapılmış bilimsel bir çalışmadan daha sonra haberdar oldum, o kitaba yazının sonunda değineceğim.

Öyleyse diyebilirim ki: Macarlar Türk değildirler, aralarına Türk kökenli uluslar karışmıştır ve Bizans kaynaklarında Macaristan’ın “Türkiye” olarak anılmasının sebebi, bu Hazar kökenli ulusların Bizanslılar tarafından iyi bilinmesidir. (Ki, bir Hazar, kağıt üzerinde de olsa, Bizans imparatoru seçilmişti.) Bunun yanında Macar kimliğini oluşturmakta daha sonra göçen Alanlar ve Macarlardan önce ovada bulunan Avarlar da katkıda bulunmuştur. “Öz Macar” olarak tanımlayabileceğimiz çekirdek ise, Ural dilleri konuşan, aristokrat yapı olarak Türklerden etkilenmiş bir etnisitedir. (Alanlar, Kabarlar ve Hunlar’a, yazının devamında değineceğim.)

II. Alanlar

Kendilerine “as” dedikleri için bugün Asya kıtası “Asların ülkesi” olarak anılmaktadır, Kafkasya’nın ötesinde bunlar güçlü bir krallık kurduklarından ve Yunanlılar tarafından, Kafkasların ötesi “Asların ülkesi” olarak adlandırıldığından.

Bir de anladığım kadarıyla, Karaçaylar arasında, kendilerini “Alan” olarak tanımlamak yaygın. Alanların kökenlerine dair tartışmalar da var gerçi, ki İskitlerden Sarmatlara, Kafkasya civarında kurulan devletler tek bir etnik kimliğe ait değillerdir, Otokton kafkas halkları, İrani halklar ve Orta Asyalı Türk (Türk isminin belirmesi öncesi Türkler, usulen Türk diyorum.) unsurlar her zaman karışıktır. Bu açıdan, Alanlar bir etnik grup değil, etnik topluluklar şemsiyesi ve aralarında Türkçe konuşanlar bugüne Karaçaylar olarak gelmiş olabilir.

Mesela Karaçayların “Hey alanla gazavatka turganbız” (ey alanlar, gazavata [savaşa] durduk) anlamında bir şarkıları vardır. Gördüğünüz gibi gayet anlaşılır bir Türkçe. Ruslara karşı başkaldırış zamanından yadigar bir “cır”.

Ve etnik olarak nasıl bir karışma olduğunu aynı şarkıda, şuradan anlıyoruz: “altın çaçlı, kök közlüle, kaydasız?” (altın saçlı, gök[mavi] gözlüler, nerdesiniz?) (şarkının Karaçay Ağbaş Otarlanı Omar tarafından seslendirilen kaydı bende ve internette mevcuttur.)

Görüleceği gibi fenotip açısından Avrupai tip çok baskın ki, savaşa çağıran adam sarı saçlı, gök gözlülerden dem vuruyor. Ve bu derece karışmış olmalarına rağmen, üstelik “Türkçe zayıf bir dildir” gibi iddialar olmasına rağmen, dillerini koruyor olmaları ilgi çekici.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bugün Osetlerin Alanların torunları olduğu yazılır, çizilir. Ancak Karaçaylar da kendilerine Alan derler ve Karaçay Türkçesi’nde baskın yapı Kıpçak olmasına rağmen, Çuvaş esintilerinin olduğu da söylenir. Buradan hareketle, etnik olarak homojen olmayan Alan grubunun iki torunu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, büyük Alan göçleriyle sürekli batıya göçen Alanlar, Vandallarla birlikte “Vandal-Alan krallığı”nı Afrika’da kurmuşlar. Bunun yanında, daha yakın tarihlerde Macarlara katılan Alanların izini Macaristan ve Romanya’da, “yaş” ve benzeri telaffuz edilen yer isimlerinden sürebilirsiniz. Jász denen bu halk uzun süre kendi dilini (Osetçe ile akraba) Macaristan’da konuşmuş ve bugünün Romanya’sında Iaşi şehrine ad vermişlerdir.

III. Kabarlar

Hazar denizi civarından Avrupa’ya ve Kafkasya’ya yayılan bir Türk grubu.

Anlaşılan o ki, daha evvel değindiğim gibi, Hazarlar egemenliğinde bir vassal özelliği gösteren Kabarlar, Hazarlar’a isyan ediyorlar ve sürülüyorlar. Bunlardan, Kuban bölgesinde Macarlar ile birleşip aşağı Don, Kırım, Besarabya yolu ile Macaristan’a gidenleri, Arpad’ın önderliğinde Macar krallığı olmaya giden devletin asil sınıfını oluşturuyorlar ki, tekrar edecek olursak Bizans zamanında Macaristan’a Türkiye denmesi ve Macar asillerinden “Türk prensleri” diye bahsedilmesinin sebebi bu.

Macarlarla ilgili kısımda değindiğim şeylere burada değinmeyeyim.

