Türkçesi Varken yérliğinde néler var?


Değerli Türkçeseverler ile Türkçeyle ilgilenenler,


Yérliğimize ilk kez konuk oluyorsañız, bu dizeleriñ yañında kendimizi tanıtmada başlangıç olabilecek konuları sunuyoruz. Bizim ereğimiz, görüşümüz artı kendimize biçtiğimiz görevimiz ile ilgili sorularıñız için yukarıdan Biz Kimiz? sekmesine bakabilirsiñiz.


Anabétiñ aşağılarında soñ köşe yazılarını artı salıkları göreceksiñiz. Kimi araştırmacı üyelerimiziñ de yazılarını yayınlıyoruz.


Yazışmalık bölümümüz ise; Türkçemiz, öbür Türkçeler ile bunlarıñ öteki dillerle olan étkileşimleri konusunda üyelerimiziñ yazıştıkları yérdir. Burada Türkçe kökenli olmayan sözcüklere Türkçe karşılıklarıñ
(1) ağızlardan dérleme yoluyla,
(2) eski dönemlerden diriltip uyarlama yoluyla,
(3) öbür Türkçelerden alıntılama yoluyla ya da
(4) Türkçeniŋ biñyıllardır süregelen kuralları doğrultusunda yéñi sözcük türetme yoluyla
elde édilmesiniñ yanında, ayrıca, sözcükleriñ kökenleri, tümce yapıları, dilbilgisi, yazım kuralları gibi çok önemli konularıñ işlendiğine tanık olabilirsiñiz.


Yazışmalığa üye olmak için tıklayın!


Dilsel Bağnazlık Daha béğeni yapılmamış.

Bütün bağnazlıklar kötüdür. Dilsel bağnazlıksa ayra değil. “Yalnızca benim dilim doğrudur. Başkaları Türkçeyi bil(e)mezler.” diye düşünüyorsanız, dilsel bağnazlığa tutulmuşsunuzdur. Çabucak söylemeliyim: Dil alanında dahi bağnazlaşmak pek kolaydır. Üstelik karşıtçılarınızın varlığı size kutsal bir savaş yapıyormuşsunuzcasına kıygınlık da, yiğitlik de taslama olanağı verir. Böylece dil bir araç olmaktan çıkıp bir erek durumuna gelir. Dilin – son çözümlemede – bir “kişi yaratısı” olduğunu unutursunuz. Karşıtçılarınız saçmalığa inanmışlar, inanıyorlardır. Suçlamak anlamaya çalışmaktan çekicidir. Sizse suçlarsınız. Üretmek, yaratmak gereksizdir. Dokunulmazlarınız ya da tekinsizleriniz1 size yeter. Gerçekler önemli sayıl(a)maz. Önem taşıyan, doğru bildiklerinizdir. Dilsel bağnazlık – adına yaraşır bir biçimde – tüm karşısavları yanlış, giderek yok saymaya yol açar. Savunduğunuz düşünceler gerçekte dosdoğru bile olsa, bağnazlığınız yüzünden değersizleşip geçersizleşecektir.

Kuşkusuz dille uğraşma güç bir iştir. Söz konusu güçlük dille “gönül işi” olarak uğraşıyorsanız ya da özengen bir dilciyseniz, artar. Gelgelelim bağnazlık bağnazlıktır. Dilseverlik bir dayangaç, tutamak sayılabilir. Ancak, dilsel bağnazlık tuzağına düşmeksizin güdülme koşuluyla… Dil hepimiz için yaşamsal önem taşır. Demek dile özel bir ilgimiz yoksa da dili kullanma baskısındayızdır. Dili bilgiyle, bilinçle, saygıyla, sevgiyle… kullanmaklıksa azbulunur bir durumdur. Gerçekte değme kişi dil bakımından – az çok – tutucudur. Ne ki, örneğin özleştirmeciyseniz, bugün kullanıyor olduğunuz yad sözcüğü yarın kullanmayabilirsiniz. Bu sizi gocundurmaz, gocundurmamalı. Şundan ötürü..: Dili özleştirmenin sonu yoktur. Benzer bir biçimde, düzeltmecilik sonsuza değin güdülebilir. Sorun, dili belirli kipler2 içinde sıkıştırıp dondurmaya yeltendiğinizde, ortaya çıkar. Dilsel bağnazlık kendi kendisini yanlışlayadursun; bağnaz dilci gerçek yaşamın dışında ya da ötesinde yarattığı bir yuvarlakta ongun mu ongun yaşayagider.

Düşünce ile anlatım özgürlükleriniz vardır: Örneğin “Öz Türkçe ‘saçmalık’tır.” diyebilirsiniz. Ancak, bu önermenizi usauygun kanıtlarla tanıtlama baskısındasınızdır. Yok, yinelenegelen, geçersizlikleri çoktan ortaya konmuş savlar ileri sürmekten öteye geçemiyor, üstelik karşıtçılarınızın görüşlerini göz önünde hiç mi hiç tutmuyorsanız, dilsel bağnazlığın sözünü etmek gerekir. Doğallıkla dil konusunda da işin içine öznellik, demek duygular karışıverir. Gene örneğin “Öz Türkçeden tiksinirim.” dersiniz. Oysa bu sözün “Osmanlıcadan tiksinirim.” tümcesinden çok değeri bulun(a)maz. Diyeceğim, duyguları değil, düşünceleri taban alıp “nesnel eleştiri” süzgecinden geçirmedikçe bağnazlık batağından çıkmak olanaksızdır. Bunu başarmak içinse açık-düşüncelilikle araştırmak, dinlemek, doğru uslamlamak, kendi kuramını uygulamayla sınamak kaçınılmazdır. Bunları göze alamıyorsanız, iyisi mi, dille hiç ilgilenmeyesiniz. Yoksa – benliğinizi pekiyi doyursanız da – dile yarar sağlamaktan çok, dokunca verirsiniz. Şundan dolayı..: Bağnazlıkla varılsa varılsa yanlış bilinçli olmaklığa varılır. Yanlış bilincin istenesi bir nen olmadığınıysa söylemek aşırı.

Genelde bağnazlık, özelde dilsel bağnazlık, yaşama, bu arada dile daracık, yapyanlış bir açıdan bakmaklık anlamına gelir. (Kimi kez yaşama hiç bakmamaklık demektir.). Dille ilgilenmek – özünde – iyidir. Kötü olan, dili bir bağnazlık aracı ya da nedeni durumuna getirmektir. Gerçek bir dilsever, başkalarının yanlış savları karşısında dinginliğini korumayı bilir. Şu nedenle..: Dilin, demek Türkçenin geçmişçel3 gelişmesi, konumu, yönelimi bel(ir)lidir. Karşısavları göz ardı etmemek gerekir; o ayrı. Doğrusu, bağnazlık karşısavlar göz ardı edilince, baş gösterir. Örneğin öz Türkçenin saçmalık olduğu ya da özleştirmeciliğin Türkçeyi enikonu ilkelleştirdiği savı bir öz-Türkçeciyi gücendirmemelidir. Yüreği olabildiğince pek tutarak söz konusu görüşleri çürütebilecek denli donanımlı bulunmaya çalışmalıdır. Yoksa değme kişi değme konuda değme sözü söyleyebilir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek, etmek önemlidir. Ayrıca bütün kişilerin tüm konularda düşündeş olmalarını beklememek gerekir. “Ayrımlılık” yaşamın varsıllığıdır.

Dilsel bağnazlık – değme bağnazlık gibi – bir sığınaktır. Dahası, işin kolayına kaçmaklıktır. Bağnazlıkta değerlerin yerlerini inaklar, tekinsizler aldığından, dilsel bağnazlıkta da değmehangi bir değer üretimi söz konusu edilemez. Bağnaz dilci sövmekle, suçlamakla, yermekle… yetinir, yetinme baskısındadır. Üstelik bir başına bilgi(lenme) kişiyi bağnazlıktan kurtar(a)maz. Yanlış bilinç bilinçsizlikten kötüdür. Bağnazlıktaysa yanlış bilincin en iyi örneği bulunur. Bağnaz dilcinin karşıtçıları birer yağıya dönüşü-dönüşüverirlerken, Türkçe – bir bütün olarak – gürültüye gider. Gerçek erek Türkçenin esenliği ya da kurtuluşu olmadığı için, bunun hiçbir önemi yoktur. Önem taşıyan, benliği büyüttükçe büyütüp karşıtçıları, demek yağıları alt etmektir. Bunu becerirseniz, doğru yolda bulunduğunuz sanısına gene kapılırsınız. Beceremezseniz, tiksintiniz hınç durumuna gelir: “Onlar” bunu ödeyeceklerdir!

Buracıkta belki “Peki, siz kendinizi dilsel bağnazlıktan koruyabiliyor musunuz?” diye soracaksınız. Doğrusunu isterseniz, buna elden geldiğince çok çalışıyorum. Gelgelelim dilsel bağnazlıktan büsbütün kurtulmak olanaklı mı!? Gene de, bunu büyük ölçüde başardığımı sanırım. Benim sorunum dilsel bağnazlık olmaktan çok, dilsel doğruculuk, ülkücülük, yetkincilik sayılır. Doğallıkla dil bağlamında, kişisel düzlemde bir sorun arayıp bulmam gerekirse… Neyse. Şu bir gerçek: Değme-türlü bağnazlık yaşamı güzelsizleştirir. Dilsel bağnazlıksa yaşamı dil bakımından güzelsiz kılar ya da güzelsiz dili yaşama geçirir. Şu da bir gerçek: Genelde bağnaz kişi, özelde bağnaz dilci, yaşamın dışında ya da ötesinde kalmaya yargılıdırlar. Doğrusu, onların istedikleri budur. Ben öyle biri olmadığımı, olmayacağımı umarım. Ne ki, buna okur varım vermeli. (Kimse ayranım ekşi, demez.). Şimdilik hepimizin bağnazlıktan, özellikle dilsel bağnazlıktan uzak kalmamızı dilemekle yetineyim. Kısacası, başımızın içi de “özgür” ola. Kim bilir, önce başımızın içi özgür ola.

2015 Bozayı

Seyhan-Atayurt

Dipçe:                                  

1 1. Tekinsiz: Os. tabu.

2 2. Kip: Os. kalıp.

3 3. Os. tarihsel.

<b>Değerleme:</b>

Haz 29th, 2015 | Filed under Köşe Yazıları

Dil Sorunumuz Daha béğeni yapılmamış.

İlk ağızda dil sorunumuzun var olduğunu görmek gerek. Oysa çoğu kişiye göre, bu sorun – düzce, kesinlikle – yok. Dahası, özdeş çoğu kişi nece, nite konuştuğunun, yazdığının ayrımında değil. Çok çok değme kişinin yanlış konuşup yazdığı, dilin hiçbir önem taşımadığı düşünülüyor. Böylece doğru dili doğru kullanmaya yeltenenler (!?) düzgüsüz sayılmaktalar. He, at izi it izine karışmış. Kim kime, dum duma. Gerçekte dilde kuralsızlık bulunmuyor; “kural-tanımazlık” buyruğunu yürütüyor. Çözümsüz kaladuran kazançsal-toplumsal sorunlar, son çözümlemede ekinsel bir oluşum olan dile bozukluk ile kirlilik biçimlerinde yansımakta. Demek bunlar doğru dilin gürültüye gittiği, şaşırtıcı, yaman sürevler. Ancak, dil sorunumuzu – kötümserlik tuzağına düşmeksizin − irdelemek olanaklı. Okuyor olduğunuz denemede buna çalışacağım. Vargılarımın bilimsel, ussal bir kıyılıkta1 kalacağını umarım.

