• avatar

    Eski Türk Dini Üzerine Daha béğeni yapılmamış.

    tarafından 14 Temmuz 2014 gününde yazıldı, 10283 kéz okundu.
    Bu yazıdaki görüş ve tümceleriñ sorumluluğu, yazarıñ kendisinde olup, burada yér almasıyla Türkçesi Varken Topluluğu'nuñ Türkçecilik açısından çoksesli bir yérlik olması amaçlanmıştır.

    Esen olsun.

    Bir zaman önce keşfettim ki, bir çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili düşüncelerimi toparlamak için çalakalem yazarsam, bir format dahilinde ve üslup gözeterek yazmam gerektiği ancak bu format ve üslup çok katı olmadığı için, kafamdakileri daha rahat toparlayabiliyorum, eksiği, gediği daha iyi görebiliyorum.

    O yüzden, bu yazıda Türkler’in ruh ve mana ikliminin evriminin ilk basamakları hakkında bir şeyler yazacağım, ancak bu yazdıklarım “bilimsel” bir mahiyette olmayacak, öyle yapmaya kalkarsam bir kaç bin sayfa yazmam gerekirdi her savımı ispatlamak ve gereken göndermeleri yapmak için. Yazı kısa olsun, sadece bir fikir versin diye, bir çok önemli isme de atıfları vs. geçiştireceğim, baştan söyleyeyim; manevi şahsiyetlerinden bir nevi özür olarak. Kısaca diyebilirim ki, bilimsel delilleri tasnif ve takdim edilmiş bir yazıdan çok, bir hikaye anlatacağım. Kısa kısa notlar düşmüştüm şamanizme dair; onların bir bileşkesi olacak bu.

    ***

    Şamanizm bir din değildir. Bizim “din” denince aklımıza gelen “şey”, dinler evriminin son ve en girift basamağı olan Sami dinlerin biçimbilimsel silüetidir ki, bu “din”ler birer “aygıt”a dönüştüğü için  çok önemli ve belirgindirler. Ancak terminoloji eksikliğinden, “din” diyoruz.

    Şamanizm, Druidizm gibi “dini tarz”lar için, kısaca şunu diyebiliriz, mitolojik dönemde doğan bu tarz “yol”lar, coğrafi şartlar ve kültürel tecrübe üzerine bina edilmiş, “yabancı” etkiye açık ve tolerasyonu yüksek olmakla birlikte, özgün ve yerel dinlerdi. (Söz gelimi Xenophon‘un Onbinlerin Yürüyüşü isimli eserinde Yunan paralı askerlerin coğrafya değiştikçe başka başka tanrılara dua ettikleri, en son Olympos tanrılarının geldikleri yeni bölgede hükmü kalmadığını düşünüp, o bölgenin tanrılarına sığındıkları yazılıdır. Bu çok önemli bir nokta, kısmet olursa bir gün sami dinler – mitolojik dönem – diğerleri [budizm vs.] karşılaştırması yapacağım bu örneği de kullanarak.) Bu yüzden adlandırmada hep sıkıntı vardır; biz adlandırırız, şamanist dediğimiz insanlar kendilerine şamanist demiyorlardı. Bahse konu dini biçim, o topluluğun doğal ahlak, değer yargıları ve “ölüler ülkesine dair inançlar” bütünüydü, “doğal”dı. Ki her toplumun özgün “yaşam/ahlak kodları”, bu dönemde şekillenip kemikleşmiştir, Çerkes xabzesi ya da Türk töresi gibi.