Bu Kabarlardan başka bir grup ise, Kafkasya’da kalıp, bugün Kabardey – Qabardey – Kabartay olarak bildiğimiz Çerkes boyunun oluşumuna katılıyorlar ki, Kabardeylerin bir şekilde diğer Çerkes/Adige boylarından ayrılıyor olmalarının sebebi budur. (BKZ: Macarlar) Ayrıca, Kabardeylerden ayrılmış bir grup olan Besleneyler de, Kabarların kafkasya’daki varisleridirler. Kabardey pşı sülalelerinden en önemlisinin atası “İnal/Yınal” (ki Türkçe bir isimdir) oğlu “Beslan” (kimileri bey aslan diyor bu ismin kökenine) yönetiminde olduklarından Besleney ismini almışlar.

Dikkat edilmesi gereken bir şey var ki, aristokrat bir sınıf olarak Kabarların iki etnik grubun içinde, etnik kimlik/devlet oluşurken rol oynamış olması, Macarlar ya da Kabardeyleri türk yapmaz. İki ayrı etnik mayanın oluşumunda en etkin rolü oynamış, Macar milleti ve Kabardey boyunu oluşturmuş bir köktür Kabarlar, ancak bu kökten süren filizler Türk değil, Türk’le akraba farklı kimliklerdir.

Çengiz zamanı Moğollarından önce de, Kafkasya’da Türk nüfusu ve nüfuzu yoğun idi. Dolayısıyla, belirgin bir şekilde görüyoruz ki, en son gelen Nogaylar gibi gruplar keskin bir şekilde “Türk” iken, Çengiz Moğollarından önce orada olan Karaçaylar Türkçe konuşan ancak kültürel olarak Kafkas/Çerkes kültürünü yoğun olarak benimsemiş bir halk özelliği gösteriyor, Kabardeyler ise tamamen farklılaşmışlar.

Son olarak, kimi Çerkes soylarında ve kabilelerinde Türkçe isimlere rastlanmasının, Kafkas efsanelerine Türkçe isimler girmesinin sebeplerinden biri bu Kabarlardır diyebiliriz.

Bu isimlerden en önemlisi “Setenay”dır ki, Ufuk Tavkul’un Nartlar kitabında, Sete & Sata, Kıpçak ağızlarında “mercan” olarak açıklanıyor ve Kafkas mitolojisi karakteri Setenay’ın çocukluğunu “deniz dibi”nde geçirmesi ile uyumu işaret ediliyor. Bir nokta daha var ki, “sata”, kimi Türk ağızlarında “yada taşı” olarak bilinen taşın adıdır. (Ayrıntılı bilgi için Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm)

IV. Hunlar

Kimi kaynaklar, Akatziroi olarak Grek kaynaklarına geçen kavmin Hunların esas nüvesini oluşturduğunu söylerler. Ki, baktığımız zaman, bugün Romanya’ya dahil olan Acatari bölgesinde yaşayan “Szekel” macarları, kendilerine “Hunların gerçek torunları” derler.

Bu kelimeyi “hazar” kelimesine bağlayanlar olduğu gibi, “ağaçeri” olduğunu söyleyenler de vardır.

İlginçtir, İskandinav mitolojisinde ve bağlantılı Alman mitolojisinde, Hunların anavatanı, Dnyeper ya da İtil ötesinde, ya da bazen adı bilinmeyen bir ırmağın ötesinde, ormanların yaygın olduğu bir bölge olarak söylenir. (Mirkwood. Ki bu sözcüğü Tolkien ödünç alıp eserlerinde kullanmıştır.) Orman-Akatziroi-Ağaçeri-Acatari’de yaşayan Hun olduğunu iddia eden Szekeller; bunların hepsi bir araya gelince bu iddia kendisine ciddi ilmi deliller bulabilir gibi geliyor. Hele ki, bu ırmağın İtil olduğu iddiaları (ki tarihsel açıdan diğer verilerle uyumludur), Attila adının “İtilli” olarak okunması gerektiğine dair iddialar göz önüne alınırsa, oldukça aydınlatıcı olacaktır.

Hunlar Türk değil, Türkler Hundur bu arada. Hunları Türklerin dahil olduğu Altaylı kültür grubunun tarihi sahipliğinden başka bir yere ait kabul eden zihniyet, ilmi zihniyetten çok tavırlı zihniyettir.

Huncadan günümüze kalmış kelimeler ki genellikle isimlerdir (Bu hun kelimesi ile, hem Avrupadaki hunları, hem orta asya Hunlarını kastediyorum. Ancak tarihsel olarak belki iki Türk grubu bağlantılı olmayabilir, değindiğimiz gibi kimi kaynaklar Avrupa Hunlarının kendilerine Hun değil, Akatziroi,  “ağaçeri” dediğini söylüyor. Ak Hunlar ve bazen karşımıza çıkan Kızıl Hunlar için, bu ulusların “Hun” sözcüğünü korkutma ya da kendini yasallaştırma amaçlı kendilerine ad seçtiği söylenir. Uzun bir mesele, akademik standartları karşılayacak şekilde yazarım bir gün umarım.), kültürleri hakkında bildiklerimiz ile yoğurulunca bütün bu işaretler, Hunların Türk olduğunu kesinliğe yakın bir biçimde gösteriyor. Ancak bizim milliyetçilerin de düştüğü bir hata var, bütün Türk devletleri, bize Türk adını veren Göktürk adıyla bildiğimiz devlet de dahil olarak, farklı etnik grupları da bünyesinde barındırıyordu, dolayısıyla saf bir etnik yapıdan bahsedemeyiz. Ama bariz olan, birleştirici unsurun, “marka”nın, Türk yani Altaylı demeyi uygun gördüğüm “Turkic” zümrenin vurduğu damga olduğudur. İskitler için de, böyledir.

