Dil Üzerine – II Daha béğeni yapılmamış.

Esen olsun.

Türkiye’deki dil tartışmalarına, siyasi ve bilimsel eylem ve söylemlere değinmeden evvel, birinci yazıda yüzeysel bir şekilde yaptığım taramanın biraz daha “spesifik” halini yapma ihtiyacı duyuyorum. Esasen, bu yazıda “söylem”, “spesifik” ve “esasen” sözcükleri bir arada, “dil”e nasıl baktığımı okuyucu bu şekilde kavrayabilir. İlk yazıda bu bakışın sebeplerine bilimsel temellere fazla girmeden değinmiştim, şimdi o konuya değineceğim. İlk yazıdaki Ziya Gökalp alıntısını tekrar etmekte fayda görüyorum:

“Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Dil üzerine araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar şüphesiz ki çeşitlidir. “Göstergebilim”in başlı başına bir disiplin olarak gelişmesi bu yaklaşımları oldukça sağlam ve yeni ufuklar açma potansiyelini haiz bir zemine çekmişse de, “göstergebilimciler”in yapısalcı anlayışı dil üzerine yürütülecek savları bir çıkmaza sokmuştur.

Yapısalcı anlayışın temsilcilerinden Saussure, yaklaşımını bir satranç benzetmesiyle açıklar: Buna göre,  satranç oynarken kuralların evrimini, taşların tarihsel gelişimini bilmek zorunda değilizdir, kuralları ve taşların hareketlerini bilmemiz, satranç oynamamız için yeterlidir. [1] Bu sebepten, yapısalcılar dilbilimsel göstergeleri “gelişigüzel göstergeler” olarak kabul etmeye meyillidirler.

Bu yazıda, esasen bu anlayışa karşı çıkacağım. Görüşlerimin temellerini işaretleyeceğim ve üçüncü yazıda Türkiye’de “dil”e nasıl bir tavır almalıyız, kendimce değineceğim.

Yapısalcı anlayışın kanımca fark edemediği nokta, dilin sadece üst bilince ait bir mesele olmadığıdır. Dil, insana dair pek çok şey gibi, hem bireysel bilinçaltı, hem kolektif bilinç ve bilinçaltı ile ilişki içerisindedir ki, bilincin oluşumu bir emergence[2] vakasıdır, dolayısıyla dil de emergent bir “şey”dir.

Wittgenstein, her ne kadar külliyatı “bütün yönleriyle dil felsefesi alanının sorularına cevap vermiş” kabul edilemezse de, “dil organizmamızın parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir” diyor.[3] Dolayısıyla dil hem “beynin çalışma prensipleri” ile “çalışır”, hem de tek bir bireye ait olmadığı, “kamusal” bir düzlem oluşturduğu için, “toplumsal bilinç” içerisinde mayalanır.

Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” kitabı, tek bir cümlede özetlenebilir: “Toplum insanlardan oluşur ve toplumlar insanlara benzer. Ancak toplumlar tek bir insan değildir, öyleyse, toplumsal meseleler salt psikolojinin bakışıyla incelenemez.”[4] Dil de böyledir, dil üzerine eğilecek insan teker teker “birey”lerin beyninin çalışma prensipleriyle uyumlu (ki Noam Chomsky’nin “evrensel gramer” tezleri[5] bunu doğrular niteliktedir.) hem de hiçbir zaman bireysel olmayan, bireyler üzerinde etkisi olan bir araçtır.

Buradan, kültürü iletişimsel bir yaklaşımla tanımlamaya geçebiliriz.

“Ekin” şeklinde Türkçe’ye çevrilen kültür, yalnızca bir sosyal bilim inceleme alanı değil, aklımıza gelen “psişik/zihinsel” kaynaklı her şeye analık eden bereketli tanrıçadır.

Nasıl organizmalar edinimlerini kalıtım yoluyla gelecek bireylere aktarıyorsa, insanoğlu da bir topluluk olarak çok hücreli organizmalara benzer yapılar oluşturur; bu bir araya gelişin yarattığı kolektif bilinç, atanın döle aktardığı genler gibi ve daha önemsiz olmayan bir etki değeriyle, gelecek nesillere aktarılır.