    Adlandırmanın hatalı olduğunu söyledik ki, Türklerde “şaman” görevini üstlenen adama “kam“, “bakşı“, bazı durumlarda “otacı” (eczacı-doktor-ruhani) denirdi. Ve bu dönem dinleri bütün topluluklarda özgün ayrıntılara, ama evrensel bir kemiğe sahiptir. (Bunun sebepleri için kayiprihtim.org adresinde yayınladığım Tolkien Ne Yaptı yazı dizisi ve Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir yazılarıma bakabilirsiniz.) Yine de usulen adına şamanizm denebilir, temelinde sağlam bir gök kültü vardır, ki bütün -bir şekilde zayıf da olsa organize olabilmiş- eski çağ dinlerinde gök kültü güçlüdür, daha sonra bu transandantal, yani aşkın tanrıya evrilir,  kamlar ruhani figür olarak karşımıza çıkar ve içeriği sadece töre değildir, şamanizmi “töredir” deyip kestirip atmak da akıl karı değildir.

    Bunları söyledikten sonra asıl konuya dönebilirim. Kendi dar ve eksik birikimime göre, Türkler’in ruh iklimlerinin eski çağlardaki evrimi kabaca şöyledir:

    Türkler’in ataları deyince, bir şeyi belirtmek lazım. Afrika’dan çıkış hipotezini kabul edersek, (ben kabul ediyorum, en azından bir dereceye kadar) bütün etnik kimliklerin evriminin izini belirsizce de olsa Afrika’ya kadar takip edebiliriz. Ancak evrim basamakları bazen “unsur”u geri dönülemez, “eski”den farklılaşmış ve “yeni”nin karakteristik özelliklerine sahip bir mahiyete taşır; bu nirengi noktası görevi gören basamaklar bundan sonraki evrim basamaklarında da etkilerini hissettirirler. Bu yüzden, Türkler’in ataları, ya da sevmediğim bir tabir olan proto-Türkler’in izini neolitik çağın bitişinin hemen ardında arayacağız. Bu arada, Türk adı bir siyasi isimdir; bugün Altaylı kavmin adı Türk olduğu için Türk tabirini kullanıyoruz. “Onlar kendilerine Türk demiyorlardı” ya da “onlar Türk değildi”  denir bazen, turkcesivarken.com’da yayımlanan Çeşitli Ulusların Köklerine Dair yazımda bu meseleye biraz değinmiştim. Bir başka örnek vermek gerekirse; bugün “Norse” tabir ettiğimiz kavimleri, ya da Cermenik barbarlar dediğimiz ulusları “Cermen” tanımı ve tasnifi altında inceleyebiliriz, oysa Cermen adı bir siyasi addır. Sözgelimi Saxonlar (balta fırlatıcısı), Vandallar, Tötonlar vs. çağında “Cermen” kelimesi yoktu diye, bugün bütün o alt grupların sosyolojik ve siyasi ismi olmuş “Cermen” ya da “Cermenik” terimiyle onları incelememizde bir kusur yoktur.

    Türkler’in orman kökenli mi (Kuzey Sibirya taygaları) yoksa dağ kökenli mi (Altay-Oyrot bölgesi dağları) olduğu konusunda bir fikir birliği yok. Bence, (işte burada, yukarıda bahsettiğim tarzla yazmaya başlıyorum. bundan sonra delil, ispat, atıf vs. hak getire, sadece hikaye.) Türkler neolitik çağ ve sonrasında taygalarda ve dağlarda mayalanmış iki kültürün (ki bu iki kültür bir şekilde genetik akraba idi, farklılıkları farklı coğrafyalarda evrimleşmelerinden geliyordu) bozkıra inip kaynaşması neticesinde atasal özlerini oluşturdular. Ki, geleneksel Türk inanışlarında hem orman uluslarına has öğeler, hem dağ uluslarına dair öğelere rastlanır; elbette ki Türk olmayan uluslarla etkileşim yoluyla aldığımız öğeler vardır (Tamu, Erlik Han gibi dualizm prensibine dayalı öğeler, ya da Altay kültüründe tufan motifinin izine rastlanması gibi) ancak bütün “ikilemde bırakan” durumları “dış kaynaklı olmak” ile açıklayamayız.

