Kutsal Ağacın Gölgesinde Daha béğeni yapılmamış.

Bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Kendimi birdenbire bir bozkırın ortasında bulmuştum. Üstelik burayı – bir Akdenizli ile/ya da Çukurovalı olarak – alabildiğine yadırgamıştım. Bitki örtüsü bambaşkaydı. Çevremde ötüşüp uçuşan kuşların çoğunu hiç mi hiç bilmiyor, tanımıyordum. Böcekler dahi ayrımlıydı. Çayırköpeklerini andıran sevimli yılkılarsa beni ayrımsar ayrımsamaz deliklerine ya da yuvalarına çekiliyordu. Ortalıkta benden başka kimse yok gibiydi. Bense nereye, niçin gittiğimi bilmeksizin yürüyordum. Çağıltısıyla kulağı okşayıp kişiyi dinginleştiren çaycığı atlangıçlara basa basa geçmem güç olmadı. Öte geçede soluklanıp buz gibi suyla ellerimi, yüzümü yıkayınca, açıldım. Bu kez görme alanıma girmiş, üstünde ulu bir ağacın bulunduğu tepeye doğru yolumu sürdürdüm. İlkyaz ikindisi ilerliyorken, Güneş’in bozkırı bir yandan çevirmiş sıradağın üstünde batmaya yüz tuttuğunu görebiliyordum. Bozkır ortasında – odsuz ocaksız – karanlığa kalma korkusuyla adımlarımı sıklaştırdım.
Gelgelelim ilkin sıradan bir tepe olarak düşündüğüm engebenin eteğine vardığımda, buranın bir kurgan olduğunu anlamakta gecikmedim. Çevredeki balbal kalıntıları ile söz konusu tepenin ancak yakından bakınca görülen yapay biçimi kuşkuya yer bırakmıyordu. Ayrıca şunu kavramıştım: Bura bir Anadolu bozkırı değildi, düpedüz bir Orta Asya bozkırıydı! Kendi yurduma – niteyse? – bu denli uzak düşüvermiş olmaktan ötürü ürküye kapılmadım değil. Ancak, biliyordum: Kurganın doruğunda beni bekleyen biri ya da bir nen vardı. Korkmamam gerekti. Bütün yürekliliğimi toplayıp “o”nunla yüzleş(ebil)meliydim. Böylece kurganın doruğuna tırmanmaya başladım. Ben kiminle ya da neyle karşılaşacağımı öğrenmek istiyorken, duygularım, düşüncelerim gitgide yeğinleşip yoğunlaşıyordu. Neden sonra doruğa erişmiştim. Önce o ulu ağacın yaşlı mı yaşlı bir kayın olduğunun ayrımına vardım. Kayının ılıcak esinti etkisiyle yelbirdeyen yapraklarının hışıltısına kulak tutmamam gerektiğini handiyse içtepisel/sezgisel bir biçimde biliyordum. (Bu hışıltının uyutucu özelliği bulunduğunu daha sonra öğrenecektim.). Derken onu gördüm. Kayının dibine serdiği yaygıda bağdaş kurmuştu; sırtını ağacın gövdesine vermiş, başı öne eğilmişti. Ancak, uyumuyor ya da uyuklamıyor, beni bekliyordu.
Bürünmüş bulunduğu kuttören giysilerinden onun bir kam olduğunu anlamıştım. Karşısına geçip konuşmasını bekledim. Sonunda başını kaldırarak kapkara gözlerinde anlatılamaz bir üzünçle konuştu:
“Tatlı geldin! Hanidir seni bekliyordum. Bir kıpı hiç gelmeyeceğini sanmıştım. Değil mi geldin; hele şuraya otur da söyleşelim. Söylenecek çok söz var. Sürevse pek az.”
Gösterdiği yerde, demek tüm karşısında, benim için serilmişe benzeyen başka bir yaygı vardı. Oraya oturuverdim. Konuşma sırası bendeydi. Usuma gelmiş ilk soruyu tezce yönelttim:
“Bu bir düş mü, yoksa gerçek mi?”
“Düşün, gerçeğin birlikte var olduğu yerdeyiz. İstersen, buna ‘düş-gerçek’ diyebilirsin.”