Doğallıkla dil sorunumuz bugüne özgü bir olgu değil: Ökdilimiz Türkçe yüzyıllarca savsaklanmış. Söz konusu savsaklanma Dil Devrimine değin sürmüş. Dilimiz bu devrimle gelişip özleşerek varsıllaşma yoluna sokulmuşsa da Atatürk’ten sonra gerçek dilsever bir önder gelmediğinden, Türkçe gene geri düzleme itiliverdi. Bundan ötürü, şimdi Türklerin2 çoğunluğu dilce “yürekler acısı” durumda bulunuyor. (Hiçbir dil bütün kullanıcılarınca yetkin biçimde konuşulup yazılmaz. Dili doğru düzgün kullanıyor olmak için bilgi, bilinç, duyarlık, saygı, sevgi ib. gereklidir. Şu var ki, bizim dil sorunumuz ürkünç boyutlarda.). Buna karşılık olarak, Türkçenin şimdi en gelişkin durumunda bulunuyor olduğu yadsın(a)maz bir gerçek. Ayrıca Türkçe, anlatım ile türetim olanakları bakımından üstün bir dil. Öyleyse, sorun Türkçede değil, Türkçeyi kullanagelenlerdedir.

Öbür yandan eğitim-öğretim dizgemiz yapyanlış olduğundan, Türkçenin doğru öğretilip kullanılmasına hiç mi hiç elvermiyor: Öğretim izlencelerindeki Türkçe öğrenceleri son-kerte yetersiz. Üstelik özellikle sözcük seçimi açısından yanlışlarla dolu. Ana babalar – yazık ki! − oralarda değiller. Sözcüğün tüm anlamıyla önemsenen yalnızca bir dil var: İngilizce.3 Bundan ötürü, İngilizceye yatırım yapılmakta. Yığın iletişim araçları yanlış dil örnekleriyle dopdolu. Türkçe, Türklerin yurdunda, demek kendi yurdunda sayılmıyor, sevilmiyor anlayacağınız. Giderek “Türkçe yağılığı” ile “öz Türkçe karşıtçılığı” söz konusu edilebilir. Bu görünüme bakınca, umut beslemek güç. Ancak, değme nen o ölçüde olumsuz sayıl(a)maz. Şöyle..:

Doğru dili doğru kullanmak isteyen kimsenin önünde – toplumsal baskı dışında – bir engel yoktur. Toplumsal baskıyaysa – toplumla çatışmaksızın − karşı konabilir, konmalıdır. (Dilin yanlış kullanılmasında, yanlış dilin kullanılmasında sakınca bulunmadığı düşüncesi büyük bir yanılgıdır.). Başkaca Türkçenin günümüzdeki gelişmişliğinden yararlanarak öz Türkçe konuşma, yazma olanaklı bulunduğu gibi, gerekli mi gerekli. Bunlardan dolayı, umutsuzluğa kapılıp eylemsiz kalmak yerine yararlı kimi işler yapmalı. Bunun kolay olmadığını ben de biliyorum. Gelgelelim güçlüğü yenmek gerek. Unutmayalım: Türkçenin ölmesi Türk ulusunun yok olmasına yol açacaktır. Ağzı iyiye açmak gerekse de önlemlice davranmalı. Aşırı geç kalmış sayılmayız. Demek bu “kötü gidiş”e son vermek – daha – olanaksız değil.

Gerçekte dilin bir “sorun” durumuna gelmemesi gerek. Ancak, bu koşullar içinde dili sorunsamamak ya da sorunsuz saymak yadsımacılık gütmekle olur. İster bir göstergeler dizgesi olarak görülsün, ister bir iletişim aracı olarak varlansın; dil kendiliğinden kimi sorunları barındırır. Ne ki, yanlış dil kullanımları doğru dil kullanımlarından çoksa, ortada bir dil sorunu vardır. Bu nedenle, dil sorunumuzun var olduğunu söyledim, söylüyorum. Bunu söylemek dilsel kötümserlikten kaynaklanmaz. (Kötümserlik bütün konularda bir çekincedir; o ayrı.). Dil sorunumuzun çözülmesi için, önce çoğunluğun içinde bulunduğu aymazlıktan kurtulması gerekir. Bunu sağlamaksa dil-dışı4 etmenlerin denetim altına alınıp en iyi yoldamda kullanılmasını gerektirir. Tezce eyiteyim: Bu, bireylerin, toplumsal kuruluşların, kurumların eşgüdümlü işbirliği yapmasıyla olanaklıdır. Demek alabildiğine güçtür. Öyleyse, bir kişi neler yapabilir, yapmalıdır?

Değme kişi kendisine düşeni yapsaydı, bu denli çok sorunumuz bulunmazdı. Dil alanında da çoğu kişi ödevlerini yapmamakta. Demek örneğin dile gösterilmesi gereken en çok özen çoğun gösterilmiyor. Böylece ortaya güzelsiz, kötü, yanlış bir dil çıkmakta. Oysa yeğ bir yaşam için kendi ödevlerimizi yapma baskısındayız. Yapmıyorsak, olumsuzluklardan yakınmaya ülevimiz yoktur, bulunamaz. Dilin bozuk ya da yanlış olması değme nenin bozuk ya da yanlış bulunduğu anlamına gelir. Kendi dili yanlışlarla dolup taşan kimsenin sağlıklı bir yaşam sürmesi olanak-dışıdır. Bireyin önemsiz olduğu düşünülüyorsa, yaşamın önem taşımadığı düşünülüyordur. Buysa bizi bir-tür yokçuluğa götürür. Dili önemsemek bireysel “değerler dizgesi”ni oluşturmakla olanak kazanır. Dilin yaşamsal önem taşıdığı gerçeğini kavramadıkça dile özen göster(e)mezsiniz. Bütün nenler birbiriyle bağıntılıdır. Dilse yaşamın tüm alanlarıyla ilintili. Güzel güzel yaşıyor olmak isteyen ilkin kendi dilini doğrultmalıdır anlayacağınız.

Yurttaşlarımız – “ongun” bir azınlık dışında – geçim sorununa düşmüşlerken, dile gereken özeni gösterebilirler mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek kuşkusuz pek güçtür. Ancak, ökdilimiz Türkçenin elden gitmesine göz yumamayız. Bu yönden değme Türkün yapabilecekleri, yapması gerekenler vardır. Örneğin çocuğunuza ya da işyerinize ad koyarken, öz Türkçe seçenekleri yeğleyebilirsiniz, yeğlemelisiniz. Gene örneğin yazarsanız, Türkçeyi işlemeniz gerekir. Bunlar ile benzerleri belirli bir ölçüde aydınlanmış olmayı gerektirir. (Aydınlanmak salt kuramsal ile/ya da kılgısal bilgiler edinmekle olmaz. Gönül yordamıyla erişilebilecek gerçekler dahi vardır.). Yaşam koşullarının kötülüğü dilekıyar olmaklığın bağışlatıcı nedeni sayıl(a)maz. Bundan ötürü, dilimize çekidüzen vermemiz, giderek duyuşumuzda, düşünüşümüzde, yaşayışımızda – bu gerekiyorsa – birer devrim yapmamız büyük yarar sağlayacaktır. Bunları dile getirmeninse bilgiçlik taslamayla da, boşsözcülük gütmeyle de uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki, bireyler – Türkçeyi savunup kurtarma ereğiyle – örgütlenseler, daha etkili, etkin olamazlar mı? Olabilirler. Ancak, yönetke5-dışı örgütlerin çabası yetmez. Generk “kamusal” dil olan Türkçeyi koruyup geliştirmek için bütün gerekenleri yapmalıdır. Bununla birlikte, generk yöneticilerinin ne denli sorumsuzca davrandıkları bilindiğinden, bu konuda büyük beklentilerimizin bulunmaması gerektir. Doğrusu, iş gelip bireye dayanmakta. Dilsever kişiler çoğalırlarsa, generk Türkçeyle ilgili toplumsal bir gereksinime yanıt vermek üzere kendiliğinden devinime geçecektir. Yoksa bir-avuç dilsever ne ölçüde etkili, etkin olabilir? Bu soruyu yanıtlamak için dil görünümümüze göz atmamız elverir.

Genelde dil üzerinde, özelde Türkçe üzerinde düşünedururken, düzeltmecilik ile özleştirmecilik gütmenin çok gerekli olduğunu anladım, kavradım. Dil sorunumuz benim için, bencileyin dilseverler için tedirgin-edicidir. Ancak, sizi kimi nenler tedirgin etmiyorsa, edemiyorsa, en azından duyarsızsınızdır. Duyarlık – aşırı olmama koşuluyla – gereklidir, yararlıdır. Nitekim dil duyarlığınız yoksa, doğru dili yanlış dilden ayırt edemezsiniz bile. Dilin sorunlaşmış olması yaşamın sorunlaşmış bulunduğunu gösterir. Oysa ulaştığımız uygarlık düzeyinde ölüm dışında sorunumuzun bulunmaması gerekirdi. Öyleyse, kişi doğasında giderilmez bir “kötülük” mü var? Bütünüyle değil. Doğrusu, bu yazının konusu dil sorunumuz. Bu sorunu bireyin bir başına çözmesi olanaksız. Gene de, yukarıda bildirdiğim gibi, çözüm doğrultusunda birtakım nenler yapması olanaklı. Umutsuzluğa kapılmak yanlış: Doğru dili doğru kullanmak isteyen kullanır. Yanlışçı yanlışçılığından sorumludur. Türkçenin – dağlara, taşlara! – yitmemesi için, aymazlık anıtlarının ayarak uslarını başlarına devşirmeleri gerekir. Onlar da birer birey olduklarına göre, bu sorunun çözümünü bireyde arayıp bulmalı. Ben başka bir çözüm yolu görmüyor, göremiyorum.

2015 Açarayı

Seyhan

Dipçe:                 

1 1. Kıyılık: Os. çerçeve.

2 2. Bir kişinin Türk sayılması için Türkey’de doğup büyümüş, yaşıyor olması, günlük yaşamında Türkçeyi kullanması yeterdir. Demek “budunsal köken” önemli değildir.

3 3. Son yıllarda Arapçaya, Osmanlıcaya gene “saygınlık” kazandırma girişimlerinin yoğunluk kazandığına tanık olduk. Buysa varolan durumu daha kötü kıldı.

4 4. Bu sözcük “dille ilgisi bulunmayan” demek olsa da kişi yaşamında dille ilgisi bulunmayan hiçbir nen var olmadığından, dille doğrudan ilgisi bulunmayan ya da dil üzerine olmayan biçiminde anlaşılmalıdır.

5 5. Os. hükümet.

<b>Değerleme:</b>

Sonunda Atatürk’ü De İngilizci Yaptılar! Daha béğeni yapılmamış.

Price adlı İngiliz gazetecisi 1957 yılında Çok Özel Gazeteci adlı kitabında 14 Kasım 1918 yılında Atatürk ile görüştüğü konuşmaları ele almıştı.Bu konuşmalarda Price, Atatürk’ün kendisine,Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim.” dediğini iddia etmiştir.Ancak bazı kesim bu sözü dayanak sağlayarak Atatürk’ün İngilizci olduğunu iddia etmektedirler. Bazı yobaz ve Osmanlıcı kesimler bu iddiayı çok dile getirmektedir.Mustafa Armağan,Taha Akyol gibi o kesimin tarihçileri bu yalanı hep gündemde tutmaya devam etmektedirler.Osmanlıcıların neden bunu yaptıkları apaçık ortadadır.Nedeni, Vahdettin’i haklı çıkarmak ve Atatürk’ü ”saf dışı” bırakmaktır. Peki bunu yaparlar iken neden Tarihi çarpıtmak zorunda idiler? Neden gerçeği anlatmazlar? İşte bu yazıda onların yalanlarından birini çürüteceğim. İlk önce şunu değinmekle başlayayım ki Atatürk’ün böyle sözü söyleyeceğini inanmıyorum.Çünkü Atatürk bir ”vatansever” olmakla beraber ”tam bağımsızcı” ve ”vatanı için her şeyi yapacak” kadar bir asker idi.Bunun için bu söz, onun kişilik özelliklerine ve görüşlerine aykırı olduğundan bunun doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.Başka bir kanıt ise Atatürk Kasım ayında İngilizlere karşı direnilmesinden bahsetmekte ve Adana’da toplantılar düzenleyerek mücadele edilmesinden bahsetmektedir.[1] Bir diğer çürütme ise Price’nin 1918’de Daily Mail gazetesine ve 1939 yılında verdiği [İstanbul görüşmeleri hakkında] demeçlerde Atatürk’ün bu sözünden bahsetmemesi ancak bundan uzun zaman sonra 1957’de bahsetmesi normal bir durum değildir.Neden çok uzun yıllar sonrası bu sözü paylaşmaktadır? Bunun yanıtı verilmelidir.Bir diğer güçlü somut kanıt ise Atatürk’ün 21 Mayıs’ta yaşadığı olaydır.21 Mayıs’ta Atatürk, Samsun’da güvenlik durumunu görüşmek üzere İngiliz Güvenlik Yüzbaşısı L. H. Hurst ve iki meslektaşıyla buluşmuştur. İngiliz subaylar Atatürk’e açıkça, Osmanlı hükümetinin ülkeyi yönetemediğini bu nedenle en azından birkaç yıl için yabancıların korumasına ve müdahalesine ihtiyaç olduğunu söylemişlerdi ve Türkiye’nin İngiliz mandası altına girmesini teklif etmişlerdir. Atatürk, “sorunların çözüleceğini” söyleyerek bu teklifi kesin bir tavırla reddetmiştir.[2] Birde şunu sormak isterim.Eğer bu sözü Atatürk söylemiş ise neden İngiliz raporlarında yoktur.Yani ”Bilâl Şimşir, Gotthard Jaeschke ve Salāhi Sonyel’in eserlerinde böyle bir raporun varlığına dair bir bilgi yoktur.”[3] Görüldüğü gibi Atatürk’ün böyle söyleyeceği mantıksızdır.

