• avatar

    Dil Üzerine -I Daha béğeni yapılmamış.

    tarafından 24 Temmuz 2013 gününde yazıldı, 867 kéz okundu.
    Bu yazıdaki görüş ve tümceleriñ sorumluluğu, yazarıñ kendisinde olup, burada yér almasıyla Türkçesi Varken Topluluğu'nuñ Türkçecilik açısından çoksesli bir yérlik olması amaçlanmıştır.

    Esen olsun.

    Değerli Oktay Doğangün Bey sayesinde bu mecrada yazmaya başladım. Yeni bir mecrada yazmaya başlamak her zaman heyecan vericidir ama, bu defa daha kıymetli: Türkçe’ye dair ciddi bir kaygı taşıyan ve samimi bir tavırla emek veren insanların bulunduğu bir platforma bir şekilde dahil olmak, mutluluk verici.

    İlk yazım olması sebebiyle, “dil meselesi”nin, ya da “Türkçecilik” meselesinin neresindeyim, ona değinerek, bu alandaki şahsi duruşumu özetleyeyim.

    Esasında dünya dilleri arasında çok nadide bir yerde gördüğüm Türkçenin güzel ve üstün yanlarına değinmek istesem de, savlarımı temellendirmeye çalışırken vereceğim örnekler, başvuracağım kanıtlar vs. çok fazla yer tutacağı için, “Türkçe’yi seviyorum” demek ve neden sorusunu yanıtsız bırakmakla yetineceğim.

    Öyleyse bu Türkçe sevgisi, Attila İlhan’ın da değindiği üzre, “yöntemsiz aydın olmaz” düsturu uyarınca, bir yöntem dahilinde, bilinçli bir tavır ve belki “ideoloji” bağlamında paradigma yaratmalıdır. Zira ben henüz aydın değilsem de, aydın olmaya çabalayan bir bilgelik arayıcısıyım.

    Bu girişten sonra “Türkçecilik – Tasfiyecilik – Dilde Yenilenme – Dil Devrimi” bağlamında görüşlerimi sıralamaya geçebilirim.

    Öncelikle, amatör bir etimoloji meraklısı olarak, söylemem gerekir ki saf bir dilin günümüz insanının bilişsel evrim basamağında kullanılması mümkün değildir. Zira sözcükleri, ilk tahlilde, sözcüğü yaratan toplumların “şartları” yaratır. Bir dilbilimci olan Tolkien, bu sebeple, yarattığı dile bir “hikaye”, dolayısıyla “gerçeklik” kazandırmak için Legendarium olarak bildiğimiz fantastik evrenini yaratmıştır: Sözcüklerin anlamı ve yapısı her dilde özgündür, ve yaratımları bir “ihtiyaç”ın itkilemesi ile olur. Bu, kimi “evrensel” olgu ve nesnelerin “çevirilebilir” sözcüklerle “kapsanması”nı getirir: Ölüm, bütün dillerde aynı anlama gelir, farklı sözcüklerle anlatılır. Ancak, yerelleştikçe ve özelleştikçe, sözlükte birbirinin karşılığı olarak gösterilen kelimeler, birbiri üzerine tam oturmaz: Bu nüansları yaratan, sözcüklerin “insan yaratımı gösterge”ler oluşu, dolayısıyla, kültürün ve onları yaratan toplumun ruh ikliminin ürünleri olmasıdır.

    Bu konuda, Ziya Gökalp’in çok güzel bir tarifi var: “Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

    Sözcüklerin nasıl “onları yaratan milletin ruh ikliminin özgün yavruları” olduğuna dair, sık kullandığım bir kaç örneği vereyim.