Bugünkü Çuvaşların Hunların (Avrupa Hunları) batıya göçleri esnasında geride kalmış bakiye bir topluluk olduğuna ve Çuvaşça ile Huncanın benzediğine dair tespitler gözardı edilmemelidir.

V. Avarlar

Avarlar, bence, yaygın görüşün iddia ettiği gibi Juan-Juanlar değildirler. Juan-Juanlar Türk-Moğol yapısının erken örneklerinden, yöneticilerin Moğol ya da Proto-Moğol olduğu bir federasyondur.

Avarlar, Eftalitler de denen, Akhunlar olarak bildiğimiz Türk-Moğol-İrani topluluğunun (ki bir çok dil konuşuyorlardı, genel geçer dil olarak ise, İrani bir dili seçmişlerdi. Bu açıdan, iskitlere çok benzerler.) Türk kısmıdır. Kafkasya yoluyla batıya, avrupa’ya göçmüşlerdir, Avrupa’ya göçenlerin Türk olduğunu biliyoruz. (Akhunları Uar olarak kaydeden belgeler var.)

Kafkasya’da kalanlarsa (İmam Şamil’in dahil olduğu etnisite. Bu arada bir bilgi vereyim, uzun süre boyunca Kafkasya ve Dağıstan’ın anlaşma dili Azerbaycan ağzı olmuştu. Bu açıdan Şamil’in Türkçe bildiğini varsayıyorum.) kendilerine özgü bir dil konuşurlar, bugün Alan adını nasıl Karaçaylar taşıyorlarsa, aslen “Avar” olmayan bu topluluk, Avarların ismini taşırlar.

***

Bu selam bu yazıda her zamankinden anlamlı oldu: Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu alanda faydalı olabilecek eserler:

Eski Macar Halk Müziğinin İzinde: Kafkas Karaçay Halk Müziği,(A Regi Magyar Nepzene Nyomaban) János Sipos – Ufuk Tavkul

Çerkesler, Jabaghi Baj

Tarihte ve Bugün Şamanizm / Materyaller ve Araştırmalar, Abdulkadir İnan

Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ahmet Taşağıl

Gesta Hungarorum

 

<b>Değerleme:</b>

GÖKTÜRKÇE ÖĞRENİYORUM yayınlandı! 5/5 (1)

Herkes için Göktürkçe Dersleri: GÖKTÜRKÇE ÖĞRENİYORUM adlı çalışmam, 19 Şubatta Bakü’de basımdan çıktı. Türkçesi Varken Topluluğu Yayınları‘nıñ 3. bétiği kutlu olsun.

Sipariş vérmek isteyenler 0539 923 5499 ile iletişime geçebilecekleri gibi, ulucname@gmail.com’a da yazabilirler.

ÖNSÖZ

Şimdiye değin Türk yazılarınıñ özel öğretimi yapılmadığı için, öğretilmeye nereden başlanacağı, nasıl olacağı yönünde bilgiler bulunmamaktadır. Bilimteylerde1 üstünkörü öğredilse de, özel olarak nice olacağı konusunda elimizde kaynak bulunmadığı için bu çalışmaya odaklandım. Burada yazdıklarım, kişisel deneyimlerimiñ soñucudur. Elde éttiğim vérileri kamuya sunuyorum.

Deneyimlerime Iğdır’da başladım, Bakü’de sürdürdüm. Iğdır’daki deneyimlerimi tutanak olarak yazdım, Bakü’de de aşamalı olarak uyguladım. Böylece 6 aşamalı öğrenme yordamı geliştirdim. İlk iki aşamada damgaları, üçüncü aşamada yazım kurallarını, dördüncü aşamada sayıları, béşinci aşamada günümüz dilinden örnekleri, altıncı aşamada da el yazmalarına géçtim. Böylece 2 yédigünlük2 bir çalışma süresi bize yéterli oldu. 6 derse işi çözenler, aynı gün öğrenenler, 2 saat için bitirenler de bulunmaktadır.

Bu bétikte okuyacaklarınız, yalñızca eski dili öğretmeyecek, günümüzde de nice yazabileceğinizi, kullanabileceğinizi gösterecektir. Bu bağlamda hem bilimtey öğrencilerine yararlı olacak, hem de özel ilgi gösteren kişilere yol gösterecektir.

Çektiğim görüntüleri3 izleyip de, okuldaki Göktürkçe dersinden 90 üzeri notlar aldığı için teşekkür éden yüzlerce öğrenci oldu.

Artık kolayca yazabildiğini, eski yazmaları okuyabildiğini, günümüz dilini damgalarla işleyebildiğini bildiren binlerce kişi var. Kimisi özel notlarını, kimi günlüğünü, kimisi de anılarını damgalarla yazıyor.

Ulaşabildiğim kişilerle yüzyüze dersler géçtim. Öğrenekler açtım. Ulaşamadıklarıma da géñelağ üzerinden, çektiğimiz görüntülerle el uzattım. Şimdi de bu çalışmalarımı burada toplayıp elle tutulur bir ürüne dönüştürdüm.

Türk ulusunuñ dili hep var olsun diye, kendi sözünü kendi damgalarıyla yazsın diye, ben de bu bétiği yazdım.