Evrenin bilinen ilk iletişim yolu ve modeli, kanımca, enerji transferiydi; ki hareketi ve canlılığı mümkün kılan termodinamiğin birkaç basit enerji transferi yasasıdır. Aradan geçen milyonlarca yılda RNAlar, hormonlar, ardından nörotransmitterler ve elektrik impulsları gibi “gen”i, yani “kodlanmış bilgi”yi aktarma yöntemleri gelişti; insanı bu inanılmaz gelişim ve değişim mekanizmasının dünyamızdaki en özel üyesi yapansa, “konuşma” ve “yazma” gibi iki “görülmemiş” aracı keşfetmesidir. Artık bilginin transferi genler yoluyla değil, konuşma yoluyla da yapılabiliyordu; ardından gelişen yazı bilginin kodlanması ve paylaşımını inanılmaz derecede kolaylaştırıp artırdı. Bu icatlarımız bilgi transferi ve birikiminin “artarak artan” bir fonksiyon grafiği çizmesini sağladı; tekerleğin icadından ilk uçağa kadar geçen sürenin bin yılları bulması; ilk uçaktan ilk uzay mekiğine kadar geçen sürenin ise on yıllar gibi kısa birimlerle ölçülen bir zaman diliminde gerçekleşmesi bundandır.

Basitçe diyebiliriz ki, konuşma ve yazmanın icadı, “ata”nın bilgisini doğrudan “döl”ü olmayan bireylere aktarabilmesini mümkün kılmıştır. Özellikle bazı memeli türlerinde ilkel iletişim biçimleri gözlemlenmekteyse de, insan konuşma ve yazma gibi etkin iki aracı geliştirdiği için biriciktir.

Ki, bu yenilik aynı zamanda bugün anladığımız “bilinç” ve dolayısıyla “kültür” kavramının doğmasına vesile oldu; konuşma ve yazma olmasaydı yine bir “bilinç”ten söz edebilirdik ancak, yarattığımız psişik boyut ve onun kazanımları (şiirden matematiğe, futbol fanatikliğinden hippi akımlarına kadar aklınıza gelen her türlü kavram, olgu ve oluş psişik boyuta erişebilmemizin eseridir) asla var olmaz; biz de bir “kültür”den söz edemezdik.

Şimdi çeşitli öncüllerden hareketle, kültür ve iletişim arasındaki ilişkinin genel ve yüzeysel bir çerçevesini çıkarmaya çalışalım.

I. Kültür, iletişimden doğar.

Kültür, toplumsal anlamıyla; bir toplumun «biriktirip» ardından gelecek nesle aktarabildiği, ya da aktarma şansının olduğu bütün «maddi ve manevi» varlığının adıdır.

 

Bu yönüyle, birikimin kültür olarak adlandırılması için ön şart, onun «aktarılabilir» olmasıdır. Aktarımı ise, usulü, yönü ve aracı değişmekle birlikte, ancak «iletişim» sağlar. Emile Durkheim’ın ve Gustave Le Bon’un sosyoloji bilimine bakışlarını incelediğimizde, bir araya gelmiş «bireyler» topluluğunun «toplum» haline gelmesi, yani bir «kolektif bilinç» kazanması için, «kültür» sahibi olmanın birincil koşul olduğunu görürüz. Bu, «Kurum Kültürü» gibi dar kapsamlı örneklerde görülebileceği gibi, «Millet Olma» kavramı ve evriminin de temelinde gözlemlenir. Kolektif bilinç de, birbiriyle etkileşen/iletişen bireylerin iletişiminin; dahil olan bireylerden sıyrılıp özge bir hal alarak «idealar» dünyasında ayrı ve özgün bir varoluş kazanmasıyla ortaya çıkar.

II. Kültür, iletişimi etkiler.

Kültürün ancak «iletişim» yoluyla doğduğuna dair tezlerimizi sunduk. Kültür ve İletişim konusunun içeriğini örnekler üzerinden analiz etmeye girişmeden önce, buna eklememiz gereken bir öncül daha var:

Kültür, iletişimi etkiler.

İletişimin daha önce bahsettiğimiz gibi «kavramlar, nosyonlar, imgeler, normlar ve fenomenler» doğurmasıyla ortaya çıkan kültür, statik değildir, devam eden iletişimle büyür ve güçlenir. Ancak güçlendikçe, değişkenliği ve etkilenebilirliği azalır, etki gücü artar.

