<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçesi Varken</title>
	<atom:link href="http://turkcesivarken.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://turkcesivarken.com</link>
	<description>Başka sese benzemez ananın sesi, ararsan vardır her sözün Türkçesi.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 24 Jan 2012 22:14:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Tin Sağaltmanlığı Terimcesinde Ufak Bir Özleştirme Denemesi</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/tin-sagaltmanligi-terimcesinde-ufak-bir-ozlestirme-denemesi/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/tin-sagaltmanligi-terimcesinde-ufak-bir-ozlestirme-denemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2012 13:50:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[özleştirme]]></category>
		<category><![CDATA[sağaltmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[tin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1892</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı çağında ülkemizdeki sağlıkbilim öğretiminin Fransızca olarak yapılması – sonradan Fransızca öğretim, bırakılmış olsa da – Türk sağaltmanlık terimcesini, büyük ölçüde Fransızcalaştırmıştır. Doğallıkla Dil Devrimiyle terimlerin de özleştirilmesine girişilmiş; ancak, sağlıkbilim alanında gereken dilsel arılaşma, bugüne değin sağlanamamıştır. (Bundan çıkarsanacak vargılardan biri şu: Yad dille öğretim; çekinceli, dokuncalı, sakıncalıdır. [Günümüzde Fransızcanın yerini almış bulunan İngilizceyse, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Osmanlı çağında ülkemizdeki sağlıkbilim öğretiminin Fransızca olarak yapılması – sonradan Fransızca öğretim, bırakılmış olsa da – Türk sağaltmanlık terimcesini, büyük ölçüde Fransızcalaştırmıştır. Doğallıkla Dil Devrimiyle terimlerin de özleştirilmesine girişilmiş; ancak, sağlıkbilim alanında </span><span style="font-size: medium;"><em>gereken</em></span><span style="font-size: medium;"> dilsel arılaşma, bugüne değin sağlanamamıştır. (Bundan çıkarsanacak vargılardan biri şu: Yad dille öğretim; çekinceli, dokuncalı, sakıncalıdır. [Günümüzde Fransızcanın yerini almış bulunan İngilizceyse, Türkçe bağlamında ağır sorunların doğmasına yol açıyor; bu gidişle yol açmayı sürdürecek.]). Söz konusu yetersizlik, sağlıkbilimcilerimizin çoğunun “sıradan yurttaş”ın anla(ya)madığı terimlerle dolu bir dili koruyarak kendilerine duyulan gereksinimi, diri tutmak istemesiyle açıklanabilir. Ayrıca sağlık kesimi çalışanlarının – özellikle sağaltmanların − öteden beri kullanılan yad terimleri, “Böyle gelmiş; böyle gider.” tutumuyla özleştirmekten kaçındıkları ya da varolan öz Türkçe karşılıkları denlemedikleri, söylenebilir. Ne olursa olsun; sağaltmanlık terimcemiz, bugün – konuyla ilgili kimi örülerde % 80 oranını aşmış bir biçimde – yaddır.</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"></a><sup>1</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> (Üstelik son onyıllarda sağaltmanlık terimleri, yazık ki, İngilizceden dışalımlanıyor!)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Bundan ötürü, örneğin bir otun tanıtmalığını okurken ya da bir sağaltmanın konuşmasını dinlerken; o konuda uzman değilsek, kullanılan dili anlamakta güçlük çekiyoruz. (Değme dilde terimlerin büsbütün anlaşılması, </span><span style="font-size: medium;"><em>belirli</em></span><span style="font-size: medium;"> bir öğrenim görmeyi gerektirir. Benim burada sözünü ettiğim sorun, hiçbir çağrışım güçleri bulunmayan yad sözcüklerden yararlanıladurmasıdır.). Oysa bir sayrının ya da sayrı yakınının – uzman olmasa bile − söz konusu sayrılığa ilişkin terimleri, en azından çağrışımsal olarak kavrayabilmesi, demek belleğindeki bilgilerle ilişkilendirebilmesi gerektir. Doğrusu, genelde dilimizi özleştirmenin, özelde sağaltmanlık terimcesini Türkçeleştirmenin anagerekçesi, bu. Özleştirmeye “ussal” nedenlerle karşı çıkılamaz anlayacağınız.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sağaltmanlığına gelince; son yıllarda tin sağaltmanlarıyla </span><span style="font-size: medium;"><em>kaynaşma</em></span><span style="font-size: medium;"> baskısında kalmam, beni bu anabilim dalının terimcesini – hiç değilse kendimi ilgilendirdiği denli çok – özleştirmeye yöneltti. Evet, bu alandaki çoğu Fransızca olan yad terimlere duyarsız bulunamazdım. Ne de olsa – kendi çapımda – bir özleştirmendim. Özleştirmenlikse, ilk ağızda kişinin kendi yaşamıyla ilintili sözcükleri Türkçeleştirmesini, gerektirir(di). Aşağıda sunduğum dizelge, işte, bu gerektirimin bir sonucu olup yalnızca “kişisel türetiler”imi, içermektedir. Demek başkalarınca doğrusu özleştirilmiş bulunan tin sağaltmanlığı terimlerini, bu dizelgeye almadım. Kuşkusuz bunların hepsi, birer öneri niteliğindedir: Onanabilir de, onanmayabilir de. Yeğ karşılıklarıysa – önerici, kim olursa olsun – benimsemeye davrantılıyım. Uzatmayayım; alın, benden size bir tutam Türkçe tin sağaltmanlığı terimi:</span></p>
<p align="JUSTIFY">
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Akımla sarsma: Elektroşok</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Aşırı etkin: Hiperaktif</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Aşırı-etkinlik: Hiperaktivite</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Bunaltıgiderici: Anksiyolitik </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çıldırıgiderici: Antipsikotik</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çıldırısal: Psikotik </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çılgın: Manyak</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çılgın-çökkün: Manik-depresif</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"></a><sup>2</sup></span></sup></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çökeğen/çökkünleştirici: Depresif</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çökkünlük: Depresyon</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çökkünlükgiderici: Antidepresan </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Gücenti: Kompülsiyon </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">İkiuçlu: Bipolar</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Küme sağaltımı: Grup terapisi</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Takınaklı: Obsesif</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Takınaklı-gücentili: Obsesif-kompülsif</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin argınlığı: Psikasteni </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sağaltımcısı: Psikoterapist</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sağaltımı: Psikoterapi </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sağaltmanı: Psikiyatr </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sağaltmanlığı: Psikiyatri</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sayrılığı: Psikopati</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tin sayrısı: Psikopat</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Toplum korkusu: Sosyal fobi</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Toplumdan-korkan: Sosyal fobik </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Usuyarık: Şizofren</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Usyarılımsal: Şizofrenik </span><span style="font-size: medium;"><em>ile </em></span><span style="font-size: medium;">şizoit</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Usyarılımsal-duygulanımsal: Şizoafektif </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Uyanıklık: Dikkat</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yılgı keşiği:</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote3anc" href="#sdfootnote3sym"></a><sup>3</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> Panik atak</span></p>
<p align="JUSTIFY">
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Görüldüğü üzere tin sağaltmanlığı terimcesi, tinbiliminkiyle örtüşüyor. Yukarıdaki dizelge, bu alanda sık sık kullanılan terimlerden bir bölümünü, kapsamakta. Bunların çoğu, yad biçimleriyle ilboy diline dahi geçmiştir. (Söz konusu terimlerin ilboyca genellikle yanlış kullanılmasıysa, </span><span style="font-size: medium;"><em>ayrıca</em></span><span style="font-size: medium;"> ele alınmalı.). Diyeceğim, Türk tin sağaltmanlığındaki; dahası, Türk sağlıkbilimindeki Fransızcacılığa hepten karşıyım. Son dönemdeki İngilizceciliğe de… Sorunun çözülmesi için gene dilsel bilgi, bilinç, saygı, sevgi ib.ni kazan(dır)ma gerekli. Yoksa Türk sağaltmanlarının çoğunluğunda görülen dilsevmezlik/Türkçe yağılığı, varlığını sürdüregidecek; sağlıkbilim terimcesi, yadlığını – büyük ölçüde – koruyacaktır. Bu durum, kimilerinin yararına olsa da sağlıkbilimsel olanaklardan yararlanagelen yığınlar ile Türkçe için dokuncalıdır. Öyleyse, sağlıkbilimde de özleştirmecilik gütmekten kaçınmamalıyız. Sağaltmanların dilinden tanıtmalıklarınkine varasıya “anlaşılırlık” hepimizin özlemi olsa gerek. Bu özlemi, en azından bundan kelli gidermeye çalışmalı. </span></p>
<p>______________________________</p>
<div id="sdfootnote1">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc"></a>1<span style="font-size: medium;"> İşin acıklı yanı, Türkçe sağlıkbilim sözlükleri – bir iki değerli yapıt dışında – </span><span style="font-size: medium;"><em>uğraşı-dışı</em></span><span style="font-size: medium;"> kullanıcının sağlıkbilim dilini anlamasına elverecek nitelikte bulunmaktan uzaktır. Demek aşağı yukarı hiçbir “özleştirme” düşüncesi gütmeksizin anıklanmış. </span></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc"></a>2<span style="font-size: medium;"><em>Manik-depresif</em></span><span style="font-size: medium;"> yerine daha önce “taşkın-çökümlü” karşılığı, önerilmişti. Ancak, ben çılgın-çökkünün daha uygun (tutunabilir) bir karşılık olduğu kanısındayım. </span></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote3sym" href="#sdfootnote3anc"></a>3<span style="font-size: medium;"><em>Keşik</em></span><span style="font-size: medium;"> sözcüğünün Moğolca-kökenli (&lt;kezik) olduğunun; gerçekte “sıra, gezek” anlamına geldiğinin ayrımındayım. Ben, bu sözcüğü, eşanlamlı “atak, kriz, nöbet” sözlükbirimlerine yeğledim. (Doğallıkla burada bir anlam genişlemesine uğratma, söz konusu. Bir de, Moğolcanın Türkçeyle yakın hısım olması, etmendir. Keşik yerine öpöz Türkçe bir sözcük türetmekse, oldukça güç.) </span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/tin-sagaltmanligi-terimcesinde-ufak-bir-ozlestirme-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tahsin Yücel&#8217;in Dili ile Yazıncılığı</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/tahsin-yucelin-dili-ile-yazinciligi/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/tahsin-yucelin-dili-ile-yazinciligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 16:14:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Yücel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1888</guid>