Şimdi size bu konu ile ilgili tarihçilerin ve araştırmacıların görüşlerini dile getirmek istiyorum:

Prof.Sina Akşin: “Bu olayı ciddiye almak çok zordur. Vatana ciddi hizmetlerde bulunmaya hazırlandığı ve en az Harbiye Nezaret’i ne göz diktiği bir sırada Mustafa Kemal’in böyle süfli bir teklifi, araya otel müdürünü ve bir gazeteciyi koyarak yapması, inanılacak şeylerden değildir. Böyle bir görüşmenin yapıldığı kesinlikle kanıtlansa bile, önerinin ciddi olarak yapılmadığına hükmetmek gerekir.[4]

Doğan Avcıoğlu: Atatürk’ün böyle sözü söylemesinin amacının İngilizlere karşı bir taktik olduğunu söylemektedir.Ve Atatürk’ün İngilizlere karşı bir çok kez böyle taktikler izlediğini belirtmekte ve böylece bunun dışında başka yorum yapılmamasını söylemektedir.(Yani Atatürk’ün ”İngilizci” olduğunu söylenmesi yanlış olduğunu söylemektedir.)[5]

Sida Borak: “gerçeklere ne denli uyduğu bilinmemektedir” diyerek İngiliz gazetecisinin anlatımlarını şüphe ile bakılmasını gerektiğini söylemektedir.Ve ayrıca bunun doğru olduğu kesin olsa bile bunun Atatürk’ün taktik gereği yaptığını belirtmektedir.[6]

Prof.Andrew Mango: “yorum farkları ve unutkanlık olabileceği noktası gözardı edilmemelidir” diyerek İngiliz gazetecinin görüşmede geçen konuşmaları farklı yorumlayığı değerlendirebileceği ve görüşmeden çok sonra yazılan eserinde bazı şeyleri unutmuş olabileceğine dikkat çekmiştir.Sonra şöyle der,“…Mustafa Kemal… Belki de İngilizlerin desteğiyle askeri bir yönetici olarak Anadolu’ya dönüp Ermenilere ve Yunanlılara toprak verilmesini önlemek için çalışmayı düşünmüştür. Türklerin çoğu için de en acil tehlike buydu.”[7]

Lord Kinross: Bu görüşmenin nedenini, Atatürk’ün dolaylı yoldan İngilizlerin ağzını arama isteğine bağlamıştır.[8]

Gotthard Jaeschke: “izaha muhtaç kaldığı” kanaatindedir.[9]

İşte görüldüğü gibi Tarihçiler ve araştırmacılara göre bu olayın doğruluğu kanıtlanmamış ve kesin değildir.Bazı kişilere göre de eğer bu doğru olsa bile Atatürk bunun ”taktik” gereği yaptığını dile getirmiştir. Böylece yobaz ve Osmanlıcı kesimin Atatürk’ü İngiliz valisi olmak istemiştir iddiasının yalan olduğu anlaşılmaktadır.Atatürk’ü düşük düşürmek ve Vahdettin’i şahlandırmak için yobaz kesimin uydurduğu bu yalanı artık dillerinde görmeyiz umarım! Sonuç olarak Atatürk’ün böyle sözü söyleyeceği hiçbir biçimde mantıklı değil ve tarih bilimine aykırıdır.

Kaynaklar:

[1]= Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2014.

[2]= Sinan Meydan,”’Atatürk İngiliz Valisi Olmak İstiyordu’ Yalanına Yanıt”, 2013.

[3]= Cemal Güven, Milli Mücadele Döneminde Mustafa Kemal Paşanın Yabancı Asker, Sitasi Temsilci ve Gazetecilerle Temas ve Görüşmeleri (Mondros’tan Mudanya’ya Kadar) [Doktora Tezi], Konya, 2005, s.11.

[4]= Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele -Mutlakiyete Dönüş (1918-1919), C.I, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara-1998, s.133. 

[5]= Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi (1838-1995), C.I, Tekin Yayınevi, İstanbul-1996.

[6]= Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları (1899-16 Mayıs 1919), Kaynak Yay., İstanbul-1998, s.151.

[7]= Andrew Mango, Atatürk,(Türkçesi: Füsun Doruker), Sabah Kitapları, İstanbul-2000, s.199.

[8]= Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1994, s.178.

[9]= Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri,(Çeviren: Cemal Köprülü), TTK. Yay.,Ankara-2000, s.98-99.

<b>Değerleme:</b>

Şub 24th, 2015 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

Sözlükler, Gene Sözlükler Daha béğeni yapılmamış.

Şunu açıkça söyleyivereyim: Sözlüksüz, demek sözlüğe, sözlüklere bakmaksızın edemiyorum. Gelgelelim “takınaklı” olduğumu sanmayasınız. (Sözlüğe bakmayı takınaklıca davranış durumuna getirdiğim olmadı değil. Ancak, bu geride kaldı.). Dille, yazınla bencileyin ilgilenen bir kişi sözlüksüz nite yaşar! Sözcüklerle yatıp kalkıyorsanız, sözlüklere düşkün bulunursunuz. Bundan doğal ne var olabilir! Sözlükleri takınaksallaştırmamayı bilmek gerekir; o ayrı. Gene de, özengen ya da uğraşıcı dilciler, yazıncılar sözlüksüz yaşa(ya)mazlar. Bu kesin mi kesin.

He, sözlüğe bakma – önlemli, sakıntılı bir biçimde davranılmazsa – takınaksallaşıverebilir. Şu var ki, sözlüğe bakmanın sağaltıcı bir etkisi vardır. Şöyle..: Sözlüklere “dinginlik” egemendir: Dil onlarda saptanmıştır. Böylece günlük konuşmalardaki, okuduklarınızdaki yanlış nice kullanımın doğrularını sözlüklerden öğrenebilirsiniz. (Doğallıkla bunun için doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi becermeniz gerekir.). Sözlük de bir araçtır: Yararlı da olabilir, dokuncalı da… Önem taşıyan, bu araçtan en iyi yoldamda yararlanmaktır. Sözlüklerden öğrendiklerimizi azımsamamalıyız. Bir sözcük bir sözcüktür. (Sözcük dağarcığı sözlüklerle genişler.). Birikim diye bir nense gerçekten bulunur. Sözlüğe bakadurmanız olumlu yönde çaba harcamaklığınızın ya da yaşam katkıcılığınızın bir çıngısıysa, sorun yoktur.

Hiçbir sözlük bir dilin sözvarlığını büsbütün kapsa(ya)maz. (Sözlükler dili izlediğinden, hepten güncel ol[a]maz.). Değmehangi bir sözlüğün genelde dilbilim ilkeleri, verileri ışığında, özelde sözlükbilimsel kurallara, yöntemlere göre anıklanmış bulunması yeter. Sözlüğün bir takım çalışması ürünü olması – uzun-boylu düşünülmediğinde – yeğ sayılabilirse de tutarsızlığa yol açmış bulunabileceğinden, bir kişinin yazdığı sözlük – kimi kez – yeğrektir. Sözlükçülük kuşkusuz güç iştir. Dahası, bir gönül işidir. (Çoksatarlar yazıp yayımlamak kazanç sağlar. Özellikle bizim ülkemizde sözlüklere ilgi pek azdır.). Sözlüklerin aşırı ederli olması kimilerince yakınma konusu edilegelse bile, örneğin genöykü satın almaya gücü yeten kimsenin sözlük edinmeye dahi gücü yetmesi gerekir. Dahası, betik metik okuyorsanız, en azından okuduğunuzu iyice anlamak için sözlüğe, sözlüklere bakma, bundan ötürü sözlük(ler) satın alma ya da edinme baskısındasınızdır. (“Çevrimiçi” sözlüklerin, indirilebilir sözlüklerin ortaya çıkması basılı sözlükleri gereksizleştirmemiştir. [Basılı sözlükler ancak e-betikler basılı betiklerin yerlerini bütünüyle alınca, çıkarılmaz olacak. Buysa yakın gelecekte gerçekleşebilecek bir nen değil.])

Türkçe bir sözlüğün anıklanıp yayımlanması yakın geçmişte olabilmiştir. Bu Türkçenin ne denli çok savsanmış bulunduğunu gösterir. Sözlükten sözlüğe ayrım vardır. Ben Dil Derneğinin, Hançerlioğlu’nun, Püsküllüoğlu’nun sözlüklerini, İ.Z. Eyüpoğlu’nun kökenbilgisi sözlüğünü… bir ölçüde “güvenilir” bulurum. Buna karşılık olarak Türk Dil Kurumunun 1983 sonrası sözlükleri – bence − kendilerinden sakınımla yararlanılması gereken yapıtlardır. (Sözlükçülükten anlayanlara göre, söz konusu sözlükler birer başarısızlıktır ya da onların yazılıp çıkarılması bir utancadır1.). Türkçe konusunda daha çok sözlük çalışmasının yapılıp daha nitelikli sözlüklerin ortaya konması gerektiği apaçık. Varolan sözlükleriyse olduğu gibi onamak da, tümden geri çevirmek de yanlış kaçacaktır. Eksiksiz sözlük olanaksız bulunduğundan, yanlışsız sözlük handiyse olanaksız bulunduğu için, sözlükler birbirini bütünleyip düzelterek birbiri yanında yer alır. Bundan dolayı, bilimsel bir yaklaşımla, dile, yazına katkı sağlama ereğiyle kotarılmış değme sözlükten yararlanmayı bilmek, yararlanmak gerekir. Şimdiki durumda sözlükler üzerinde çekişme yararsızdır. Tartışmak içinse yeter sürev yoktur. Türkçenin kurtulması gerçekten isteniyorsa, üzümü yemeli, bağcıyı dövmemelidir.