Gökbey Uluç
Bakü – 2014

<b>Değerleme:</b>

Dil Üzerine – II Daha béğeni yapılmamış.

Esen olsun.

Türkiye’deki dil tartışmalarına, siyasi ve bilimsel eylem ve söylemlere değinmeden evvel, birinci yazıda yüzeysel bir şekilde yaptığım taramanın biraz daha “spesifik” halini yapma ihtiyacı duyuyorum. Esasen, bu yazıda “söylem”, “spesifik” ve “esasen” sözcükleri bir arada, “dil”e nasıl baktığımı okuyucu bu şekilde kavrayabilir. İlk yazıda bu bakışın sebeplerine bilimsel temellere fazla girmeden değinmiştim, şimdi o konuya değineceğim. İlk yazıdaki Ziya Gökalp alıntısını tekrar etmekte fayda görüyorum:

“Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Dil üzerine araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar şüphesiz ki çeşitlidir. “Göstergebilim”in başlı başına bir disiplin olarak gelişmesi bu yaklaşımları oldukça sağlam ve yeni ufuklar açma potansiyelini haiz bir zemine çekmişse de, “göstergebilimciler”in yapısalcı anlayışı dil üzerine yürütülecek savları bir çıkmaza sokmuştur.

Yapısalcı anlayışın temsilcilerinden Saussure, yaklaşımını bir satranç benzetmesiyle açıklar: Buna göre,  satranç oynarken kuralların evrimini, taşların tarihsel gelişimini bilmek zorunda değilizdir, kuralları ve taşların hareketlerini bilmemiz, satranç oynamamız için yeterlidir. [1] Bu sebepten, yapısalcılar dilbilimsel göstergeleri “gelişigüzel göstergeler” olarak kabul etmeye meyillidirler.

Bu yazıda, esasen bu anlayışa karşı çıkacağım. Görüşlerimin temellerini işaretleyeceğim ve üçüncü yazıda Türkiye’de “dil”e nasıl bir tavır almalıyız, kendimce değineceğim.

Yapısalcı anlayışın kanımca fark edemediği nokta, dilin sadece üst bilince ait bir mesele olmadığıdır. Dil, insana dair pek çok şey gibi, hem bireysel bilinçaltı, hem kolektif bilinç ve bilinçaltı ile ilişki içerisindedir ki, bilincin oluşumu bir emergence[2] vakasıdır, dolayısıyla dil de emergent bir “şey”dir.

Wittgenstein, her ne kadar külliyatı “bütün yönleriyle dil felsefesi alanının sorularına cevap vermiş” kabul edilemezse de, “dil organizmamızın parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir” diyor.[3] Dolayısıyla dil hem “beynin çalışma prensipleri” ile “çalışır”, hem de tek bir bireye ait olmadığı, “kamusal” bir düzlem oluşturduğu için, “toplumsal bilinç” içerisinde mayalanır.

Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” kitabı, tek bir cümlede özetlenebilir: “Toplum insanlardan oluşur ve toplumlar insanlara benzer. Ancak toplumlar tek bir insan değildir, öyleyse, toplumsal meseleler salt psikolojinin bakışıyla incelenemez.”[4] Dil de böyledir, dil üzerine eğilecek insan teker teker “birey”lerin beyninin çalışma prensipleriyle uyumlu (ki Noam Chomsky’nin “evrensel gramer” tezleri[5] bunu doğrular niteliktedir.) hem de hiçbir zaman bireysel olmayan, bireyler üzerinde etkisi olan bir araçtır.

Buradan, kültürü iletişimsel bir yaklaşımla tanımlamaya geçebiliriz.

“Ekin” şeklinde Türkçe’ye çevrilen kültür, yalnızca bir sosyal bilim inceleme alanı değil, aklımıza gelen “psişik/zihinsel” kaynaklı her şeye analık eden bereketli tanrıçadır.

Nasıl organizmalar edinimlerini kalıtım yoluyla gelecek bireylere aktarıyorsa, insanoğlu da bir topluluk olarak çok hücreli organizmalara benzer yapılar oluşturur; bu bir araya gelişin yarattığı kolektif bilinç, atanın döle aktardığı genler gibi ve daha önemsiz olmayan bir etki değeriyle, gelecek nesillere aktarılır.

Evrenin bilinen ilk iletişim yolu ve modeli, kanımca, enerji transferiydi; ki hareketi ve canlılığı mümkün kılan termodinamiğin birkaç basit enerji transferi yasasıdır. Aradan geçen milyonlarca yılda RNAlar, hormonlar, ardından nörotransmitterler ve elektrik impulsları gibi “gen”i, yani “kodlanmış bilgi”yi aktarma yöntemleri gelişti; insanı bu inanılmaz gelişim ve değişim mekanizmasının dünyamızdaki en özel üyesi yapansa, “konuşma” ve “yazma” gibi iki “görülmemiş” aracı keşfetmesidir. Artık bilginin transferi genler yoluyla değil, konuşma yoluyla da yapılabiliyordu; ardından gelişen yazı bilginin kodlanması ve paylaşımını inanılmaz derecede kolaylaştırıp artırdı. Bu icatlarımız bilgi transferi ve birikiminin “artarak artan” bir fonksiyon grafiği çizmesini sağladı; tekerleğin icadından ilk uçağa kadar geçen sürenin bin yılları bulması; ilk uçaktan ilk uzay mekiğine kadar geçen sürenin ise on yıllar gibi kısa birimlerle ölçülen bir zaman diliminde gerçekleşmesi bundandır.