		<description><![CDATA[Türkçeyle, Türk yazınıyla ilgilenip Tahsin Yücel’in yapıtlarını tanımamış kimse, yoktur. Bu denemede söz konusu yazarımızın dilsel anlayışını, yazınsal tutumunu ele almak istiyorum. (Yücel’in – çevirilerle – 130 dolayında yayımlanmış betiği, var. Ben, bunların şimdilik yirmisini okumuş olmakla birlikte; uzcunun bellibaşlı yapıtlarını devirip bunların iletilerini kavradığım düşüncesiyle kendimde eleştirmenlik “yetki”sini, buldum. Doğallıkla bu yazıdaki görüşler, büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Türkçeyle, Türk yazınıyla ilgilenip Tahsin Yücel’in yapıtlarını tanımamış kimse, yoktur. Bu denemede söz konusu yazarımızın dilsel anlayışını, yazınsal tutumunu ele almak istiyorum. (Yücel’in – çevirilerle – 130 dolayında </span><span style="font-size: medium;"><em>yayımlanmış</em></span><span style="font-size: medium;"> betiği, var. Ben, bunların şimdilik yirmisini okumuş olmakla birlikte; uzcunun bellibaşlı yapıtlarını devirip bunların iletilerini kavradığım düşüncesiyle kendimde eleştirmenlik “yetki”sini, buldum. Doğallıkla bu yazıdaki görüşler, büyük ölçüde kişisel/özneldir. Doğrusu deneme[cilik] bu anlama gelir.)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tahsin Yücel’in dil bakımından en çok üstünde durulan yönü, kullandığı yeni sözcükler olagelmiştir. Demek Yücel, öz-Türkçeci olarak ün salmış. Peki, bu yargı, doğru mudur? Pek sayılmaz. Şundan ötürü: O, enikonu tutunmuş öz Türkçe sözcükler dışında </span><span style="font-size: medium;"><em>azrak</em></span><span style="font-size: medium;"> yeni sözcük kullanmıştır. Yazarın kişisel türetileriyse, yok gibidir. Nitekim Yücel, son genöyküsü olan Sonuncu’da – kendimin yaptığı sayıma göre − yaklaşık olarak % 80 oranında öz Türkçe öğeye yer vermiş. Ayrıca bütün yapıtlarında “ve” bağlacını, bol bol kullanmış. Bunlarsa, onu öz-Türkçeci değil; öz Türkçeye eğilimli ya da sıcak bakan bir yazıncı saymamız gerektiğini, gösterir. (Yücel’in Dil Devrimi ve Sonuçları-adlı yapıtında; dahası, kimi savyazılarında Türk özleştirmeciliğini savunmuş olması, bu gerçeği değiştirmez: Dilde önem taşıyan; kuramdan çok, “uygulama”dır. Günümüzde öz-Türkçeci sayılmak için yazı dilinde en azından % 95 öz Türkçe sözcük oranını, yakalayıp korumak gerekiyor.)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tahsin Yücel, başka bir dil özelliği olarak yöresel atasözlerinden, deyimlerden, sözcüklerden… çok az yararlanmıştır. Bu yararlanmaysa, onun gençlik anlatılarından öteye geçmemiş. (Yücel, doğup büyüdüğü Elbistan’a </span><span style="font-size: medium;"><em>özgü</em></span><span style="font-size: medium;"> sayılabilecek birtakım dilsel kullanımları, örneğin ilk öykülerinde yansıtmakla yetinmiştir anlayacağınız.). Onun olgunluk ile yaşlılık ürünleri, “genel dil” üzerinde kuruludur. Bunuysa, erken yaşta İstanbul’da yerleşip Elbistan’dan kopmuş bulunmasıyla açıklamak, olanaklı. Ne olursa olsun; ben, bu denli çok yapıt kotarıp yayımlamış bir yazıncının yöresel dile – bir Yaşar Kemal ölçüsünde olmasa bile − daha çok yer vermesini, beklerdim.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Öbür yandan Tahsin Yücel, genelde dil yanlışlarından, özelde anlatım bozukluklarından </span><span style="font-size: medium;"><em>büsbütün</em></span><span style="font-size: medium;"> arınmış değildir. Demek onun örülerinde örneğin yazım yanlışlarından geçilmez. (Yazar, aşağı yukarı bütün Türk aydınları gibi kişisel yazımı, onamıştır. Üstelik onun yazımsal olarak Fransızcadan esinlendiği ya da etkilendiği, açıktır.). Ayrıca betiklerinde deyim yanlışları, gereksiz sözcükler (sözcük savurganlığı), tümleç eksikliği ib. gibi dilsel bozarlarla sık sık karşılaşılabiliyor. Bundan ötürü, anlatımının savrukça olduğu, söylenebilir. Oysa özdeş yazar, başka genöykücülerin, örneğin Orhan Pamuk’un dilini, kıyasıya yermiştir. Buysa, “karşıtlamlı”</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"></a><sup>1</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> bir durum, yaratmış. Kısacası Yücel, kendi deyişiyle yandan-çarklı bir dil kullanmaktan kurtulamamıştır.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tahsin Yücel’in yazıncılığına gelince; biçemini – yerinde kullandığı öz Türkçe sözcükler, ayrık tutulursa – beğenmediğim, okurca anlaşılmış olsa gerek. (Onda doğa betimlerine düşgelmenin çok güç olması, bendeki bu beğenmezliği pekiştirmiştir.). Ancak, yazın biçimden oluşma değildir. Demek bir de, içerik bileşenini, göz önüne almak gerekir. Bundan dolayı, Yücel’in onca çok betikte ne anlattığı ya da anlatmak istediği, sorulabilir. Ben, kendi payıma bu soruyu, şöyle yanıtlayabilirim: Yazarın izdemlerinden</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"></a><sup>2</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> biri, belki en önemlisi, Türk aydınının ağlatısal yalnızlığıdır. Başka bir izdem olarak tüketim toplumu bireyinin açmazı; daha doğrusu çıkmazı, söz konusu edilebilir. Bunlar, kurmaca yapıtlarda, demek genöykülerde, öykülerde göze çarpar. Araştırma-inceleme ile/ya da deneme ulamına sokulabilecek betiklerdeyse Dil Devriminden yapısalcılığa, göstergebilimden yazınsal çözümlemeye varasıya türlü başlıklar altında bir yazıncının ekinsel birikimi, ortaya konmuştur. Doğallıkla Yücel, Fransız dili ile yazını bilmeni/uzmanı bir göstergebilimci olması nedeniyle çoğun Fransız yazarlarının yapıtlarına eğilmiş; yaşamı, bir “göstergeler dizgesi” olarak algılamıştır. Başkaca gerek budunbilimde, gerek dilbilimde, gerekse göstergebilimde </span><span style="font-size: medium;"><em>yapısalcı </em></span><span style="font-size: medium;">yöntemi, benimsemiştir. Bu arada gündemdeki sorunlara hep uzmanlık alanı olan dil ile yazın açılarından yaklaşmış. Örneğin Sonuncu’da yaptığı gibi aşırmacılık olgusunu, yazınsallaştırmış.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tahsin Yücel, gerçekten bir “alay” ile “yergi” ustasıdır. Bu konulardaki uzluğu, onun kurmaca yapıtlarına </span><span style="font-size: medium;"><em>gerçekdışı</em></span><span style="font-size: medium;"> bir kalık vermiş olsa da onların okur üzerindeki etkisini artırmıştır. Yazarın istediğiyse, tüm budur. Bundan ötürü, Yücel beni, değme betiğiyle dilsel olarak umut kırıklığına uğratırken; yazınsal olarak sarsalamakta. Kuşkusuz kendisi, ülkemizin yetiştirdiği sayılı gerçek aydından biridir. Üstelik onun Türk yazınına sağladığı katkı, yadsınamaz. Gelgelelim gönül, Türkçeye daha çok kulluk etmesini isterdi. Gene de, dili – uğraşıdaşlarınınkiyle</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote3anc" href="#sdfootnote3sym"></a><sup>3</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> karşılaştırıldığında – arı duru, doğru düzgün görünüyor. En azından dilkıyar/yozlaştırmacı olmadığı, söylenebilir. Evet, söz uçar; yazı kalır. Bir yazarı, yazdıklarıyla değerlendirmek gerektir; yoksa yaz(a)madıklarıyla değil. Yücel’inse bütün yapıtları, ortada. O, doğurgan bir yazar olarak yepyeni yapıtlar verecektir umarım. Ne ki, onun dilsel anlayışı ile yazınsal tutumu, bu yaştan sonra değişmeyeceğinden; olumlu ile olumsuz yanları, özdeş kalacaktır. Dahası – karşıdevrimciler, ne derlerse desinler – onun öz Türkçeye yakınlık duyması, bir artı sayılacak; gelecek kuşaklarca da okunmasını sağlayacaktır. Bence Tahsin Yücel, öz Türkçeye başvurduğu; bir de, yurdumuzun ekinsel sorunlarını, dile getirdiği ölçüde başarılıdır.</p>
<p>_____________________________<br />
</span></p>
<div id="sdfootnote1">
<p><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc"></a>1<span style="font-size: medium;"> Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>paradoksal</em></span><span style="font-size: medium;">. </span></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc"></a>2<span style="font-size: medium;"> İzdem: Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>tema</em></span><span style="font-size: medium;">.</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote3sym" href="#sdfootnote3anc"></a>3<span style="font-size: medium;"> Onların yapıtlarındaki dilsel-yazınsal değer ile niteliği, saptamak üzere örneğin “çoksatarlar”a bakılabilir. Görünüm, hiç de </span><span style="font-size: medium;"><em>içaçıcı </em></span><span style="font-size: medium;">bulunmayacaktır.</span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/tahsin-yucelin-dili-ile-yazinciligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dile né diye özen gösterirler?</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/dile-ne-diye-ozen-gosterirler/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/dile-ne-diye-ozen-gosterirler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 13:53:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oktay DOĞANGÜN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1866</guid>
		<description><![CDATA[Dil, bir toplumuñ yansımasıdır. Bir toplum ne deñli yozlaşıyor ve özünden sapıyorsa dili de o deñli yozlaşıp özünden yāzar. Bu yozlaşmaya ve özünden sapmaya karşı duranlar, konuştukları dile bu yüzden hâkim olmaya çalışır ve tümcelerine özen gösterir. Bu özünde, doğal bir karşı duruştur. Tüm karşı duruşlarda olduğu gibi, dilde béliren bu karşı duruşuñ da öncüleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dil, bir toplumuñ yansımasıdır.</p>
<p>Bir toplum ne deñli yozlaşıyor ve özünden sapıyorsa dili de o deñli yozlaşıp özünden yāzar. Bu yozlaşmaya ve özünden sapmaya karşı duranlar, konuştukları dile bu yüzden hâkim olmaya çalışır ve tümcelerine özen gösterir. Bu özünde, <strong>doğal</strong> bir karşı duruştur.</p>
<p>Tüm karşı duruşlarda olduğu gibi, dilde béliren bu karşı duruşuñ da öncüleri bulunur. Bu öncüler, doğrudan dille ilgilenir. Bu nedenle dil akımı önderlerine iyi bakıñ, topluma da önderlik etmişlerdir!</p>
<p>Ancak sorulması beklenen soru şudur: <strong>&#8220;Dil, mâdem yozlaşmanıñ nedeni değil de soñucu ise; ne diye ona özen göstermeye çalışıyoruz? Doğrudan toplumda çözüm arasak olmaz mı?&#8221;</strong></p>
<p>Yanıt yalıñdır. Dildeki değişimi yéterince añlarsak toplumda görülen değişimi de añlayabiliriz démektir. Dahası, dildeki değişimi tersine çevirirsek ya da değişime yön vérebilirsek toplumda da beñzer bir değişiklik için büyük bir alıştırma yapmış oluruz. Ancak, işiñ çarpıcı yanı burası değildir.</p>
<p>Dile önem vérmekteki eñ çarpıcı yan, yukarıda söz ettiğim <strong>doğal karşı duruşuñ</strong> varlığıdır. Démek istediğim; karşı duruş, toplumuñ yozlaşmasına <strong>izleyici</strong> kalmak istemeyenleriñ doğal eylemi olduğundan, dile özen gösteren kişileriñ varlığı, toplumuñ yozlaşmaya karşı duruş özgücünü gösterir.</p>
<p>Dil, yiñe de, tümüyle toplumdaki yansıma değildir. Çünkü yansıma olma durumu yalñızca o kuşak içindir. Oysa dilde görülen değişim, soñraki kuşaklarıñ değişimcisidir, değişim ısısıdır. Çünkü değiştirilen dil, soñraki kuşağıñ değişimi için gérekli ortamı sağlayacaktır.</p>
<p>Dildeki değişimiñ toplumla olan ilgisi konusunu, burada böyle soyut tümcelerle yazmak yérine geçmişten örneklerle de besleyebilirdim, hem dünyanıñ hem de bu topraklarıñ yakın geçmişinde bolca örnek de vardır nitekim. Ancak, okuyucudan bu kez oturup diñlemesini değil, ilgi gösterip <strong>araştırmasını</strong> istiyorum.</p>
<p>Kimi bilgileri okumakla veya düşünmekle kalmayıp araştıranlar ve yazanlar, değişim zamanı geldiğinde izlemekle ve yorum yapmakla kalmayıp topluma <strong>etkiyenler</strong> olacaktır.</p>