Sözlükler, gene sözlükler. Kimileyin sözlüklerin kendi aralarında konuştuğunu düşünürüm. Dahası, duyguları, düşünceleri bulunduğunu… Örneğin çok kullandığım sözlükler – eskidikçe eskise de – kıvançlı gibidir. Kullanıldıkça birer “Oh!” çeker. Sanki eski sözlükler yenileri, az kullanılan sözlükler çok kullanılanları kıskanır. Bir de, neredeyse hiç kullanılmayan sözlükler vardır. Böyleleri küskün olur. “Değil mi bizi kullanmayacaktınız; niçin satın alıp betikliğinize koydunuz?!” der. Doğallıkla bunlar aşırı içliliğimi yansıtan, giderek imge ürünü olan sanılar. Ne ki, sözlükleri – az çok – kullanmak gerektiği ortada. Kullanılmayan sözlük kuşkusuz ağla(ya)maz. Gelgelelim betikliğinizde öksüz çocuk gibi duradurur. İçliyseniz, onun öyle duradurması sizde “koyuntu”2 yaratacaktır. Koyuntununsa kötü olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Betikliğimdeki sözlükler gitgide türlenip çoğalıyor. Yaşam yaşama yetmezken, buna şaşmamak gerek. Sözcük sözcük, sözlük sözlük yaşamaya çalışıyor olsam da günün sonundaki yapayalnızlık öyle acı ki!.. Gene de, yılmıyorum, yılmamalıyım. Peki, sözcüklerin sözlük tanımlarından yola çıkarak bir düşünüş/düşünyapı3 oluşturduğum söylenebilir mi? Yok… Ben yalnızca dilin yadsınamaz gücünden olabildiğince çok yararlanmaya çabalıyorum. Şu nedenle..: Başka-türlü olmuyor, olamıyor. Ne idiği belirsiz bir dilin birilerince yığınlara dayatılıyor olduğu günümüzde sözcüklerle, sözlüklerle bu denli çok ilgilenmek iyi midir? İyidir. En azından benim için… Ancak, sözcükler de, sözlükler de bireyi ongun etmeye elvermiyor, elvermez. Ah, umutsuzum! Üstelik çok yorgunum. Ne ki, alışkan alışkanlığından geçer mi!: Bu kez sözlükte “yorgun” sözcüğüne bakıyorum. O sözcükse beni başka sözcüklere, sözlüklere götürüveriyor. “Sizinki bir kısırdöngü.” diyeceksiniz. Oysa değil. Ayrıca bu tatlı bir yorgunluk mu ne!?

2015 Gücüğü

Seyhan

______________________________

1 1. Utanca: Os. skandal.

2 2. Acı, sıkıntı, üzüntü.

3 3. Os. ideoloji.

<b>Değerleme:</b>

Şub 24th, 2015 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

*al Kökü Üzerine Daha béğeni yapılmamış.

Bu kök ile ilgili bir çok denemeler yapılmıştır.Ancak ayrıntılı bir biçimde olmadıklarını sanıyorum.Bu yazımda aşağıda verdiğim sözcüklerin ortak kökü üzerine duracağım ve bu sözcüklerin denemesini yapacağım.Şimdiden iyi okumalar!

alçak, aşağı, alt sözcüklerinin aynı köke iye olduğun bilirsiniz.Peki bu sözcüklerin ortak kökü nedir?

Bu konuya geçmeden önce şunu değinmek isterim.Bazı kimseler, āş- ‘exceed’ eylemini, yukarıda saydığım sözcüklerle aynı kökten olduğunu söylerler.Ancak bu doğru değildir.Çünkü āş- eylemi uzun ünlülüdür.[1] Bunun için āş- eylemi bu sözcükler ile ilişkisi yoktur.

Asıl konuya gelelim.Bu sözcüklerin ortak kökü İlk Türkçe *al ‘below, low’ ad köküdür.[2] Ancak Poppe, *al ‘front’ köküne dayandırır.[3] Poppe’nin bu görüşü yanlıştır.Çünkü bu kök, asli biçimi uzun ünlülüdür.Bu kökün, Çuvaşça’da āllïnda ‘in front of’,Türkmence’de ālïn ‘forehead’, Halaçça’da alın ‘forehead’ türevleri bulunur.Birde bu kökün Ana Türkçe biçimi *hāl dır.Görüldüğü gibi bu sözcük uzun ünlülüdür.Bunun için bu yukarıda saydığım sözcüklerle bağlantısı yoktur.Böylece bu sözcüklerin ortak kökü *āl ‘front’ değil, *al ‘below, low’ ad köküdür.

Bu köke iye olan adlarla ile ilgili denememi size sunmak isterim:

 

AT.alçak < al + +çAk ‘addan ad yapıcı ek’ < İlk Türkçe *al

Ada gelen +çAk eki bulunmaktadır.

 

TT.aşağı < MK.aşak[<alşak<*alçāk] + +a < İlk Türkçe *al

Ana Türkçe’de /lç/>/ş/ dönüşümü vardır.

 

OT.alt < al + +t < Eski Uygurca altın ‘yön ilgeci’ < İlk Türkçe *al

Bu sözcükte olan +t morfemi, üst sözcüğündeki ile aynıdır.[ üst<*üz+t][4]

 

Sonuç olarak bu sözcüklerin ortak kökü İlk Türkçe’de ki *al ad köküdür.

Esen kalın!

Dipçe:

[1]= Talat Tekin-Mehmet Ölmez, Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler, Ankara, 1995, bet 172

[2]= Talat Tekin, “Once More Zetacism and Sigmatism”, Makaleler 1: Altayistik, Ankara, 2013, bet 112 ; ”Altaic Etymologies: 1” a.g.e, bet 298’de kaynak olarak Tsintsius,1975, bet 29

[3]= N. Poppe, “Vergleichende Grammatik der Altaischen Sprachen, Teil 1. Vergleichende Lautlehre”, Wiesbaden, 1960, bet 95

[4]= Talat Tekin, ”Üzer Zarfı Hakında”, Makaleler 1: Altayistik, Ankara , 2013, bet 169

<b>Değerleme:</b>

Şub 5th, 2015 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

Etrüskler Türk Mü? Daha béğeni yapılmamış.

Günümüzde ‘Etrüskler Türk  mü?’ sorunsalı bulunmaktadır hala.Bir taraf ‘Etrüskler Türk’tür.’ derken diğer taraf ise ‘Etrüskler Türk değildir.’ diye tartışmaktadırlar.Bu sorunsalı çözmek için bu yazıyı hazırladım.Bu yazıyı hazırlarken konuyu gerçekçi ve nesnel bir biçimde değerlendirdim.Şimdiden iyi okumalar!

 

TARİHİ BULGULAR VE GEN ARAŞTIRMALARI

 

Atatürk’ün yönlendirmesiyle çıkan ve amacı ulusal bir tarih yaratmak olan Türk Tarih Tezine göre Etrüskler Türk olarak görülür.[Tarih 1, 1932] [T.T.A.H. , 1930]

‘Tarihin Babası’ olarak anılan Herodot eserinde Etrüskler için şöyle bahseder:

“…Manes’in oğlu Atys’in krallığı zamanında Lydia’da çok korkunç bir açlık hüküm sürmüştü… Kral halkı iki gruba ayırmış ve kur’a ile, bir grub kalıp öteki grubun göç etmesini kararlaştırmıştı. Lydia’da kalanlara kendi, göç edenlere de oğlu Tyrrhenos kumanda edecekti. Kur’a çekildikten sonra bir kısım Lydialılar İzmir kıyılarına gittiler ve orada gemiler inşa ederek hayatlarını kazanmak için bir yurt bulmak üzere denize açıldılar. Bir çok ülkeden geçtikten sonra, İtalya’nın kuzeyindeki Umbriya bölgesine geldiler ve buraya yerleştiler…” [Herodot, 1973, bet 43]

Türk Tarihinin Ana Hatları adlı yapıtta Etrüskler’in göçü için şunu söylemekte:

”Doriler istilâsından sonra bunlardan bir kısmı İtalya’ya göç etmişlerdir.Dorilerin istilâsı, milâttan 1200 sene evveldi.Dorilerin baskıları karşısında Etrüskler, ihtimal evvelâ Anadolu’ya geçtiler ve oradan küçük guruplar halinde İtalya’ya hicrete başladılar, sahillere çıktılar.” [T.T.A.H, 1930, bet 318]

Bundan sonraki gidişat şöyledir:

”Ondan sonra dahile girdiler.Kampanyada methal olarak Kapu (Capoue) şehrini yaptılar.Fakat,asıl isimlerine izafe edilen Etrürye de yerleştiler.
Bu mıntaka, o esnada Ombri lerin elinde idi.Gelenlerin medenî seviyeleri daha yüksek idi.Fakat, denizden azar azar geldikleri için istilâ çabuk
olmadı. Omberi ler yavaş yavaş Apenin dağlarına çekildiler.Bundan sonra Etrüsk şehirleri meydana gelmeyebaşladı.”[T.T.A.H, 1930]

Bir kurama göre Etrüskler,Truva Savaşı’ndan sonra arta kalan Truvalıların Sakalarla birleşmesi sonunda ortaya çıkan Tursaka kavminin bir devamıdır.[Memiş, 2007, bet 107-112]

Ayrıca tarihin çeşitli dönemlerinde Etrüsklere verilen adlar arasında Türk,Asena,Tarhan,Turs,Turk,Turia,Turksu gibi adlar olmuştur.[Mutlu, 2007, bet 121-122]

Etrüsklerin Türk olduğunu güçlendiren kanıtlardan biride Kazıbilimsel bulgulardır.Bu bulgular üzerinden yani sanatsal eşyalardan yola çıkarak Etrüskler ile Türklerin benzerlikleri görülmektedir. [Ayda, 1974]

Birkaç örnek verelim:

 

kalıntı.png

Bugünkü Kırgız ve Başkırt kıyafetlerine benzeyen en eski Etrüsk kıyafetleri. Louvre Müzesi, Paris

kapitolin.jpg

Kapitolin Kurdu,Musei Capitolini, Rome, Italy

 

gibi bir çok benzerlikler vardır.Dişi Kurt motifi,çift başlı kartal,fiziksel özellikler,sanatsal benzerlikler bunların birkaçıdır.[Memiş, 2007,bet 110-111]

Zaten bilindiği üzerine kalıtım uzmanı Prof.Dr.Alberto Piazza tarafından araştırmada Etrüsklerin Anadolu’dan göç ettiği kanıtlanmıştı.Ancak bu Etrüskleri, Türk yapmaz.Piazza daha sonra şu açıklamada bulunmuştur:

“Özellikle Etrüsklerin yoğun yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların DNA testlerinin sonuçlarına göre kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerin kine benzer kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan tezimizin yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.”

Bu açıklama da, Türk kökenlilerin kine benzer kanların bulunduğuna rastladık. diye söz geçmektedir.Bu sadece Türkiye’de yaşayan kişiler ile akraba olduklarını kanıtlar.Hiçbir biçimde bu açıklama Etrüsklerin,Türk olduğunu kanıtlamaz.Ancak bu araştırma sadece Etrüsklerin, Anadolu’dan geldiğini söyler.

Ancak İtalya’da Ferrara Üniversitesi’nde Dipt. Biolog. Guido Barbujani ve ekibi tarafından yapılan son gen araştırmasında, gerçekten de Etrüskler’in Anadolu’dan göç eden Turani bir topluluk olduğu kanıtlanmıştır.[”Etrüskler Türkt’ür” (Ferrara Üniversitesi Genetik Analiz Raporu) Töre Dergisi, S.2005/2]
Yani son yapılan gen araştırmaları Etrüsklerin Turani bir kavim olduğunu söyler.

 

DİL VE YAZI

 

Ön Türk Tarihçisi Sinan Meydan kitabında Etrüsklerin, Türk kökenli olduğunu detaylı bir şekilde açıklamaktadır.Meydan bu iddiayı güçlendirmek için Etrüsk Abecesinin Ön-Türk kökenli olduğunu söyler.[Meydan, 2014,bet 456-459]
Bazı araştırmacı ve bilim adamları Etrüsk dilinin Türkçe ile benzer olduğunu söyler.Atatürk dönemi okutulmuş Tarih 1 kitabında Etrüsk dilinin Hint-Avrupa Dili olmadığını söyler.[Tarih 1, 1932, bet 262(?)]

İsmail Doğan bir araştırma yazısında Etrüsk Abecesi ile Orhun Abecesinin benzerliklerini ortaya koymuştur: [Doğan, 2007,bet 171]

etürsk.png

10 işaretin hem ses hem de şekil olarak benzer görülüyor.4 işaretin ise şekil olarak benzer ancak ses olarak farklıdır.

 

Doğan, ”Bir yazı sisteminde bu kadar çok benzerlik tesadüf değildir.Bunlar, her iki yazının da kaynağının aynı olduğunun göstergesidir.” demektedir.[Doğan, 2007,bet 171]
Yani bu benzerliklerin tesadüf olmadığını ileri sürmüştür.

