İstanbul, Türkiye
bilgi@turkcesivarken.com

Özleştirmeciliğin Gerekçesi

Türkçenin özleşmesine katkıda bulunmuş değme kişiye…

Genelde özleştirmecilik, özelde Türk özleştirmeciliği, kimilerince “boş” bir çaba sayılabilmektedir. Oysa gerek Türkçenin özleşme sürecinde aldığı azımsanamayacak yol, gerek sağgörülü dilcilerce anlatılagelenler; gerekse kişinin gözlemle, doğru uslamlamayla varabileceği gerçekler; özleştirmeciliğin bilimsel dayantısını da, kılgısal yararını da, ortaya koyar. Bundan ötürü, bu denemede özleştirmeciliğin gerekçesini – kendi düşündüklerimin, gözlemlediklerimin, okuduklarımın; dahası, yazdıklarımın ışığında – açıklamaya çalışacağım. İşe bilişsel/düşünsel nedenlerle başlayayım:

Bilindiği üzere dil ile düşünce arasında dolaysız bir bağıntı, vardır: Sözcüklerle düşünür, konuşur, yazarız. Demek düşünülerimiz, dilde anlatım bulur. Bu bakımdan açık, anlaşılır, giderek üretken bir dilin gerekliliği, yadsınamaz. İşte, özleştirmecilik, bu uğurda gösterilen etkinliktir. Düzgülü1 koşullar içinde yad kavramlarla düşünmenin güçlüğünü, kimi kez olanaksızlığını, hepimiz – şu ya da bu biçimde – öğrenmişizdir. Örneğin bir uzambilim2 terimi olarak Arapça müselles sözcüğü, Arapça bilmeyen bir Türk (anadili Türkçe olan, günlük yaşamında Türkçeyi kullanan kimse) için çağrışımsız mı çağrışımsızdır. Buna karşılık, öz Türkçe “üçgen” sözcüğü, uzambilimden hiç mi hiç anlamayan bir Türke bile bir nenler çağrıştırır. Öyleyse, çağrışımsallık, özleştirmeciliğin anagerekçesidir. Bu nedenle Dil Devrimi sırasında, sonrasında genellikle çağrışımsal yeni sözcükler, bunlarınsa en çağrışımsal olanları, tutunmuştur. (Ataç’ın Ar. kelime karşılığında önerip kullandığı “tilcik” biriminin tutunamayıp M.C. Anday’ın türetisi olan “sözcük” öğesinin tutunuvermiş olmasını, buna bağlamalı.)

Türkçenin esenliği, özleştirmeciliğin başka bir gerekçesi olarak gösterilebilir. Demek dilsel yanlışlar, özellikle sesletim ile yazım yanlışları yapma olasılığı, yad sözcükler kullanıldığında büyümektedir. Bu konuda çarpıcı bir örnek, Osmanlıca ikametgâhilmühaberi sözüdür. Gerçekten anılmış sözü, yükseköğrenimli Türkler bile, çoğun yanlış sesletip yazıyorlar. Gelgelelim bu sözün öz Türkçe karşılığı olan “konut belgesi”ni yanlış kullanmak – handiyse – olanaksızdır. Bundan dolayı, yad sözcüklerin doğru kullanılmasını sağlamaya çabalamak yerine öz Türkçeyi yaygınlaştırmaya uğraşmak gerek. Yoksa Türkün dilinin dönmediği ya da yazağının3 kıvıramadığı yad sözcükler, yanlış kullanılmaya yargılıdır. Yad sözcük kullanma özentisinin yol açadurduğu türlü anlatım bozukluklarıysa, caba.