    Türkçe’de, “ay tutulması”ndan bahsederiz. “Ay kararması”, “ay yitişi” vs. değil de, “ay tutulması” deyimini tercih edişimizin köklerinde, eski Türk inanışları vardır: Animist Türkler, ay tutulmasının, kötü ruhların ayın ruhunu (ki bu ruh/ruhlar, “ay dede” tabirinde hala yaşar) tutması, yani tutsak etmesi sebebiyle ortaya çıktığını düşünüyorlardı. Öyleyse, “tutulmak” fiil çekimi, mot-a-mot bir çeviride kendisine karşılık bulabilir ancak, bu özel görevi, yalnızca “bağlam içinde” üstlenebilmiştir. (Ki, bu noktada E. T. Hall’un yüksek bağlamlı – düşük bağlamlı kültürler ayrımına dikkat çekmek gerekir. Yüksek bağlamlı kültürler için, sözcüklerin bu “çevrilemezlik” özelliği daha yüksektir. Türk kültürü de, kesinlikle yüksek bağlamlı bir kültürdür.)

    Yine sık kullandığım örneklerden bir diğerini verip, devam edeceğim. Proto-cermen ve İskandinav anlayışına göre cehennem “büyük bir delik”, “herkesin gittiği yer”, “her şeyi yutan karanlık” idi. Hell kelimesi de, eski İngilizcede ve Proto-cermencede, eski İskandinav ağızlarında, hell, höll, hölle, hel gibi telaffuz edilmiştir. Bir de “çukur, delik” ne demek İngilizcede, ona bakın: “hole.” “Alayı, hepsi” ne demek? “whole”. Cehennem? “hölle”, “höll”, “hell”.

    Aralarındaki telaffuz benzerliği bir rastlantı değil, aynı kökten türemiş olmalarındandır. Hatta tümü manasında “all”, toplanma yeri manasında “hall” da aynı köktendir. Ve bütün bu anlamca farklı kelimeleri linguistik açıdan birbirine bağlayan, hint avrupalıların cehennem anlayışıdır. Benzer bir şekilde, sesin “fonetik” mahiyeti “kalabalık”ı çağrıştırdığı için, belki ağız kalabalığı yaptığı için, Türkçe “topluluk” bildiren kelimelerde genelde “o” sesi mevcuttur: Ordu, toplum, toy gibi.

    Eğer sözcükler doğrudan o dilin ilksel sahiplerinin ruh iklimi yavrularıysa, bir yerellikten söz etmek kaçınılmazdır. Dilleri yaratan kültürlerin özelliklerine göre, her dilin üstün ve zayıf yanlarının olduğu, bu noktada, kanımca şüphe götürmez. Bu konuda, yanılmıyorsam Ali Şir Nevai, Türkçe’nin müthiş bir fiil dili olduğunu söyler. Zira Türkler göçebedir, dinamiktir, sürekli eylemdedir. Aynı şekilde, eski çağlardan beri yerleşik hayat yaşayan toplumların fiilce zayıf, “kavram”ca zengin sözcük hazinelerinin olduğunu görüyoruz. Ya da, Türklerin sert bozkır koşullarında yaşayışı, Türkçe’yi sert bir fonetik atmosfere sokmuştur, o yüzden Fuzuli, Türkçe “nazik” söz söylemeyi, sert dikenden gül bitirmeye benzetir:

    “Ol sebepten farisi lafz ile çoktur nazm kim
    Nazm-ı nazük Türk lafziyle igen düşvar olur
    Mende tevfik olsa bu düşvarı asan eylerem
    Nevbahar olgaç dikenden berg-i gül ızhar olur.”

    O zaman, kimi diller, yaşam ve ortam şartları değişince, bazı noktalarda zayıf kalacaklardır. Misalen Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde, tarımla ilgili sözcükleri neredeyse tamamıyle Farsça’dan almışlardır. Sözgelimi, temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türkler, süt dönüştürme tekniklerini (kımız, kurut/peynir, yoğurt) ilk bulanlar olmuşlardır. (Bunda, Orta Asyalıların genetik olarak, laktoza intolerant olmaya, yani normal süte alerjik reaksiyon göstermeye yatkın oluşları da pay sahibidir.) Bu yüzden Türkçe yoğurt, dünya dillerine geçmiştir.