Ayrıca, ”Etrüsk ve Türk yazısının şekil ve ses benzerlikleri dikkate alındığında aynı kaynaklı yazı olduğu açıkça görülmektedir…Etrüskler kullandıkları bu yazıyı muhtemelen Anadolu’da bulundukları sırada öğrenip göçleriyle birlikte Avrupa’ya da öğretmişlerdir.” diyerek Etrüsk run yazısı ile Orhun run yazısının ‘akraba’ olduklarını belirtmişlerdir.[Doğan, 2007,bet 171-172] [Meydan, 2014, bet 459]

Fransız doğu bilimci Bernard Carra de VauksLa Langue Étrusque; Sa Place Parmi Les Langues adlı yapıtında Türkçe ile Etrüsk dilinin benzerliklerini ortaya koymuştur.
Bunların birkaçı şudur: and/ant ‘yemin,ant’ , am ‘analık,kadın organı’ , oñ ‘onur’, us/es ‘akıl’, teñ ‘eşitlik’ vd.[Carra, 1911, bet 31-33-38-39-61]

Filolog ve toponimist olan Taylor, Etrüsk dilinin Turani bir dil olduğunu söyler.[Taylor, 1876]

İtalyan dilbilimci Mario Alinei yazısında Etrüsk dili ile Türkçenin biçimbilimsel olarak benzerliklerini değinmiştir.Örnek olarak, /k/>/h/dönüşümü veya /t/>/th/ dönüşümü gibi.Ya da son eklerin ard arda yığılması veya Etrüskçe’de sıfatların ‘-l’ ile düzelmesi Türkçe’de de ‘-li’ ile olması gibi.Daha çok örneği vardır.[Alinei, (?)]

Görüldüğü gibi Tarihi bulgular ve gen araştırmaları;dil ve yazıda Etrüskler ile Türklerin benzer olduğunu göstermektedir.Bu yazıda hiçbir şekilde Etrüskler Türk’tür diye iddiada bulunmuyorum sadece tarafsız bir biçimde Etrüsk ile Türk’ün benzerliklerini ortaya koydum.

 

Yazımı burada sonlandırıyorum.Bu yazıdan sonra Etrüsklerin Türk olup olmadığına siz karar verebilirsiniz.Esen kalın!

 

Dipçe:

T.T.A.H= Türk Tarihinin Ana Hatları

<b>Değerleme:</b>

Oca 29th, 2015 | Filed under Köşe Yazıları
Tags:

Öz Türkçeyi Anlamak Olanaksız mıdır? Daha béğeni yapılmamış.

Öz Türkçenin anlaşıl(a)madığı savı özleştirme karşıtçılarınca, kimi kez öz-Türkçecilerce dahi ileri sürülmektedir. Savlayan savını tanıtlamayla yükümlü olsa da, söz konusu savı çürütmek yararlı bulunacaktır. Okuyor olduğunuz deneme bu “çürütme” üzerine. İşe bir örnekle başlamada yarar görüyorum:

Bilindiği üzere Türk sağaltmanlık dili özleştirmeye en çok direnen alanlardan biridir. Bundan ötürü, örneğin büyük ölçüde Fransızca-, bir ölçüde İngilizce-kökenli sözcüklerle dolup taşan ot tanıtmalıklarını “uğraşı-dışı” bir kişinin anlaması güçtür. İşte, ben o tanıtmalıklarda yapılacak bir özleştirmenin anlamayı – sıradan kullanıcı/okur için – enikonu kolaylaştıracağı kanısındayım. Kanımı somut bir örnekle açıklamam gerekirse, yaygın biçimde kullanılan bir otun tanıtmalığından düşgele1 yaptığım bir alıntıyı, ardınca bu alıntının – gene kendi ürünüm olan − öz Türkçe çevirisini okurun ilgisine sunabilirim, sunayım.

İlkin Koraspin-adlı otun2 tanıtmalığından bir bölümü okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Enterik-kaplı3 tablet

Asetilsalisilik asit

Antiagregan

Endikasyonları:

Antitrombotik olarak; nonstabil anjina pektoriste ve risk altındaki (hipertansif, hiperlipidemik, diyabetik) kişilerde4 koroner trombozun önlenmesinde; miyokart reenfarktüs profilaksisinde; kardiyovasküler cerrahide, özellikle aortokoroner baypas ve arteriyovenöz şantlarda; postoperatif tromboz ve ambolinin önlenmesinde, geçici iskemik ataklarda ve inme profilaksisinde endikedir.5

Şimdiyse özdeş tanıtmalığın öz Türkçe çevirisini6 okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Bağırsaksal-kaplı sıkıt

Sirke-söğüt ekşiti

Topaklaşmaönler

Gereklikleri:

Pıhtılaşmaönleyici olarak; değişken göğüs boğağında, çekince altındaki (kan basınçları yüksek, aşırı yağ sayrısı, şekerli) kişilerde taçdamarsal pıhtılaşmanın önlenmesinde; yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığında; yürek-damar yarmanlığında, özellikle anaatardamar-taçdamar köprülemelerinde, atardamar-toplardamar bağlantılarında; işlemce-sonrası kan pıhtılaşmasının, damar tıkanıklığının önlenmesinde; geçici kan eksikliği tutulgalarında7, koruyucu inme sağaltmanlığında gereklidir.

Şimdi, elinizi buluncunuza8 koyarak söyleyesiniz: Yukarıdakilerin hangisi daha anlaşılırdır? Demek örneğin “miyokart reenfarktüs profilaksisi” mi daha anlaşılırdır; yoksa “yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığı” mı?.. Kuşkusuz öz Türkçe, demek çağrışımsal sözcükler daha anlaşılırdır. Doğallıkla biz Türkler için… Yad söz(cük)lere alışmış, koşullanmış olmak bu gerçeği değiştir(e)mez. Anlaşılmazlığın kimilerinin işlerine gelmesi de… Yalnızca doğrular, gerçekler önem taşır anlayacağınız. Öz Türkçede bekinme9 doğruculuğun, gerçekçiliğin, giderek ülkücülüğün, yetkinciliğin bir gereğidir. Bu konuya ilişkin karşısavlarsa nesnel olmayıp bilimsel, ussal dayantılardan yoksundur.

Dil çok-boyutlu, çokdüzlemli bir olgudur. Bundan dolayı, değme durumda, koşulda kullanılabilecek belirli bir dilin sözünü etmek olanaksız. (Öyle ki, kimi dilbilimciler – doğal olarak abartıyla – “dil” diye bir nenin var olmadığını söyler.). Şu kesindir: Dilin özlük oranı bağlam, ortam, seslen(il)en… etmenlerine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Demek örneğin yazı dilinde erinçlilikle10 kullanabildiğiniz, kullandığınız öz Türkçe birtakım sözcükleri, konuşma dilinde kimileyin kullanmayabilirsiniz. Ancak, bu, öz Türkçenin bir bütün olarak anlaşılmaz olduğu, bu nedenle geçersiz sayılması gerektiği anlamına gelmez. Genel dildeki özleşme özel dillere – şu ya da bu ölçüde – yansır. Nitekim yukarıda örnek olarak verdiğim sağaltmanlık dilinde bile – az da olsa – özleşme görülmektedir. Gene örneğin dilbilim dilindeki bütünsel diye nitelenebilecek özleşme, dilbilimin özleşmeye daha elverişli bulunmasından çok, dilbilimcilerimizin dil bilinçlerinin daha gelişkin olmasına yorulmalıdır. Ne olursa olsun; dilde özün yada yeğlenmesi anlamayı – kaçınılmaz bir sonuç olarak – kolaylaştırır. (Yadı öze yeğleyenlerin şaşılası durumunu çözümleme ayrıca yapılabilir, yapılmalıdır.)

Öyleyse, bu denemenin başlığındaki soruyu şöyle yanıtlayayım: Öz Türkçeyi anlamak olanaksız değildir. Gerçekte öz Türkçe en anlaşılır dildir. Başka dilleri anlamak için ek bilgi gereklidir. Oysa öz Türkçeyi anlamak için Türkçeyi bilmek yeter. Öz benimsenir, yad yadırganır. Şimdiki durumda bunların tersleri olabiliyorsa, oluyorsa, suçlu öz Türkçe ya da öz-Türkçecilik sayıl(a)maz. Suçlu arayıp bulmak gerekiyorsa, özlerine yadlaşmış, yozlaştıkça yozlaşmış kişiler ile onları bu şaşılasılığa, giderek acınasılığa düşürmüş kimseler suçludurlar. “Öz Türkçe anlaşılmıyor, anlaşılmaz.” önermesi, özleştirme karşıtçılarının – kimi kez özleştirmeci (!?) bireylerden, kuruluşlardan dayanak alarak – öne süregeldikleri geçersiz mi geçersiz bir savdan özge bir nen değil. Doğrusunu isterseniz, tutunmuş öz Türkçe karşılıkları yeğleyerek pekiştirme, daha tutunmamış olanlarıysa kullanarak tutundurma değme Türkün “ödevler”idir. Türkçeyi, Türklüğü büsbütün yok etmeye çabalayanların el üstünde tutuluyor oldukları günümüzde bunu eyitmek nicelerinin tatlılarına gitmeyebilir, gitmez. Şu var ki, Güneş balçıkla sıvanmaz. Genelde doğrucular ile yanlışçılar, özelde öz-Türkçeciler ile özleştirme karşıtçıları savaşımlarıysa11 yaşam var oldukça sürecek. Yeğleme sizindir.

2015 Ocağı

Seyhan

_____________________________________________

1 1. Os. rastgele.

2 2. Özgün adı Coraspin. (Ot adlarını özleştirmek, en azından Türkçeleştirmek için, ilk ağızda bütünüyle “yerli” otların üretilmesi gerekmektedir. Buysa Türkey’de Türk araştırmacılarınca yapılan sağaltsal çalışmaların sonuçlarının gene Türk işleyimcilerince değerlendirilip üretim sürecine sokulmasını gerektirir. [Son evrede ota ad koyacak kişinin ya da kişilerin doğru dil bilinci edinmiş olmaları gerektiğiyse caba.]. Ne ki, varolan durumda, ot adlarında sesçil yazımın bile uygulanmadığına tanık oluyoruz.)

3 3. Buradaki çizgiciği ben koydum.

4 4. Özgün örüde yanlış olarak “hastalarda” denmiştir.

5 5. Bu bölümcenin yazımını düzeltme baskısında kaldım. Örneğin by-pass biçiminde yazılmış sözcüğü “baypas” olarak sesçil yazıma uyduruverdim.

6 6. Bu “dil-içi” çevirideki bütün sözcüklerin öz Türkçe olmadığını biliyorum. Gelgelelim söz konusu örü için daha çok özleştirme – şimdilik – olanaksız bulunuyor.

7 7. Tutulga: Os. atak, keşik, kriz, nöbet. (“Keşik” sözcüğünün Moğolca-kökenli olduğu anımsana.)

8 8. Bulunç: Os. vicdan.

9 9. Os. ısrar etme.

10 10. Erinçlilik: Os. rahatlık.

11 11. Buracıkta konu dışına çıkacağım için beni bağışlayasınız. Gelgelelim şunları da söylemem gerek: Savaşımı sevmiyorum. “Ülküsel” bir yuvarlağa doğruluk, güzellik ile iyilik egemen olur. Yeryüzü ülküsel değil; o ayrı. Bundan ötürü, savaşım kaçınılmaz. Gene de, savaşım verirken barışçıl, iyilikçi olmayı, kalmayı bilmeli. Dahası, benlikçilik gütmeksizin, işi kişiselliğe dökmeyerek, demek ülküler uğrunda savaşmak gerek. Yoksa savaşım yarardan çok, dokunca getirecektir.

