Etiket arşivi: Türkçe

Dile Yansıyan Sapkınlık

– Kızım dur! Ben véreyim benim ki bozuk zaten…
– Amaan ne olacak sanki! Nasılsa benimki de bozulacak, ben véreyim!

Türkçe lastik gibidir, nereye çekersen oraya gider diye bir sözlem ortaya atmışlar da, arkasını getirmişler;  kendi sapıklıklarını örtbas étmeye çalışıyorlar.

İlkokul öğrenciliğimi anımsıyorum; dilimiziñ töz sözcükleri olan almak, vérmek, koymak ib. sözcükleri sıradan bir biçimde kullanıyorduk. Oysa günümüzde bu sözcükleri kullanmaktan çekinmeye başladım. Ben de ona vérdim diyorum, karşımdaki düzeysiziñ yüzünde gülümseme oluyor. Ne! Ne oldu? Soñradan añlıyorum, karşımdakiniñ lastiği çektiğini.

Suyuñ yoğunlaştırılıp, öd katılmış doğal boya ile üzerine çizim yapıldığı bir uzumuz var; ebru, öbür adı dalgır. Géçenlerde, birazdan ebru yapmaya gidiyorum, isteyen gelsin dédim de, birden kahkaha koptu. Ne oluyor ya! désem de karşılık alamadım gülüşmeler arasından. Soñradan çaktım olayı, çekmiş bizimkiler lastiği.

Yok arkadaş! Sorun dilde déğil, sözcüklerde de aranamaz. Sorun; bastırılmış duygularıñ dile yansımasındadır. Belaltı konuşmayı, belaltı fıkraları añlatmayı séviyoruz. İçimizde kalan düşleri, fantezileri dile yansıtarak doyum sağlıyor, gereksinimi gideriyoruz.

İnançsal yönden sürekli baskı görenlerde buna daha çok denk gelinmektedir. Okul bitirmiş, diploma almış olması da bunuñ önüne géçemiyor, öyle ki édinilen deneyimlerden daha çok sözcüksel kurgular yapabiliyor, karşısındaki yéñiyétmelere bu yönde yol gösterilebiliyor.

Doğanıñ eñ töz kurallarından biri olan karşı cinsle ilişkiyi kestikten soñra tüm yapılasılar dile yansıyor. Dile gelen sözcükler öyle kendi başlarına göre gelmiyor, yapılan şakalar öyle anlık düşünceler de déğil. Bilinçaltında biriktirdiklerindir yaptığıñ şakalar. Öylesine şaka déyip géçemezsiñ!

Sözü getirmek istediğim yér şurası; esnek olan Türkçe déğil, onu konuşan kişileriñ düşünceleridir.

Dilimiziñ bir de sövüş konusunda incelenmesi gerekir ki, bu konuda uzun uzadıya yazılar yazılabilir. Ben konu açılmışken teğet géçmek istiyorum:

Kişi, kendine olmayana ilgi duyar, sıradışı olana azı eksiğini kapatana. Bu yüzden belaltı dizileri, izlenceleri ilgi ile izliyoruz. Aşk-ı Memnu (Yasak Sévi) dizisinde örñeğin, yeğen yenge ilişkisi ilgi izlendi. Bu toplum yapısınıñ bozulduğunu göstermez. Böylesi bir olay sıradışı geldiği için olaylar ilgiyle izleniyordu. Bildik bir olay olsaydı kimin ilgisini çekerdi?

Sövüyoruz, doğru. Öyle ki, yéryüzü dillerinden hiçbirinde sövüş yazını (küfür edebiyatı) Türkçe’deki gibi çağ atlamış, doruğa çıkmamıştır. Bu bir bakıma iyi sayılır. Sövüyorsak, bizde olmadığındandır. Kuşkusuz var ancak géñelden söz édiyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz. Gérçi, kaideyi bozan istisnalardır ya neyse.