Basitçe diyebiliriz ki, konuşma ve yazmanın icadı, “ata”nın bilgisini doğrudan “döl”ü olmayan bireylere aktarabilmesini mümkün kılmıştır. Özellikle bazı memeli türlerinde ilkel iletişim biçimleri gözlemlenmekteyse de, insan konuşma ve yazma gibi etkin iki aracı geliştirdiği için biriciktir.

Ki, bu yenilik aynı zamanda bugün anladığımız “bilinç” ve dolayısıyla “kültür” kavramının doğmasına vesile oldu; konuşma ve yazma olmasaydı yine bir “bilinç”ten söz edebilirdik ancak, yarattığımız psişik boyut ve onun kazanımları (şiirden matematiğe, futbol fanatikliğinden hippi akımlarına kadar aklınıza gelen her türlü kavram, olgu ve oluş psişik boyuta erişebilmemizin eseridir) asla var olmaz; biz de bir “kültür”den söz edemezdik.

Şimdi çeşitli öncüllerden hareketle, kültür ve iletişim arasındaki ilişkinin genel ve yüzeysel bir çerçevesini çıkarmaya çalışalım.

I. Kültür, iletişimden doğar.

Kültür, toplumsal anlamıyla; bir toplumun «biriktirip» ardından gelecek nesle aktarabildiği, ya da aktarma şansının olduğu bütün «maddi ve manevi» varlığının adıdır.

 

Bu yönüyle, birikimin kültür olarak adlandırılması için ön şart, onun «aktarılabilir» olmasıdır. Aktarımı ise, usulü, yönü ve aracı değişmekle birlikte, ancak «iletişim» sağlar. Emile Durkheim’ın ve Gustave Le Bon’un sosyoloji bilimine bakışlarını incelediğimizde, bir araya gelmiş «bireyler» topluluğunun «toplum» haline gelmesi, yani bir «kolektif bilinç» kazanması için, «kültür» sahibi olmanın birincil koşul olduğunu görürüz. Bu, «Kurum Kültürü» gibi dar kapsamlı örneklerde görülebileceği gibi, «Millet Olma» kavramı ve evriminin de temelinde gözlemlenir. Kolektif bilinç de, birbiriyle etkileşen/iletişen bireylerin iletişiminin; dahil olan bireylerden sıyrılıp özge bir hal alarak «idealar» dünyasında ayrı ve özgün bir varoluş kazanmasıyla ortaya çıkar.

II. Kültür, iletişimi etkiler.

Kültürün ancak «iletişim» yoluyla doğduğuna dair tezlerimizi sunduk. Kültür ve İletişim konusunun içeriğini örnekler üzerinden analiz etmeye girişmeden önce, buna eklememiz gereken bir öncül daha var:

Kültür, iletişimi etkiler.

İletişimin daha önce bahsettiğimiz gibi «kavramlar, nosyonlar, imgeler, normlar ve fenomenler» doğurmasıyla ortaya çıkan kültür, statik değildir, devam eden iletişimle büyür ve güçlenir. Ancak güçlendikçe, değişkenliği ve etkilenebilirliği azalır, etki gücü artar.

Bunu, bir örnekle şöyle açıklayabiliriz:

Bir tek hücreli, uygun koşullar sağlanır ve hayatta kalmak kuralı bunu emrederse; önce koloniler oluşturup ardından kolonideki hücre grupları arasında iş bölümü yaparak, özelleşme ve başkalaşma yoluyla yavaşça «çok hücreli»ye doğru evrilebilir. Bu evrim basamağındaki çok hücreli, neredeyse sınırsız olasılığın doğurduğu sınırsız yolu izleyebilir. Ancak bu evrimin son safhalarındaki bir basamakta yer alan «insan», fazla özelleşmiş ve farklılaşmış olduğu için istediği doğrultuda evrimine devam edemez, daha sınırlı bir seçenekler havuzuna mahkûmdur. Kültür de, geliştikçe ve giriftleştikçe etki gücünü artırmaya başlar, iletişimi etkiler, sınırlar.

Önemli bir nokta olarak, kültürün iletişimi mümkün kılan «kodlama ve kod çözme» (encoding – decoding) olgusunda belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz. Zira, iletişim -ileri boyutuyla- bir fikir, duygu ya da bilginin kodlanarak transfer edilmesi, kodun çözümlerek yorumlanmasıyla transferin sonuçlanması işlemidir.

«Kodlama»nın dinamiklerini ve içeriğini belirleyen ise öncelikli olarak dil, ardından kültürel öğeler olan gelenekler, toplumsal normlar ve sair etkenlerdir. Dil, aslında başlı başına bir kodlama sistemidir. Her kelime, bir kavramı, fikri, duyguyu, bilgiyi, gerçekliği ya da varlığı «kodlar» ve kapsar. Dilin özelliklerine göre, bu kodlama gelişigüzel değildir, belli kurallar ve sınırlar içinde yapılır; bu kurallar ve sınırlar sayesinde dili konuşanlar birbirini anlarlar.