<b>Değerleme:</b>

Öz-Türkçecilik Üzerine 0/5 (1)

Tutturgan değilimdir. Yalnızca dilsel olarak doğru bildiğim yolda ilerlemekteyim. Demek öz-Türkçecilik gütmekteyim. Peki, öz-Türkçecilik – gerçekte – nedir? Bana kalırsa, öz-Türkçeciliğin ne olduğunu anlamak için, ne olmadığını kavramak gerekir. Öyleyse, bu denemede ilkin öz-Türkçeciliğe ilişkin kimi “önyargılar”a ya da “yanlış kanılar”a değineyim:

Kimilerine göre, öz-Türkçecilik düpedüz bir delilik türüdür. (Nitekim N. Ataç, şimdiki öz-Türkçecilerin öncüsü olarak, bir yazısında, öz-Türkçecilik yüzünden adının “deli”ye çıktığını söylemiş.). Oysa öz-Türkçeciliğin delilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tersine, öz-Türkçeci olmak, kalmak anlaklı ile/ya da uslu – belki ortalamadan anlaklı ile/ya da uslu − bulunmayı gerektirir. Doğrusu, geçmişçedeki öz-Türkçecilere baktığımızda, onların anlıksal yeterlik düzeylerinin enikonu yüksek olduğunu görürüz. (Delilik usun yitirilmesi yanında, yanlış işlemesini anlatan bir sözcük. Öz-Türkçeci, ilk ağızda güçlü usunu doğru işleten, işletme baskısında bulunan kişidir.). Gerçekte Atatürk’ten başlayarak onca çok öz-Türkçeciye deli damgasını vurma, bir-tür delilik sayılsa gerek!

Kimileriyse daha ileri gidip söz konusu durumu özgülleştirerek öz-Türkçeciliğin “usyarılımsal”1 olduğunu savlayabilir. Ancak, öz-Türkçecilik ussal bütünlüğü gerektirdiği gibi, öz-Türkçeciler öz Türkçeyi usyarılımın artı belirtilerinden sayılan bir sanrı olarak – kuşkusuz − öne sürmezler. (Burada tin sağaltmanlığı ile tin sağaltmanlığı karşıtçılığı arasında varolan “‘Usyarılım’ diye bir sayrılık vardır.”-“Usyarılım ‘varolmayan’ bir sayrılıktır.” uyuşmazlığını ele almayacağım, alamam.)

Öz-Türkçeciliğin bir “takınak” olduğunu düşünenler ya da sananlar az değildirler. Onlara göre, öz-Türkçeci kişi takınaklıdır. (Öyleleri öz-Türkçecilerin saplantılı olduklarını da ileri sürerler.). Oysa takınak, bir tinbilim sözcüğü olarak, “bilince takılarak korku ile bunalım yaratan, kişinin bütün çabalarına karşın kurtulamadığı sayrılıksal düşünce”2 anlamına gelir. (Tin sağaltmanları takınakları gidermede güçlük çektiklerini söylerler.). Görüldüğü üzere burada dahi delilik anıştırması, giderek suçlaması var. Ne ki, değme öz-Türkçeci, öz-Türkçeciliğin kendisinde korku ile bunalım yaratmadığını, üstelik öz-Türkçecilikten kurtulmaya çalışmadığını bilir. Bunu bilmekse ona yeter.

Öz-Türkçeciliğin bir “benlikçilik” çeşidi olduğunu savlayanlar dahi bulunabilirler. Şu var ki, dille ilgilenerek benlik doyurma ile dil alanında uğraş vererek yararlı bir iş yapmanın sağladığı doyumu duyma birbiriyle özdeş değildir, sayılamaz. Bunlardan birincisi gerçekten benlikçiliktir. İkincisiyse dilseverliğin sağaltıcı etkisinden yararlanmadır; pek pek özsağaltım olarak görülür. (He, öz Türkçeyle – olumlu anlamda – uğraşmanın en azından böyle bir yararı var. Gelgelelim – dili bir başına kurtarmak olanaksız bulunsa da – öz-Türkçeci olarak, kalarak Türkçeye katkıda bulunma olasılığı – uzaktan bakınca sanılabileceğin tersine − o denli ufak değildir.). İyi işler iyi sonuçlar doğurur. Demek açık-düşünceli, aklanık-yürekli3 bir biçimde öz-Türkçecilik gütmenin – doğrusu, öz-Türkçecilik öyle güdülmeli − birden çok yararı var olmasına şaşmamalı.

Durum böyle olunca, öz-Türkçeciliği, bir sözcükle, “düzgüsüzlük” sayanların dahi bulunduklarını kestirmek güç olmasa gerek. Ancak “düzgü” kavramı, kabaca, “uyulması gereken kural” olarak tanımlandığına göre, neyin düzgü olduğunu kendi kendimize sormalıyız. Öyle ya, örneğin dilekıyarlık ya da yoz-Türkçecilik mi düzgüdür? Demek bir olumsuzluğu düzgü olarak görmek olanaklı mı? Olanaklıysa, karışıklığa ya da kuralsızlığa yol açmaz mı! Gerçekte öz-Türkçecilik düzgülülüktür anlayacağınız. (Özellikle yürürlüklü dilin – büyük ölçüde − öz Türkçe olduğu, yarının dilininse − öpöz Türkçe olmasa da − daha öz Türkçe olacağı göz önünde tutulursa…)

Buraya değin öz-Türkçeciliğin neler olmadığı üzerinde durdum. (Doğallıkla öz-Türkçeciliğin aşırıcılık, düşçülük, soyculuk, uydurmacılık ib. olduğunu düşünenler – yazık ki! – yok değildirler. Gelgelelim onların bilime-aykırı savlarına bu yazıda yer ver(e)meyeceğim. Söz konusu savların büsbütün “geçersiz” sayılması gerektiğini bildirivermekle yetineyim.). Peki – başa dönecek olursam – öz-Türkçecilik nedir? Onun adı üstünde. Bununla birlikte, gene bir sözlüğe başvuracağım: “Öz-Türkçecilik: Türkey Türkçesinin özleşmesini isteyen, bunu sağlamaya çalışan akım”4 Demek özleştirmecilik; daha doğrusu, Türk özleştirmeciliği.

Özleştirmecilikse “bir dili yad öğelerden aklayarak ‘katışıksız’ bir duruma getirmeyi, kendi olanaklarıyla geliştirmeyi ereklemiş/erekleyen çalışma”5 demektir. Türkçe söz konusu olduğundan, özleştirmecilik dilimizi gereksiz el sözcüklerinden, bütün yad kurallardan aklayarak geliştirme çabası ile ülküsü anlamına gelir. Kısacası, Türk özleştirmeciliği ya da öz-Türkçecilik, Türkçeyi geliştirip özleştirerek varsıllaştırma akımıdır ya da tutumudur.

Şimdi, bir Türk – demek ökdili6 Türkçe olan bir kimse – öz-Türkçeciliğe hangi “bilimsel” gerekçeyle karşı çıkabilir, niçin karşı çıka? Şundan ötürü: Söz konusu olan onun kendi dilidir. Dahası, bu dilin daha yetkin kılınması söz konusudur. Daha çok dilsel yetkinleştirmeyse bu bireyin daha iyi düşünmesini, kendisini yeğ anlatmasını sağlayacaktır. Diyeceğim, öz-Türkçecilik “gelişimsel”, demek olumlu bir durum/tutumdur. Bu nedenle, ona bilimsel, giderek uygulayımsal düzlemlerde karşı çıkmak olanaksız.

Kuşkusuz öz-Türkçecilik salt yad sözcüklerin yerlerine öz Türkçe karşılıklarını koyma anlamına gelmez. (Sözvarlığını özleştirme yaşamsal önem taşır; o ayrı.). Buna ek olarak dili yad kurallardan aklamak; dahası, dilin anlatım olanaklarını genişletmek gerektir. Demek biçimsel, sözdizimsel bir “geneyapılandırma”7 gerçekleştirilmelidir. (Ayrıca düzeltmeciliğin özleştirmeciliğe koşut olarak güdülmesi kaçınılmaz.)

Birileri Türkçenin – Dil Devriminden bu yana – yeterince çok özleştiği; bundan dolayı, öz-Türkçecilik gütmeye “gerek” kalmadığı görüşünü ortaya atabilir. Ne ki, dar anlamda Osmanlıca kalıntıları olan Arapça, Farsça sözcükler dilimizden daha – bütünüyle – atıl(a)madığı gibi, Türkçenin sözvarlığındaki Fransızca öğeler − büyük ölçüde − duraduruyor. Üstüne üstlük yeni yeni İngilizce birimler – çoğun bilinçsizce – dile sokulagidiyor. Bu durumlar, koşullar içinde öz-Türkçecilik gütmeyi – demek Dil Devrimini − sürdürmek gerektiği apaçık.

Doğallıkla öz-Türkçecilik güderken, yad diller arasında ayrım gözetmemeli, erey tanımamalı. (Oysa örneğin şimdiki Türk Dil Kurumu, Arapça, Farsça sözcüklere sonsuz bir “tatlıgörü” gösterip Batı dilleri sözcüklerini özleştirmeye çalışıyor. Buysa TDK’nin başlangıçtaki özgörevine, uzgörüsüne aykırı düşmekte.). Demek öz-Türkçeciliği doğru düzgün gütmeli; yoksa çelişik çülüşük değil.

Son olarak – demek öz-Türkçeciliğin ne olduğunu, neler olmadığını gösterdikten sonra − şu gerçeği duraksamaksızın – bu bağlamda daha nice söz söylenebileceğini unutmayarak − dile getireyim: Türkçe konusunda öz-Türkçecilik dışında usauygun bir “seçenek” ya da “umar” yoktur. (Bütün o dilsel sapkınlıklar [Fransızcacılık, İngilizcecilik, İngitürkçecilik, karma-dilcilik, Osmanlıcacılık, yoz-Türkçecilik…] birer seçenek ya da umar sayıl[a]maz.). Bundan ötürü, dil söz konusu olduğunda, bu gerçeği anımsamada yarar vardır. Yoksa şu ya da bu dilsel sapkınlığa düşmek çok kolay. İşin sevindirici yanıysa şu: Günümüzde öz8 Türkçe bilim, eğitim-öğretim, uz9 (özellikle yazın10) yapılabiliyor. Demek Türkçe, özyeter bir ekin dili. Doğal olarak daha çok geliştirilmeli; geliştiriliyor da. Bunları kuşkusuz kimilerinin yeregeldiği öz-Türkçecilere verecekliyiz.

2011 Açarayı-2014 Aralığı

Seyhan

__________________________

1 1. Os. şizofrenik.

2 2. Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğü’ne bk.

3 3. Os. temiz-kalpli.

4 4. Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne bk.

5 5. Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’üne bk.

6 6. Os. anadili. (“Ana” sözcüğü öz Türkçe değildir: Etice annastan kökenlenmiştir.)

7 7. Os. yenidenyapılandırma. (“Yeni” sözcüğü dahi öz Türkçe sayılmaz: Hint-Avrupa dilleri-kökenlidir.)

8 8. Öz, burada “katışıksız” anlamına gelse de, % 95 oranındaki özlüğü, bir örüyü öz Türkçe saymak için yeter bulduğumu belirteyim. (% 100 öz Türkçe kullanılabiliyorsa, bu – doğallıkla − daha olumludur.)

9 9. Os. sanat.

10 10. Nitekim bu denemenin dili söz konusu gerçeği ortaya koymakta.

<b>Değerleme:</b>

Ara 24th, 2014 | Filed under Köşe Yazıları

Kızıl Elma Daha béğeni yapılmamış.

Türk tarihinin önemli bir yerini tutar kızıl elma, her savaştan sonra kızıl elmada görüşürüz diyerek ayrılır, her savaşa kızıl elma diyerek yola çıkarlardı. Kimi zaman Çin olmuştu kızıl elma sarı deniz kıyılarına kadar, kiminde Hindistan en uç noktasına kadar. Ve İstanbul doğunun başkenti, dünyanın  arzuladığı yer, fatih sultan mehmet gibi alp çıkana kadar ulaşılmaz olan. Elbette başarılı olmadı her zaman kızıl elma düşü tarihte Roma ele geçirilemedi ne yazık ki ya da Beç (viyana) kapısından dönüldü iki kez.

