Etiket arşivi: özleştirme

Özleştirmeciliğin Gerekçesi Daha béğeni yapılmamış.

Türkçenin özleşmesine katkıda bulunmuş değme kişiye…

Genelde özleştirmecilik, özelde Türk özleştirmeciliği, kimilerince “boş” bir çaba sayılabilmektedir. Oysa gerek Türkçenin özleşme sürecinde aldığı azımsanamayacak yol, gerek sağgörülü dilcilerce anlatılagelenler; gerekse kişinin gözlemle, doğru uslamlamayla varabileceği gerçekler; özleştirmeciliğin bilimsel dayantısını da, kılgısal yararını da, ortaya koyar. Bundan ötürü, bu denemede özleştirmeciliğin gerekçesini – kendi düşündüklerimin, gözlemlediklerimin, okuduklarımın; dahası, yazdıklarımın ışığında – açıklamaya çalışacağım. İşe bilişsel/düşünsel nedenlerle başlayayım:

Bilindiği üzere dil ile düşünce arasında dolaysız bir bağıntı, vardır: Sözcüklerle düşünür, konuşur, yazarız. Demek düşünülerimiz, dilde anlatım bulur. Bu bakımdan açık, anlaşılır, giderek üretken bir dilin gerekliliği, yadsınamaz. İşte, özleştirmecilik, bu uğurda gösterilen etkinliktir. Düzgülü1 koşullar içinde yad kavramlarla düşünmenin güçlüğünü, kimi kez olanaksızlığını, hepimiz – şu ya da bu biçimde – öğrenmişizdir. Örneğin bir uzambilim2 terimi olarak Arapça müselles sözcüğü, Arapça bilmeyen bir Türk (anadili Türkçe olan, günlük yaşamında Türkçeyi kullanan kimse) için çağrışımsız mı çağrışımsızdır. Buna karşılık, öz Türkçe “üçgen” sözcüğü, uzambilimden hiç mi hiç anlamayan bir Türke bile bir nenler çağrıştırır. Öyleyse, çağrışımsallık, özleştirmeciliğin anagerekçesidir. Bu nedenle Dil Devrimi sırasında, sonrasında genellikle çağrışımsal yeni sözcükler, bunlarınsa en çağrışımsal olanları, tutunmuştur. (Ataç’ın Ar. kelime karşılığında önerip kullandığı “tilcik” biriminin tutunamayıp M.C. Anday’ın türetisi olan “sözcük” öğesinin tutunuvermiş olmasını, buna bağlamalı.)

Türkçenin esenliği, özleştirmeciliğin başka bir gerekçesi olarak gösterilebilir. Demek dilsel yanlışlar, özellikle sesletim ile yazım yanlışları yapma olasılığı, yad sözcükler kullanıldığında büyümektedir. Bu konuda çarpıcı bir örnek, Osmanlıca ikametgâhilmühaberi sözüdür. Gerçekten anılmış sözü, yükseköğrenimli Türkler bile, çoğun yanlış sesletip yazıyorlar. Gelgelelim bu sözün öz Türkçe karşılığı olan “konut belgesi”ni yanlış kullanmak – handiyse – olanaksızdır. Bundan dolayı, yad sözcüklerin doğru kullanılmasını sağlamaya çabalamak yerine öz Türkçeyi yaygınlaştırmaya uğraşmak gerek. Yoksa Türkün dilinin dönmediği ya da yazağının3 kıvıramadığı yad sözcükler, yanlış kullanılmaya yargılıdır. Yad sözcük kullanma özentisinin yol açadurduğu türlü anlatım bozukluklarıysa, caba.