    Bu kültür köklerini, dolayısıyla ana hatlarını orman ve dağ motiflerinden alıyordu, ancak bozkır etkisi kültürün hakiki “aura”sını yarattı, ve en özgün ve ayırd edici tarafını oluşturdu. Ki, ilk asimile ettiğimiz (tamamen asimile etmekten bahsetmiyorum, kendimize benzetmekten, bir kültür dairesi yaratıp soyca ve budunca farklı olan bir unsuru o kültür dairesi içinde bir kültür kardeşi ya da paydaşı yapmaktan bahsediyorum) ulus da Moğollar oldu.

    Önce bir “paganlık tasnifi” yapalım; ardından şamanizmi ve Gök Tanrı’yı anlamaya çalışalım, ki bu “Türkler”i anlamanın yarısıdır; zira Anadolu Türkleri soyca farklılaşmışlarsa da, hala Şamanizm’in ve Gök Tanrı kültünün izlerini taşırlar. Ki, pagan dinler aslında din değildir, daha önce değindiğim gibi, bir yaşam tarzının gelenekselleşmesi üzerine bina edilmiş normlar ve mitler bütünüdürler; bu dinler kurumsal ve kuramsal dinler tarafından şeklen ve fiziken ortadan kaldırılsalar bile, bir halkın kültür kodları üzerine bina edildikleri için, kurumsal ve kuramsal dinleri kısmen de olsa etkilemek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. (Hristiyanlıktaki azizler [Greko-Romen patron god/goddess olgusuna ne kadar benziyor değil mi? Ya da Kelt, ya da Cermen paganizmine. Atina’nın koruyucusu Athena, Argos’un koruyucusu Hera ise; İskoçya’nın koruyucusu St. Andrew, İrlanda’nın koruyucusu St. Patrick, İngiltere’nin koruyucusu St. George, Fransa’nın koruyucusu St. Dennis’tir.] , İslamdaki tasavvuf, musevilikteki Mısır etkisi gibi. Ayrıntılı bilgi için kayiprihtim.org adresinde yayımlanan Yaşayan Mitoloji I: Sami Dinler yazıma bakınız.)

    Buna göre, kabaca iki tarz pagan anlayıştan bahsedebiliriz, eski dünya için. (Hatta daha da daraltıyorum, Avrasya için) Kuzey paganlığında tanrılar/tanrıçalar daha mistik ve gezgin/bağımsız iken, güney paganlığında tanrılar/tanrıçalar bir pantheon oluşturmaya meyillidir. Misalen, Norse mitolojisindeki Aesir gibi gruplaşmalar ve organizasyonlar görece geç dönemde ortaya çıkmıştır; bundan önce İskandinav paganlığı, Baltık paganlığı gibi gezgin ve birbiriyle zayıf bağlar taşıyan tanrılar ve ruhlar yumağı görünümündeydi. Hint-Avrupa ailesinden İran dinleri ve Gint dinleri ise çok eski zamandan beri organize ve gruplaşmış bir pantheon’a sahipti, oluşan ilk pantheon, her ne kadar durgun bir mahiyet arzetmese de, Sümer pantheonudur. Bunu destekleyen bir örnek vermemiz gerekirse, kuzeyden (hiperboreas, daha sonra bir nevi “uzak, kutlu, mutlu ülke” olgusuna dönüştü) gelen Hellenler’in avcı/gezici tanrısı Artemis, Akdeniz etkisiyle Kybele‘yle birleşti, ve çeşitli evrimler, eklemeler, elemeler neticesinde oluşan Grek pantheonunda yerini aldı. Kuzeyli artemis daha çok Litvanya bölgesine hakim olmuş pagan tanrıçalarına benziyordu, Akdenizli Artemis ise Sümer tanrıçalarını andırır oldu. Güney paganlığına bu karakteristiği (pantheon oluşturma) veren şey, güneyde yerleşik hayatın daha eski olduğu gerçeğidir.