<p style="text-align: right;">Oktay DOĞANGÜN<br />
<img class="alignnone alignright" src="http://turkcesivarken.com/belgeler/y-ulati_oktay.png" alt="" width="143" height="14" /></p>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/dile-ne-diye-ozen-gosterirler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaygın Yanlışlar</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/yaygin-yanlislar/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/yaygin-yanlislar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Dec 2011 20:54:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[dil devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[özleşme]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış türetimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1833</guid>
		<description><![CDATA[Yaygın yanlış*, Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’ünde şöyle tanımlanmış: “genelleştiği için yanlışlığı, önemsenmeksizin kullanılagelen sözcük, deyim ya da terim”. (Başka sözlüklerdeyse buna benzer tanımlar, var.). Bu yazıda dilimizin “yad” öğelerindeki yaygın yanlışları, bir kıyıya bırakıp öz Türkçede yapılan kimi yaygın yanlışları, ele alacağım. Bunlar, alabildiğine çok olduğundan; yalnızca en yaygın yanlışlardan örnekler üstünde duracağım. Hele başlayayım: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: medium;">Yaygın yanlış*, Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’ünde şöyle tanımlanmış: “genelleştiği için yanlışlığı, önemsenmeksizin kullanılagelen sözcük, deyim ya da terim”. (Başka sözlüklerdeyse buna benzer tanımlar, var.). Bu yazıda dilimizin “yad” öğelerindeki yaygın yanlışları, bir kıyıya bırakıp öz Türkçede yapılan kimi yaygın yanlışları, ele alacağım. Bunlar, alabildiğine çok olduğundan; yalnızca </span><span style="font-size: medium;"><em>en</em></span><span style="font-size: medium;"> yaygın yanlışlardan örnekler üstünde duracağım. Hele başlayayım:</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yayım ile yayın sözcüklerinin karıştırıladurduğu, söylenir. Oysa başlangıçta böyle bir karıştırma, yapılıyorduysa da; şimdi yayım sözcüğü, </span><span style="font-size: medium;"><em>yok </em></span><span style="font-size: medium;">sayılıp onun yerine yayın, kullanılıyor. Bu durumda “yayımcı” *yayıncı; “yayımcılık” *yayıncılık; yayımlamaksa, *yayınlamak oluyor. Gelgelelim yayım, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>neşir </em></span><span style="font-size: medium;">sözcüğünün karşılığıdır; yayın(lar), Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>neşriyat</em></span><span style="font-size: medium;">ı karşılar; yayımlamaksa, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>neşretmek </em></span><span style="font-size: medium;">sözlükbirimine karşılık gelir. Demek yayım sözcüğü ile türevlerini, yok saymak; birtakım anlam inceliklerini ya da ayırtıları, dile getirememeyle sonuçlanır. Nitekim olan, tüm budur. (Yazar-çizer takımının bile bu yanlışları, yapagitmesiyse, düşündürücü mü düşündürücü.). Konuyu, toparlayacak olursam; Türkçede yayım sözcüğü de, vardır; yayın sözcüğü de… İki öğeyi, karıştırmamak (örneğin “genel yayım yönetmeni” yerine genel yayın yönetmeni, dememek); dahası, yayım ile türevlerini, yok saymamak gerektir: Yayıncı, yayıncılık, yayınlamak yanlış; yayımcı, yayımcılık, yayımlamak doğrudur. Hepsi bu.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Karşıtçı sözcüğü de, hepten yok sayılmakta. Onun yerine *karşıt, kullanılıyor. Karşıtçılık yerineyse *karşıtlık, deniyor. Ancak, karşıt, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>zıt </em></span><span style="font-size: medium;">sözcüğünün karşılığıdır; karşıtçıysa, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>aleyhtar</em></span><span style="font-size: medium;">ı, karşılar. Buna göre karşıtlık, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>zıddiyet</em></span><span style="font-size: medium;">; karşıtçılık, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>aleyhtarlık</em></span><span style="font-size: medium;"> anlamlarındadır. Bundan ötürü, örneğin, “Akın karşıtı, karadır.” denebilir de; “başakçacılık</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"></a><sup>1</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> karşıtları” denemez. Doğru kullanım, başakçacılık karşıtçılarıdır. (Başakçacılık karşıtı=Toplumculuk. Başakçacılık karşıtçısı=Toplumcu.). Demek gene bir yoksayma ile ona bağlı olarak kimi anlamsal ayırtıların anlatılamaması, söz konusu. Bu tür örnekler, kolayca çoğaltılabilir.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Bir de, </span><span style="font-size: medium;"><em>gereksiz</em></span><span style="font-size: medium;"> eklerle “biçimbozum”a uğratılan öz Türkçe sözcükler, var. Örneğin duyar, geçer, yeter sözcükleri yerine *duyarlı, *geçerli, *yeterli deniyor. Oysa – gene örneğin – “geçer belge” sözü, doğrudur; geçer</span><span style="font-size: medium;"><em>li </em></span><span style="font-size: medium;">belgeyse, yaygın yanlış. Kendisi, bir önad olan geçer sözcüğüne bir önad yapma ekinin ulanmasına hiçbir gerek, yok anlayacağınız. (Dili, doğru düzgün kullanmak istiyorsak; ekleri, yerli yerinde kullanmayı, öğrenmeliyiz.</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote3anc" href="#sdfootnote3sym"></a><sup>2</sup></span></sup><span style="font-size: medium;">)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Ayrıca kimi öz Türkçe deyimler, yaygın bir biçimde </span><span style="font-size: medium;"><em>yanlış </em></span><span style="font-size: medium;">kullanılıyor. Örneğin “alıcı gözüyle bakmak” yerine “alıcı gözle bakmak” ile “ardı, arası kesilmemek” yerine “ardı, arkası kesilmemek” gibi. Buradaki yanlışlar, önemsiz görülebilse de; deyimlerin anlamlarını − bir ölçüde − değiştirmektedir. Buysa, iletişimsel sorunlara yol açabilir. </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yaygın yanlışlar, öz Türkçe kişi adlarında dahi görülmektedir. Örneğin Kağan yerine *Kaan gibi. Oysa “kağan” sözcüğü, çok eski olup Göktürkçede “kagan” biçimindeydi. Buna karşın bugün ülkemizde *Kaan-adlı nice erkek, var. Gelin de yazıklanmayın! (Demek çocuklara öz Türkçe adlar koymak, yetmiyor; bu adları, </span><span style="font-size: medium;"><em>biçimsiz</em></span><span style="font-size: medium;">leştirmemek gerekiyor.)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yok sayılmasa da; karıştırılmış, şimdi bile karıştırılan öz Türkçe sözcükler de, var. Bunların en </span><span style="font-size: medium;"><em>çarpıcı</em></span><span style="font-size: medium;"> örneği, türe ile tüze sözcükleridir. Başlangıçta – Dil Devriminin ilk yıllarında – yayımlanmış özleştirme kılavuzlarında, Türkçe sözlüklerde türe, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>hukuk </em></span><span style="font-size: medium;">karşılığı olarak; tüzeyse, Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>adalet</em></span><span style="font-size: medium;"> yerine önerilmişse de; sonradan – ne, olmuşsa olmuş! – türe, adalet; tüzeyse, hukuk anlamlarında kullanılmaya başlamıştır. Türe ile tüzenin “kökteş” sözcükler olduğu; söz konusu karışıklığa bunun yol açtığı, söylenebilirse de; yaygın yanlış, yaygın yanlıştır. Demek sözcükleri, özellikle öz Türkçe olanları, karıştırmamalı.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Ya “ülkü” sözcüğü ile türevlerinin başlarına gelmişlere ne, buyrulur?! Ülkü, Osmanlıcadaki </span><span style="font-size: medium;"><em>ideal</em></span><span style="font-size: medium;"> ile </span><span style="font-size: medium;"><em>mefkûre</em></span><span style="font-size: medium;"> sözcüklerinin öpöz Türkçe karşılığıdır. Ülkücüyse, gerçekte </span><span style="font-size: medium;"><em>idealist</em></span><span style="font-size: medium;">,</span><span style="font-size: medium;">demektir; yoksa MHP’li anlamında değil. Buna benzer bir biçimde ülkücülük, </span><span style="font-size: medium;"><em>idealizm</em></span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote4anc" href="#sdfootnote4sym"></a><sup>3</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> anlamına gelir; yoksa MHP yandaşlığı, demek sayılmaz. Ne ki, ülkemizdeki yurtyönetimi, “bilimsel” bir dayantıya otur(tul)madığından; anılmış öz Türkçe sözcükler, ilkin anlam daralmasına, sonra anlam kaymasına uğratılmış; böylece ülkü ile türevlerinin – gerçek anlamlarıyla – tutunması, yazık ki, engellenmiştir! Bununla birlikte, ülkü, ülkücü, ülkücülük ib., pırıl pırıl sözcükler olup tutundurulmayı, beklemekte. Doğallıkla </span><span style="font-size: medium;"><em>ideal</em></span><span style="font-size: medium;">, </span><span style="font-size: medium;"><em>idealist</em></span><span style="font-size: medium;">, </span><span style="font-size: medium;"><em>idealizm</em></span><span style="font-size: medium;"> ib. yerlerine…</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Burada sesletimsel yaygın yanlışlara değinmemde yarar, bulunuyor. Demek örneğin öz Türkçe “yarın” sözcüğü, çoğun *yârın ya da – daha kötüsü – *yârin biçiminde sesletiliyor. Bu yanlış konusunda Osmanlıcanın olumsuz etkisinin sözü, edilebilir. (Doğrusu, Osmanlıcanın “olumlu” etkisi, görülmemiştir!). Bununla birlikte, ölçünlü Türkey Türkçesinde uzun ünlü, öz Türkçe öğelerde var olmadığından; yarın sözcüğünün iki seslemindeki ünlüler, </span><span style="font-size: medium;"><em>kısa </em></span><span style="font-size: medium;">okunmalı. Güzelim yarını, yanlış sesletimle karartmamalı anlayacağınız.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yaygın sesletim yanlışlarına değinmişken; k’lerin “ka” diye okunmasına dokunmaksızın geçemeyeceğim. Gerçekten Türklerin çoğunluğu, k’leri, “ka” diye okuyaduruyor. Oysa Türk abecesindeki imcelerin okunuşları, Dil Devriminden de önce bir yasayla belirlenmişti: Bütün ünsüzler, sonlarına birer “e” getirilerek okunur. K/k’yse, “ayra” değildir; demek bu yasadan </span><span style="font-size: medium;"><em>bağışık</em></span><span style="font-size: medium;"> tutulamaz. (Kimi kez h’lerin “aş” ya da “ha”, r’lerin “er” diye; dahası, tüm imcelerin İngilizce uyarınca okunduğunun ayrımındayım. Gelgelelim onlar, şimdilik yaygın yanlışlar değil. [K’deki sorun, gene Osmanlıcadan ileri geliyor olabilir. Öyleyse, dilimizi, Osmanlıcanın bütün dokuncalı etkilerinden kurtarmamız gerek.])</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Doğallıkla yaygın yanlışlara karşı bunca çok söz söylemiş beni, “doğrucu Davut” olmayla suçlayacak okurlar, var olabilirler. Ancak, ben, yalnızca – genelde yaşamsal, özelde dilsel – doğruların ardındayım. Demek </span><span style="font-size: medium;"><em>aşırı</em></span><span style="font-size: medium;"> doğruculuk, gütmüyorum. Doğrusu, kendi yaşamımda, dilimde dahi kimi yanlışlar – ister istemez − bulunur. (Yeryüzünde yanlışsız kişi, yoktur.). Dayatmacı da sayılmam. Benimki, bir tür yol-göstericiliktir. Göz göre göre yanlış, yapmamak gerek; eşdeyişle yanlışçı olmamalı. Benim demek istediğim, bu. Bir yaygın yanlışlar yağızyerinde</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote5anc" href="#sdfootnote5sym"></a><sup>4</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> yaşayageldiğimiz, ortada. (Öyle ki, yaygın yanlışlar; sözlüklerde, yazım kılavuzlarında yer almıştır.). Gelin, bu yağızyerde yaşayagitmeyelim. Yaşam niteliğimizi, iyileştirmeyi diliyorsak; işe dilimizden başlamalıyız: Dil güzelleştikçe; yaşam güzelleşir. Bunun tersi de, doğrudur. Bu denemede öz-Türkçesel yaygın yanlışların bir bölümünü, ele aldım. Gerçekte dilimizdeki yad öğelerle ilgili yaygın yanlışlar, çok daha artıktır. Bundan ötürü, öz Türkçenin yanlış kullanıldığı, ileri sürülemez. (Yad sözcüklerle yanlış yapma olasılığının daha büyük olduğu, bilinen bir gerçektir.). Sorun, öz Türkçede değil; öz Türkçeyi, kullananlarda anlayacağınız. Gene de, doğru doğrudur; yanlışsa yanlış. Bence bir yanlış, ne denli yaygın olursa olsun onu, yapmaktan kaçınmak gerek. Doğrunun yanlış, yanlışın doğru sayıldığı bir ortamda yaşadığımızın bilincindeyim. Bu, bizi yıldırmak, bir yana; doğruculuğumuzu bilemeli. Yanlışlarla savaşım, yeryüzünde hiçbir doğrucu kalmayasıya sürmeli. Yanlışların egemenliğini, tanımak kolaydır; onlarla savaşmaksa, çetin. Sizi bilmem; ben, güç yolu, yeğlemekteyim. Güç, ancak doğru yolu…</span></p>