Sövgü, sövüş ne üzerine olur? Karşıdakiniñ değerleri üzerine. Birbirine yağı olan iki ulusuñ birbirine sövgüsü neyle olacak? Eñ değer vérdikleri nesneye yönelik kuşkusuz; bayrak. Biri öbürünüñ bayrağını yakarsa ona büyük sövgü göndermiş olur. Bunuñ gibi bakarsak; ana bacıya sövmek bir bakıma bizde ana bacı (namus) değeriniñ ne denli yüksek olduğunu gösterir.

Ana bacı sövüşlerine Ruslarda denk gelemezsiniz. Onlarda çok da önemli déğildir. Ancak karşıdakine küçük y.raklı dérseniz, bunu sövgü olarak algılayabilir, sizinle arayı açar, belki dövüşür de, karşınızdakine bağlı bu.

Bunuñla övünelim mi yérinelim mi bilemedim! Gereksinim olmadan üretim olmaz; sorun olmadan çözüm aranmaz. Öyle ise sövgüye gereksinim duymuş ulusum, hem de öyle böyle déğil!

Türkçe Yazıldığı Gibi Okunan Bir Dil midir?

Dil iki türlüdür; yazı dili ulayı konuşma dili. Bu ikisi arasında göze çarpan ayrımlar vardır ançıp bu ayrımlar soñ derece doğaldır, olağandır.

Konuşma diliniñ kişiye verdiği tat ile yazı diliniñ verdiği arasında uçurumlar vardır. Okuduğunuz bir yazı sizi hüzünlendirmiş olabilir ancak bir başkasına añlattığınızda durum aynı sonuçla bitmeyebilir. Konuşma sırasındakı yüz devinmeleriniz, ağız-kaş biçimleriniz karşı tarafda diñleme duygusu uyandırabilir. Bu nedenlerle ikisini bir kalıba koymak yañlış olur. Şöyle konuşuyor olabilirsiniz; Soora ona dooru dönüp didim ki; booayı yahalıyı veir, sooanları ezmesin. Ançıp bu sözleri yazmak istediğiniz ortaya şu çıkacaktır; Sonra ona doğru dönüp dedim ki; boğayı yakala, soğanları ezmesin.

Burada ilginizi çekti mi bilmiyorum; yazdığımız gibi okuduk. Sonra yazdık ançıp okurken soora demedik. Bu kısımda yapılan yorum yanlışları var. Yazdığımız gibi okumuyormuşuz! Sonra yazıp soora diye okusaydık dediğiniz doğru olurdu. Soora diye okunması için soora yazarsıñ. Soñuç yine değişmez.

Boğa yazısını booa diye okumanıñ nedeni; Türkçede /ğ/ sesiniñ yañlış öğretilmesinden ileri gelir. Bu ses Türkiyede erimiş, yok olmuşdur. Tek işi kendinden önce gelen ünlüyü uzatmaktır. Yazı birliği sağlanması ereği ile dilde kullanımı sürdürülmektedir. Lâtin âbecesine yeñi geçen Gagavuz Türkleri /ğ/ sesine yazılarında yer vermezler, yazılması gereken yerde ünlüyü uzatırlar.

Değil sözcüğü diil gibi söylenir. Dedik az önce /ğ/ sesi yoktur, öyle ise deeil olur. Burada bilinmesi gereken sözcükte geçen /e/ sesleriniñ âbecemizde kullanmadığımız kapalı e olduğudur. Azericede bu ses gösterilir ançıp bizim âbecede yer verilmemiştir. Kapalı e sesi /i/ ile /e/ arası bir ses verir. Bundan ötürü deeil dediğinizde diil gibi bir sözcük duymanız soñ derece olağandır.

Ne var; Azerbaycan Türkçesi okunduğu gibi yazılmaz. Üstelik derslerinde de bunuñ böyle olmadığı söylenir. Örñeğin isteyir yazarlar ançıp okurken isdiyir derler. İsteyir diye okursan yañlış olur. Eylemlerin soñu -maq ile biter ancak okurken, konuşurken bu -max olur.

Azerice ile karşılaştırma yapıldığında asıl ayrım ortaya çıkar. Bizdeki amaç, yazıldığı gibi konuşmaya çalışmaktır. Dil Devrimi süreci incelendiğinde de epey yol alındığı görülür.