Bu bağlamda güzelduyusal nedenin de sözü edilebilir. Demek Türkçenin öz güzelliği, özleşmeyle kendisini göstermektedir. Türkçeyi hiç bilmeyen ellerin Türkçe bir konuşmaya ya da söyleşime kulak kabarttıklarında, işittiklerini söyledikleri “ezgi” büyük ölçüde ses uyumundan kaynaklanır. Ses uyumuysa, en belirgin biçimde öz Türkçe sözcüklerle ayrımsanmaktadır. Doğallıkla burada ellerden çok, biz Türklerin Türkçeden aldığımız güzelduyusal tat, önem taşıyor. Birey, beğendiğine özenle bakar. Türkçeyi beğenmek içinse gizil4 güzelliğinin ortaya çıkarılması gerek. Bunu, ancak özleştirmeciliğin sağlayacağını söylemek, aşırı değil mi?

Kuşkusuz yukarıda belirtilmiş nedenlerden az önemli olmamak üzere özleştirmeciliğin “ulusal ekin” açısından yararına değinmek gerekiyor: Dil, ekinin taşıyıcısı olduğu denli çok, yaratıcısıdır. Bundan ötürü, ulusal ekinimizin varsıllaşmasını istiyorsak; özleştirmecilik doğrultusunda çaba harcamamız, demek Atatürk’ün öngördüğü gibi Türkçeyi, “yad diller boyunduruğu”ndan kurtarmamız, başkoşuldur. Varsıl bir ekin ortamında kişilerin yaşamlarının boyutlanıp daha nitelikli bir duruma geleceği, apaçık. Evet, bu, ulusçuluk gütmeyi gerektirir. Ancak, burada saldırganca olmayan; eşdeyişle başka dillere, giderek ekinlere yaşama ülevi tanıyan bir ulusçuluk, söz konusu. Çokekinliliğin5 değil, ulusal ekinde budunsal ayrımlılıkları barındırmanın; yeryüzü ölçeğindeyse ekinsel yayılmacılık gütmemekliğin sözünü ediyorum: bütün ekinlerin, bu arada dillerin6 birlikte – daha doğrusu, yan yana − var olması. Özlemim budur.

Buraya değin bilişsel/düşünsel nedenler, Türkçenin esenliği, güzelduyu ile ulusal ekin, söz konusu edildi. Uzun-boylu düşünülürse, başka gerekçeler, bulunabilir. Ne ki, yukarıdaki nedenler, özleştirmeciliğin gereğini, yararını aydınlık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kuşkusuz özleştirme karşıtçılarının, Türkçenin bağımsızlık savaşımına katılmalarını sağlamak, o denli kolay değil. Ayrıca yığınlar, dili kullanadurmasına karşın bu savaşımda etkin olarak yer al(a)maz. Demek iş, gene dilsever aydınların başlarına düşüyor. (Doğrusu, “dilsevmez” aydın tasarımlanamaz: Aydının ayırmaçlarından7 biri, dilseverliktir.). Türk özleştirmeciliği, bilimden dayanak alan, ilboyca − büyük ölçüde − benimsenmiş kutlu bir çığırdır. Bundan ötürü, gerçek aydınlarımız, Türkçenin bağımsızlık ülküsünü yaşama geçirmeye çalışagelmiş; bundan kelliyse çalışagidecekler. Öyleyse, öz Türkçe yoldaşlarına ne ongun! (Gönül, öz-Türkçecilerin çoğalmalarını ister; o ayrı. Gene de, ilkin kendi ödevimizi yapmalı; sonra başkalarından bir nenler ummalıyız. Doğallıkla umacaksak…)

___________________________________

1 Os. normal.

2 Os. geometri.

3 Yazak: Os. kalem.

4 Os. potansiyel.

5 Çokekinlilik: İng. multiculturalism.

6 Kimi gelecekbilimciler, bundan yüzyıl sonra, demek 2112’de, yeryüzünde yalnızca İngilizce, İspanyolca ile Mandarinin ([eskiden Çin’in kamusal dili olmuş] bir Kuzey Çin diyeleğinin) kalmış olacağını, kestirmiş. Bu kestirime göre Türkçe dahi, yüzyıl içinde “ölü” bir dil durumuna düşecek. Ancak ben, buna olasılık vermiyorum. Nice çağı arda koymuş Türkçe, 22. yüzyıl ile ötesinde de yaşayacaktır anlayacağınız.