<p align="JUSTIFY">
<p>_______________________________</p>
<div id="sdfootnote1">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc"></a>*<span style="font-size: medium;"> Yaygın yanlış teriminin Osmanlıca karşılığı olan </span><span style="font-size: medium;"><em>galatımeşhur</em></span><span style="font-size: medium;"> – sözcüğü sözcüğüne – “ünlü bozukluk/yanlış” anlamına gelirse de; yaygın yanlış, daha uygun bir söz sayılsa gerek.</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc"></a>1<span style="font-size: medium;"> Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>kapitalizm</em></span><span style="font-size: medium;">.</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote3sym" href="#sdfootnote3anc"></a>2<span style="font-size: medium;"> Bu bağlamda örneğin “benimki”, “biri”, “kimi” yerlerine </span><span style="font-size: medium;"><em>benimkisi</em></span><span style="font-size: medium;">, </span><span style="font-size: medium;"><em>birisi</em></span><span style="font-size: medium;">, </span><span style="font-size: medium;"><em>kimisi</em></span><span style="font-size: medium;"> eyitmek de, yanlıştır. Dil, şakaya gelmez. Bundan dolayı, ona özen göstermemiz gerek. </span></p>
</div>
<div id="sdfootnote4">
<p><a name="sdfootnote4sym" href="#sdfootnote4anc"></a>3<span style="font-size: medium;"><em>İdealizm</em></span><span style="font-size: medium;">i, “düşüncecilik” de, karşılar.</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote5">
<p><a name="sdfootnote5sym" href="#sdfootnote5anc"></a>4<span style="font-size: medium;"> Yağızyer: Os. </span><span style="font-size: medium;"><em>cehennem</em></span><span style="font-size: medium;">.</span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/yaygin-yanlislar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Dil Devrimi-4</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-4/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-4/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Dec 2011 20:16:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Batur ALPTÜRK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üyelerimizden]]></category>
		<category><![CDATA[özleştirme]]></category>
		<category><![CDATA[türk dil devrimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1621</guid>
		<description><![CDATA[Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. ‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ sözü bırakılıp ‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. <strong>‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ </strong>sözü bırakılıp <strong>‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ </strong>sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler için çok daha rahat olacaktı. O nedenle Atatürk kendisi <strong>1937</strong> senesinde <strong>Geometri</strong> kitabı çıkarmıştır. Bu kitapta Atatürk  bizzat sözcük oluşturmuştur (artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen vb.).</p>
<p>Sözgelimi artık,</p>
<p>müselles-i kaimüzzaviye <strong>değil</strong> diküçgen<br />
müselles-i münfericüzzaviye <strong>değil</strong> geniş açılı üçgen<br />
müselles-i mütesavissakayn <strong>değil</strong> ikizkenar üçgen<br />
murabba-i tamm <strong>değil</strong> tamkare</p>
<p>İlmî terminolojide <strong>Atatürk</strong> tarafından prensip belli olmuştur. Türkçe’nin bilim dili olarak da serpilmesi için terminolojilerin Türkçeleştirilmesi; yahut dünyayı daha iyi izleyebilmek için Doğu’dan gelen terimlerin Batı’dan gelenlerle değiştirilmesi yeni rota olmuştu. Yeni dönem insanı<strong> ‘müvellidülhumuza’ </strong>demeyip <strong>‘oksijen’ </strong>sözcüğünü kullanmaktadır. Atatürk’ün kaleme aldığı <strong>Geometri</strong> kitabında da <em>‘piramit, kare, paralel vb..’</em> Batı menşeli sözcükler eskilerinin yerine ikame edilmiştir. Bir başka önemli nokta <strong>Atatürk</strong>’ün bu kitabı yazarken <strong>“Örnek”</strong> sözcüğünün yerine <strong>“Misal”</strong> kelimesini kullanmasıdır. Hâlbuki, <strong>‘Cep Kılavuzu’nda </strong>‘örnek’ sözcüğü öneriler arasında bulunmaktaydı.</p>
<p>Yeni terimler sadece matematik alanında değildi:</p>
<p>mesturetülbüzur = kapalı tohumlular<br />
mucibe-i helezoniye = burma kömey<br />
nebat-i zatilbüzur = tohumlu bitkiler<br />
nüve müvellide = üretken evin</p>
<p><strong>Cemal Gültekin’in </strong>bir hatırası şöyledir:</p>
<p><em>“Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.<br />
Öğrencilerden birine:<br />
-          Defterinizdeki hendese davasını tahtada anlat!.. dediler.<br />
Çocuk davanın şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:<br />
-         Şu zaviye, şu zaviyeye müsavidir, mütebadil ve mütecavir zaviye olduğu için şu hatlar birbirine muvazidir, dedi.<br />
Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:<br />
-         Anlamıyorum, dediler.<br />
Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz!..<br />
Öğretmen:<br />
-         Paşam, programlar böyledir, dedi.<br />
Atatürk:<br />
-         Ben hoca olsam böyle okutmam.<br />
Öğretmen:<br />
-         Istılahlar henüz değişmedi.<br />
Atatürk:<br />
-         Bunu okutmak budalalıktır.<br />
Öğretmen:<br />
-         Paşam, kitaplar böyledir.<br />
Atatürk:<br />
-         Getir kitabı, dedi.<br />
Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:<br />
-         Buna ne derler?<br />
Çocuk yine:<br />
-         Zaviye, dedi.<br />
Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:<br />
-   Açı derler, açı! Dediler.<br />
Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.<br />
Bu olay üzerine durumu yüksek Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu. Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.”</em></p>
<p><strong>Matematik</strong> sözcüğünün Türkçe’ye alındığını günü ise <strong>Ahmet Cevat Emre </strong>şöyle anlatmaktadır:</p>
<p><em>“Gazi, artık en büyük önemi terim komisyonlarına veriyordu. Bu komisyonlar ellerinden geldiği kadar cep kılavuzundan, taramalardan, derlemelerden, Divandan&#8230; Ve başka kaynaklardan araç alıp şaşılacak ölçüde çok terim uyduruyorlardı.</em></p>
<p>Gazi bu çalışma biçimini durduracak hiçbir emir vermedi. Ancak akşamları, konuşarak, komisyonlara sağlam prensipler aşılamaya bakıyordu:</p>
<p>Doğu (İslam-Arap) kültürünün terimleri atılacak! Batı terimlerinin Türkçe karşılıkları aranacak.</p>
<p>Bulunacak Türkçe karşılık Batı teriminin kavramını anlatabilmelidir. Karşılık, terimin kavramını anlatmıyorsa alınmayacak.</p>
<p>Batı terimi Türk fonetiğine uygun imla (ortografi) ile millîleştirilip alınacak; bu terim artık Türkçe sayılarak ortaokul ve lise öğretiminde kullanılacak.</p>
<p>Gazi bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçiremezdi; buna vakti yoktu. Yalnız riyaziye (matematik) komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri, Türk imlasıyla tespite çalışmıştı.</p>
<p>İlk terim riyaziye kelimesi idi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Tartışma başladı:</p>
<p>Gazi: &#8220;Riyaziye nerden gelir, anlamı nedir?&#8221;</p>
<p>Komisyon Başkanı: &#8220;Efendim, riyazat&#8217;tan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.&#8221;</p>
<p>Gazi: &#8220;Bunun Batı terimi nedir?&#8221;</p>
<p>Komisyon Başkanı: &#8220;Fransızcası mathematique, İngilizcesi mathematics, Almancası mathematik&#8217;tir, efendim.&#8221;</p>
<p>Gazi: &#8220;Anlamı nedir?&#8221;</p>
<p>Komisyon başkanı: &#8220;Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran birimler demektir.&#8221;</p>
<p>Gazi: &#8220;Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik&#8217;tir, efendim.&#8221;</p>
<p>Terim, böyle bir tartışmadan sonra, matematik olarak alınmıştır.”</p>
<p><strong>Akil Muhtar Özen’in </strong>hatıratında <strong>Mustafa Kemal’in </strong>terimler hakkındaki düşüncesini görebiliyoruz:</p>
<p><em>“Söz konusu tabirler, beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize manidir.”</em></p>
<p>“Fen terimleri o surette yapılmalı ki manaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.”</p>
<p><strong>Atatürk</strong> 1938 yılında şu sözü söylemiş:</p>
<p><em>“Dil işimizde henüz bir istikrara varamadık, daha pek çok çalışmak lazımdır. (Çağdaş Türk Dili-Süer Eker, 3. baskı, s.605)”</em></p>
<p><strong>Atatürk’ün </strong>son yazdığı yazılardan biri, belki sonuncusu <strong>Atatürk’ün vasiyetnamesidir.</strong> 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin metni aynen şöyledir:</p>
<p><em>“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya&#8217;daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:</em></p>
<p>1.Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi , İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.</p>
<p>2.Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule&#8217;ye ayda bin, Afet&#8217;e 800, Sabiha Gökçen&#8217;e 600, Ülkü&#8217;ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile&#8217;ye şimdiki yüzer lira verilecektir.</p>
<p>3.Sabiha Gökçen&#8217;e bir ev de alınabilecek , ayrıca para verilecektir.</p>
<p>4.Makbule&#8217;nin yaşadığı müddetçe Çankaya&#8217;da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.</p>
<p>5.İsmet İnönü&#8217;nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.</p>
<p>6.Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”</p>
<p><strong>Atatürk</strong>’ün son üslubu bu metinde gözükmektedir. Görüldüğü üzere, yazı ne tasfiyeci ne Osmanlıcacı anlayışla yazılmış, aşırılıklardan uzak, bugünkü dile yakın olarak değerlendirilebilir. Mesela, metindeki yad kökenli sözcüklerin <strong>Cep Kılavuzu’ndaki </strong>karşılıkları gösterelim:</p>
<p><em>Malik = iye<br />
Nukut yok, nakd = akça, para<br />
Hisse = pay, ülüş, hisse<br />
Senet = belgit<br />
Menkul = taşınır, taşınan<br />
Gayrimenkul bulunamadı<br />
Emval = mallar<br />
Ati = gelecek, atı, ileri<br />