Besbelli, karşımdaki kişi bir bilgeydi de. Sözcüklerimi seçer, tümcelerimi kurarken, olabildiğince uyanık bulunmam gerekti. Doğallıkla bu bir söyleşimdi. Demek konuşmadan uzun-boylu düşünme olanağı yoktu. Kamın ya da bilgenin, daha doğrusu, bilge kamın sakalsız, bıyıksız, tunçlaşmış yüzüne baktım. Gözlerindeki şaşılacak üzüncün nedenini öğrenmek istedim. He, önce bunu öğrenmeliydim. Böylece sordum:
“Niçin bu denli üzünçlü görünüyorsunuz? Bakışınızdaki anlam, yüzünüzdeki anlatım, açıkçası, beni ürküttü. Daha önce böyle üzünçlü biri görmemiştim.”
“Benim gördüklerimi sen de görseydin, benden az üzünçlü olmazdın. Ah, ne ölümler, yıkımlar, yitimler ya da yok-olumlar gördüm! Örneğin şimdi dingin mi dingin bulunuyor olan şu bozkırda iki ordunun karşılaşıp savaştığına tanık olduydum. Kan oluk oluk akıyorken, nice yiğit ‘gök ekin gibi’ biçiliyordu. Hepsi belleğimde duraduruyor. Kuşkusuz doğumlar ile sevinçler dahi gördüm; umut ışığı kaç kez yanıp söndü, kaç kez utku coşkunluğuyla toy düğün yapıldı! Nite unuturum!: Türkün görkemli, kutlu sürevleriydi. Nite anımsamam!: Oğuz boyları batıya, hep batıya göçüyordu. Bu göç yüzyıllarca sürdü. Kızılelma, Türkün yitik onguneliydi. Ülküsü onu Viyana kapılarına değin götürdü. İşte, o aralık yenilgiler, giderek bozgunlar başladı. Süreç tersine dönmüştü: Türk için alçaltı ile gerileme sürevleriydi. Gönenç umudunun yerini karayıkım beklentisi almıştı. Ancak, bütün bunları sen de biliyorsun. Bundan ötürü, uzun uzadıya anlatmama gerek yok.”
Kamın üzüncünün nedenini anlayayazmıştım. Gelgelelim açıklığa kavuşturulması gereken birtakım konuluklar vardı. Onu olabildiğince çok konuşturmam gerekti. Bunun için kapanmış yaraları deşmekten bile çekinmemeliydim. O konuştukça taşlar yerli yerine oturuyordu, oturacaktı. Bu düşüncelerle konuştum:
“Peki, bundan sonra ne(ler) olacak? Demek Türkün soyu tükenecek mi? Türk, Türkçe demek olduğuna göre şöyle de sorulabilir: Türkçe ölecek mi? Kimi gelecekbilimcilerin kestirimleri ya da önbilileri uyarınca çok değil, yüz yıl sonra Türkçe, ölü dil durumunda bulunacak. Doğallıkla bu Türklüğün büsbütün yok olması anlamına gelir. Gerçekten böyle olacaksa, akıntıya kürek çekiyoruz. Bu konuda hiçbir nen yapılamaz mı ola? Yoksa sorun abartılıyor mu? Türkçe, varlığını sonsuza değin sürdürecek mi? Böyle düşünmekse kişiyi bir-tür gevşekliğe düşürüp eylemsizliğe itebilir. Kısacası, ne yapmak gerek?”
Bu arada gün kavuşmuştu. Şimdi kamın yalnızca karartısını görüyordum. Kayına tünemiş saksağanlar uzun uzun boşboğazlık ettikten sonra susmuştu. Biz de susmuştuk. Ben kara kara düşünüyordum. Kamın da kara kara düşündüğünü biliyordum. Sessizliği neden sonra bozansa o oldu:
“‘Ne yapmak gerek?’ sorusu öteden beri yöneltilmiştir. Kuşkusuz kişinin elinden geleni yapması gerek. Şu bir gerçek: Türkçe ölürse, Türklük kalmaz. Dahası, binyıllardır Türklük adına yapılmış neler varsa, onlar araya gider. Yalnızca Türklük yitmez; bütün kişilik yitirir. Şundan ötürü..: Türklük, uygarlığımızın asal öğelerinden biridir. Türkçeyse – ökdilim olduğu için söylemiyorum – güpgüzel bir dil. Ancak, gidiş çok kötü. Gene de, bana kişisel kanımı sorarsan, şunu söyleyebilirim: Türkçenin, giderek Türklüğün ölmesi o denli kolay ol(a)maz. Biz Türkler neler görüp geçirdik, dilimiz ne darboğazlardan geçti! Bu darboğazdan da geçecektir. En azından geçeceğini umarım, umalım. Çıkmadık dirimden umut kesilmediği gibi, ölmedik dilden umut kesilmez.”