    Türkler’in ilk dini inanışları, ormanlarda ve dağlarda mayalanmakla, kuzey paganlığına benziyordu. Bu benzerlik bir akrabalık neticesi ile olabileceği gibi, aynı coğrafi koşulların aynı itmelere sebebiyet vermesinden de ileri geliyor olabilir. Kanımca kızılderili inanışları ile Türk inanışları arasındaki benzerlik bir akrabalıktan, (ancak çok uzak bir akrabalık, Kızılderililer Türk değiller.) Druidizm ile Şamanizm arasındaki benzerlik “benzer şartlarda benzer olgular evrimleşir” prensibinden kaynaklanıyor.

    Burada biraz konuyu dağıtalım (gerçi bayağı savruk ve dağınık oldu yazı, iyice dağıtalım demek istedim.) Wilhelm Schmidt, yaygın kanının aksine, (yaygın kanı: dinlerin evriminin kabaca animizm=> politeizm(çok tanrıcılık) => monoteizm(tek tanrıcılık) şeklinde olduğunu söyleyen kanı), dinlerin tek tanrıcılık(monoteistik tek tanrıdan biraz farklı bir tek tanrıcılık, kızılderili büyük ruhu ya da Türk Gök Tanrısı gibi biraz deus otiosus görünümü arzeden bir tek tanrıcılık)=> animizm => politeizm=> monoteizm modeline göre evrildiğini söyler. Ben de buna katılıyorum; ilkel tek tanrıcılık (urmonotheismus), toplulukların korkuları ve anlam veremeyişlerinden doğan bir “öte/ilahi güç” fikri üzerine kurulmuştu. Ardından topluluklar anlam veremedikleri ve korktukları her “şey”in şubelerden, sınıflardan oluştuğunu gördüler; her birine ayrı bir kişilikte tanrısallık atfettiler. Bu şubelerin birbiriyle olan sıkı ilişkilerini gördüklerinde de, tek tanrıcılığa dönüş yaptılar. Ki, bütün pagan dinlerinde Schmidt’in işaret ettiği gibi bir tek tanrıcılık motifi görebiliriz.

    Schmidt’in modelini kabul edersek, Türkler’in gök tanrısının kökenlerini bu ilksel tek tanrıcı basamağa götürebiliriz. Ancak Gök Tanrı’nın bugün anladığımız Gök Tanrı haline gelişi, bozkır çağındadır. Topluluklar tanrılarını kendi yaşamları ve şartlarından yola çıkarak tasarlarlar. Söz gelimi, koylar, vadiler ve dağlarla bölünmüş, coğrafi sebeplerle tecrit edilmiş site devletleriyle örülmüş Yunan coğrafyası mecburen çok tanrıcılık doğurmuştur. Uçsuz bucaksız bozkıra inen Türklerse, o bozkırda kuşatan ve her şeye nüfuz eden bir tanrı fikrini edindiler; Gök Tanrı. Ki, “Teng Tengri” ilahisi ve çeşitli güneş-tan yeri motiflerinden yaptığım yorumla, Türkler için “güneş” ilk ilahi unsurdur, ancak tanrı değildir diyorum. (Tien, ten, teng, tan kelimesi “tan yeri” terkibinde hala yaşar. Kelimenin Çince kökenli olduğunu söylüyorlar, şimdi uzun uzun dillerin evrimi hakkındaki fikrimi yazmayayım, kısaca Çince ile Türkçe’nin Asyalı olmakla aynı kökten farklı yollara evrilen iki ayrı -ayrı kelimesine dikkat- dil olduğuna inanıyorum; bu iki dil ayrı olsa da çok temel bir takım kelimelerin iki dilde aynı olması normaldir.) Gök, “tan”a sahip olmakla, yaratıcı gücü kullanandır, iletendir. Bu güç (belki kut anlayışının kökeni) gök tarafından dağıtılır. Daha iyi anlaşılmak için diyebiliriz ki Gök Tanrı Hristiyanlıktaki baba tanrı; şafak, tan, güneş ile işaret ettiğimiz güç ise, kutsal ruhtur. Bu kişiliğe bürünmeyen, dolayısıyla tanrı olmayan, tanrıdan özge ve öte “kutsal ruh” motifi en moderninden en eskisine kadar neredeyse bütün dinlerde görülür.