Şart = şart, örük, baylav<br />
Terk bulunamadı<br />
Vasiyet = tutsu<br />
Nema = ürem<br />
Sene = yıl<br />
Nisbet = nispet, oran<br />
Şeref = şeref, onur<br />
Mahfuz = saklı<br />
Müddet = süre, vakit, zaman<br />
Emr = emir, buyru<br />
Tahsil = irdel, öğrenim<br />
İkmal etmek = bütünlemek, tamlamak, tümlemek, bitirmek<br />
Muhtac = muhtaç<br />
Mütebaki = kalan<br />
Mikdar = nicelik, kemiyet<br />
Tahsis etmek = özgülemek</em></p>
<p>Bu biçem değişimini <strong>Attilâ İlhan’ın </strong>bir makalesi vasıtasıyla <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>’dan aktaralım:</p>
<p><em>“Tesbit/4. &#8221;&#8230;Atatürk&#8217;ün 934, 935, 936, 937, 938 nutukları, şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi, bu eserler üzerinde yürür görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan birçok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela &#8216;millet&#8217; yerine &#8216;ulus&#8217;u, 934&#8242;te kullanmış; 935, 936, 937 senelerinde &#8216;millet&#8217; kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında &#8216;ulusal&#8217; bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37&#8242;de, onun yerinde &#8216;millî&#8217;yi buluyoruz. Keza &#8216;tinel&#8217;i, &#8216;manevi&#8217; ile, &#8216;oy&#8217;u &#8216;rey&#8217; ile, &#8216;önerge&#8217;yi &#8216;teklif&#8217; ile, &#8216;taptamak&#8217;ı &#8216;tatbik etmek&#8217; ile, &#8216;kural&#8217;ı &#8216;kaide&#8217; ile, &#8216;arsıulusal&#8217;ı, &#8216;beynelmilel&#8217; ve &#8216;enternasyonal&#8217; ile, &#8216;kınav&#8217;ı &#8216;faaliyet&#8217; ile değiştirmiştir&#8230;&#8221;</em></p>
<p>26 Eylül 1938’deki <strong>Atatürk</strong>’ün şu sözü ile yazımıza yavaş yavaş son verelim :</p>
<p> <em>“Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi içn her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.”</em></p>
<p>Ve 1 Kasım 1938&#8242;de <strong>TBMM</strong>&#8216;nin açılışında hastalığı sebebiyle <strong>Başbakan Celal Bayar</strong>&#8216;a okuttuğu Meclisi açış konuşması:</p>
<p><em>&#8230;<br />
Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.<br />
Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.<br />
&#8230;</em><br />
Böylelikle Türk Dil Devrimi’nin tüm aşamalarını olabildiğince nesnel biçimde ve bol alıntılarla masaya yatırmaya çalıştım. Atatürk’ün aşırılıkları deneyip makul düzeye geldiğini okuduk. Kapsayıcı olmasını istediğimden yazı çok uzadı. Ama bilgi bakımından şişkin olması asıl önemsediğim nokta idi. </p>
<p>Yazı dizimizin,</p>
<p>birincisinde Dil Devrimi öncesi Türkçe&#8217;nin içinde bulunduğu durumu;</p>
<p>ikincisinde Dil Devrimi&#8217;nin başlangıç yıllarındaki aşırı özleştirmeci yönelimleri;</p>
<p>üçüncüsünde Dil Devrimi çalışmalarının normalleşme dönemini;</p>
<p>dördüncüsünde ise özellikle terimler üzerine yapılan çalışmaları irdeledik.  </p>
<p><strong></strong> </p>
<p><strong>Batur ALPTÜRK</strong></p>
<p>baturalpturk@hotmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özleştirme Yabancılaştırıyor mu?</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/ozlestirme-yabancilastiriyor-mu/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/ozlestirme-yabancilastiriyor-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Dec 2011 20:56:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökbey ULUÇ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[özleşme]]></category>
		<category><![CDATA[özleşmetirme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1835</guid>
		<description><![CDATA[Biz Türkistanlı Türkler bugün Anadolu Türklerinin yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Halbuki 60 senelerinde bile Türk şairlerini tercümesiz okuyabiliyorduk. Muhammed Salih *** Güneş parlıyordu, biz sıcaklığını duyamıyorduk. Yél esiyordu, biz saçlarımızı dalgalandıramıyorduk. Kar yağıyordu, biz kartopu yuvarlayamıyorduk. Yağmur çiseliyordu, biz altında ıslanamıyorduk. Yağılarımız özgürdü, biz tutsaktık. Birgün tutsakeviniñ öreklerini yıktık da kaçtık. Güneş ışığını duyuyorduk, ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Biz Türkistanlı Türkler bugün Anadolu Türklerinin yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Halbuki 60 senelerinde bile Türk şairlerini tercümesiz okuyabiliyorduk.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Muhammed Salih</em></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Güneş parlıyordu, biz sıcaklığını duyamıyorduk. Yél esiyordu, biz saçlarımızı dalgalandıramıyorduk. Kar yağıyordu, biz kartopu yuvarlayamıyorduk. Yağmur çiseliyordu, biz altında ıslanamıyorduk. Yağılarımız özgürdü, biz tutsaktık.</p>
<p>Birgün tutsakeviniñ öreklerini yıktık da kaçtık. Güneş ışığını duyuyorduk, ne var ki aydan yansıyanı ile yétiniyorduk. Kaçtığımızda géceydi. Saçlarımız daha görkemli dalgalanıyordu; yél bir yandan, bizim yéle koşuşumuz öbür yandan. Kurtulduk yağıdan.</p>
<p>Özgürlüğümüze ulaştık, bozkırda yalınayak savaşarak. Bir tastan yémek yédik, yoksulluğumuza ağlayarak. Ortanca kardeşlerimden olan Kazak o gün şunu démişti; Kişioğlu, üç güne tamuya da alışır. Bu düşünce öbür kardeşlerimiñ de usunda yér édinip, bilinçaltına inince yoksulluklarına alıştılar. Ben buna karşı çıktım. Varsıllaşacağım dédim. Ayrıldım onlardan, pılı pırtımı toplayıp kendi yolumu tuttum.</p>
<p>Çalıştım, ürettim. Böyle yaptıkça varsıllaştım. Kardeşlerim arasıra yanıma konuk da geldiler. Eñ küçük kardeşim Kosovalı, benim yanımda kaldı. Bugün eñ çok onuñla añlaşabiliyorum. Onuñ bir büyüğü Gagavuz ise, arayı sıkı tuttuğundan bugün bizimle bir dilde konuşuyor. Bakma, yine arada küçük ayrımlar var. Azer ise arada gelip yardım alıyor. Böyle yaptığı için öyle böyle de olsa añlaşabiliyoruz. Öbür kardeşlerim de yokluğa öylesine alıştılar ki, varlığı yadırgar oldular. Birgün büyük kardeşim Türkistan şöyle démişti; Bizler bir ara bir tastan yémek yérdik. Şimdi sen değme birimize ayrı tabak koyuyorsun. Tarhanadan başka çorba içmezken, şimdi adını bilmediğimiz yémekler sunuyorsun. / Ah güzel ağabeyim! Direnmeyi bırak da, varlığımdan pay al. Ürettiklerim seniñ de sayılır. Adını bilmiyoruz dédiklerini, adını bildikleriñle pişirdim. Sana nice pişireceğini öğretebilirim. Çorba ile yétindiğimiz günler géride kaldı. Bağımsızlığımızıñ gücünü kullanmamız gerekmez mi? Benimle ol. Yéñi yémekler pişir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/ozlestirme-yabancilastiriyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Varoluşun Dayanılmaz Ağırlığı</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/varolusun-dayanilmaz-agirligi/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/varolusun-dayanilmaz-agirligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Nov 2011 07:34:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<category><![CDATA[yazın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1828</guid>
		<description><![CDATA[Yitiğim, yitiksin, yitik; yitiğiz, yitiksiniz, yitikler. Bu önad çekimi, nereden çıktı? Oysa besleyegeldiğim, yitiklik duygusu değil midir? Kendi yaşamında yitip gitmişlik. Hepsi, bu mu? Hani kötümserlikten geçip iyimserliğe uğrak vererek gerçekçilikte varım kılmıştım!? (Gene de, yitiklik duygusuna kapıladuruyorsam; bunu, kötümserliğe yormamalı. Bu, gerçeğin büsbütün kendisi de ondan… Demek – şimdi bile – gerçekçiyim.). Kişi, “varoluşun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yitiğim, yitiksin, yitik; yitiğiz, yitiksiniz, yitikler. Bu önad çekimi, nereden çıktı? Oysa besleyegeldiğim, yitiklik duygusu değil midir? Kendi yaşamında yitip gitmişlik. Hepsi, bu mu? Hani kötümserlikten geçip iyimserliğe uğrak vererek gerçekçilikte varım kılmıştım!? (Gene de, yitiklik duygusuna kapıladuruyorsam; bunu, kötümserliğe yormamalı. Bu, gerçeğin büsbütün kendisi de ondan… Demek – şimdi bile – gerçekçiyim.). Kişi, “varoluşun dayanılmaz ağırlığını” duymayagörsün; hangi duygulara kapılmaz; dahası, neler düşünmez! Bununla birlikte, özdeş ağırlığı, duyan ya da duymaları, gereken başkalarına bakıp avunmak, olanaklı: Onlar, yaşayagidiyorlarsa; ben, niçin varlığımı, sürdürmeyeyim? Onca çok birey, yanılmış, yanılıyor olamaz. Üstelik nice yüzyıl, giderek çağ, boşuna geçirilmiş bulunamaz ib. </span><span style="font-size: medium;"><em>Tutturgan </em></span><span style="font-size: medium;">sayılmam. Bundan ötürü, yazının başlığına göz atıp kötümserlik yazını, yapacağım sanılmaya. Beri yanda bir arayış içinde bulunduğum, ortada. Bakayım; denememin süreği, nite olacak?</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Önceleri yitir(g)en olduğumu, düşünürdüm. Sanki bütün evren, bana karşıydı. Yaşamınsa </span><span style="font-size: medium;"><em>bana özgü</em></span><span style="font-size: medium;"> bir kötülüğü, var gibiydi. İşte, o sürevler varoluşun dayanılmaz ağırlığını, iliklerimde duyardım! Hiçbir olumsuzluk, kalımlı değildir. Sözünü, ettiğim sorun, yılların akışıyla – kendiliğindenmişçesine – çözülecekti. Nitekim öyle oldu. Gelgelelim çok acı çekildikten sonra… Şimdiki durumda yitirmiyor muyum? Yitiriyorum. Ancak, kazanıyorum da. Bu bakımdan öbürleriyle özdeşleştim anlayacağınız: Yaşayan, yitirir de, kazanır da. Eşdeyişle yaşam, bir kazanımlar ile yitirimler bileşkesidir. Kimimiz, daha çok kazanır; kimimiz, daha çok yitirir. Ne ki, ölüm, hepimizi eşitler. Kazanç ile yitim, yaşayanlar için anlamlı, önemlidir. Demek ölüler, kazanmaz da, yitirmez de. Ölüm, saltık bir “yokolum”dur. (Burada çevrime doğaötesi [örneğin öteevren inancı] giriyor. İyisi mi, o konuyu, eşelemeyeyim. Böylece kendi izdemimden kopmamış olurum.)</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Varoluşun dayanılmaz ağırlığını, gidermenin ya da – en azından – azaltmanın bir yolu, yok mudur ola? Bence vardır. Örneğin dil ile yazın gibi. Gerçekten dille, yazınla ilgilenmenin </span><span style="font-size: medium;"><em>sağaltıcı</em></span><span style="font-size: medium;"> etkisi, yadsınamaz. Bundan dolayı, dilseverlik ile yazıncılık – tin sağaltmanları, ne derlerse desinler</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"></a><sup>1</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> – bir tin sağaltımı yöntemi sayılmalı: Kendinle, başkalarıyla uğraşacağına dili(ni) geliştirip özleştirerek varsıllaştırmaya çalışmaklık ile yazınsal türlerden en az birinde odaklanıp biçemini, yetkinleştirmeye çabalamaklık. Bu etkinlikler, kimilerince azımsanıp küçümsense de; kişisel uğraşlar olarak ele alındığında; hiç yoktan iyidir. Demek boşluğu, biraz olsun doldurmaya yarar. (Boşluk, varoluşsaldır. Eksiklik, yoksunluk duygusu ile yetersizlik anlamlarına gelir.). Kısacası, yalnızca dile, yazına bel bağlanamaz; onlardan umut kesilmez de. Dil ile yazın, uygarlığımızın “dayantı”sıdır. Bu gerçeği, hep anımsamakta yarar, bulunuyor.