Bunu, bir örnekle şöyle açıklayabiliriz:

Bir tek hücreli, uygun koşullar sağlanır ve hayatta kalmak kuralı bunu emrederse; önce koloniler oluşturup ardından kolonideki hücre grupları arasında iş bölümü yaparak, özelleşme ve başkalaşma yoluyla yavaşça «çok hücreli»ye doğru evrilebilir. Bu evrim basamağındaki çok hücreli, neredeyse sınırsız olasılığın doğurduğu sınırsız yolu izleyebilir. Ancak bu evrimin son safhalarındaki bir basamakta yer alan «insan», fazla özelleşmiş ve farklılaşmış olduğu için istediği doğrultuda evrimine devam edemez, daha sınırlı bir seçenekler havuzuna mahkûmdur. Kültür de, geliştikçe ve giriftleştikçe etki gücünü artırmaya başlar, iletişimi etkiler, sınırlar.

Önemli bir nokta olarak, kültürün iletişimi mümkün kılan «kodlama ve kod çözme» (encoding – decoding) olgusunda belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz. Zira, iletişim -ileri boyutuyla- bir fikir, duygu ya da bilginin kodlanarak transfer edilmesi, kodun çözümlerek yorumlanmasıyla transferin sonuçlanması işlemidir.

«Kodlama»nın dinamiklerini ve içeriğini belirleyen ise öncelikli olarak dil, ardından kültürel öğeler olan gelenekler, toplumsal normlar ve sair etkenlerdir. Dil, aslında başlı başına bir kodlama sistemidir. Her kelime, bir kavramı, fikri, duyguyu, bilgiyi, gerçekliği ya da varlığı «kodlar» ve kapsar. Dilin özelliklerine göre, bu kodlama gelişigüzel değildir, belli kurallar ve sınırlar içinde yapılır; bu kurallar ve sınırlar sayesinde dili konuşanlar birbirini anlarlar.

Dilden doğduğu halde dili biçimlendiren kültür olduğu için, iletinin kodlanması doğrudan kültürün hükmü altındadır. Bu, aynı kültüre ait bireylerin iletişiminin kalitesini artırıcı rol oynayabileceği gibi, farklı kültürlerdeki bireylerin iletişimsizlik ya da iletişim kazaları yaşamasına sebep olabilir.Farklı kültürlerdeki «beden dili» gibi iletişim yöntemlerini incelediğimizde, daha önce bahsettiğimiz görüşlerimizi doğrular nitelikte veriler elde ederiz.

Buna göre, anlatmak istediğimiz ne kadar ilkelse, onu anlatan «kod» o kadar genel ve bütün kültürler tarafından paylaşılıyor haldedir. Yukarıdaki evrimsel biyoloji örneği, bu sav için de, açıklayıcı olacaktır.

Misalen «gülümseyen» insan yüzü bütün kültürlerde neredeyse aynı anlama gelir. Zira gülümsemek insanın evriminin çok eski safhalarından beri bizimle koşut devam eden bir yetimizdir.

Ancak anlatmak istediğimiz karmaşık bir «şey» olduğu zaman, kodlamalarda kültürler arası farklılıklar daha belirginleşir.

Misalen, 3 sayısı bir çok kültürde işaret, orta ve yüzük parmaklarını kaldırarak ifade edilirken, Alman toplumunda baş, işaret ve orta parmaklar kaldırılarak ifade edilir. (Quentin Tarantino,“Inglorious Basterds” filminde geçen bir sahne.)

Bir kaç uç örnek vermek gerekirse, Kongo’da konuşulan yerel bir dil olan «Tshiluba» dilinde «ilunga» şeklinde bir sözcük vardır. Bu sözcük tam olarak:

«Bir hatayı ilk defasında affeden, ikinci defasında tolere edebilecek ama üçüncü tekrarında asla affetmeyecek kişi» anlamına gelir.

Bu kadar geniş bir kavram, Kongo dilinde bir kelime ile kodlanmışken, Türkçe’ye bir çok kelimeyi ard arda dizmek suretiyle çevrilip kodlanabiliyor.

Yine, Türkçe «-mış» eki, yani «rivayet geçmiş zamanı», Türkçe dışındaki dillerde bir fiil kipi olarak bulunmaz. Bizim cümlenin eylemine sadece bir ek ekleyerek verdiğimiz manayı, söz gelimi İngilizce’ye yapılacak bir çeviride, en az birkaç kelime kullanarak vermemiz gerekir. Kültürlerin tarihsel süreçte yaşadığı evrim, bu farklılaşmalara sebebiyet vermiş, kültürün etki gücü, iletişimin kodlama dinamikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur.