    Bugün, daha önce de yazmıştım, binlerce yıl sonra bile güzellikle alakalı bütün kelimelerimiz gökle ilişkilidir. Gökçek, gökçe, gökçen, gibi.

    Hikmet Tanyu diyordu sanırım, tek tanrıcılık merkezi otoritenin tercihidir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, çok tanrıcılığın yanında gök tanrı kültü bir süre birlikte yaşadılar. Önce Hunlar, ardından Göktürkler tarafından (ikincisi daha güçlü ve etkin) kurulan merkezi otorite, Gök Tanrı kültünün artık şamanizm haline dönüşmüş çok tanrıcılık üzerine hakim olmasını sağladı. Çok tanrıcı şamanizmin Ülgen’i, Gök Tanrı’da eridi.  Ancak yıkılan merkezi otorite, şamanizm’in elini tekrar güçlendirdi, Gök Tanrı bir iz ve gelenek olarak yaşamakla birlikte, animizm ve totemizme yakın özellikler gösteren ruhçu ve transçı şamanizm, bugün hala Altay dağlarında yaşayacak şekilde nihai şeklini aldı. Ve Ülgen, bu defa tekrar doğdu, bizim bildiğimiz Ülgen olarak.

    Tek tanrıclığın merkezi otorite ile ilişkili olduğuna dair bir delili de şöyle sunabiliriz; Anadolu’nun beylikler devrinde hakim olan batınilik-bektaşilik-gayr-i sünnilik vs. gibi akımlar, güçlü bir merkezi otorite kuran Osmanlı tarafından baskılanmıştır. Hatta diyebilirim ki, Türk tarihi içinde birbirine en çok benzeyen iki devlet Göktürk (Türk) devleti ile Osmanlı devletidir. Taşağıl‘ın, Çin alfabesinde Göktürkleri imleyen işaret ile, Osmanlıları imleyen işaretin aynı olduğu tesbiti, burada anmam gereken, önemli bir tespit.

    Yani, Türk dininin anahatları şöyle:

    Gök Tengri kültü. Tengri, halihazırda “gök” demek. Gök ile Tengri bir; buradaki Tengri, gökten bağımsız bir “karakter” değil, antropomorfik bir suret değil. (Tengri sözcüğü, daha sonra bir “cins isim” olarak kullanılacaktır. Sözgelimi Karaçaylar, “yer teyrisi, su teyrisi” şeklinde kullanırlar. Bu bakımdan Tengri-Tanrı, Allah sözcüğünün birebir eşdeğeridir.) Bu kült, Türk dini anlayışının merkezi kültü; hem ilkel tektanrıcılık çağında, hem sonrasında.

    Animizm: Bütün “şey”lerin bir “tin” (tin hem ruh, hem nefes demek) sahibi olduğu inancı. Bu tin, bir “ruh havuzu” yaratır, bu ruh havuzunun en önemli “integral alanları”, yer-sub ve atalar ruhlarıdır. Ayrıca hayvanlar büyük önem taşır.

    Antropomorfik (insan suretli) dönem: Umay, Ayzıt, Ülgen gibi karakterlerin ortaya çıktığı, insan suretli “ruh havuzu temsilcileri”nin tanrısal karakterler olarak göründüğü dönem.

    İkinci Gök Tengri kültü: Merkezi otoritenin güçlenmesiyle, yerel mabudların tecrit ediciliğinden kurtulan, birleştirici, “etnik ötesi, ulusal tanrı” makamında bir “Gök Tanrı” figürü. Bilge Kağan, bu yüzden Umay’ı bir teşbih için kullanır, ancak Tengri’yi gerçek bir mabud olarak görür.