Sonuç olarak Türkçe; yazıldığı gibi okunan ançıp yazıldığı gibi konuşulmayan bir dildir.
Gökbey ULUÇ

Geliyom, Gidiyom Demek Dili Bozar mı?

Türkçe’yi savunanlar arasında şöyle bir yanılgınıñ olduğuna denk gelmek olanaklıdır; İstanbul ağzı dışındakı tüm ağızlar yanılgılıdır, bozuntudur. O ağızlarda konuşmak dile zarar vermeniñ yanında çok da gülünçtür.

Bilinmelidir; dil devriminde ortak ağız olarak İstanbul’unku seçildi. Nedeni çok sıradan; bilgin kimseler İstanbul’daydılar. Ankara yeñi baş-il olmuştu, bildiğiniz köy idi. Özünde ana ağız olarak Ankara’nıñ alınması gerekirdi, sonuçta baş il idi. Bugün Yörüklerin ağzı ile konuşuyor, yalnızca onlarıñ dilinde kalmış geñizcil n sesini de âbecemizde yaşatıyor olacaktık.

Dile duyarlı biriniñ yanıñda geliyom, gidiyon dediğinde demeli Yörük ağzında konuşmaya çalıştığında hemen sert çıkar; Ne biçim konuşma, dilin içine ediyorsun! diye uyarı verir. Iğdır ağzında yaptığım konuşmalardan söz etmek bile istemiyorum, karşı tarafın alaycı devinmeleri ile sözleri gerçekten üzücü boyutta. Öyle bir durum olmuş ki artık Iğdır dışında sürekli kendimi kasarak İstanbul ağzıyla konuşmaya, sözümona kırıtmaya[1] çalışıyorum.

Şimdiki öy eki -yor‘un kökenini bilsek, bunlar olmayacak azı daha seyrek olacak. Söz başındakı t > d dönüşümleri Türkçeniñ bir kuralıdır. Bu yüzden Irk Bitig’iñ 24. ırkında geçen tileyür sözcüğü bugün kullandığımız diliyor sözcüğü ile birdir. Tıpkı temür > demir, tıl > til > dil sözcüklerinde olduğu gibi…

Eski dilde vâr olan bu -yür ekiniñ kökeni yörü- den gelir. Orkun yazıtlarından da bildiğimiz gibi /ü/ ile /ö/ sesleri ayırt edilemiyordu. Batı illerimizde ulayı Özbeklerde buna benzeyen bir kullanım bulunmaktadır; gelip turıng. Dur sözcüğünüñ eskin biçimi olan tur- söz konusudur burada… Oğuz dillerinde yörür önceleri ayrı denirmiş, soñraları kökleşmiş, her bir ağızda türlü biçimleri bitmiş. Örñeğin Kafkas Türkçesinde[2] şöyle bir değişim süreci izlemiş;

gele yörür > geleyör > geleyür > geliyir > gelir

Bir süre soñra yörür sözcüğü ekleşiyor ulayı kısalmaya uğruyor. Önceleri -ür kısmını yitiriyor, ardından -yör de kalan ünlü /ö/ sesi Oğuz dillerinde bir bir değişiyor. Anadoluda kalınlaşıp -yor olurken, Türkmenlerde -yAr oluyor. Gagavuzlarda /y/ sesi de düşerek -Ar biçimini alıyor. Eñ düzgünü Kafkaslarda yaşanıyor, her ünlü için bir biçimi oluşuyor; -Xr, -yXr gibi olağan derecede güzel yeñi bir ek olmuş oluyor. Yeri gelmiş iken demeden geçmeyeyim; ortak bir Türk dili oluşturulacaksa şimdiki öy eki olarak Kafkaflarınkınıñ alınmasını isterim, bu yönde çıkış ederim.