Benzer şekilde, decoding, yani kod yorumlama da kültürle yakından ve derinden ilişkilidir. Homolog ve biçimsel olarak «aynı» görünen iki kod farklı kültürlerde farklı yorumlanabilir. Misalen, «baş parmağı yukarı kaldırmak» bir çok kültürde «her şey yolunda» gibi bir ifadeyi kodlar. Ancak aynı hareket bazı kültürlerde ağır bir hakarettir. Türkiye’de ise, bir siyasi partinin sembolü olarak da yorumlanabilir. Görülüyor ki, kodun açımlanması ve yorumu da kültürle ve kültürel öğelerle etkileşimli ve iç içe yapılır / yapılmalıdır.

Bütün bu akıl yürütmelerin sonunda, girişte öncül olarak verdiğimiz başlıkları artık birer «netice» ve «kanıtlanmış önerme» olarak verebilir ve diyebiliriz ki;

I. Kültür, iletişim sayesinde doğar, yayılır ve varlığını devam ettirir.

II. Kültür iletişimin içeriğinden tekniğine, usulüne, özüne ve aracına kadar bütün öğeleri üzerinde tahakküm sahibidir.

III. Kültür ve İletişim ilişkisi mutuali ve zorunlu bir ilişkidir, kültür ve iletişim birbirinden ayrı düşünülemez.

Buradan “dil”e dönecek olursak, görülüyor ki dil, “iletişim”i sağlayan araç olmakla “kültür”ü yaratır. Kültür tarafından da etkilenir. Bir tek hücreliyi oluşturan / şekillendirilen genler, onun var olmasının temel sebepleridir, ancak aynı genlerin bu tek hücreliyi “yaratması” ile, tek hücreli radyoaktivitesi yüksek bir yaşam alanına gidebilir ve genleri mutasyona uğrayabilir. Dil ile “bağlam” arasında böyle bir ilişki vardır.

Öyleyse, dilin kültürden ve bizzat kendisinden nasıl etkilendiğine dair örnekler verebiliriz. California Üniversitesi’nde Doç. Lera Boroditsky’nin çalışmaları, bizlere “sözcük cinsiyeti” içeren dillerde, aynı nesneye farklı sözcük cinsiyeti veren dillere göre, konuşanlardan o nesneyi başka sözcüklerle ilişkilendirmeleri istendiği zaman farklı ilişkilendirmeler yaptığını gösteriyor. Sözgelimi “köprü” sözcüğünü eril olarak kabul eden bir dilde, konuşanlar bu sözcüğü “güçlü”, “büyük” gibi sözcüklerle ilişkilendirirken, “dişil” olarak kabul eden dilin konuşanları aynı nesneyi “zarif”, “güzel” gibi sözcüklerle ilişkilendiriyor.[6] (bu “eril” ve “dişil” sözcük cinsiyetlerinin evrimi bambaşka ve oldukça ilginç bir araştırma alanının konusudur. ) Bu durum, bir dili konuşanların, kuracağı cümlede, farkında olmasa dahi bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı tesiri ile yapacağı “dizgi”yi “biricik ve özgün” yapmakta Spinoza’nın “fırlatılan taş”ı gibi özgür olduğunu düşünse de pek de özgür olmayacağını gösteriyor. Oruç Aruoba çevirisiyle Ludwig Wittgenstein “Simgelemlerimizde gerçi gelişigüzel bir şey vardır, ama bu, gelişigüzel değildir. Bir şeyi gelişigüzel belirlemişsek o zaman başka bir şey olduğu gibi olmak zorundadır. ” derken, belki de bunu kastediyordur.

Gelecek yazıda bu konuya değineceğim için, işin felsefesinin dışında, “uygulama”sına dair de bir örnek vereyim. Türkçe’de “sancı”, “ağrı” gibi sözcükler “fiziksel acı” için kullanılırken, Farsça “derd”, soyut bir acı için kullanılır. (Ziya Gökalp’in, Türkçülüğün Esasları kitabında “halk dilinde eşanlamlı sözcük olmaz. Eşanlamlı sözcük alınırsa, sözcüklerin çeşitli anlam kaymaları yaşar.” Tespitinde bulunuyor. Tam alıntı için dipnota bakınız. [7]) Bunun sebebi, “sancı” ve “ağrı” sözcüklerinin Türkçe etimolojik köklerinde “fiziki” bir anlam bulunmasıdır. Sözgelimi, “sancı” sözcüğü, eski Türkçe’de “mızrakla dürtmek” anlamındaki “sançmak” sözcüğünden türemiştir. (ki bu sançmak fiilinin büyük oranda yansıma özelliği gösterdiği iddia edilebilir. Öyleyse, “böbreğimde bir sancı var” cümlesini kuran adam, habersizse de, bir mızrağın zırha çarptığında çıkardığı ses sebebiyle böyle bir cümle kuruyordur. “Nasıl bir sancı?” diye sorulduğunda da muhtemelen “bıçakla dürter gibi” cevabı verecektir.) Halk için, fiziki bir mahiyet arz eden sancı sözcüğü yerine (ki o dönemde sançmak fiili hala kullanılıyordu, Azerbaycan civarındaki Türkmen ağızlarında hala yaşar.) etimolojisine yabancı olduğu Farsça “derd” sözcüğünü alıp “manevi acı” için kullanmak daha kolaydı.