    Bu sebeple, saf bir dilin mevcudiyetini düşünmek dahi anlamsızdır. Zira bize “şimdi”, saf Türkçe gibi gelen sözler, çok çok eski yıllarda başka dillerden alınmış olabilir. (Eb, [ev], kadın gibi) Hatta, Altaylardan bir müzisyenle söyleşi yaptıktan sonra Türkiye’ye yolladığı selam olduğu için sık sık kullandığım “esen olsun” kalıbı, yarı Türkçe’dir: Esen, Farsça “âsân”ın Türkçe’ye geçmiş halidir. Uluslar arasında var olan iletişim, zamanında ancak kendi ilkel yaşayışının ihtiyaçlarını karşılayan sözcükleri yaratmış bütün ulusların, birbirlerinden sözcük alarak, birbirlerinin sözcüklerine karşılıklar yaratarak (calque), hasılı etkileşerek dillerini geliştirmelerini sağlamıştır.

    Ancak bu, dilin öz dokusunun, ana damarının bozulmasına sebebiyet veren bir “melezleşme”yi tasvip etmeye sebep olamaz, olmamalı. Diller, yukarıda kör-topal, yüzeysel bir şekilde değindiğim sebeplerden, birbirine kelime vermek, birbirinden kelime almak zorundadır. (Mesela, toplumca düşük kabul edilen dillerden küfür ve argo sözler ya da o dili konuşanların uzmanlık alanına giren sözcükler alınır. Türkçe’de argo sözcüklerin ve müstehcen kimi sözlerin Kürtçe ve Rumca oluşu, denizcilik terimlerinin neredeyse tamamen İtalyanca ya da Rumca oluşu bu sebeptendir.) Ancak “tavır”, bir başka dili “yeğlemek”e dönüşüyorsa, dil için tehlike çanları çalmaya başlıyor demektir.

    Çok daha fazla örnek vermek isterdim ancak kısa tutacağım, daha fazla açmayacağım. “Dilin doğal seyri” dışında, bir de, “yüksek kültür” mensuplarının çeşitli ihtiyaçları için alınan kelimelere değinmek istiyorum. (Bu defa, bu boyutun tarihi seyrine girmeyeyim.) Sözgelimi, şair olmaya hevesli bir genç, ve hayatını metin yazarı olarak kazanan bir profesyonel olarak, aynı anlamı ifade eden bir çok kelimeyi içeren bir havzadan beslenmek, her zaman yazdığım metnin kalitesini artırmaktadır benim gözümde. Edebi bir haz gayesi ile yazılan metinlerde, bu açıdan bence, saflık aranması yanlıştır. Aynı şekilde, felsefi ya da bilimsel metinler de, alanın karmaşasında, çok katmanlı bir dil oluşturma ihtiyacı sebebiyle, yabancı sözcüklerin çokça kullanılmasıyla örgüleştirilirler. Zira, nüans ayrımına göre çeşitli terimler yaratabilmek için, söz gelimi sosyolojik bir tasnifte, millet, ulus, budun ve hatta nasyonalite sözcüklerinin tamamı kullanılmak zorunda olabilir.

    Bu açıdan, tavrım, “halk dili”nin mümkün olduğunca “ana Türkçe” soylu sözcüklerden oluşması, ancak dilin öteki katmanlarının, bir kere bu ana damar güvene alındığı için, serbest bırakılması yönündedir. Zira bu “ana damar” Türk ruhuna uygun bir olukta akmaya başlarsa, diğer katmanlardaki “sözcük alımı”, yabancı özentiliği ya da seviciliğinden değil, doğal ve ihtiyaçlar doğrultusunda bir minvalde gerçekleşecektir.

    Öyleyse, dilde yenilenme ve Türkçe’yi tekrar “Türkçe” bir oluğa oturtma nasıl gerçekleşmelidir, ne zaman gerçekleşmeldir gibi sorulara, bir sonraki yazımda cevap vermek üzere, N. Sami Banarlı’nın Türkleri “ülkeler fethederken kelimeler de fetheden” bir millet olarak tanımladığını hatırlatarak yazımı bitiriyorum. Büyük bir heves ancak dar ve elverişsiz bir zaman çizelgesi ile giriştiğim bu yazının savrukluğu ve eksikliği sebebiyle, okuyucunun affına sığınıyorum.

    Ezen bolsun karındaş kalık.

    M. Bahadırhan Dinçaslan

    <b>Değerleme:</b>

yukarı çık