Soñ yıllarda geliyo, gidiyo gibi kullanımların arttığını, gençler arasındakı yazışmaların dışına çıktığını biliyoruz. Yazın diline geçeceğine kuşku yok, şimdilik reklamlarda, ürün uramlarında demeli sloganlarında görüyoruz. Buna sorun gözüyle değil de gelişim gözüyle bakıyorum. Söz soñuñdakı /r/ düşümü dilde sürekli yaşanmaktadır. Azericede -dXr ekiniñ geldiği tüm sözcükler -dX biçiminde bitirilir. Ne var, yazı dilinde böyle yazmak yañlış sayılmaktadır. Gagavuz Türkçesiniñ iki kolundan biri olan güney kolunda geliyi, gideyi gibi konuşulmaktadır. İlginizi çekti mi? Geliyir, gideyir sözcükleriniñ /r/ ‘siz biçimi bunlar. Demeli söz sonundakı /r/ düşüyor tıpkı geliyo, gidiyo gibi.

Yörü- sözcüğü nasıl olur da ek olur? Gibi bir düşünce oluşabilir usuñuzda; bunuñ beñzer örñekleri günümüzde yaşanmaktadır. Bu bir gelişim olduğundan, yaşanmaması ne kötü olurdu. Bilim sözcüğünü ele aladım. Bu yeñi bir kavram, daha bir yüzyıl bile olmadı oluşalı ançıp bugün için ekleşme sürecinde de görmekteyiz kendisini… Kimse gök bilimi demez gökbilim der, añlam bilimi demez añlambilim, dil bilimi değil dilbilim der; hatta dilbilimsel gibi bir sözcüğü betiklerinde kullananları da görmekteyiz. Bu, gün gibi aydın görünen bir olaydır; -bilim artık ekleşmiş bir sözcüktür. Kim bilebilir, ileride -im kısmı düşüp yalnızca -bil olarak kalmasın! Dilbil, añlambil, gökbil…

Göñül isterdi; yörü- sözcüğü Kafkaslarda olduğu gibi olsaydı tüm lehçelerde, ne uyumlu olurdu. Ançıp Anadoluda kalınlaşmış -yor biçimini almış. Bu dil ölü olmadığı için sürekli kendine geliştirmek istediğinden durmamış, kısalmayı sürdürmüş. Gidiyorum diyenlere nere gidiyon demiş. Nereye varıyorsun olmuş havaryon: hara (nere) varıyorsun (varyon)

Bunlar dilin gelişimidir, bu nedenle her bir ağızda konuşulan bildik, arı Türkçedir. Yörükleriñ ağzı ortak ağız seçilseydi, kimbilir İstanbul ağzını eleştirenlere yazıyor olacaktım. Kuşkum yok; İstanbul ağzına da diyeceklerdi çox uzadıyon sözü…

Gökbey ULUÇ

____________
[1] Iğdır’da İstanbul ağzı ile konuşmaya çalışanlara söylenen söz, damga.
[2] Azerbaycan, İran ulayı Ardahan, Iğdır, Kars gibi yerleşim bölgelerinde konuşulan Türk diline verdiğim geñel ad.

cimbomlu_redkid@hotmail.com

Azerbaycan’da Sessiz Dil Devrimi

Türkiye’deki dil devriminiñ ne güçlüklerle yaşandığını yaşlılarımız çok iyi biliyor. Biz ise onların bize añlattıklarını, yazıp-çizdiklerini okuyarak neler yaşandığını öğreniyoruz. Bugün çok sıradan bir biçimde kullandığımız sözcüklerle bile o dönemlerde nasıl alay edildiğini öğrenmek, çok şaşırtmıştı beni. Toplum ağızlarından yazı diline aktarılan ödül, düş gibi masum sözcüklere kara çalanların olduğunu bilmek üzücü olsa da, bugün için bize güç vermekte, ders olmaktadır.