Jung’un psikolojik analizler yapmak için rastgele görünen sözcüklerden bir liste oluşturup, hastalarından bu sözcükleri başka sözcüklerle ilişkilendirmelerini isteyerek çıkarımlar yaptığı malumdur. [8] Öyleyse “dil” salt bir üst bilişsel sistem değildir, emergent bir olgudur, gerisinde girift bir evrim vardır ve bu evrimin seyri, dilin bugünkü kullanımını ve dilin kendisini etkiler. Bu konuda, Sapir–Whorf hipotezi olarak bilinen kuram oldukça ilgi çekicidir.

Dil felsefesinin alanlarına daha fazla girerek konuyu gelecek yazıda ele alacağım “dil devrimi” odağından daha fazla uzağa taşımayacağım. Ancak girişte değindiğim “satranç benzetmesi”ne bir cevap vererek, ne demek istediğimi okuyucunun çıkarmasını ümit edeceğim: Satranç oynamak için satrancın evrimini bilmenize gerek yoktur, satrancın yapısına hakim olmanız yeterlidir. Ancak flört ettiğiniz kadın, evrimsel koşullanma olarak “daha güçlü” ya da “daha zeki ve bilgili”yi tercih edecektir, siz de ona satrancın evrimini anlatırsanız, bu onun bilinçaltında sizin “zeki ve bilgili” olarak kodlanmanıza sebep olabilir, bu sayede kalbini kazanabilirsiniz. Dil, satranç gibi iki boyutlu değildir, satrancı da ihata edebilen, hem anlamsal, hem fonetik, hem dilbilimsel boyutu çok daha karmaşıktır.

Bu alanda, özellikle göstergebilim sahasında bir çok kaynak ile tanışmama vesile olan hocalarım Prof. Dr. Rengin Küçükerdoğan ile Yrd. Doc. Dr. Öykü Ezgi Yıldız’a teşekkür ederek, üçüncü bölümde Dil Devrimi’ne değinmek üzere yazıyı bitiriyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

 


[2] Ortaya çıkış, tezahür ediş, emergent: hadis, zuhur etmiş. Özetle, bir sistem, kendisini oluşturan elemanların nicel toplamından öteyse, başka bir deyişle, bir sistem parçalarına ayrıldığında sistem özelliklerini göstermiyorsa, o sistem emergenttir. Ayrıntılı anlamak için, G. H. Lewes’in çalışmaları incelenebilir. Ayhan Songar’ın “Sibernetik” isimli küçük kitapçığı da, “emergence” deyimini kullanmasa da, emergent olguları tarif eder.

[3] 14 Mayıs 1915 tarihli günlük yazısı

[4] Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, Sayfa 211, Bordo Siyah Yayınları 2004

[7] “Evvela, halk lisanında müteradif kelimeler yoktur.

Vakıa, bazen halkın, Arapçadan ve Acemceden aldığı kelimeler yanında, eski Türkçelerini de muhafaza ettiği görülüyor. Fakat böyle bir hal vukuunda da yine müteradif kelimeler vücuda gelemez. Çünkü, ya Arapçadan ve Acemceden alınan kelimenin, yahut eski Türkçe kelimenin manasında bir tegayür husule gelerek, ikisi arasındaki müteradiflik zail olur. Mesela siyah ve beyaz kelimeleri alındıktan sonra, kara ve ak kelimeleri Türkçede baki kalmış. Fakat, ne siyah kelimesini kara kelimesinin, ne de beyaz kelimesini ak kelimesinin müteradifi addedemeyiz. Çünkü halk siyahla beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın da yüzü kara çıkabilir.”

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları Mayıs 1968, Sayfa 103

[8] Ayrıntılı bilgi için, Frieda Fordham, Jung Psikolojisinin Ana Hatları

<b>Değerleme:</b>

Comments are closed.