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Kimi kez gönlümde </span><span style="font-size: medium;"><em>körpecik</em></span><span style="font-size: medium;"> bir umudun sürgün verdiğini, duyarım. Sayısız olanak ile olasılık, benden yana, benim için var gibidir. O aralık varoluşun dayanılmaz ağırlığı, üstümden kalkayazar. Sanki göçmen bir kuş denli özgürümdür. Ne ki, bu, yalnızca bir duygulanımdır. (O, kıpılık bir erinçtir.). Varoluş, olanca ağırlığıyla – belki öncekinden ağır bir biçimde – bana abanmakta gecikmez anlayacağınız. Başkalarına da böyle olmuş mudur, olur mu? Bunu, bilmiyorum. Belki var olmak, o ağırlığı, duymak; yavaş yavaş yokoluşa sürüklenmektir. Burada usa bir tür “varoluşçuluk” güttüğüm, gelebilir. Oysa benim o tarakta dahi bezim, yok. Birtakım duygularımı, düşüncelerimi, özdenlikle ortaya dökmekteyim. Hepsi, bu. Doğrusu, tutturgan olmadığımı, söylemiştim. Şimdiyse döktürgen olmayı, kalmayı, dilediğimi ekleyeyim. Kim bilir, varoluş – kişigillerin varoluşu – bireylerin azar azar, ancak kesenkes yok olmalarıyla gerçekleşiyordur. Düşünür müşünür olmadığıma göre; daha derine inmeyeyim.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Kendimi, dinlediğim kanısında değilim. Diyeceğim, varoluşun dayanılmaz ağırlığı diye bir nen, </span><span style="font-size: medium;"><em>gerçekten</em></span><span style="font-size: medium;"> bulunuyor. “O, dayanılmazsa; onun altında ezilmemiz gerekmez mi?” diye sorabilirsiniz. Yanıtlayayım: Buradaki dayanılmazlık, umarsızlığımızı anlatmakta: Varoluşun ağırlığına – bal gibi – dayanılıyor. Demek başka seçenek ya da umar, yok. Gene de, söz konusu ağırlık, var olmasa – hani yok mu! – usumuzu, yitirivereceğimizden korkarım. Öyleyse, varoluşsal ağırlığın (buna “bunaltı/kaygı” da, denebilir) olumlu bir yanı, bulunmuyor sayılmaz. Peki, onu, siz de, duymuyor musunuz? Özellikle kendinizle baş başa kaldığınızda; demek örneğin geceleyin yattığınızda?.. Bencileyin duygun, düşüngenseniz; kuşkusuz duyarsınız. Ya yeğnilik?.. diyeceksiniz. Biz, hiç mi yeğnilik, duymayacağız? Belki durumlar ile koşullar, yeğleştiğinde; başka bir deyişle yeryüzündeki yaşam, daha sürülesi olduğunda; azıcık yeğnilik, duyarız. Şimdilik varoluşun dayanılmaz ağırlığına</span><sup><span style="font-size: medium;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"></a><sup>2</sup></span></sup><span style="font-size: medium;"> yargılıyız. Bu ağırlığı, daha az, seyrek duymanın yoluysa, yarayışlı işlerle uğraşıp güzel yapıtlar, kotarmaktan geçiyor. Yoksa – dağlara taşlara! − çıldırıp yiteriz. Diyesim, tüm buydu.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;"><br />
_________________________<br />
</span></p>
<div id="sdfootnote1">
<address><em><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc"></a>1<span style="font-size: medium;"> Gerçekte tin sağaltmanlığı ile dil-yazın ilişkisi, </span><span style="font-size: medium;">başlıbaşına</span><span style="font-size: medium;"> bir araştırma konusudur. Ben – kendi payıma – şimdiye değin öz-Türkçeci bir tin sağaltmanına düşgelmediğimi, söyleyebilirim. Yazınsal olaraksa Kafka, Kanetti okumuş/okuyan tin sağaltmanlarıyla karşılaştım. Ancak, salt bu; yazınseverliği, imlemese gerek. (Ne yapacaksınız! Türk tin sağaltmanları, böyleler.)</p>
<p></span></em></address>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<address><em><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc"></a>2<span style="font-size: medium;"> Beni, “aşırmacılık”la suçlayabilecek eleştirmenlere karşı bu yazı boyunca Kundera’nın ünlü genöyküsünü, anıştırdığımı, açıkça söyleyeyim. (Buradan bütün yazıncılara esenlik olsun!) </span></em></address>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/varolusun-dayanilmaz-agirligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Dil Devrimi-3</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-3/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-3/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 20:15:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Batur ALPTÜRK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üyelerimizden]]></category>
		<category><![CDATA[türk dil devrimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1618</guid>
		<description><![CDATA[Dil kargaşası almış başını gitmişti. Yazarlar dergiyi açıp kendince bir karşılık yazıyor ve kimsenin kimseyi anlamadığı bir keşmekeş meydana geliyordu. Sözgelimi Memduh Necdet, 1933 senseinde yayımladığı ‘Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?’ adlı kitabının önsözünde (o zamanki dille ‘öngen’inde) şu cümlelere yer veriyordu: “Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dil kargaşası almış başını gitmişti. Yazarlar dergiyi açıp kendince bir karşılık yazıyor ve kimsenin kimseyi anlamadığı bir keşmekeş meydana geliyordu. Sözgelimi <strong>Memduh Necdet</strong>, 1933 senseinde yayımladığı<em> ‘Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?’</em> adlı kitabının önsözünde (o zamanki dille ‘öngen’inde) şu cümlelere yer veriyordu:</p>
<p><em>“Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.</em></p>
<p><em>Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ”</em></p>
<p>‘Dergi’nin yarattığı bu çıkmazı aşmak için hemen <strong>‘Cep Kılavuzu’</strong> yayımlanmıştır. 1935 yılında neşredilen kılavuz Osmanlıca’dan Türkçe’ye ve tersi olmak üzere iki cilt olarak basılmıştır. Böylelikle, hem her karşılık için belli sözcükler gösterilerek dilde standartlaşma sağlanmış hem de birtakım yabancı kökenli sözler bazılarının yapıları değiştirilerek dile yeniden kabul edilmiştir. Sözgelişi,<em> ‘cenk, cenaze, halk, ahlâk, şeref, zaman, şer, hakkıyle, hasta vb.’</em> pek çok kelime kılavuzun Türkçe kelimeler bölümünde yerini aldı. Kimileri ise zaten Türkçe denerek. 1935 Eylül’de genel yazman şöyle demekteydi:</p>
<p><em>“Bundan böyle artık dil devriminin temel amacı Türk dilinin ırksal arılığının ıslahı değil edebiyat ve öğretim dilinin konuşma diline olabildiğince yaklaştırılmasıdır. (Türkiye’de Dil Devrimi – Uriel Heyd aracılığıyla ‘Türk Dili 1 no: 13)”</em></p>
<p><strong>Falih Rıfkı Atay</strong> da kılavuz çalışmalarına <strong>Ankara Saylavı</strong> olarak iştirak etmiş ve hatta birçok sözcüğü de kendisi ortaya atmıştı. Örneğin; sağduyu, durum, akaryakıt, bağımlı, bağımsız, bağımlaşma, kovuşturma, soruşturma, savunma vs..</p>
<p>Atay’a göre, Mustafa Kemal de bu çalışmalarla ümitlenmiş,<em> ‘bu çocuklar bizi çıkmazdan kurtaracaklar’</em> demiştir.</p>
<p>1936 yılında <strong>Atatürk</strong> şöyle demiştir:</p>
<p><em>“Başka dillerdeki her bir söz için en az bir kelime bulmalı, onları ortaya atmak lazımdır. Millî zevkimiz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman lügatimize koyabiliriz.”</em></p>
<p>Kılavuz tam olarak bittiğinde<strong> Atatürk</strong> yine tatmin olmamıştı:</p>
<p><em>“İsmet Paşa’yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık.”</em></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong>, medeni toplumlar arasında bulunmak için varsıl bir dile sahip olmak gerektiğini düşünüyordu. <strong>Agop Dilaçar</strong> hatıratında şöyle bir anısını naklediyor:</p>
<p><em>“Atatürk amaçladığı Türkçeye gün geçtikçe yaklaşıyordu. Amacına tamamıyla kavuşabilmek için bir zorunluluk belirmişti: Bizde bulunmayan anlam incelikleri. Fransızca’yı çok iyi bilen Atatürk bu konuda ilk olarak 1935 yılında Cep Kılavuzu’nu işlerken dokunmuştu. Osmanlıca ‘tavsif, tarif’ sözcüklerine Türkçe karşılık aranırken buna ‘tanım’ dendi. Ama kitap yayımlandıktan sonra Atatürk anlam inceliği bakımından bu sözcüğü yine ele aldı ve 1936 yılının sonbaharında bir gece sofrada eksik saydığı bir şeyi tamamladı. Osmanlıcada, genel olarak, tarif ve tasvir bir arada kullanılır ve anlam odaklanmaz, yayılır ve Fransızca iki anlam odağını karşılardı. Atatürk, birbirinden çok değişik olan bu iki anlam odağını n Fransızca karşılıklarını biliyordu: Biri décrire (yani description yapmak), öbürü définir. Düşündü, décrire’in Türkçe karşılığını ‘betimlemek’, définir’in karşılığını da ‘tanımlamak’ olarak saptadı. Bunlardan ilki ‘tasvir etmek’, ikincisi ise ‘bir kavramın bütün ögelerini sınırlayıp eksiksiz olarak anlatmak’ demektir.</em></p>
<p><em>Atatürk’ün anlam inceliklerini ayırma yolunda yaptığı iki açıklamaya da atanık olmuşum sofrasında. Biri ‘ilan’, öbürü ‘sebep’, ikisi de Osmanlıca. ‘Duvar ve gazete ilanı’nı bırakarak, Atatürk ‘ilan etme’ anlamını ele aldı, örnek olarak da ‘harp ilan etmek’le ‘Cumhuriyet ilan etmek’ arasındaki farkı anlattı: Biri Fransızca’da ‘déclarer’, öbürü aynı dilde ‘proclamer’. Bunlardan ilki ‘açık olarak bildirmek’, ikincisi ise ‘törenle bir kararın haberini yaymak’ anlamına gelir. Sebep de iki anlam taşıyordu: Biri nesnel olarak Fransızca ‘cause’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Otobüsler işlemediğinden dolayı); öbürü öznel, Fransızca ‘raison’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın? Cevap: Hocama kızmış olduğumdan dolayı).</em></p>
<p><em>İşte Atatürk’ün amaçladığı Türkçe bu anlam inceliklerini birbirinden ayırmış olan bir Türkçe idi. Bu amaca erişebilmek için, Atatürk, Fransızca’yı çok iyi bilen Reşat Nuri Güntekin’den 2 ciltlik Larousse sözlüğünün sözcük bölümünü Türkçeye çevirmesini istemişti, fakat yazarımızı bu görevi yapamadan yitirdik. Bu iş Atatürk’ün bir buyruğu ve isteği olarak er geç yapılmalıdır. Tahsin Saraç’ın bu yıl Kurum yayınları arasında ortaya koymuş olduğu 2 ciltlik Fransızca-Türkçe Sözlük, bu işi kolaylaştırmış olsa gerek.”</em></p>
<p>Bu zenginliğe kavuşmak isteyen<strong> Atatürk</strong>, Falih Rıfkı Atay’a şöyle demişti:</p>
<p><em>“Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”</em></p>
<p>Son safha ise artık aşırılıklardan uzaklaşılmış olan safhadır. Yad sözcükler köklerinin Türkçe olduğunun ispatı koşuluyla dile yeniden dâhil edilmeye başlamıştı. 1935 sonlarından itibaren Atatürk<strong> ‘Güneş-Dil Teorisi’</strong> üzerinde düşünmeye başlamıştır. Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci <strong>Herman Kıvergiç</strong>’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan <strong>“Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi”</strong> adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Güneş-Dil Teorisi’ne göre, ilk insanların ifadeleri anlatmak için belli sesler ‘güneş’ dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Böylece diller doğmuştur.</p>
<p>Alman <strong>Ernst Böklen</strong>’in 1922’de ortaya attığı<strong> “Ay-Dil Teorisi”</strong> gibi kuramların revaçta olduğu devirde <strong>‘Güneş-Dil Teorisi’</strong> çıkmazdan kurtulmak için bir çare olmuştur.</p>
<p><strong>Atatürk</strong> ‘Güneş-Dil Teorisi’ hakkında şöyle demiştir:</p>
<p><em>“Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz; bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik.”</em></p>
<p><em>“Klasik etimolojinin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz metodumuz çok basit görünüyor. Fakat, hakikat, ezelî ve ebedî hakikat basittedir. Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün Türklük için şanlı bir zafer günü olacaktır.”</em></p>
<p>Üçüncü Dil Kurultayında Kurum Genel Sekreteri<strong> İbrahim Necmi Dilmen</strong> tarafından okunan kurultay raporunda şöyle denmektedir:</p>
<p><em>“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak feda edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”</em></p>
<p><strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, Ulus gazetesinin ana sayfasında yazılar kaleme alıyordu. 5 Kasım 1935 günkü Ulus gazetesinde şöyle yazmıştı:</p>