Dilden doğduğu halde dili biçimlendiren kültür olduğu için, iletinin kodlanması doğrudan kültürün hükmü altındadır. Bu, aynı kültüre ait bireylerin iletişiminin kalitesini artırıcı rol oynayabileceği gibi, farklı kültürlerdeki bireylerin iletişimsizlik ya da iletişim kazaları yaşamasına sebep olabilir.Farklı kültürlerdeki «beden dili» gibi iletişim yöntemlerini incelediğimizde, daha önce bahsettiğimiz görüşlerimizi doğrular nitelikte veriler elde ederiz.

Buna göre, anlatmak istediğimiz ne kadar ilkelse, onu anlatan «kod» o kadar genel ve bütün kültürler tarafından paylaşılıyor haldedir. Yukarıdaki evrimsel biyoloji örneği, bu sav için de, açıklayıcı olacaktır.

Misalen «gülümseyen» insan yüzü bütün kültürlerde neredeyse aynı anlama gelir. Zira gülümsemek insanın evriminin çok eski safhalarından beri bizimle koşut devam eden bir yetimizdir.

Ancak anlatmak istediğimiz karmaşık bir «şey» olduğu zaman, kodlamalarda kültürler arası farklılıklar daha belirginleşir.

Misalen, 3 sayısı bir çok kültürde işaret, orta ve yüzük parmaklarını kaldırarak ifade edilirken, Alman toplumunda baş, işaret ve orta parmaklar kaldırılarak ifade edilir. (Quentin Tarantino,“Inglorious Basterds” filminde geçen bir sahne.)

Bir kaç uç örnek vermek gerekirse, Kongo’da konuşulan yerel bir dil olan «Tshiluba» dilinde «ilunga» şeklinde bir sözcük vardır. Bu sözcük tam olarak:

«Bir hatayı ilk defasında affeden, ikinci defasında tolere edebilecek ama üçüncü tekrarında asla affetmeyecek kişi» anlamına gelir.

Bu kadar geniş bir kavram, Kongo dilinde bir kelime ile kodlanmışken, Türkçe’ye bir çok kelimeyi ard arda dizmek suretiyle çevrilip kodlanabiliyor.

Yine, Türkçe «-mış» eki, yani «rivayet geçmiş zamanı», Türkçe dışındaki dillerde bir fiil kipi olarak bulunmaz. Bizim cümlenin eylemine sadece bir ek ekleyerek verdiğimiz manayı, söz gelimi İngilizce’ye yapılacak bir çeviride, en az birkaç kelime kullanarak vermemiz gerekir. Kültürlerin tarihsel süreçte yaşadığı evrim, bu farklılaşmalara sebebiyet vermiş, kültürün etki gücü, iletişimin kodlama dinamikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur.

Benzer şekilde, decoding, yani kod yorumlama da kültürle yakından ve derinden ilişkilidir. Homolog ve biçimsel olarak «aynı» görünen iki kod farklı kültürlerde farklı yorumlanabilir. Misalen, «baş parmağı yukarı kaldırmak» bir çok kültürde «her şey yolunda» gibi bir ifadeyi kodlar. Ancak aynı hareket bazı kültürlerde ağır bir hakarettir. Türkiye’de ise, bir siyasi partinin sembolü olarak da yorumlanabilir. Görülüyor ki, kodun açımlanması ve yorumu da kültürle ve kültürel öğelerle etkileşimli ve iç içe yapılır / yapılmalıdır.

Bütün bu akıl yürütmelerin sonunda, girişte öncül olarak verdiğimiz başlıkları artık birer «netice» ve «kanıtlanmış önerme» olarak verebilir ve diyebiliriz ki;

I. Kültür, iletişim sayesinde doğar, yayılır ve varlığını devam ettirir.

II. Kültür iletişimin içeriğinden tekniğine, usulüne, özüne ve aracına kadar bütün öğeleri üzerinde tahakküm sahibidir.

III. Kültür ve İletişim ilişkisi mutuali ve zorunlu bir ilişkidir, kültür ve iletişim birbirinden ayrı düşünülemez.

Buradan “dil”e dönecek olursak, görülüyor ki dil, “iletişim”i sağlayan araç olmakla “kültür”ü yaratır. Kültür tarafından da etkilenir. Bir tek hücreliyi oluşturan / şekillendirilen genler, onun var olmasının temel sebepleridir, ancak aynı genlerin bu tek hücreliyi “yaratması” ile, tek hücreli radyoaktivitesi yüksek bir yaşam alanına gidebilir ve genleri mutasyona uğrayabilir. Dil ile “bağlam” arasında böyle bir ilişki vardır.