 

Olay zaten başarılı olmak değildi hep, olay bir ülküyü barındırmaktı, ereğinin olmasıydı devletin kendi çıkmazından kurtulup gelişme, ilerleme çabasıydı. Kızıl elma ülküsü böylece 2000 yıla yakın yeni yerler ele geçirme, yayılma, gücünü düşmana artı dünyaya gösterme aracı olarak askeri yöntemleri kullandı ancak zaman değişti, batı dünyası düşünce biçimini yeniden biçimlendirdi (rönesans diyoruz kendi aramızda), bizlerse en yaptığımız işi( zamana, yere, koşullara uyum sağlamayı) beceremedik. Dünya öküzün boynuzlarından alında, güneş gezegenimizin üzerinde fır dönmeyi bıraktı, kimse dünyanın sonuna gelip düşmedi ya da günahlarımız dünyanın başımıza yıkılmasına neden olması işin gerçeği bu düşüncelerle onlardan beslenenler oturdukları tahtlardan düştüler, çevrelerinde dönüp duran insanlar artık kendi yörüngelerine yerleştiler insan içinde sıkıştığı düzeni yeniden biçimlendirdi.

 

Peki nasıl başladı bu kabuk değiştirme, tüm dünya (avrupa) üzerindeki ölü toprağından nasıl kurtuldu ? Ne olduda 1000yıla yakın süren dogmalar yerini bilime bıraktı? Nasıl olduda 200.000 yıllık süreçte anca at arabası yapabilmişken, 3-4-5 üçgenin gizemine kapılırken (bir dönem tarikat kurulmuştur) son 300-400 yılda uzaya çıkacak dahası yerleşkeler kuracak düzeye gelmişti? Demek istediğim kısaca hepimizin eğitim öğretim yaşamımız boyunca belki yüzlerce kez karşılaştığımız bir sorunun süslenmiş biçimi yalnızca ’’Rönesans hareketinin başlamasında neler etkili olmuşutur?’’. Ee dedik ya karşılaştık pek çok kez öğrendik ne yanıt verilmesi gerektiğini ve omurilikten yanıt verdik hep ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’,‘’Matbaanın gelişmesiyle bilimsel düşüncenin yayılmasının kolaylaşması’’ gibi tümcelerle yanıt verdik hep ,yanlış sayılmazlardı,ancak yanıtlama biçimimiz; omurilikten, hiç düşünmeden, sorgulamadan neredeyse dogma diyebileceğimiz bir biçimde yanıt vermek bu düşünce devrimine gerçekte ne kadar Fransız kaldığımızın, devrimin filizlendiği 1400lü yıllardan bir arpa boyu ilerleyemediğimizin yalnızca eski dogmalarımızın yerine yeni dogmalar(dogma,dogmadır; neden nasıl olduğunu bilmiyorsan, sorgulamıyorsan, eleştirmiyorsan, irdelemiyorsan o dogmadır) koyduğumuzun en büyük göstergesidir.

Peki kuramsal olarak doğru olan, yutumluk bu tümceler içlerinde ne gizliyor, omurilikten konuşmayı,yaşamayı bırakıp beynimizi kullansak bu tümceler bizlere ne anlatır? Gelin birlikte irdeleyelim bu iki tümcenin belkide bunun gibi onlarca tümcenin gerçekte ne söylemek istediğine. Bana kalırsa  ‘’ Arap eserleriyle Arapçaya çevrilmiş eski Mısır ile Roma eserlerinin çevrilmesiyle yayımlanması’’ işin özüdür, peki yazar burada ne demek istiyor. Hemen yanlış yanıtı söyliyim geçmiş dönem bilginleri evrenin tüm sırlarını çözmemişti, bu çevrilen eserlerde tüm bilgiler gizli değildi. Gerçekte anlatılmak istenense biraz daha dolambaçlı olmakla birlikte bizim ana konumuzu oluşturuyor ek olarak kaç yüzyıldır kaldığımız yeri gösteriyor. O günlerde İtalyada ya da dünyanın her köşesindeki bilim insanları latince ya da arapça bilmiyorlar mıydı? Neden kendi dillerine çevirmek gereği duydular? İşte yüz yıllık düğüm burada çözülüyor. Dönemin bilim insanları bir düşünce üretebilmek kendi diliyle çalışması gerektiğini kendi diliyle çalışması gerektiğini anlamasına karşın, 600 yıl sonra kimileri yapmaya çalıştığımız dönüşümü yanlış bulmakta belki bir yerden kulaklarına fısıldanan belkide algılayabildikleri kadarıyla günümüzde bile bilim dili yalanına sarılmakta sözde bilim dillerinin sömürüsüne kendilerini bırakmakta dahası bizleri içeriye çekmek için yırtınmaktadırlar ancak bizler yapılan yanlışları yineleme ereğinde değiliz eğer doğru yol tüm dünyaca bize gösteriliyorken biz o yanlış yola bir daha girmeyiz/girmemeliyiz düşündüğümüz bize çağrışım yapan dilde bilimsel çalışmalarda bulunmalıyız elbette kopyalamaktan sıkılıp üretim yapmak istiyorsak gerek insanlığa gerekse ülkemize katkıda bulunmak istiyorsak. Unutmadan matbayı yeniden bulmaya gerek yok belki ancak okunacak eserler üretmek bizim görevimizdir, ayrıca bizim yeni ülkümüzdür, yeni KIZIL ELMA’mızdır değişen dünyayı, değişen insanlığı yakalamamız için ele geçirmemiz gereken ilk kaledir gelecek kalelerin işaretçisidir.

 

‘’Kızıl elmada görüşürüz.’’

<b>Değerleme:</b>

Ara 19th, 2014 | Filed under Köşe Yazıları, Üyelerimizden
Tags:

Bilim Dilinde Türkçe Anlatım Sorunları (Prof. Dr. Mustafa Yıldız) Daha béğeni yapılmamış.

 

 

Gerek bilimsel toplantılarda gerekse bilimsel yazıların okunmasında karşılaşılan bazı Türkçe anlatım sorunları anlamayı ve kavramayı zorlaştırmaktadır. Zor anlaşılan anlatım ve metinler öğrenme hızını düşürmekte bazen de yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Konuşulan ya da yazılan dil açısından birinci derecede önemli olan anlaşılır olmasıdır. Eğer bir sözcük zihinde çağrışım yapmıyorsa onun içinde bulunduğu cümleyi anlamak zorlaşacaktır. Bir terimin ne anlatmak istediği hemen okuyunca ya da duyunca anlaşılamıyorsa içinde bulunduğu cümlenin anlatmak istediğini anlamak için ayrıca düşünmek ya da sözlüğe bakmak gerekecektir.

 

Bir dil aslında kolay anlaşılabilir ve ifade edilebilir özelliklere sahipken neden zor anlaşılır hale getirilsin? Bir dilde yeni sözcükler ve yeni terimler üretmek mümkünken neden yabancı dilden alınan bir kelimenin aslı aynen kullanıma sokulsun? Dil yaşayan bir organizmadır, devingendir, değişime açıktır ve başka dillerden yeni sözcükler hatta deyimler alarak gelişimini sürdürür. Ama kendisine birinci dereceden öncelik vermezse, kendi kurallarını unutur ve yabancı sözcüklerin istilasına uğrayarak kolayca yozlaşabilir. Yozlaşmış bir dille özgün düşüncelerin üretilemeyeceği açıktır.

 

Burada Türk psikiyatri yazınında önemli yeri olan ve atıf göstergelerine indekslerine) girmiş bulunan dört derginin son sayılarının yazıları hızlı bir şekilde gözden geçirilerek ilk bakışta göze çarpan dil ve anlatım hatalarına dikkat çekilecektir. Amacım elbette ki hata avcılığı yapmak değildir. Benimkiler de dahil her yazıda istenirse hatalar bulunabilir. Ancak göze çarpan belli anlatım yanlışlıklarını vurgulayarak olayın ciddiyetine parmak basmak istiyorum.

 

Türk Psikiyatri Dergisi’nde panik bozukluğunun anlatıldığı yazıda “PB alt tiplerinin belirlenmesinde biyolojik parametrelerin kullanıldığı çalışmalarda, kardiyorespiratuar ve gastrointestinal, respiratuar ve respiratuar olmayan, respiratuar ve bilişsel alt tipleri birbirinden ayırt edecek özellikler saptanmıştır. Alt tiplemeyi vücut bölgesine göre topografik olarak sefalo-vertiginöz, serviko-respiratuar, torako-kardiyak ve abdomino-dijestif olarak sınıflandıran çalışmalar bulunmaktadır. Massana ve arkadaşları yaptıkları çalışmada PB hastalarını kardiyorespiratuar ve psödonörolojik belirtilere göre iki gruba ayırmışlar, laktat ile yapılan kışkırtma testi sonunda kardiyorespiratuar belirtileri olan grupta taşikardi ve terleme olduğunu, psödonörolojik belirtileri olan grupta ise bradikardi ve yaygın terleme olduğunu tespit etmişlerdir.” Deniyor Yazı tıp eğitimi almış ve uzman olan bir kesime hitap etmekle birlikte ancak dikkatlice okunduğunda iyi anlamanın mümkün olabileceği şekilde metin içerisinde bolca tıbbi teknik terim kullanılmıştır. Aynı yazının devamında solunumsal alt tip, solunum sistemine ait gibi Türkçe karşılıkların da kullanıldığı görülmektedir. Metinde Türkçe karşılıklara ne kadar fazla yer verilirse anlamanın o kadar kolaylaşacağı açıktır. Aynı yazının devamında hem Türkçe hem de İngilizce kelimeler birlikte kullanılmıştır: “Sonuç olarak konu ile ilgili yapılan çalışmalara göz atıldığında genellikle panik semptomları solunumsal, nokturnal, korkusuz, bilişsel, vestibüler şeklinde beş grupta yer alıyor görünmektedir.” Yazıda yine “total skor” ve “kriter” gibi Türkçeleri de olan İngilizce sözcükler bolca tercih edilmiştir. Yazıda geçen şu cümle ise anlamayı zorlaştıracak şekilde çeviri hatası içermektedir: “PB’nda alt tiplerin belirlenmesinin hastalığın şiddet ve gidişi, psikiyatrik ve fiziksel hastalıklarla eş tanısı, ayrıca tedaviye yanıt gibi birçok hastalık etkenini etkileyeceği düşünülmektedir.” Burada “hastalık etkeni” olasılıkla “hastalıkla ilgili etmenler” anlamında kullanılan bir İngilizce ifadenin karşılığıdır. Hastalık etkeni ile hastalıkla ilgili etmenler doğaldır ki farklı anlamlar taşır ve cümle bu haliyle farklı anlamaya neden olabilme özelliği göstermektedir.

 

Derginin aynı sayısında bir makalenin başlığı “İlk Epizod Major Depresyon ve Yineleyici Major Depresyon Grupları Arasında Yönetici İşlev Farklılıkları” iken diğer bir makalenin başlığı “Asperger Bozukluğu Olgularında Yürütücü İşlevler ve Dikkatin Değerlendirilmesi” şeklindedir. Başlıklardan birinde “cognitive functioning” karşılığı “yönetici işlev geçiyor,” iken diğerinde niye “yürütücü işlev” olarak geçiyor anlamak zor. Bir derginin aynı terimleri kullanmak gibi bir dil politikası olması gerekmez mi?

 

“İki Uçlu Olgular ve Çocuklarında Bağlanma Biçiminin Mizaç, Kişilik ve Klinik Özellikler ile İlişkisi: Kontrollu Bir Çalışma” başlıklı yazıda “Bağlanma biçimi yaşamın erken dönemlerinde belirlenen ve süreklilik gösterdiği düşünülen, kişinin diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiren bir görüngüdür” deniyor. Bu cümleyi nasıl anlamalıyız? Bağlanma biçimi var, yaşamın erken dönemlerinde belirleniyor, süreklilik gösterdiği düşünülüyor, diğer insanlarla ilişki kurma örüntüsünü şekillendiriyor ve biz buna “görüngü” diyoruz. Olasılıkla “fenomen” karşılığında kullanılmış olan bu sözcük doğal olarak çeviri kurallarına uygundur. Cümleyi okuyup bitirirken “görüngü” yerine “olgu” ya da “oluşum” denseydi daha kolay çağrışım yapacaktı ve hızlı bir kavrayışa neden olacaktı. Burada belirtmek istediğim şey “fenomen” terimine bir karşılık bulmak değil, kurulan cümlenin anlaşılması için “doğrudan çeviri” yöntemi yerine “anlaşılır çeviri” yapılmasının gerekliliğidir.