<p><em>“Türk dilinin etimoloji, morfoloji ve fonetik bakımından çözümlenme metodu bu sözleri (ehemmiyet ve mühim sözlerini) Türkçe gösteriyor”</em></p>
<p>18 Kasım 1935 günü ise Sabah sözcüğünün Türkçeliğini açıklıyordu. Bitiminde bir ihtar vardı:</p>
<p><em>“İhtar: Güneşin ışıklarına beşik olan bizim (sabah)ımızın ince, temiz, lojik, asil manası görülüyor. Bizim senelerden beri Türk (sabah)ını, kendi dil hazinemizden matrut bir hâlde bırakışımız, dikkate değer bir noktadır.</em></p>
<p><em>Acaba (sabah)ın büyük kusuru mu oldu? Bunu bilmiyoruz. Öyle de olsa artık Türk Dil inkılabı şerefine onun affolunarak yabancılık isnadından kurtarılması gerektir, sanırız.”</em></p>
<p>2 Sonteşrin 1935 tarihinde başladığı dil yazılarında şu gibi kelimelerin Türkçe olduğunu açıklıyordu:</p>
<p><em>Millet, devir, zaman, devre, daire, hadis, hadise, ehemmiyet, mühim, düstur, hat, hatır, hatıra, ihtar, an, hak, hakikat, defi, müdafaa, dafı, müdafi, defa&#8230;.okıyanus&#8230;paix&#8230;.kâmilen&#8230;vs.</em></p>
<p><strong>Ahmet Cevat Emre</strong>’nin bir anısında <strong>Atatürk</strong> şöyle demektedir:</p>
<p><em>“kitap, kâtip, mektup benim; geri kalanları Arabındır! Kitaba bitik, kâtibe bitikçi&#8230; diyemezsiniz.; derseniz onlar yabancı olur. O gibi kelimeler Uygur sözlüğüne girer. Herkesin bildiği, söylediği yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir!”</em></p>
<p>1936’da benzeri sözün söylendiğini<strong>Abdülkadir İnan</strong>’ın yazdıklarından da teyit edebiliyoruz:</p>
<p><em>“Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e söyledim: Ketebe yektübü Arabındır; kâtip, kitap, mektup Türkündür.”</em></p>
<p>Yine <strong>Ahmet Cevat Emre</strong>’nin hatıratında Atatürk şöyle der:</p>
<p><em>“İki şeyde inkılap olmaz. Dilde ve musikide!”</em></p>
<p><strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu</strong>’nun hatıratındaki Gazi’nin anlayış değiştirdiğine dair şu iki yönergesi manidardır:</p>
<p><em>“Yarından itibaren bütün yazılarımızda bir tek Arapça-Farsça kelime kullanmayacaksınız.”</em></p>
<p><em>“Bu iş bana çıkmayacak gibi görünüyor. Ben arkadaşlarımın böyle bir zahmete katlanmalarına artık taraftar değilim. Mutlaka başka bir yol bulmalıyız.”</em></p>
<p><strong>Ahmet Cevat Emre</strong>, Atatürk’ün lisanda inkılap olup olmayacağına değgin bir sorusuna şöyle der:</p>
<p><em>“Efendim, umumî konuşma ve yazı dilinde inkılap olmaz; yani milyonların kullandığı kelimeler ve deyişler attırılıp yerlerine başka kelimeler kullandırılamaz. Böyle bir teşebbüsle ancak birkaç kişi arasında bir ‘argo’ yaratılabilir. Halk gene eski dilini kullanır. Halk için roman, piyes, hikâye yazanlar da halkın anladığı dil ile yazarlar. Fakat bütün medenî milletlerde hekimleri, hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasîlerin&#8230; kullandığı grekolatin unsurlardan yapılmış terminolojiler vardır. Bunlara ihtisas ve zümre dilleri denilir. Bu terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça ıstılahları bırakıp milletlerarası terimleri almak&#8230; işte bizim muhtaç olduğumuz lisan inkılabı budur.”</em></p>
<p><strong>Atatürk</strong>’ün<em> “Ben yabancı dillerin desteğine muhtaç olmayan müstakil bir Türkçe isterim”</em> dediği hareket normal seyrine girmişti. Bu devrim Ata’nın<em> “Dil devriminin amacı, Türk dilinin kısırlaştırılması değil, genişletilmesidir”</em> düsturu doğrultusunda ilerliyordu.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>SÖZLÜKÇÜK</strong><br />
<strong>yönerge: </strong>talimat, direktif (TDK Türkçe Sözlük)</p>
<p><strong>değgin:</strong> dair, ilişkin, müteallik (TDK Türkçe Sözlük)</p>
<p><strong>saylav:</strong>  milletvekili, mebus (TDK Türkçe Sözlük)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Batur ALPTÜRK</strong></p>
<p>baturalpturk@hotmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/turk-dil-devrimi-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uydurmacılık Suçlaması</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/uydurmacilik-suclamasi/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/uydurmacilik-suclamasi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Nov 2011 20:54:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[dil devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[uydurmacılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1817</guid>
		<description><![CDATA[Güzel dil Türkçe bize. Başka dil gece bize Ziya Gökalp &#160; Uydurmacılık, öz-Türkçecilerin en çok karşılaştıkları suçlamadır. Bundan ötürü, bu yazı, bir “savunum” özeti sayılır. Demek burada bilimdışı uydurmacılık suçlamasını, kimi bilimsel kanıtlarla çürütmeye çalışacağım. İşe koyulayım: Bilindiği üzere Türk Dil Devrimi sırasında, sonrasında özleştirme çalışmaları, yapılırken; şu yöntemlere başvurulmuş; şimdi bile başvuruluyor, başvurulmalı: 1. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Güzel dil Türkçe bize.<br />
Başka dil gece bize</p>
<p style="text-align: right;">Ziya Gökalp</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Uydurmacılık, öz-Türkçecilerin en çok karşılaştıkları suçlamadır. Bundan ötürü, bu yazı, bir “savunum” özeti sayılır. Demek burada </span><span style="font-size: small;"><em>bilimdışı</em></span><span style="font-size: small;"> uydurmacılık suçlamasını, kimi bilimsel kanıtlarla çürütmeye çalışacağım. İşe koyulayım:</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Bilindiği üzere Türk Dil Devrimi sırasında, sonrasında özleştirme çalışmaları, yapılırken; şu yöntemlere başvurulmuş; şimdi bile başvuruluyor, başvurulmalı: 1. Sözcük türetme (varolan köklerden, eklerden yararlanarak örnekseme yoluyla yeni sözcükler oluşturma;</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"></a><sup>1</sup></span></sup><span style="font-size: small;"> örneğin “sağlam” sözcüğü, örneksenerek yaratılmış “toplam” sözcüğü gibi). 2. Anadolu ağızlarının sözvarlığından yararlanma (ilboy dilinden sözcükler derleyip onları, genel dile sokma; örneğin Arapça </span><span style="font-size: small;"><em>mükâfat</em></span><span style="font-size: small;"> yerine önerilip tutundurulmuş “ödül” sözcüğü gibi). 3. Diriltmece (Türkçenin eski çağlarında kullanılmış olup çağdaş Türkey Türkçesinde ölü bulunan sözcükleri, diriltme; örneğin Ar. </span><span style="font-size: small;"><em>cevap</em></span><span style="font-size: small;"> yerine kullanılan “yanıt” sözcüğü gibi). 4. Başka Türk dillerinden, diyeleklerinden sözcükler alma; örneğin Kazan Türkçesinden (Tatarcadan) alınıp Ar. </span><span style="font-size: small;"><em>rey </em></span><span style="font-size: small;">yerine konmuş bulunan “oy” sözcüğü gibi.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Şimdi, bütün bu yöntemlerde uydurmacılıkla suçlanabilecek bir öğe, yok. Peki, uydurmacılık suçlaması, neden kaynaklanmakta? Hele düşüneyim: Karşıdevrimciler – demek Dil Devrimi karşıtçıları – yukarıda belirtilmiş özleştirme yöntemlerinden en çok sözcük türetmeyi, yermişlerdir. Öyleyse, sözcük türetme üstünde biraz durmalı: Demin anlattığım gibi sözcük türetmede, varolan – az ya da çok işlek – ekler, işletilerek yeni sözcükler, türetilir. Ayrıca, iki ya da daha çok sözlükbirimden yeni bir sözcük, ortaya getirmek, olanaklıdır. Gerçekte bu yöntem, Türkçenin başlangıcından beri uygulanmakta. Demek Dil Devrimine gelesiye Türkçenin sözvarlığındaki öz Türkçe sözcüklerin çoğu, şu ya da bu biçimde </span><span style="font-size: small;"><em>türetilmiş</em></span><span style="font-size: small;">ti. (Örneğin “başlık” ile “beşibiryerde” sözcükleri gibi.). Kolayca anlaşıldığı üzere dilin “doğal” bir yönelimi olan türetmeciliği, uydurmacılık olarak adlandırmak, uygun değildir. Bundan ötürü, öz-Türkçeciliği, uydurmacılık</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"></a><sup>2</sup></span></sup><span style="font-size: small;"> saymak, yakışık almaz.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Karşıdevrimcilerin – öteden beri − birtakım “takınaklar”ı, vardır. -sal/-sel ekiyse, bunlardan biri. Söz konusu ek, Dil Devriminden önce yalnızca “kumsal” ile “uysal” örneklerinde yaşıyorken; Dil Devrimiyle bu eke çok geniş bir kullanım alanı, açılmış; demek <em>işlerlik</em>, kazandırılmıştır. Öyleyse, karşıdevrimci topluluğun işlek-olmayan eklerin işletilmesine karşı çıktığı, söylenebilir. Ancak, niçin?.. Öyle ya, öz Türkçe eklerin işletilmesinde ne sakınca, bulunuyor? Dahası, bütün türetilmiş sözcükleri, uydurma diye niteleyivermek, yanlış kaçmaz mı? Oysa, dilin özleştirilmesine hepten karşı olununca; bu yöneltideki tüm çabaları, etkinlikleri, uydurmacılık olarak damgalamak, kaçınılmazdır.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Kimileyin karşıdevrimci sayılamayacak kişilerce birtakım yeni sözcüklerin <em>gerçekten</em> uydurma olduğu, ileri sürülür. Örneğin “simge” sözcüğü gibi. Ne ki, bu sözcüğün bile Anadolu’da (Adana ağzında) “im” anlamına gelen bir kökü, vardır: sim. Demek burada dahi uydurmalık, söz konusu değil. Kaldı ki, bu tür sözcükler, azraktır. Koskoca Dil Devrimi, sayılı sözcük yüzünden karalanamaz.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Türk özleştirmeciliğinde</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote3anc" href="#sdfootnote3sym"></a><sup>3</sup></span></sup><span style="font-size: small;"> uydurmacılık olarak görülebilecek bir edime bugüne değin düşgelinmemiş midir? Benim usuma – bu konuyla ilgili olarak – salt bir örnek, geldi: Dilbilimcilerimizden Özcan Başkan, Dilde Yaratıcılık-adlı yapıtının özdeş-adlı yazısında Belçikalı özdekbilimci Van Helmont’un eski Yunanca-kökenli “kaos” sözcüğünü, biraz değiştirerek “gaz” sözcüğünü, </span><span style="font-size: small;"><em>hiç yoktan</em></span><span style="font-size: small;"> yarattığını; bugün İngilizcede bu </span><span style="font-size: small;"><em>uydurma</em></span><span style="font-size: small;"> kökten türemiş 30 denli çok terimin kullanıldığını, söylemiş. Başkan’a göre Türkçede bunculayın ekler, dahası kökler, yaratarak yeni sözcükler, elde etmek, olanaklı. Örneğin -bef, -biy, -büç gibi yeni ekler, oluşturulabilir. Üstelik “yök” kökü, yaratılarak – yökçü, yökteş, yökkeç, yöklenti, yöklence, yökelge, yökümtırak, yökümsü, yökülesi, yökgiller, yöküştay gibi – bir dizi sözcük, üretilebilir. Böylece “Türkçenin gizilgüç olarak saklı duran sözcük yaratma düzeneği, devinime geçirilerek” dilimizin daha çok varsıllaşması, sağlanacaktır. Kuşkusuz, yazarın bu önerisi, aradan geçmiş nice yıla karşın yaşama geçiril(ebil)miş değil. Demek – şimdilik – kimsenin ek ile/ya da kök yarattığı, yok.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote4anc" href="#sdfootnote4sym"></a><sup>4</sup></span></sup><span style="font-size: small;"> Eşdeyişle özleştirmecilikte gene yukarıda anılmış dört yöntem, uygulanıyor. Doğrusu, ek ile/ya da kök yaratma, en son başvurulması, gereken umardır. Daha öbür yöntemler, </span><span style="font-size: small;"><em>büsbütün</em></span><span style="font-size: small;"> tüketilmedi anlayacağınız. Bir dilbilimcinin uygulama alanına konmamış önerisinden dolayı özleştirmeciliği, uydurmacılıkla özdeşleştirmeyse, “sağlıklı” bir yaklaşım olmasa gerek.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">İşin ilginç yanı, öz-Türkçecileri, uydurmacılıkla suçlayagelen karşıdevrimcilerin kendileri, uydurmacılığın en iyi örneklerini, sergilemişlerdir. Örneğin – şimdi bile öz-Türkçecilere kara çalmak üzere gündeme getirilen − kimi sözcükler, karşıdevrimcilerce <em>basbayağı</em> uydurulmuştur. (Yazdırgaç [sözümona “kalem” anlamında] ile yazgaç [sözümona “defter” karşılığında] gibi. Örnekler, çoğaltılabilir.). Doğallıkla hiçbir özleştirmen, böyle sözcükleri, önermemiştir. Ancak, karşıdevrimcilerin yaymacalarında bu tür sözde karşılıklar, sık sık kullanılıyor. Birtakım bilgisiz, bilinçsiz kimselerin söz konusu yaymacaya aldanmasıysa, düşündürücü, üzücü.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;">Uzun sözün kısası, öz-Türkçecilere yönelik uydurmacalık suçlaması, <em>dayanaksız</em>dır. Bununla birlikte, o, Dil Devriminin başlangıcından beri gündemde. Nitekim bu suçlamaya uğramamış bir özleştirmen, yoktur. Oysa, bugün karşıdevrimciler, Dil Devriminin uydurma (!?) ürünlerini, bolca kullanmaktan kendilerini, alıkoyamıyorlar. Demek Dil Devrimi, bu denli “başarılı” olmuştur. Kuşkusuz özleştirmecilik gütmeyi, sürdürmek gerek. Buysa, uydurmacılık gibi boş suçlamalara kulak asmayıp doğru bilinen yolda ilerlemekle olanaklı. Şunu, hep anımsamalı: Suçlamak, kolay; anlamak, güçtür. Yapıcı olmaksa, hepten çetin. Ne diyeyim!: Karşıdevrimciler dahi – bir gün – “dil gerçeği”ni, kavrarlar umarım. Bu arada biz öz-Türkçeciler, kendi çığırımızda yürüyegidelim. <em>Gerçek</em> aydınlık, bunu, gerektirir de ondan…</span></p>