Öyleyse, dilin kültürden ve bizzat kendisinden nasıl etkilendiğine dair örnekler verebiliriz. California Üniversitesi’nde Doç. Lera Boroditsky’nin çalışmaları, bizlere “sözcük cinsiyeti” içeren dillerde, aynı nesneye farklı sözcük cinsiyeti veren dillere göre, konuşanlardan o nesneyi başka sözcüklerle ilişkilendirmeleri istendiği zaman farklı ilişkilendirmeler yaptığını gösteriyor. Sözgelimi “köprü” sözcüğünü eril olarak kabul eden bir dilde, konuşanlar bu sözcüğü “güçlü”, “büyük” gibi sözcüklerle ilişkilendirirken, “dişil” olarak kabul eden dilin konuşanları aynı nesneyi “zarif”, “güzel” gibi sözcüklerle ilişkilendiriyor.[6] (bu “eril” ve “dişil” sözcük cinsiyetlerinin evrimi bambaşka ve oldukça ilginç bir araştırma alanının konusudur. ) Bu durum, bir dili konuşanların, kuracağı cümlede, farkında olmasa dahi bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı tesiri ile yapacağı “dizgi”yi “biricik ve özgün” yapmakta Spinoza’nın “fırlatılan taş”ı gibi özgür olduğunu düşünse de pek de özgür olmayacağını gösteriyor. Oruç Aruoba çevirisiyle Ludwig Wittgenstein “Simgelemlerimizde gerçi gelişigüzel bir şey vardır, ama bu, gelişigüzel değildir. Bir şeyi gelişigüzel belirlemişsek o zaman başka bir şey olduğu gibi olmak zorundadır. ” derken, belki de bunu kastediyordur.

Gelecek yazıda bu konuya değineceğim için, işin felsefesinin dışında, “uygulama”sına dair de bir örnek vereyim. Türkçe’de “sancı”, “ağrı” gibi sözcükler “fiziksel acı” için kullanılırken, Farsça “derd”, soyut bir acı için kullanılır. (Ziya Gökalp’in, Türkçülüğün Esasları kitabında “halk dilinde eşanlamlı sözcük olmaz. Eşanlamlı sözcük alınırsa, sözcüklerin çeşitli anlam kaymaları yaşar.” Tespitinde bulunuyor. Tam alıntı için dipnota bakınız. [7]) Bunun sebebi, “sancı” ve “ağrı” sözcüklerinin Türkçe etimolojik köklerinde “fiziki” bir anlam bulunmasıdır. Sözgelimi, “sancı” sözcüğü, eski Türkçe’de “mızrakla dürtmek” anlamındaki “sançmak” sözcüğünden türemiştir. (ki bu sançmak fiilinin büyük oranda yansıma özelliği gösterdiği iddia edilebilir. Öyleyse, “böbreğimde bir sancı var” cümlesini kuran adam, habersizse de, bir mızrağın zırha çarptığında çıkardığı ses sebebiyle böyle bir cümle kuruyordur. “Nasıl bir sancı?” diye sorulduğunda da muhtemelen “bıçakla dürter gibi” cevabı verecektir.) Halk için, fiziki bir mahiyet arz eden sancı sözcüğü yerine (ki o dönemde sançmak fiili hala kullanılıyordu, Azerbaycan civarındaki Türkmen ağızlarında hala yaşar.) etimolojisine yabancı olduğu Farsça “derd” sözcüğünü alıp “manevi acı” için kullanmak daha kolaydı.

Jung’un psikolojik analizler yapmak için rastgele görünen sözcüklerden bir liste oluşturup, hastalarından bu sözcükleri başka sözcüklerle ilişkilendirmelerini isteyerek çıkarımlar yaptığı malumdur. [8] Öyleyse “dil” salt bir üst bilişsel sistem değildir, emergent bir olgudur, gerisinde girift bir evrim vardır ve bu evrimin seyri, dilin bugünkü kullanımını ve dilin kendisini etkiler. Bu konuda, Sapir–Whorf hipotezi olarak bilinen kuram oldukça ilgi çekicidir.

Dil felsefesinin alanlarına daha fazla girerek konuyu gelecek yazıda ele alacağım “dil devrimi” odağından daha fazla uzağa taşımayacağım. Ancak girişte değindiğim “satranç benzetmesi”ne bir cevap vererek, ne demek istediğimi okuyucunun çıkarmasını ümit edeceğim: Satranç oynamak için satrancın evrimini bilmenize gerek yoktur, satrancın yapısına hakim olmanız yeterlidir. Ancak flört ettiğiniz kadın, evrimsel koşullanma olarak “daha güçlü” ya da “daha zeki ve bilgili”yi tercih edecektir, siz de ona satrancın evrimini anlatırsanız, bu onun bilinçaltında sizin “zeki ve bilgili” olarak kodlanmanıza sebep olabilir, bu sayede kalbini kazanabilirsiniz. Dil, satranç gibi iki boyutlu değildir, satrancı da ihata edebilen, hem anlamsal, hem fonetik, hem dilbilimsel boyutu çok daha karmaşıktır.

Bu alanda, özellikle göstergebilim sahasında bir çok kaynak ile tanışmama vesile olan hocalarım Prof. Dr. Rengin Küçükerdoğan ile Yrd. Doc. Dr. Öykü Ezgi Yıldız’a teşekkür ederek, üçüncü bölümde Dil Devrimi’ne değinmek üzere yazıyı bitiriyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

 


[2] Ortaya çıkış, tezahür ediş, emergent: hadis, zuhur etmiş. Özetle, bir sistem, kendisini oluşturan elemanların nicel toplamından öteyse, başka bir deyişle, bir sistem parçalarına ayrıldığında sistem özelliklerini göstermiyorsa, o sistem emergenttir. Ayrıntılı anlamak için, G. H. Lewes’in çalışmaları incelenebilir. Ayhan Songar’ın “Sibernetik” isimli küçük kitapçığı da, “emergence” deyimini kullanmasa da, emergent olguları tarif eder.