Cumhuriyetin yeñi kurulduğu dönemlerdeki yazılarda geçen Türkçe sözcük oranı %35 iken, günümüzde %95’lere değin çıkmaktadır. Bu devrim, bitmiş değil; bugün için de tüm hızıyla sürmektedir. Sevindirici olan, yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tıkanıp kalmamış, Azerbaycan’dan Tabgaçeli’ne değin uzanmasıdır. Özellikle Tabgaçeli’nde yaşayan Salar Türkleri bu konuya çok önem veriyorlar. Öz dilden olan sözcükleri, uyarlayarak yeñi oluşturdukları Lâtin tabanlı yazı dillerine aktarmaktadırlar. Öyle ki, üzerinde birçok tartışma yaptığımız -sAl ekine değin alıp, kullanıma sokmuşlar.

Bakacak yayınlarınıñ Azerbaycan’da özgür olduğu dönemler, kimbilir kimseniñ ayrımında olmadan sessiz bir devrimi başlattı. Şuan için diyebilirim, tüm Azerbaycan toplumu İstanbul Türkçesini añlıyor. Genç kuşağın kimi öy kendi aralarında İstanbul ağzında konuştukları da oluyor, ne var ki yaşlılar añlamasına karşın, konuşamıyorlar, konuştuklarında da gülmeli oluyor.

Bu durumun soñradan ayrımına varılmış olmalı… Türk dizileriniñ çevirisiz yayınlanmasına yasak getirildi. Ruslar kızmasın diye, yansız bir karar aldık diye Rusça yayınlara da aynı yasak uygulandı. Gerekçe olarak Türkiye Türkçesi yad dil olarak gösterildi ulayı Azerbaycan diline zarar verdiği söylendi. Bu durumu kimi yurttaşları da onayladı. Onlara göre bir ülkede başka bir ülkeniñ dili ile yayın yapılması uygun değildi. Evet, Türkiye Türkçesini yad dil olarak görenler de bulunmaktadır.

İnanılmaz ama Türk dizileriniñ büyük etkisi olduğunu Behram Caferoğlu şöyle söylüyor; “Öyle olmuştu ki, küçük çocuklar birbirlerine -nasılsın efendim- diye selam verip, İstanbul ağzında konuşuyorlardı.” Belgeselin birinde Türkçe kursuna gelen Kırgız öğrenciye “Neden Türkçe öğrenmek istiyorsunuz?” diye sorulduğunda şu yanıt alınmış idi; “Türk dizilerini daha iyi añlamak için…” Bir başkası ise; “Türkiye ürünleriniñ kullanım kılavuzlarını okuyabilmek için…”

Yasağa karşın diyebilirim, Azerbaycanda eñ yoksul uruğun bile evinde uydu alıcısı var artık. Böylelikle TÜRKSAT üzerinden Türkiye arklarına ulaşabilmektedirler. Toplumun gösterdiği bu ilgi, kendime adıma diyeyim beni çok onurlandırmaktadır.

Azerbaycanda iki türlü dil devrimi yaşanmaktadır. Biri devletce yürütülen öbürü de toplumca. Önce toplumca yürütülen devrimden söz edeyim; öz kökten olan, dil devriminde kullanıma sokulan azı ağızlardan alınıp yaygınlaştırılan sözcüklere yoğun ilgi var. Sözgelimi, öğ- kökünden olan öğrenmek, öğrenci, öğretmen, öğretim gibi sözcükler pek yeğlenir durumda. Kendi ağızlara göre uyarlayıp kullanıyorlar. İmtihan yerine sınak (sınav), dost yerine arkadaş diyenlerin sayısı azımsanmayacak denli yüksek. Düşünce sözcüğü fikir‘in yerine geçip oturmuş bile; fikirleşmekten çok düşünmek sözcüğü kullanımda. Devamlı yerine sürekli sözcüğünü kullanan çavlıklara demeli gazetelere denk gelinebilmektedir. Özetle toplumun büyük bir kısmında ana kökten gelen sözcükler kullanılmaya çalışılmaktadır.

Ne var, şöyle bir yanlışa düşüyorlar; arkadaş sözcüğünü, okul sözcüğünü olduğu gibi alıyorlar. Oysa okul yerine oxul, arkadaş yerine arxadaş demeleri gerekir. Kalın ünlülü sözcüklere /k/ sesi kesinlikle Azeri ağzında olmaz.

Dilde yalınlaşmayı isteyen yazarlar da bulunmaktadır. Özellikle Türkçü kesimin çıkarttığı dergi, çavlık gibi basın-yayın ürünlerinde ortak sözcüklere nasıl geçildiği gözle görülebilir. Bunuñ yanında bir örñek daha vereyim; fren yerine Azerbaycan ağızlarında yaşayan dur añlamındakı eyle- sözcüğünden yararlanarak eyleç sözü türetilmiş ulayı bugün tüm yurtta kullanılmaktadır.

Bunlar güzel gelişmeler ançıp devletce yürütülen sessiz dil devrimi sakıncalı boyutlarda ilerlemektedir. Ülke Rusça egemenliğinden soñra devletce İngilizce egemenliğine sürüklenmektedir. Tüm kamu kuruluşlarınıñ giriş kapılarınıñ yanlarına biri Azerbaycan Türkçesi öbürü İngilizce olmak üzere iki tabela asılmaktadır. Özel şirketler yapsa añlarım da kamu kurumlarındakı bu uygulamaya hiçbir biçimde añlam verememekteyim.

Gökbey ULUÇ – Bakü

Söylenenlerin tersine, Türkçe gelişiyor!

Toplumumuza bir karamsarlıktır çökmüş. Bu yazıda dil üzerine yapılan karamsarlıktan söz edeceğim.

Geñelağıñ yaygınlaşmasıyla, dile duyarlı, eñ azından neler yaşandığından çavı (haberi) olan gençler sürekli yeñi akımlar düzenlemekte, “Türkçe, Turkcheleshmesing” gibisinden sözlerle birileriñi uyarmaya çalışmaktadır.

Durum böyle olunca, bu gençleri birer av olarak gören yazar takımı, tümüyle tecimsel (ticârî) erekli betikler (kitaplar) yazmaktan geri kalmıyor. Bu betiklerde, Türkçe’niñ bitişe doğru ilerlediğiñi, yok olma süreciñe girdiğiñi, böyle giderse de ulusumuzu yitireceğimizi söyleyenler olmuştur. İçeriğiñde bomboş karaçalmalar, kişileri umutsuzluğa sürükleyen añlatılar, gereksiz dilbilgisi dersleri yer alır, ki bunlar genelde yad (yabancı) sözcükleriñ doğru yazılışıyla ilgilidir.

Oysa tüm bunlar kandırmacadır. Türkçe’niñ altın çağı‘nı yaşadığı bu yıllarda böyle söylemlere inanmamak gerekir.

Altın Çağ’dır diyorum çünkü, sıradan bir yazarın betiklerinde, makalesinde kullandığı dilin Türkçe oranı %90’lardadır. Dile önem verenlerde ise %97’lere dek çıktığını görüyoruz. Öyle ki, dilbilim, göstergebilim, geometri gibi alanlarda ise neredeyse %100 oranıñda Türkçe kullanılmaktadır. Geometride, Atatürk’üñ yazdığı kılavuzuñ önemi büyüktür. Oysa, 1930’lu yıllardaki yazılarda geçen Türkçe oranı %35’lerdeydi.

Bugün için Türkçe, yertinçde (dünyada) eñ çok konuşulan 5. dil konumunda. Demeli, bir evrensel dil. Bunun yanıñda, 110 ayrı ülkedeki Türk okullarında, yad (yabancı) öğrenciler Türkçe öğrenmektedir. Öğretenlerin ereklerinin (amaçlarının) ayrı olduğunu biliyoruz ançıp (ama) burada Türkçe’niñ yayıldığıña, evrenselleştiğiñe ilgi çekmek istiyorum.

Evet, söylenenleriñ tersine Türkçe gelişiyor. Kimse karamsarlığa kapılmasın. Selçuklular döneminde, Osmanlılar döneminde bu dil yok olmamışsa, bir daha da yok olamaz. Osmanlı döneminde, anaların, çerilikteki (askerlikdeki) oğulları için yazdırdığı betiklerden (mektuplar) başka yazılı biçimi bulunmayan Türkçe, kendisine yapılan tüm baskılara, hor görmelere karşın gelişimiñi sürdürmüşse, günümüze ulaşıp, evrensel dil olmuşsa, özgürlüğü bulduğu bugünlerde yok olacak öyle mi?

Türkçe’niñ güncel sorunlarıñı da yadsıyacak değilim. Örñeğin, bilimteylerde (üniversitelerde) öğretim dili olarak Türkçe’niñ bırakılıp, İngilizceye geçilmesi vâr. Sokaklarda, caddelerde neredeyse Türkçe ad vermiş sataklara (dükkânlara) deñk gelemiyoruz. Genç kuşağın, “ewt, by, sLm, geliyo dimi?” gibi yazışları vâr. Çok şükür ki, çözümleri de vâr. Demeli, bunlar aşılabilecek sorunlardır.

Sataklara Türkçe ad verme konusuna değinmek istiyorum. Ben satak açacak olsam, adını Türkçe verirdim ançıp tabelasını Göktürk âbecesi ile yazdırır, iç kısımları da yiñe bu yazıyla donatırdım. Ereğim, yadcılık (yabancılık) havası versin. Kişiler satağıma, yad biriniñ yeriymiş gibi gelsinler. Ne yapayım, toplum yapımız bu. Başka türlü kazanamam ki, hiç kazanamam demiyorum, karnımı doyuracak düzeyde kazanırım ançıp bir yerlere gelmek için böyle yapardım. Elindeki üç, beş kuruş sermaye ile iş kurmak isteyenler de böyle düşünmektedir.

Yüzyıllardır bir eziklik yaşıyor toplumuz. O yüzden yerli ürünlere hiç güveni yok. Üzerinde yad damga gördü mü, “aha kesin kalitelidir” diyor. Oysa 200-300 TL verdiği giysisi, Zeytinburnundaki, Halkalıdaki bodrum katlarda bulunan atölyelerde üretilmiş, son ütüsü yiñe burada yaplmış, kaplanırken (paketlenirken) üzerine Alman, İngiliz damgası vurulmuştur.

Bu yüzden yerli üreticiler Türkçe ad vermeye çekiniyor. Kişisel çabalarla da olacak değil bu. Çözümü, kamutaydan (meclisten) çıkacak bir yasaya bağlı. “Türkçe ad vermeyen işletmelere çalışma izni yok” diye. Yad ad verebilmek için, işletme merkeziniñ yad bir ülkede önceden açılması koşulu istenmeli.

Bilimteylerdeki İngilizceleşme sorunu da aynı. Bu da yasayla çözülür. Gerçi anayasada “kamusal dil Türkçe”dir yazsa da, yetersiz kalıyor. Kâğıt üzerinde yazmıyor ançıp İngilizce ikinci kamusal dil gibiymiş gibi davranılıyor. “E daha dün yağıñ (düşmanıñ) olan İngilizlerin dilini öğretim dili sayarsın da, benimkini saymazsın” diye kargaşa çıkaranlar da bir bakıma haklı sayılır.

Genç kuşağıñ “ewt, by, sLm, geliyo dimi?” gibi yazıları ise, onlarıñ kendi arasındaki bir tür oyundur. Ciddiye alınacak bir yanları yok. Ha ciddiye alalım isterseniz, kime ne yaptırabiliriz? Duygusal ergenlere (emolara), gidip Türkçe’yi añlatarak mı?

Ergenlikten çıktıklarında, bu yazıyı hangi alanda kullanabilirler ki? İş başvurusu mu, dilekçe mi ne yazılabilir ki? Doğa koşulları, büyüdüklerinde düzgün yazmayı öğretecektir.

Özetle; içiñiz rahat olsun, kimse de karamsarlığa kapılmasın. Türkçe bir biçimde gelişiyor dahası evrenselleşiyor. “Bu gelişmede benim de katkım olsun” derseniz, umutsuzluğu bir kıyıya koyup, kolları sıvayıñ ulayı çalışmaya başlayıñ.

Gökbey ULUÇ