    ***

    Ek: Sözcük Tabusu

    Şamanizme dair araştırmalar yaparken en çok ilgimi çeken şey, sözcük tabusu.

    Sözcük tabusu, belli bir sözcüğün anılmaması durumu. Genellikle kutsallıkla ilişkilidir.

    Eski Türkçe’de kurda, “börü” denirdi. Ancak eski “şaman” geleneklerde, animist anlayış mevcut olduğu için her nesnenin bir ruhu, bir ıssı vs. vardır. Ad anıldığında, o ruhu ya da gücünü çağırmış olursunuz (invoke). O yüzden Türkler, bu kutsal ve korkulan hayvanın adını anmaktan imtina etmişler, onun yerine “kurt” demeyi tercih etmişlerdir ki kurt, elma kurdu gibi, zararsız, solucan nevi bir hayvandır, bu hayvanın ruhunun zararsız olduğu düşünülmüştür. (Hatta kurt da fazla yaygınlaşınca, adı anılmamaya başlamış, “canavar” (Farsça “canaver” yani “canlı”) kullanılmıştır.)

    Yine, Anadolu’nun çoğu yerinde “cin” yerine “üç harfli”, “iyi saatte olsunlar” gibi, doğrudan adını anmaktan kaçınıcı tabirler kullanılır, sebebi budur. “Dağda gezen“, İç Anadolu’da “domuz” sözcüğü yerine kullanıldığına sık sık şahit olduğum söz öbeği. “domuz tabusu”nun göstergelerindedir. (O halde, “domuz”, sebebi, arkasında yatan süreç farklı ve tuhaf olmakla birlikte, çağımızda Türk kültürünün kutsallarından biridir tespiti yapıp keh keh gülebiliriz. Ben gülüyorum en azından.)

    Bu sözcük tabusu örneklerini çoğaltmak mümkün, örneğin ism-i azam.

    Direkt olarak İsrailiyattır. İbrani gelenekte, seslilerin nasıl okunacağına dair imler olmaksızın yazılan “yhwh” adı, yahve ya da yehova olarak söylenir ama gerçekte ne olduğu bilinmez. Zaten tanrının adının anılması çoğu zaman yasaktır, tabudur. İbraniler bunun yerine “haşem” derler, “isim”.

    (İbrani geleneğinde aynı zamanda, etkilerini Hurufilikte de gördüğümüz, “sesin yaratma kudreti” motifi baskındır. Bu yüzden özellikle saklanır yhwh’nin doğru okunuşu, bir nevi sadece yüksek din görevlilerine açılan ve atadan döle sadece sözlü olarak aktarılan, yazmak zaruri olunca yhwh ile ikame edilen isimdir. Zira tanrının adı, yaratıcı kudretin mübariz olduğu ilk dışavurum olduğu için, ismin gerçek telaffuzunun bilinmesi, sözün “ilahi” kudretinin hak etmeyen insanlarca kullanılmasına sebep olacaktır, inanca göre.

    İsm-i azam inanışı, İslam’daki İbrani izlerinden bir diğeridir.)

    Son olarak, Abdulkadir İnan, bazı bölgelerde Altaylı kadınların kayınbabalarının vs. isimlerini anmasının yasak olduğunu belirtiyor. Gerçekte ne kadar uygulanmıştır bilmiyorum ama, Jabaghi Baj’a göre bir Çerkes ailesinde gelin kaynana, kayınbaba ve kayınbiraderlerinin adını söyleyemez imiş, bu da sözcük tabusuna bir örnektir. Gelinler kayınbabaya “pşı” yani prens, kaynanaya “guaşe” yani prenses-kraliçe, kayınbiraderine ise “pşıkoy” yani “prenszade” demeliymiş.