[3] 14 Mayıs 1915 tarihli günlük yazısı

[4] Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, Sayfa 211, Bordo Siyah Yayınları 2004

[7] “Evvela, halk lisanında müteradif kelimeler yoktur.

Vakıa, bazen halkın, Arapçadan ve Acemceden aldığı kelimeler yanında, eski Türkçelerini de muhafaza ettiği görülüyor. Fakat böyle bir hal vukuunda da yine müteradif kelimeler vücuda gelemez. Çünkü, ya Arapçadan ve Acemceden alınan kelimenin, yahut eski Türkçe kelimenin manasında bir tegayür husule gelerek, ikisi arasındaki müteradiflik zail olur. Mesela siyah ve beyaz kelimeleri alındıktan sonra, kara ve ak kelimeleri Türkçede baki kalmış. Fakat, ne siyah kelimesini kara kelimesinin, ne de beyaz kelimesini ak kelimesinin müteradifi addedemeyiz. Çünkü halk siyahla beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın da yüzü kara çıkabilir.”

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları Mayıs 1968, Sayfa 103

[8] Ayrıntılı bilgi için, Frieda Fordham, Jung Psikolojisinin Ana Hatları

<b>Değerleme:</b>

Özleştirilen Sözcüğü İşitir İşitmez Añlamayı Umma Yanılgısı Üzerine Daha béğeni yapılmamış.

Bir diliñ konuşucusunuñ çok olması, onu çok da önemli kılmaz. Türkçe için eñ çok konuşulan 5. dil dénir. Ağızlar da işiñ içine katılarak böyle duygusal bir göstergeye ulaşılmıştır. Böyle saymayı sürdürürsek, belki de adını ilk kéz işittiğiñiz Bengalce’niñ 8. sırada olduğunu görürüz. Bangladeş’iñ kamusal dili. Önemli mi? Bu bağlamda, bizim karşıdaşlarımız bilim yapılabilen diller olmalıdır. Özleştirme tabanlı dil gelişimine arka çıkmalı, nitelikli bir dil yaratma sürecine katkı sağlamalıyız.

Özleştirme diyoruz ancak çoğu kéz de yanlış añlaşılıyoruz. Özleştirme akımındaki eñ büyük yanlış algılama, öne sürülen yéñi sözcüğün işitilir işitilmez añlaşılacak olmasıdır. Bu yanlış algı, yéñi sözcük türetmek isteyenleri belli bir sözcük öbeğiniñ çévresinde dolandırırken, konuşucuları da bilinen sözcüklerin dışına açılmamaya salık vérmektedir. Türkçe kökenli olması, onu ilk işittiğinizde añlayacaksınız añlamına gelmez.

Öy sözcüğü Türkçe kökenli olup, zaman añlamına gelir. “Günde üç öyün yémek yénir” tümcesinde işlettiğimiz öyün sözcüğü de bu kökten gelir. Ancak çoğunluklu bu yanlış yazılır; öğün. Öğünmek ise apayrı başka bir sözcüğümüzdür. Bu yanlış üzerinde durmayacağım. Kişileriñ karşısına öy sözcüğü ile çıktığımızda, bizi yadırgıyorlar. Zaman añlaşılır da, öy añlaşılmaz déniyor.

Ne édeceğiz peki? Karşımızda böyle bir soru duruyor? Dilimizi özleştireceğiz de, bunu günlük konuşma dilimizde, tüm toplumca bilinen sözcükler üzerinden mi édeceğiz?

Kişioğlunda böyle bir algılama bulunmakta; yad sözcük yérine önerilen sözcüğü işitir işitmez kavrayacağını, añlayacağını, belleyeceğini sanmakta. İşiñ kötü yanı, yéñi sözcük türetmek isteyenlerin de büyük bir çoğunluğu bu yanılgıyı yaşamakta. Soñuçta ortaya, kısır bir döngü çıkmakta. Bundan kendine pay çıkaranlar da karşı durup, dilimizi kısırlaştırıyorlar, varsıllığımızı yok édiyorlar… gibisinden sözlerle kendilerinde güç buluyorlar.

Dilimiz soñdan eklemeli bir dil diye, bütün yéñi sözcükleri de bu yolla üreteceğimiz yanılgısından kurtulmalıyız. Göz, gözlük, gözlükçü, gözlükçülükGöz ile ilgili tüm kavramları göz kökü üzerine indirgememeliyiz. Konuşmak, danışmak gibi sözcüklere ek olarak aytmak sözünü de işlekleştirmeliyiz. Bu gibi biñlerce örneğimiz bulunmakta.

Bizim amacımız, bilgi çağını karşılayabilecek bir dil yaratmaktır. Bizim amacımız, bilgi çağından soñra gelecek olan çağa, dilimizi işlek bırakabilecek özgücü vérmektir. Bunuñ için de, Türkçe’niñ bütün söz varlığından yararlanmalı, olası kısır döngüleriñ önüne géçmeliyiz. Sözcük dağarcığı kısıtlı, çok az okuyan, kendini geliştirmeyen kişileriñ göñlü olsun diye de, bu amacımızdan géri kalmayacağız. Görkemli bir ulusuñ, olağanüstü bir dili olmalı.

<b>Değerleme:</b>