Kamın büsbütün umutsuz olmadığını öğrenmek beni sevindirmişti. Ona bakıyordum. Yüzündeki acıklı anlatımda kişi soyunun ya da türünün bütün acılarını görebiliyordum. Bütün olumsuzluklara karşın umut beslemenin olanaklı bulunduğunu da… He, kişi yaşamı saçmaydı. Bundan ötürü, acı çekmekteydik. Gene bundan ötürü, acıyı – bir gıdım da olsa – dindirmek yaşamsal önem taşırdı. Bir kıpı bunları kama söyleyi-söyleyivermek istedim. Ancak, sonra onun bunların hepsini benden iyi bildiğini düşünerek caydım. Yekindim. Dönüp ayaklarımın altında serili görünüme baktım. Batıdaki dağların doruklarında şimdi bile kızıltılar bulunuyordu. Bozkırıysa çoktan kopkoyu bir karanlık kaplamıştı. Birden yeryüzünün ne denli güzel olduğunun ayrımına vardım. Güzellikse – geçici olduğu için – gönül-üzücüydü. Ancak, bir kavram olarak varlığını sürdüregidecekti. Art arda gelen aydınlanma kıpıları beni tince bitkin düşürmüştü. Gene kamın karşısındaki yaygıya oturdum. Şöyle dedim:
“Toplum Türkçeyi gözden çıkarmış olduğuna, Türklüğüyse – en yeğni sözcükle – beğenmediğine göre, nite umut besleriz!? Bence umut ışığı yok. Sizinki gibi göreli bir iyimserlik dahi bu durumlar, koşullar içinde özaldatı anlamına gelir. Özaldatıysa aldatmaların en yamanıdır. Bana değme nen için çok geç gibi geliyor. Türkçe öyle iyesiz bırakılmış ki… Kim bilir, yanılıyorum, yanılmak isterdim. Ancak, gerçekler apacıyken, iyimser olamıyorum, olamam.”
Kam gene düşünüyordu. Sonra konuştu. Ben dinledim. Ben konuştum. O dinledi. Söyleşimimiz tanyeri ağarasıya sürdü. Tan sökünce, ben kalktım. Kam çok yorgun olduğunu, uyuyacağını söyleyerek oracığa yattı. Kayının yaprakları tanyelinin etkisiyle kıpırdayıp hışıldamaya başlamıştı. Kamın uykuya varması güç olmayacaktı. Düşlerinde neler görecekti ola? Kurgandan iniyorken, uyanan saksağanların gene boşboğazlık etmeye başladığını işitebiliyordum. Onların ses eriminden çıkınca, dönüp baktım. Kurgan ile üstündeki ulu kayın, güneşiği güneşinin altında ne denli güzel görünüyordu! He, yeryüzü güzeldi. Kim bilir, yaşam güzeldi. Ancak, ben gene tek başımaydım, yalnızdım. Kam da öyleydi. Bozkırda başıboşça yürümeyi sürdürüyordum. Kamı bir daha gör(e)meyeceğimi biliyordum. Onun söylediklerini anımsıyordum. Türkçenin geleceğini (!), Türklüğün kalımını (?) düşünüyordum. Gelgelelim bu bir düş müydü; yoksa büsbütün gerçek miydi? Dahası, iki durumda da, bu ağı gibi üzüncün gereği neydi, var mıydı? Sakın bütün bunlar aşırı saçma evrenimizin gönül-üzücü, giderek yürek-karartıcı görünüşleri ya da göstergeleri olmayaydı?!

2018 Açarayı
Seyhan

<b>Değerleme:</b>

Haz 28th, 2018 | Posted in Köşe Yazıları
Tags:
Comments are closed.