7 Ayırmaç: Os. farika, karakteristik.

<b>Değerleme:</b>

Tin Sağaltmanlığı Terimcesinde Ufak Bir Özleştirme Denemesi Daha béğeni yapılmamış.

Osmanlı çağında ülkemizdeki sağlıkbilim öğretiminin Fransızca olarak yapılması – sonradan Fransızca öğretim, bırakılmış olsa da – Türk sağaltmanlık terimcesini, büyük ölçüde Fransızcalaştırmıştır. Doğallıkla Dil Devrimiyle terimlerin de özleştirilmesine girişilmiş; ancak, sağlıkbilim alanında gereken dilsel arılaşma, bugüne değin sağlanamamıştır. (Bundan çıkarsanacak vargılardan biri şu: Yad dille öğretim; çekinceli, dokuncalı, sakıncalıdır. [Günümüzde Fransızcanın yerini almış bulunan İngilizceyse, Türkçe bağlamında ağır sorunların doğmasına yol açıyor; bu gidişle yol açmayı sürdürecek.]). Söz konusu yetersizlik, sağlıkbilimcilerimizin çoğunun “sıradan yurttaş”ın anla(ya)madığı terimlerle dolu bir dili koruyarak kendilerine duyulan gereksinimi, diri tutmak istemesiyle açıklanabilir. Ayrıca sağlık kesimi çalışanlarının – özellikle sağaltmanların − öteden beri kullanılan yad terimleri, “Böyle gelmiş; böyle gider.” tutumuyla özleştirmekten kaçındıkları ya da varolan öz Türkçe karşılıkları denlemedikleri, söylenebilir. Ne olursa olsun; sağaltmanlık terimcemiz, bugün – konuyla ilgili kimi örülerde % 80 oranını aşmış bir biçimde – yaddır.1 (Üstelik son onyıllarda sağaltmanlık terimleri, yazık ki, İngilizceden dışalımlanıyor!)

Bundan ötürü, örneğin bir otun tanıtmalığını okurken ya da bir sağaltmanın konuşmasını dinlerken; o konuda uzman değilsek, kullanılan dili anlamakta güçlük çekiyoruz. (Değme dilde terimlerin büsbütün anlaşılması, belirli bir öğrenim görmeyi gerektirir. Benim burada sözünü ettiğim sorun, hiçbir çağrışım güçleri bulunmayan yad sözcüklerden yararlanıladurmasıdır.). Oysa bir sayrının ya da sayrı yakınının – uzman olmasa bile − söz konusu sayrılığa ilişkin terimleri, en azından çağrışımsal olarak kavrayabilmesi, demek belleğindeki bilgilerle ilişkilendirebilmesi gerektir. Doğrusu, genelde dilimizi özleştirmenin, özelde sağaltmanlık terimcesini Türkçeleştirmenin anagerekçesi, bu. Özleştirmeye “ussal” nedenlerle karşı çıkılamaz anlayacağınız.

Tin sağaltmanlığına gelince; son yıllarda tin sağaltmanlarıyla kaynaşma baskısında kalmam, beni bu anabilim dalının terimcesini – hiç değilse kendimi ilgilendirdiği denli çok – özleştirmeye yöneltti. Evet, bu alandaki çoğu Fransızca olan yad terimlere duyarsız bulunamazdım. Ne de olsa – kendi çapımda – bir özleştirmendim. Özleştirmenlikse, ilk ağızda kişinin kendi yaşamıyla ilintili sözcükleri Türkçeleştirmesini, gerektirir(di). Aşağıda sunduğum dizelge, işte, bu gerektirimin bir sonucu olup yalnızca “kişisel türetiler”imi, içermektedir. Demek başkalarınca doğrusu özleştirilmiş bulunan tin sağaltmanlığı terimlerini, bu dizelgeye almadım. Kuşkusuz bunların hepsi, birer öneri niteliğindedir: Onanabilir de, onanmayabilir de. Yeğ karşılıklarıysa – önerici, kim olursa olsun – benimsemeye davrantılıyım. Uzatmayayım; alın, benden size bir tutam Türkçe tin sağaltmanlığı terimi:

Akımla sarsma: Elektroşok

Aşırı etkin: Hiperaktif

Aşırı-etkinlik: Hiperaktivite

Bunaltıgiderici: Anksiyolitik

Çıldırıgiderici: Antipsikotik

Çıldırısal: Psikotik

Çılgın: Manyak

Çılgın-çökkün: Manik-depresif2

Çökeğen/çökkünleştirici: Depresif

Çökkünlük: Depresyon

Çökkünlükgiderici: Antidepresan

Gücenti: Kompülsiyon

İkiuçlu: Bipolar

Küme sağaltımı: Grup terapisi

Takınaklı: Obsesif

Takınaklı-gücentili: Obsesif-kompülsif

Tin argınlığı: Psikasteni

Tin sağaltımcısı: Psikoterapist

Tin sağaltımı: Psikoterapi

Tin sağaltmanı: Psikiyatr

Tin sağaltmanlığı: Psikiyatri

Tin sayrılığı: Psikopati

Tin sayrısı: Psikopat

Toplum korkusu: Sosyal fobi

Toplumdan-korkan: Sosyal fobik

Usuyarık: Şizofren

Usyarılımsal: Şizofrenik ile şizoit

Usyarılımsal-duygulanımsal: Şizoafektif

Uyanıklık: Dikkat

Yılgı keşiği:3 Panik atak

Görüldüğü üzere tin sağaltmanlığı terimcesi, tinbiliminkiyle örtüşüyor. Yukarıdaki dizelge, bu alanda sık sık kullanılan terimlerden bir bölümünü, kapsamakta. Bunların çoğu, yad biçimleriyle ilboy diline dahi geçmiştir. (Söz konusu terimlerin ilboyca genellikle yanlış kullanılmasıysa, ayrıca ele alınmalı.). Diyeceğim, Türk tin sağaltmanlığındaki; dahası, Türk sağlıkbilimindeki Fransızcacılığa hepten karşıyım. Son dönemdeki İngilizceciliğe de… Sorunun çözülmesi için gene dilsel bilgi, bilinç, saygı, sevgi ib.ni kazan(dır)ma gerekli. Yoksa Türk sağaltmanlarının çoğunluğunda görülen dilsevmezlik/Türkçe yağılığı, varlığını sürdüregidecek; sağlıkbilim terimcesi, yadlığını – büyük ölçüde – koruyacaktır. Bu durum, kimilerinin yararına olsa da sağlıkbilimsel olanaklardan yararlanagelen yığınlar ile Türkçe için dokuncalıdır. Öyleyse, sağlıkbilimde de özleştirmecilik gütmekten kaçınmamalıyız. Sağaltmanların dilinden tanıtmalıklarınkine varasıya “anlaşılırlık” hepimizin özlemi olsa gerek. Bu özlemi, en azından bundan kelli gidermeye çalışmalı.

______________________________

1 İşin acıklı yanı, Türkçe sağlıkbilim sözlükleri – bir iki değerli yapıt dışında – uğraşı-dışı kullanıcının sağlıkbilim dilini anlamasına elverecek nitelikte bulunmaktan uzaktır. Demek aşağı yukarı hiçbir “özleştirme” düşüncesi gütmeksizin anıklanmış.

2Manik-depresif yerine daha önce “taşkın-çökümlü” karşılığı, önerilmişti. Ancak, ben çılgın-çökkünün daha uygun (tutunabilir) bir karşılık olduğu kanısındayım.