    ***

    Ek: Demirci

    Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm isimli eserinde, şunu söylüyor:

    “Yakutlara göre şaman ile demirci bir yuvadandır. Başka Türk boylarının folklorunda da demirci önemli yer tutmaktadır. Kazaklar lohusayı albastıdan korumak için çekiç ve bir demir parçası alıp ‘demirci geldi, demirci geldi’ diye bağırırlar. Demircinin aletleri de, tıpkı şamanın davulu gibi, kutlu sayılır; her bir aletin koruyucu ruhu bulunduğuna inanılır. Demirin ilk keşfedildiği devirde demirci-usta sihirbaz olsa gerek. Mahmud Kaşgari’ye göre Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka Türk boyları demiri takdis ederler ve demirle ant içerlerdi…”

    Ki, demircinin hükümdar olma motifi, Orta Asya kaynaklı bir motiftir. Müellifini hatırlayamadığım dünya tarihi ansiklopedisinde, bu durumu, göçebe Asyalıların meritokrasiye dayalı yaşam tarzını benimsemelerine dayandırıyorlardı.

    Ben de, bir taraftan “eski Türk dini İslam’a çok benzer” temalı goygoy, diğer yandan eski Türk dinine dair en ufak lafı tehdit olarak algılayan kafa (Sözgelimi Mehmet Şandır’ın, 2008 yılında MHP için “partimizde asla şamanistlere yer yok” lafı vakidir. Sanki şamanist olmak ahlaksız vs. olmakmış gibi. Büyük bir terbiyesizlik; Ermeni düşmanı değilim ama, Ermeni aday gösterebilen bir parti, milliyetçi olup, şu lafı ettirir mi temsilcisine?) derken, bunalmış, bir öykü kaleme almaya girişmiştim, “Ak Don: Bir Modern Zamanının Öyküsü“, 3 bölümünü yayımladım, hala sürüyor. O öyküde, bir “Demircioğlu”nun ağzından, bütün bu meseleye, bir “türkü” ile değinmiştim, kendimce. Yazıyı onunla bitirmek istiyorum, umarım faydalı olur:

    Dağlarıma kastı nedir devranın
    Yaylaya çıkılıp gezilmez oldu
    Yekinin erenler, erler davranın
    Yağı nerden basar sezilmez oldu

    Kol kalkmaz eyledi yaşlıyı yaşı
    Akıncılar atsız gözcüler şaşı
    Koma ha diyende gavurun başı
    Altmış batman gürzle ezilmez oldu

    Yad ele yar ettim Hind’i Yemen’i
    Kabusa değiştim kutlu kömeni
    İt Barak soyunun dokuz tümeni
    Bir kurt narasıyla bozulmaz oldu

    Ak dona bir kara leke bulaştı
    Kutlu yolun izi Yek’e bulaştı
    Tavlama bir soysuz teke bulaştı
    Göğümde atmacam süzülmez oldu

    Yoldaşlık dağıldı yitti nökerlik
    Acuna yeğ oldu bunlu mezerlik
    Tanrılar çağında ettiğim erlik
    Küfürden sayıldı yazılmaz oldu

    Okunan yadırgı irfanı şimdi
    Kurdoğlu çakalın sütünü emdi
    Bilinmez kurt soylu kağanlar kimdi
    Sözü bengütaşa kazılmaz oldu

    Börüye “sus!” dendi, itlere “ürü!”
    Aradı Yalquzaq kendine sürü
    Deve yavrusuna ağlayan börü
    Eniği öldü de üzülmez oldu

    Demircioğlu’yum karardı göğüm
    Yaşadığım boşa, boştur öldüğüm
    Kam Ata’nın düşte attığı düğüm
    Aklımda, gönlümde çözülmez oldu…

    Ezen bolsun karındaş kalık.

    M. Bahadırhan Dinçaslan

    <b>Değerleme:</b>

yukarı çık