Bu bağlamda güzelduyusal nedenin de sözü edilebilir. Demek Türkçenin öz güzelliği, özleşmeyle kendisini göstermektedir. Türkçeyi hiç bilmeyen ellerin Türkçe bir konuşmaya ya da söyleşime kulak kabarttıklarında, işittiklerini söyledikleri “ezgi” büyük ölçüde ses uyumundan kaynaklanır. Ses uyumuysa, en belirgin biçimde öz Türkçe sözcüklerle ayrımsanmaktadır. Doğallıkla burada ellerden çok, biz Türklerin Türkçeden aldığımız güzelduyusal tat, önem taşıyor. Birey, beğendiğine özenle bakar. Türkçeyi beğenmek içinse gizil4 güzelliğinin ortaya çıkarılması gerek. Bunu, ancak özleştirmeciliğin sağlayacağını söylemek, aşırı değil mi?

Kuşkusuz yukarıda belirtilmiş nedenlerden az önemli olmamak üzere özleştirmeciliğin “ulusal ekin” açısından yararına değinmek gerekiyor: Dil, ekinin taşıyıcısı olduğu denli çok, yaratıcısıdır. Bundan ötürü, ulusal ekinimizin varsıllaşmasını istiyorsak; özleştirmecilik doğrultusunda çaba harcamamız, demek Atatürk’ün öngördüğü gibi Türkçeyi, “yad diller boyunduruğu”ndan kurtarmamız, başkoşuldur. Varsıl bir ekin ortamında kişilerin yaşamlarının boyutlanıp daha nitelikli bir duruma geleceği, apaçık. Evet, bu, ulusçuluk gütmeyi gerektirir. Ancak, burada saldırganca olmayan; eşdeyişle başka dillere, giderek ekinlere yaşama ülevi tanıyan bir ulusçuluk, söz konusu. Çokekinliliğin5 değil, ulusal ekinde budunsal ayrımlılıkları barındırmanın; yeryüzü ölçeğindeyse ekinsel yayılmacılık gütmemekliğin sözünü ediyorum: bütün ekinlerin, bu arada dillerin6 birlikte – daha doğrusu, yan yana − var olması. Özlemim budur.

Buraya değin bilişsel/düşünsel nedenler, Türkçenin esenliği, güzelduyu ile ulusal ekin, söz konusu edildi. Uzun-boylu düşünülürse, başka gerekçeler, bulunabilir. Ne ki, yukarıdaki nedenler, özleştirmeciliğin gereğini, yararını aydınlık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kuşkusuz özleştirme karşıtçılarının, Türkçenin bağımsızlık savaşımına katılmalarını sağlamak, o denli kolay değil. Ayrıca yığınlar, dili kullanadurmasına karşın bu savaşımda etkin olarak yer al(a)maz. Demek iş, gene dilsever aydınların başlarına düşüyor. (Doğrusu, “dilsevmez” aydın tasarımlanamaz: Aydının ayırmaçlarından7 biri, dilseverliktir.). Türk özleştirmeciliği, bilimden dayanak alan, ilboyca − büyük ölçüde − benimsenmiş kutlu bir çığırdır. Bundan ötürü, gerçek aydınlarımız, Türkçenin bağımsızlık ülküsünü yaşama geçirmeye çalışagelmiş; bundan kelliyse çalışagidecekler. Öyleyse, öz Türkçe yoldaşlarına ne ongun! (Gönül, öz-Türkçecilerin çoğalmalarını ister; o ayrı. Gene de, ilkin kendi ödevimizi yapmalı; sonra başkalarından bir nenler ummalıyız. Doğallıkla umacaksak…)

___________________________________

1 Os. normal.

2 Os. geometri.

3 Yazak: Os. kalem.

4 Os. potansiyel.

5 Çokekinlilik: İng. multiculturalism.

6 Kimi gelecekbilimciler, bundan yüzyıl sonra, demek 2112’de, yeryüzünde yalnızca İngilizce, İspanyolca ile Mandarinin ([eskiden Çin’in kamusal dili olmuş] bir Kuzey Çin diyeleğinin) kalmış olacağını, kestirmiş. Bu kestirime göre Türkçe dahi, yüzyıl içinde “ölü” bir dil durumuna düşecek. Ancak ben, buna olasılık vermiyorum. Nice çağı arda koymuş Türkçe, 22. yüzyıl ile ötesinde de yaşayacaktır anlayacağınız.

7 Ayırmaç: Os. farika, karakteristik.