 

Bir sonraki cümlede de “görüngüsel yansımalar” dan bahsediliyor. “Her bir bağlanma biçiminin klinik görünümleri farklı farklıdır, ileriye ve geriye dönük görüngüsel yansımaları vardır.” “Görüngüsel yansımalar” benim zihnimde bir çağrışım yapmıyor. Bir sonraki cümlede “ailesel kırılmalar”dan bahsediliyor: “Ebeveynlik işlevinin kalitesi, bir ilişkinin diğerini nasıl etkilediği, anne dışındaki önemli kişilerin yeri, ailesel kırılmaların etkisi önemli değişkenlerdir”. Ailesel kırılma Türkçede aşina olduğumuz bir kavram mı? Bunun yerine aile içindeki önemli sorunları yansıtacak başka bir ifade bulunamaz mıydı?

 

Şu cümledeki “dizin” sözcüğünden ne anlamalıyız? “Bu noktada annenin ve çocuğun mizacının, çocuğun bağlanma biçiminin belirleyicilerinden olduğu ileri sürülebilir. Dizinde bağıntılar gösteren çalışmalarla, göstermeyenler bir aradadır.” Acaba “literatür/yazın” karşılığında mı kullanıldı?

 

Aynı sayıda birkaç makalede “comorbidity” karşılığnda “eştanı” geçmektedir. Bu sözcük daha önce “ektanı” olarak karşılanmış olmasına rağmen belki kullanım kolaylığı belki ilk olarak bu şekilde çevrilmiş olmasının verdiği kolay öğrenme belki de dilin yapısına uygunluğundan “eştanı” olarak birçok yazıda kolayca kullanıldığı görülmektedir. Tam karşılığı “ek hastalanma” olabilecek olan “comorbid” de “ektanı” sözcüğü zihinsel yapılanmaya pek oturmuyor. Çünkü “tanı” diagnosis” karşılığı olarak yerleşmiş durumda. Anlaşılan o ki “eştanı” çok uygun düşmemekle birlikte söyleyiş kolaylığı ve çabuk çağrışım yapması nedeniyle daha sık kullanılıyor. Her sözcüğün çok mantıklı/tutarlı kökenleri olması da gerekmiyor. Eştanı sıkça kullanılıyorsa “ektanı” yerine kabul edilebilir gibi görünüyor.

 

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni’nin son sayısında başyazı ile birlikte sadece üç yazının Türkçe olduğu görülmektedir. “Editörden” yazısında “advers ilaç reaksiyonları”, “rasyonel farmakoterapi”, “inhibisyon”, “eliminasyon”, “fonksiyon”, “ekstrasellüler”, “regüle”, “sellüler”, “upregülasyon”, “downregülasyon”, “kompanse etmek”, “ekspresyon”, “sensitizasyon”, “stimülatör”, “impulsif ”, “agresyon” gibi İngilizce kelimeler bazen yazıldıkları gibi bazen de okundukları gibi geçmişlerdir. Şu cümle de karışıklığa iyi bir örnektir: “Emosyonel, kognitif ve motor fonksiyonlar, sirkadiyen ve nöroendokrin ritimler, rafe çekirdeğinde serotoninerjik sistem tarafından modüle edilir.” Aynı yazıda özgün Türkçe ile yazılmış olan şu cümle daha anlaşılırdır: “Güvenilir biyogöstergelerin katkısıyla bir anlamda ‘konfeksiyon’ reçetesinin yerini ‘kişisel terzi’ reçeteleri alacaktır.”

 

Aynı dergide başka bir yazının başlığında “naturalistik çalışma” geçmektedir. Türkçesi artık iyice kullanıma girmiş olan “nature” karşılığı neden “doğa” olarak düşünülüp “doğal izlem çalışması” denmemiş olmasını anlamak zor görünüyor.

 

Ketiyapin tedavisi sırasında görülen priapizmle ilgili yazıda geçen “Bu dokudaki a-1 adrenerjik blokaj ise, lokal adrenerjik aktivitenin lokal parasempatik aktiviteye oranla azalmasıyla sonuçlanır ve venöz drenajı kesintiye uğratır” cümlenin anlatmak istediğini kavramak için yeniden okuma gereksinimi duyuyor insan.

 

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi’nin son sayısında yardımcı üreme teknikleri ile ilgili yazıda “Gen imprintasyonu fetal büyüme, plasenta gelişimi, davranış ve beyin gelişimini etkiler. Sıçanların in vitro kültürüne FCS (fetal calf serum) ilave edilmesi ile blastokist morfolojilerinin normal olduğu ancak annelerine implante edildikten sonra embriyoların yaşayamadıkları belirtilmiş” bu cümleleri anlayabilmek için dönüp tekrar okuma gereği duydum.

 

Aynı şekilde şu cümleleri anlamakta da zorlandım: “Bunun yanı sıra in vitro serum içeriğinin fetal gelişime etkisi insan çalışmalarında en sık bilinen fenotipik özelliği ‘büyük döllenmiş ürün’ (neonatal solunum sıkıntısı, büyük iç organ, iskelet anomalileri ve ani ölüm) dür.”, “IVF için gonadotropin hormon ile folikül stimülasyonu sonrası 3 gebeliği olan bir hastada en büyük çocukta Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve disleksi tanısı 7 yaşında konulmuştur.”

 

Başağrısı ile ilgili yazıdaki şu bölümü de anlamak için tekrar okuma gereği duydum: “Trigeminal otonomik sefaljiler, mutlak olarak tek taraflı ve ağrının ipsilateralinde konjunktival injeksiyon ve lakrimasyon gibi bir takım otonomik bulguların eşlik ettiği şiddetli başağrılarıdır. Küme başağrısı, paroksismal hemicrania (PH) ve SUNCT (short-lasting unilateral headache attacks with conjunctival injection and tearing) ataklar ile seyrederken; hemicrania continua (HC) kesintisiz kronik bir başağrısı zemininde ortaya çıkan şiddetli ataklar ile karakterizedir.”

 

Derginin bu sayısındaki yazılarda “komorbid”, “epizot” ve “kriter” sözcükleri bolca kullanılmaktadır. Aynı sözcüklerin hem Türkçelerinin hem de İngilizcelerinin aynı dergide sıkça kullanılmış olması derginin bir dil politikasının olmadığını düşündürtüyor.

 

Anadolu Psikiyatri Dergisi’nde özkıyımla ilgili yazıda geçen şu cümleyi “Özkıyım görüngüsel bir oluşumdur” anlamak için felsefe sözlüğüne gereksinim duydum ve köken İngilizce metnin aslını merak ettim. Yine aynı yazıda geçen “Düşük ödüle bağımlılık ve yüksek yenilik arayışı özkıyım davranışı ile ilişkili mizaç boyutları olarak gösterilmiştir” cümlesini okurken çeviriyi de aynı zamanda zihnimden “ödüle bağımlılığın düşük şiddette ve yenilik arayışının da yüksek düzeyde olması” şeklinde yeniden yapma gereği hissettim.

 

Alkol kullanım bozukluklarında uyku örüntüsünün incelendiği yazıda “… tipik olarak uykuya dalma süreleri uzamakta, uyku etkinliği düşmekte, uyku süresi kısalmakta ve yavaş dalga uykusu azalmaktadır” denilmektedir. Uyku etkinliğinin düşmesinin ne anlama geldiğini anlayamadığım için özette karşılığına bakma gereğini duydum. Karşılık olarak da “decreased sleep efficiency” olduğunu gördüm Ayrıca yavaş dalga uykusunun azalmasının da “reduced amounts of slow wave sleep” olduğunu ve “yavaş dalga uyku miktarında azalma” şeklinde anlamam gerektiğini öğrendim. Türkçe özeti okurken böylesine anlama zorluğu yaşamak herhalde istenen bir durum olmasa gerektir. Bunun için yazarlar bir konuyu ele alırken gösterdikleri titizliği aynı şekilde konuyu anlatırken kullandıkları terimler ve tam bir anlaşılırlık açısından da göstermelidirler. Aynı yazıda “uykuya başlama ve sürdürmenin zorluğu”ndan bahsediliyor. Türkçe kullanımda ben hiç kimsenin “uykuya dalma” karşılığı olarak “uykuya başlama” dan bahsettiğini duymadım. Olasılıkla yazarlar da duymamışlardır. Çeviri olarak yazılmış olan bu kısmın düzgün bir Türkçe ile yazılmayı hak ettiğine inanıyorum.

 

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun gözden geçirildiği yazının daha girişinde “… DEHB çocukluk çağının en sık nöropsikiyatrik bozukluklarından biridir ve dünyada yaygınlığı %8.0-12.0 arasında değişmektedir” denilmektedir. Cümlede “.. en sık nöropsikiyatrik bozukluklardan ..” yerine “çocukluk çağında en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklardan biridir” dense idi cümlenin akışı daha iyi olacak ve okur makalenin girişinde böylesi bir zihinsel zorlanma ile karşılaşmamış olacaktı.

 

Bu yazıda anlamayı zorlaştıran sözcük kullanımı ya da cümle kurulumlarına seçenek getirmeyi amaçlamadım. Sadece okuduklarımızı anlama ve kavramamızı zorlaştıran bilimsel yazı dilinin yanlış kullanımına günümüzde en güncel (popüler) bilim dergilerinde bile hala sıkça rastlanıyor olmasına dikkat çekmek istedim. Dil bizim, anlatım bizim. Anlaşılmayı istemek ya da bilginin yerine ulaşıp yeni bilgilerin üretilmesine katkı sağlamayı istemek de bizim ereğimiz olmalı. Yaşayan bir organ olan dil elbette yeni sözcükler üretecek, başka dillerden yeni sözcükler alacak, onları kendi hamurunda yoğurup kullanıma sunarak kendisini geliştirecektir. Burada önemsememiz gereken şey dilin ve anlatımın anlaşılmasını sağlamak için özen göstermemizdir. Amacımız sadece yazı yazıp yayın yapmak değil edindiğimiz bilgileri, kendi bulgularımızı ve çıkarımlarımızı meslektaşlarımızla anlaşılır bir şekilde paylaşmak olmalıdır. Paylaşımın en önemli aracı olan dilin en uygun biçimde kullanılması bu hedefe varılması için önkoşuldur. Yazılı metinlerde kullanılan dili okumanın verdiği zevki engelleyici “kırışıklıklar” dan arındırmak yazar/lara ve dergi yayın yönetmenlerine düşen önemli bir görevdir.

 

Aldığımız eğitim sisteminde anadilimiz olan Türkçeyi kullanma konusunda zorluklarımızın olduğu belli oluyor. Bilimsel dergilerin yayın kurullarında İngilizce düzeltmen bulundurdukları gibi bir de Türkçe düzeltmen bulundurmalarının faydalı olacağı açıktır. Dergi yayın yönetmenlerinin dil kullanımı konusunda özen göstermeleri gerekmektedir. Eğer bu özen gösterilmezse dergilerin sadece yayın yapan, belki kaynak gösterilebilen (çünkü kaynak göstermek için yazıyı çok da anlamaya gerek duyulmamaktadır) ama yayınları okun(a)mayan birer kağıt çöplüğü durumuna düşme olasılığı vardır. Türkiye’de İngilizce yayın yapan dergi de çıkarılabilir ama ister İngilizce isterse Türkçe olsun kullanılan dil anlaşılır, kurallarına uygun ve düzgün olmak zorundadır. Yazarların ve yayın yönetmenlerinin daha dikkatli olması dileğiyle.

 

 

Saygılarımla.

 

 

 

Kaynaklar

Turk Psikiyatri Derg, 2010, 21:4.

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 2010, 20:4.

Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi, 2010, 47:4.

Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2010, 11:4.

 

Prof. Dr. Mustafa Yıldız,

Psikiyatri AD., Kocaeli Üniv. Tıp Fak., Kocaeli.

<b>Değerleme:</b>

Ara 10th, 2014 | Filed under Köşe Yazıları, Üyelerimizden
Tags: