Etiket arşivi: türk dil devrimi

Türk Dil Devrimi-4

Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. ‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ sözü bırakılıp ‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler için çok daha rahat olacaktı. O nedenle Atatürk kendisi 1937 senesinde Geometri kitabı çıkarmıştır. Bu kitapta Atatürk  bizzat sözcük oluşturmuştur (artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen vb.).

Sözgelimi artık,

müselles-i kaimüzzaviye değil diküçgen
müselles-i münfericüzzaviye değil geniş açılı üçgen
müselles-i mütesavissakayn değil ikizkenar üçgen
murabba-i tamm değil tamkare

İlmî terminolojide Atatürk tarafından prensip belli olmuştur. Türkçe’nin bilim dili olarak da serpilmesi için terminolojilerin Türkçeleştirilmesi; yahut dünyayı daha iyi izleyebilmek için Doğu’dan gelen terimlerin Batı’dan gelenlerle değiştirilmesi yeni rota olmuştu. Yeni dönem insanı ‘müvellidülhumuza’ demeyip ‘oksijen’ sözcüğünü kullanmaktadır. Atatürk’ün kaleme aldığı Geometri kitabında da ‘piramit, kare, paralel vb..’ Batı menşeli sözcükler eskilerinin yerine ikame edilmiştir. Bir başka önemli nokta Atatürk’ün bu kitabı yazarken “Örnek” sözcüğünün yerine “Misal” kelimesini kullanmasıdır. Hâlbuki, ‘Cep Kılavuzu’nda ‘örnek’ sözcüğü öneriler arasında bulunmaktaydı.

Yeni terimler sadece matematik alanında değildi:

mesturetülbüzur = kapalı tohumlular
mucibe-i helezoniye = burma kömey
nebat-i zatilbüzur = tohumlu bitkiler
nüve müvellide = üretken evin

Cemal Gültekin’in bir hatırası şöyledir:

“Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.
Öğrencilerden birine:
–          Defterinizdeki hendese davasını tahtada anlat!.. dediler.
Çocuk davanın şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:
–         Şu zaviye, şu zaviyeye müsavidir, mütebadil ve mütecavir zaviye olduğu için şu hatlar birbirine muvazidir, dedi.
Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:
–         Anlamıyorum, dediler.
Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz!..
Öğretmen:
–         Paşam, programlar böyledir, dedi.
Atatürk:
–         Ben hoca olsam böyle okutmam.
Öğretmen:
–         Istılahlar henüz değişmedi.
Atatürk:
–         Bunu okutmak budalalıktır.
Öğretmen:
–         Paşam, kitaplar böyledir.
Atatürk:
–         Getir kitabı, dedi.
Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:
–         Buna ne derler?
Çocuk yine:
–         Zaviye, dedi.
Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:
–   Açı derler, açı! Dediler.
Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.
Bu olay üzerine durumu yüksek Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu. Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.”

Matematik sözcüğünün Türkçe’ye alındığını günü ise Ahmet Cevat Emre şöyle anlatmaktadır:

“Gazi, artık en büyük önemi terim komisyonlarına veriyordu. Bu komisyonlar ellerinden geldiği kadar cep kılavuzundan, taramalardan, derlemelerden, Divandan… Ve başka kaynaklardan araç alıp şaşılacak ölçüde çok terim uyduruyorlardı.

Gazi bu çalışma biçimini durduracak hiçbir emir vermedi. Ancak akşamları, konuşarak, komisyonlara sağlam prensipler aşılamaya bakıyordu:

Doğu (İslam-Arap) kültürünün terimleri atılacak! Batı terimlerinin Türkçe karşılıkları aranacak.

Bulunacak Türkçe karşılık Batı teriminin kavramını anlatabilmelidir. Karşılık, terimin kavramını anlatmıyorsa alınmayacak.

Batı terimi Türk fonetiğine uygun imla (ortografi) ile millîleştirilip alınacak; bu terim artık Türkçe sayılarak ortaokul ve lise öğretiminde kullanılacak.

Gazi bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçiremezdi; buna vakti yoktu. Yalnız riyaziye (matematik) komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri, Türk imlasıyla tespite çalışmıştı.

İlk terim riyaziye kelimesi idi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Tartışma başladı:

Gazi: “Riyaziye nerden gelir, anlamı nedir?”

Komisyon Başkanı: “Efendim, riyazat’tan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.”

Gazi: “Bunun Batı terimi nedir?”

Komisyon Başkanı: “Fransızcası mathematique, İngilizcesi mathematics, Almancası mathematik’tir, efendim.”

Gazi: “Anlamı nedir?”

Komisyon başkanı: “Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran birimler demektir.”

Gazi: “Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik’tir, efendim.”

Terim, böyle bir tartışmadan sonra, matematik olarak alınmıştır.”

Akil Muhtar Özen’in hatıratında Mustafa Kemal’in terimler hakkındaki düşüncesini görebiliyoruz:

“Söz konusu tabirler, beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize manidir.”

“Fen terimleri o surette yapılmalı ki manaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.”

Atatürk 1938 yılında şu sözü söylemiş:

“Dil işimizde henüz bir istikrara varamadık, daha pek çok çalışmak lazımdır. (Çağdaş Türk Dili-Süer Eker, 3. baskı, s.605)”

Atatürk’ün son yazdığı yazılardan biri, belki sonuncusu Atatürk’ün vasiyetnamesidir. 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin metni aynen şöyledir:

“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1.Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi , İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2.Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3.Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek , ayrıca para verilecektir.

4.Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5.İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6.Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”

Atatürk’ün son üslubu bu metinde gözükmektedir. Görüldüğü üzere, yazı ne tasfiyeci ne Osmanlıcacı anlayışla yazılmış, aşırılıklardan uzak, bugünkü dile yakın olarak değerlendirilebilir. Mesela, metindeki yad kökenli sözcüklerin Cep Kılavuzu’ndaki karşılıkları gösterelim:

Malik = iye
Nukut yok, nakd = akça, para
Hisse = pay, ülüş, hisse
Senet = belgit
Menkul = taşınır, taşınan
Gayrimenkul bulunamadı
Emval = mallar
Ati = gelecek, atı, ileri
Şart = şart, örük, baylav
Terk bulunamadı
Vasiyet = tutsu
Nema = ürem
Sene = yıl
Nisbet = nispet, oran
Şeref = şeref, onur
Mahfuz = saklı
Müddet = süre, vakit, zaman
Emr = emir, buyru
Tahsil = irdel, öğrenim
İkmal etmek = bütünlemek, tamlamak, tümlemek, bitirmek
Muhtac = muhtaç
Mütebaki = kalan
Mikdar = nicelik, kemiyet
Tahsis etmek = özgülemek

Bu biçem değişimini Attilâ İlhan’ın bir makalesi vasıtasıyla Falih Rıfkı Atay’dan aktaralım:

“Tesbit/4. ”…Atatürk’ün 934, 935, 936, 937, 938 nutukları, şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi, bu eserler üzerinde yürür görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan birçok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela ‘millet’ yerine ‘ulus’u, 934’te kullanmış; 935, 936, 937 senelerinde ‘millet’ kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında ‘ulusal’ bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37’de, onun yerinde ‘millî’yi buluyoruz. Keza ‘tinel’i, ‘manevi’ ile, ‘oy’u ‘rey’ ile, ‘önerge’yi ‘teklif’ ile, ‘taptamak’ı ‘tatbik etmek’ ile, ‘kural’ı ‘kaide’ ile, ‘arsıulusal’ı, ‘beynelmilel’ ve ‘enternasyonal’ ile, ‘kınav’ı ‘faaliyet’ ile değiştirmiştir…”

26 Eylül 1938’deki Atatürk’ün şu sözü ile yazımıza yavaş yavaş son verelim :

 “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi içn her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.”

Ve 1 Kasım 1938’de TBMM‘nin açılışında hastalığı sebebiyle Başbakan Celal Bayar‘a okuttuğu Meclisi açış konuşması:


Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.

Böylelikle Türk Dil Devrimi’nin tüm aşamalarını olabildiğince nesnel biçimde ve bol alıntılarla masaya yatırmaya çalıştım. Atatürk’ün aşırılıkları deneyip makul düzeye geldiğini okuduk. Kapsayıcı olmasını istediğimden yazı çok uzadı. Ama bilgi bakımından şişkin olması asıl önemsediğim nokta idi. 

Yazı dizimizin,

birincisinde Dil Devrimi öncesi Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu;

ikincisinde Dil Devrimi’nin başlangıç yıllarındaki aşırı özleştirmeci yönelimleri;

üçüncüsünde Dil Devrimi çalışmalarının normalleşme dönemini;

dördüncüsünde ise özellikle terimler üzerine yapılan çalışmaları irdeledik.  

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

Türk Dil Devrimi-3

Dil kargaşası almış başını gitmişti. Yazarlar dergiyi açıp kendince bir karşılık yazıyor ve kimsenin kimseyi anlamadığı bir keşmekeş meydana geliyordu. Sözgelimi Memduh Necdet, 1933 senseinde yayımladığı ‘Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?’ adlı kitabının önsözünde (o zamanki dille ‘öngen’inde) şu cümlelere yer veriyordu:

“Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.

Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ”

‘Dergi’nin yarattığı bu çıkmazı aşmak için hemen ‘Cep Kılavuzu’ yayımlanmıştır. 1935 yılında neşredilen kılavuz Osmanlıca’dan Türkçe’ye ve tersi olmak üzere iki cilt olarak basılmıştır. Böylelikle, hem her karşılık için belli sözcükler gösterilerek dilde standartlaşma sağlanmış hem de birtakım yabancı kökenli sözler bazılarının yapıları değiştirilerek dile yeniden kabul edilmiştir. Sözgelişi, ‘cenk, cenaze, halk, ahlâk, şeref, zaman, şer, hakkıyle, hasta vb.’ pek çok kelime kılavuzun Türkçe kelimeler bölümünde yerini aldı. Kimileri ise zaten Türkçe denerek. 1935 Eylül’de genel yazman şöyle demekteydi:

“Bundan böyle artık dil devriminin temel amacı Türk dilinin ırksal arılığının ıslahı değil edebiyat ve öğretim dilinin konuşma diline olabildiğince yaklaştırılmasıdır. (Türkiye’de Dil Devrimi – Uriel Heyd aracılığıyla ‘Türk Dili 1 no: 13)”

Falih Rıfkı Atay da kılavuz çalışmalarına Ankara Saylavı olarak iştirak etmiş ve hatta birçok sözcüğü de kendisi ortaya atmıştı. Örneğin; sağduyu, durum, akaryakıt, bağımlı, bağımsız, bağımlaşma, kovuşturma, soruşturma, savunma vs..

Atay’a göre, Mustafa Kemal de bu çalışmalarla ümitlenmiş, ‘bu çocuklar bizi çıkmazdan kurtaracaklar’ demiştir.

1936 yılında Atatürk şöyle demiştir:

“Başka dillerdeki her bir söz için en az bir kelime bulmalı, onları ortaya atmak lazımdır. Millî zevkimiz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman lügatimize koyabiliriz.”

Kılavuz tam olarak bittiğinde Atatürk yine tatmin olmamıştı:

“İsmet Paşa’yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık.”

Mustafa Kemal, medeni toplumlar arasında bulunmak için varsıl bir dile sahip olmak gerektiğini düşünüyordu. Agop Dilaçar hatıratında şöyle bir anısını naklediyor:

“Atatürk amaçladığı Türkçeye gün geçtikçe yaklaşıyordu. Amacına tamamıyla kavuşabilmek için bir zorunluluk belirmişti: Bizde bulunmayan anlam incelikleri. Fransızca’yı çok iyi bilen Atatürk bu konuda ilk olarak 1935 yılında Cep Kılavuzu’nu işlerken dokunmuştu. Osmanlıca ‘tavsif, tarif’ sözcüklerine Türkçe karşılık aranırken buna ‘tanım’ dendi. Ama kitap yayımlandıktan sonra Atatürk anlam inceliği bakımından bu sözcüğü yine ele aldı ve 1936 yılının sonbaharında bir gece sofrada eksik saydığı bir şeyi tamamladı. Osmanlıcada, genel olarak, tarif ve tasvir bir arada kullanılır ve anlam odaklanmaz, yayılır ve Fransızca iki anlam odağını karşılardı. Atatürk, birbirinden çok değişik olan bu iki anlam odağını n Fransızca karşılıklarını biliyordu: Biri décrire (yani description yapmak), öbürü définir. Düşündü, décrire’in Türkçe karşılığını ‘betimlemek’, définir’in karşılığını da ‘tanımlamak’ olarak saptadı. Bunlardan ilki ‘tasvir etmek’, ikincisi ise ‘bir kavramın bütün ögelerini sınırlayıp eksiksiz olarak anlatmak’ demektir.

Atatürk’ün anlam inceliklerini ayırma yolunda yaptığı iki açıklamaya da atanık olmuşum sofrasında. Biri ‘ilan’, öbürü ‘sebep’, ikisi de Osmanlıca. ‘Duvar ve gazete ilanı’nı bırakarak, Atatürk ‘ilan etme’ anlamını ele aldı, örnek olarak da ‘harp ilan etmek’le ‘Cumhuriyet ilan etmek’ arasındaki farkı anlattı: Biri Fransızca’da ‘déclarer’, öbürü aynı dilde ‘proclamer’. Bunlardan ilki ‘açık olarak bildirmek’, ikincisi ise ‘törenle bir kararın haberini yaymak’ anlamına gelir. Sebep de iki anlam taşıyordu: Biri nesnel olarak Fransızca ‘cause’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Otobüsler işlemediğinden dolayı); öbürü öznel, Fransızca ‘raison’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın? Cevap: Hocama kızmış olduğumdan dolayı).

İşte Atatürk’ün amaçladığı Türkçe bu anlam inceliklerini birbirinden ayırmış olan bir Türkçe idi. Bu amaca erişebilmek için, Atatürk, Fransızca’yı çok iyi bilen Reşat Nuri Güntekin’den 2 ciltlik Larousse sözlüğünün sözcük bölümünü Türkçeye çevirmesini istemişti, fakat yazarımızı bu görevi yapamadan yitirdik. Bu iş Atatürk’ün bir buyruğu ve isteği olarak er geç yapılmalıdır. Tahsin Saraç’ın bu yıl Kurum yayınları arasında ortaya koymuş olduğu 2 ciltlik Fransızca-Türkçe Sözlük, bu işi kolaylaştırmış olsa gerek.”

Bu zenginliğe kavuşmak isteyen Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a şöyle demişti:

“Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Son safha ise artık aşırılıklardan uzaklaşılmış olan safhadır. Yad sözcükler köklerinin Türkçe olduğunun ispatı koşuluyla dile yeniden dâhil edilmeye başlamıştı. 1935 sonlarından itibaren Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ üzerinde düşünmeye başlamıştır. Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Güneş-Dil Teorisi’ne göre, ilk insanların ifadeleri anlatmak için belli sesler ‘güneş’ dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Böylece diller doğmuştur.

Alman Ernst Böklen’in 1922’de ortaya attığı “Ay-Dil Teorisi” gibi kuramların revaçta olduğu devirde ‘Güneş-Dil Teorisi’ çıkmazdan kurtulmak için bir çare olmuştur.

Atatürk ‘Güneş-Dil Teorisi’ hakkında şöyle demiştir:

“Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz; bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik.”

“Klasik etimolojinin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz metodumuz çok basit görünüyor. Fakat, hakikat, ezelî ve ebedî hakikat basittedir. Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün Türklük için şanlı bir zafer günü olacaktır.”

Üçüncü Dil Kurultayında Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından okunan kurultay raporunda şöyle denmektedir:

“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak feda edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”

Mustafa Kemal Atatürk, Ulus gazetesinin ana sayfasında yazılar kaleme alıyordu. 5 Kasım 1935 günkü Ulus gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Türk dilinin etimoloji, morfoloji ve fonetik bakımından çözümlenme metodu bu sözleri (ehemmiyet ve mühim sözlerini) Türkçe gösteriyor”

18 Kasım 1935 günü ise Sabah sözcüğünün Türkçeliğini açıklıyordu. Bitiminde bir ihtar vardı:

“İhtar: Güneşin ışıklarına beşik olan bizim (sabah)ımızın ince, temiz, lojik, asil manası görülüyor. Bizim senelerden beri Türk (sabah)ını, kendi dil hazinemizden matrut bir hâlde bırakışımız, dikkate değer bir noktadır.

Acaba (sabah)ın büyük kusuru mu oldu? Bunu bilmiyoruz. Öyle de olsa artık Türk Dil inkılabı şerefine onun affolunarak yabancılık isnadından kurtarılması gerektir, sanırız.”

2 Sonteşrin 1935 tarihinde başladığı dil yazılarında şu gibi kelimelerin Türkçe olduğunu açıklıyordu:

Millet, devir, zaman, devre, daire, hadis, hadise, ehemmiyet, mühim, düstur, hat, hatır, hatıra, ihtar, an, hak, hakikat, defi, müdafaa, dafı, müdafi, defa….okıyanus…paix….kâmilen…vs.

Ahmet Cevat Emre’nin bir anısında Atatürk şöyle demektedir:

“kitap, kâtip, mektup benim; geri kalanları Arabındır! Kitaba bitik, kâtibe bitikçi… diyemezsiniz.; derseniz onlar yabancı olur. O gibi kelimeler Uygur sözlüğüne girer. Herkesin bildiği, söylediği yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir!”

1936’da benzeri sözün söylendiğiniAbdülkadir İnan’ın yazdıklarından da teyit edebiliyoruz:

“Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e söyledim: Ketebe yektübü Arabındır; kâtip, kitap, mektup Türkündür.”

Yine Ahmet Cevat Emre’nin hatıratında Atatürk şöyle der:

“İki şeyde inkılap olmaz. Dilde ve musikide!”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hatıratındaki Gazi’nin anlayış değiştirdiğine dair şu iki yönergesi manidardır:

“Yarından itibaren bütün yazılarımızda bir tek Arapça-Farsça kelime kullanmayacaksınız.”

“Bu iş bana çıkmayacak gibi görünüyor. Ben arkadaşlarımın böyle bir zahmete katlanmalarına artık taraftar değilim. Mutlaka başka bir yol bulmalıyız.”

Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün lisanda inkılap olup olmayacağına değgin bir sorusuna şöyle der:

“Efendim, umumî konuşma ve yazı dilinde inkılap olmaz; yani milyonların kullandığı kelimeler ve deyişler attırılıp yerlerine başka kelimeler kullandırılamaz. Böyle bir teşebbüsle ancak birkaç kişi arasında bir ‘argo’ yaratılabilir. Halk gene eski dilini kullanır. Halk için roman, piyes, hikâye yazanlar da halkın anladığı dil ile yazarlar. Fakat bütün medenî milletlerde hekimleri, hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasîlerin… kullandığı grekolatin unsurlardan yapılmış terminolojiler vardır. Bunlara ihtisas ve zümre dilleri denilir. Bu terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça ıstılahları bırakıp milletlerarası terimleri almak… işte bizim muhtaç olduğumuz lisan inkılabı budur.”

Atatürk’ün “Ben yabancı dillerin desteğine muhtaç olmayan müstakil bir Türkçe isterim” dediği hareket normal seyrine girmişti. Bu devrim Ata’nın “Dil devriminin amacı, Türk dilinin kısırlaştırılması değil, genişletilmesidir” düsturu doğrultusunda ilerliyordu.

 

SÖZLÜKÇÜK
yönerge: talimat, direktif (TDK Türkçe Sözlük)

değgin: dair, ilişkin, müteallik (TDK Türkçe Sözlük)

saylav:  milletvekili, mebus (TDK Türkçe Sözlük)

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com