<p align="JUSTIFY">__________________________________</p>
<div id="sdfootnote1">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc"></a>1<span style="font-size: x-small;">Sözcük türetme, bileştirme yoluyla da olanaklıdır. Örneğin “bilgisayar” sözcüğünde olduğu gibi.</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc"></a>2<span style="font-size: x-small;">Karşıdevrimciler, “uydurmak” eyleminin “imge gücünden yararlanarak gerçekdışı bir nen, söylemek” anlamından yararlanageliyor; daha doğrusu, bu anlamı, kötüye kullanagidiyorlar. Böylece öz-Türkçeciler – sözümona – birer </span><span style="font-size: x-small;"><em>yalancı </em></span><span style="font-size: x-small;">oluyorlar!</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote3sym" href="#sdfootnote3anc"></a>3<span style="font-size: x-small;">Gene karşıdevrimciler ile onların ekmeklerine yağ sürenler, </span><span style="font-size: x-small;"><em>özleştirmecilik </em></span><span style="font-size: x-small;">yerine Osmanlıca “tasfiyecilik” sözcüğünü, kullanırlar. Buradaysa “tasfiye” sözcüğünün “kaldırma, kapatma, yok etme” gibi olumsuz anlamlarından çağrışımsal olarak yararlanma, söz konusu: Sanki özleştirmenler, Türkçeyi, kaldırmaya ya da yok etmeye çalışaduruyorlar!</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote4">
<p align="JUSTIFY"><a name="sdfootnote4sym" href="#sdfootnote4anc"></a>4<span style="font-size: x-small;">Gerçekte bir dildeki bütün kök sözcüklerin </span><span style="font-size: x-small;"><em>uydurma</em></span><span style="font-size: x-small;"> olduğu, söylenebilir. Örneğin öz Türkçe “taş” sözcüğünün kökeni olarak “dış” sözcüğü, gösterilmektedir. Peki, dış sözcüğünün kökeni, nedir? Ya da özdeş nesneye İngilizcede niçin “stone” denmiştir? (</span><span style="font-size: x-small;"><em>Stone</em></span><span style="font-size: x-small;"> sözcüğünün kökeni olaraksa eski İngilizce “stãn” sözcüğü, gösterilir. Peki, </span><span style="font-size: x-small;"><em>stãn</em></span><span style="font-size: x-small;"> sözcüğünün kökeni, nedir?). Besbelli dilbilimdeki “gösterenlerin nedensizliği ilkesi”ni, onamak gerekiyor. Yoksa, işin içinden çıkılası değil. </span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/uydurmacilik-suclamasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yazıncının Umudu</title>
		<link>http://turkcesivarken.com/yazincinin-umudu/</link>
		<comments>http://turkcesivarken.com/yazincinin-umudu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 21:47:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Çağlayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<category><![CDATA[yazın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkcesivarken.com/?p=1760</guid>
		<description><![CDATA[Uyanırsınız. Karabasanları mı, arda koymuşsunuzdur; yoksa, tatlı düşleri mi?.. Uyanır uyanmaz yitik yıllarınızı, düşünmeye başlarsınız. Ne denli savrulgan, savurgan olduğunuzu da… Öyle ki, geçmiş nice yıldan geriye – kala kala – anılar, kalmaktadır. Onlarsa, belleğe kapatılmıştır. Bir düşünürün kişi yaşamını, “uyanış, bekleyiş ile tükeniş” biçiminde özetleyiverdiğini, anımsarsınız. Bu yargı, doğru mudur ola? Kötümserleşeyazdığınızı, ayrımsayınca; silkinip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Uyanırsınız. Karabasanları mı, arda koymuşsunuzdur; yoksa, tatlı düşleri mi?.. Uyanır uyanmaz </span><span style="font-size: medium;"><em>yitik </em></span><span style="font-size: medium;">yıllarınızı, düşünmeye başlarsınız. Ne denli savrulgan, savurgan olduğunuzu da… Öyle ki, geçmiş nice yıldan geriye – kala kala – anılar, kalmaktadır. Onlarsa, belleğe kapatılmıştır. Bir düşünürün kişi yaşamını, “uyanış, bekleyiş ile tükeniş” biçiminde özetleyiverdiğini, anımsarsınız. Bu yargı, doğru mudur ola? Kötümserleşeyazdığınızı, ayrımsayınca; silkinip kalkarsınız. Şunu, pekiyi bilirsiniz: Yaşam, kötümserliği, yenik düşürür; dahası, bozguna uğratır. Peki, “yaşam” nedir?:</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Ovanın gökyüzünde süzüleduran bir kartalın gördükleri, tavan arasındaki sepette oynaşan boyam boyam kedi yavruları, çocukluk arkadaşları, yeniyetmelik sevileri; göçler, savaşlar, soykırımlar, türlü sayrılıklar; uçsuz bucaksız evrenimizde </span><span style="font-size: medium;"><em>ufarak</em></span><span style="font-size: medium;"> bir gezegen olan Yer; inlerde yaşayıp çiğ et yerken, binlerce yıl sonra gökdelenlerde yaşayacak etyemez torunlarını, uslarından geçir(e)memiş atalarımız; acı ile tat (acıtat), gönenç, sevinç, umut ib. Besbelli, yaşamın bir dökümünü, çıkarmak – handiyse – olanaksız. Gelgelelim demin saydıklarım, yaşamın “kaplam”ında yer almaktadır. Gene de, yaşam, çekiye gelmez; usa sığmaz. (Hani siz, küçükken; eski çocuk dergileri, satan yaşlı bir bakkal, vardı? İşte, o[nunki] bile, yaşamdı!)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yaşam, şöyledir; böyle değildir. Belki bütün bu ıcığını, cıcığını, çıkarmalardan bıkıp usandınız. Yaşamın ne olduğunu ya da olmadığını, öğrenmek istemiyor; yalnızca yaşamdan “tat” almayı, diliyorsunuz. Oysa bu, o denli kolay bir iş sayılmaz. İlkin gövdesel, tinsel sayrılıklara tutulmamış bulunmalı; en azından onları, belirli düzeylerde tutmayı; demek denetlemeyi, becermelisiniz. Bu, yetmez: Yaşamınızı, sürdürmeye yetecek denli çok geliriniz, var olmalı. Ayrıca, bilgelik – yaşam bilgisizliğinden sıyrılmışlık − gereklidir. Bu koşulları, yerine getirirseniz; eşdeyişle tuzunuz, kuruysa; yaşamdan tat alırsınız. Bu kerte </span><span style="font-size: medium;"><em>güç </em></span><span style="font-size: medium;">bir işi, beribenzer kimsenin başaramadığı, başaramayacağıysa, apaçık. Ya siz, yaşamdan tat alabiliyor musunuz?</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Yaşamın size – özellikle son yıllarda – </span><span style="font-size: medium;"><em>acımasızca </em></span><span style="font-size: medium;">davrandığı, söylenebilir mi? (Sakın siz, yaşama acımasızca davranmış, davranıyor olmayasınız!). Evet, nesnel gerçeklik ile ülküler arasında hep bir uçurum, vardır. Gelgelelim bu; söz konusu uçurumu, biraz olsun kapatmak üzere hiçbir çaba, harcan(a)mayacağı anlamına gelmez. “O uğurda çaba harcadığımızı, kim, ayrımsayacak?” diyeceksiniz. Öyle ya, çoğun elin ermediği, gücün yetmediği, ortada. Başkaca kim, kime; dum, duma. “Kimseden kimseye iyilik, yok”-yollu bir atasözümüz bile, bulunuyor. Öyleyse?.. Yaşayadurmaklığımızı, salt “yaşama isteği”ne mi bağlamalı? Hele duralım! Bu denemede genelgeçer yanıtlara yer, yok. Gene de, konu, aydınlık kazanıyor gibi. Ben, dingin dingin uslamlamayı, sürdüreyim:</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Kimi kez dilin gücüne, sözün büyüsüne inanmaz olursunuz. Ne ki, dil, gerçekten “büyülü” bir düzendir. Üstelik kendisine karşı koyamayacağınız denli </span><span style="font-size: medium;"><em>güçlü</em></span><span style="font-size: medium;"> sayılır. Dahası, ondan – sonuna değin – yararlanmak gerektir; yoksa, onu, karşımıza almak değil. Nitekim bu yazının yapıtaşları, sözcükler; demek gerecim, dil. Kişi yaşamını, dilden bağımsız bir yoldamda irdelemek, olanaksız. Doğrusu, dile gerek, bulunmasaydı; o, yaratılmazdı. Yazıncılar, daha elverişli anlatım olanaklarına kavuşmak üzere dili, boşuna – harıl harıl – işlemiyorlar anlayacağınız. Öyleyse, kişinin yaşama ortamında nereye bakarsak bakalım; ne, yaparsak yapalım; dille karşılaşmak, kaçınılmaz. Bundan ötürü, dilsel bilgisizlikten, bilinçsizlikten, ilgisizlikten, saygısızlıktan, sevgisizlikten… kaynaklanmış sorunları, çözümsüz görmemeli. (Yaşamımızın hangi alanı, sorunsuzdur? Dilse, bir ayra değil.)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Burada dilciliğin, yazıncılığın yararlarını, </span><span style="font-size: medium;"><em>yeniden</em></span><span style="font-size: medium;"> sıralayarak kendimi, yinelemeyecek; şunu, belirtmekle yetineceğim: Umutsuzluktan kurtulunabilir. Bir nenler, yaratadurmak&#8230; Kurtuluş, orada. Demek örneğin dilsel-yazınsal yaratım yoluyla – en azından yaşamınızı, sürdürmenize yetecek denli çok – umut beslemek, olanaklı. Çok az kişi, yarattığınızın ayrımına varırmış. Varsın olsun! Yaşamdan yaratarak tat alma, size yeter. Bununla birlikte, dil ile yazın, dilci-yazıncıda bir tür “yanılsama” oluşturup onu, sürekli kılıyor olamaz mı? Bunu, sanmıyorum. Şundan dolayı: Uzmanlık alanınız, dil ile yazınsa; gerçeklik duygunuz, daha berk bulunur. Yanılsamasız bir yaşam için dilcilik, yazıncılık, birebirdir anlayacağınız. Güzelim umudu, niçin yanılsamaya yormalı? Umut, gerçekçice beklentidir. Daha ne!..</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Çabucak akşam olur; yatsı, girer. (Olağan bir gün, böyle geçer.). Yatarsınız. Yalnızsınızdır. Dayanılmaz, inanılmaz bir biçimde yalnız… Gene de, kendinizi, umutlanmaktan alıkoyamazsınız. Bu, “yazıncının umudu”dur. Umudu, kişileştirip, “Alık umut!” diye düşünürsünüz: “Bütün acılar, senin yüzünden…” Ola ki umudunuzu, yitirirseniz; yaşama katlanamayacağınızı, pekiyi bilirsiniz. Yaşamsa, süregider. Bu arada betikler, devrilir; sözlükler, eskitilir; yazılar, düzülür… Şundan ötürü: Ölgün de olsa; bir umut ışığı, yanmaktadır. O ışığa yönelmek; ondan dirim, almak gerekir; yoksa, umutsuzluğa kapılıvermek değil. Bilinçte bildik soru, yinelenir: Tadılmamış tatlarla dolu yaşamdan nite geçilir?!</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkcesivarken.com/yazincinin-umudu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