3Keşik sözcüğünün Moğolca-kökenli (<kezik) olduğunun; gerçekte “sıra, gezek” anlamına geldiğinin ayrımındayım. Ben, bu sözcüğü, eşanlamlı “atak, kriz, nöbet” sözlükbirimlerine yeğledim. (Doğallıkla burada bir anlam genişlemesine uğratma, söz konusu. Bir de, Moğolcanın Türkçeyle yakın hısım olması, etmendir. Keşik yerine öpöz Türkçe bir sözcük türetmekse, oldukça güç.)

<b>Değerleme:</b>

Türk Dil Devrimi-4 0/5 (1)

Devamlı üzerinde kafa yorulan terimler meselesi gerçekten de en çözülesi sorunlardandı. Zira, teknik terimler Türkçe’ye olabildiğince uzaktı. Bu ıstılahların, Türk çocuklarının rahatça öğrenebileceği kadar yalın olması gerekiyordu. ‘Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi kaidesi ile irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir’ sözü bırakılıp ‘bir üçgenin alanı tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ sözüne geçilmesi elbette bilim alanında öğrenciler için çok daha rahat olacaktı. O nedenle Atatürk kendisi 1937 senesinde Geometri kitabı çıkarmıştır. Bu kitapta Atatürk  bizzat sözcük oluşturmuştur (artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen vb.).

Sözgelimi artık,

müselles-i kaimüzzaviye değil diküçgen
müselles-i münfericüzzaviye değil geniş açılı üçgen
müselles-i mütesavissakayn değil ikizkenar üçgen
murabba-i tamm değil tamkare

İlmî terminolojide Atatürk tarafından prensip belli olmuştur. Türkçe’nin bilim dili olarak da serpilmesi için terminolojilerin Türkçeleştirilmesi; yahut dünyayı daha iyi izleyebilmek için Doğu’dan gelen terimlerin Batı’dan gelenlerle değiştirilmesi yeni rota olmuştu. Yeni dönem insanı ‘müvellidülhumuza’ demeyip ‘oksijen’ sözcüğünü kullanmaktadır. Atatürk’ün kaleme aldığı Geometri kitabında da ‘piramit, kare, paralel vb..’ Batı menşeli sözcükler eskilerinin yerine ikame edilmiştir. Bir başka önemli nokta Atatürk’ün bu kitabı yazarken “Örnek” sözcüğünün yerine “Misal” kelimesini kullanmasıdır. Hâlbuki, ‘Cep Kılavuzu’nda ‘örnek’ sözcüğü öneriler arasında bulunmaktaydı.

Yeni terimler sadece matematik alanında değildi:

mesturetülbüzur = kapalı tohumlular
mucibe-i helezoniye = burma kömey
nebat-i zatilbüzur = tohumlu bitkiler
nüve müvellide = üretken evin

Cemal Gültekin’in bir hatırası şöyledir:

“Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.
Öğrencilerden birine:
–          Defterinizdeki hendese davasını tahtada anlat!.. dediler.
Çocuk davanın şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:
–         Şu zaviye, şu zaviyeye müsavidir, mütebadil ve mütecavir zaviye olduğu için şu hatlar birbirine muvazidir, dedi.
Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:
–         Anlamıyorum, dediler.
Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz!..
Öğretmen:
–         Paşam, programlar böyledir, dedi.
Atatürk:
–         Ben hoca olsam böyle okutmam.
Öğretmen:
–         Istılahlar henüz değişmedi.
Atatürk:
–         Bunu okutmak budalalıktır.
Öğretmen:
–         Paşam, kitaplar böyledir.
Atatürk:
–         Getir kitabı, dedi.
Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:
–         Buna ne derler?
Çocuk yine:
–         Zaviye, dedi.
Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:
–   Açı derler, açı! Dediler.
Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.
Bu olay üzerine durumu yüksek Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu. Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.”

Matematik sözcüğünün Türkçe’ye alındığını günü ise Ahmet Cevat Emre şöyle anlatmaktadır:

“Gazi, artık en büyük önemi terim komisyonlarına veriyordu. Bu komisyonlar ellerinden geldiği kadar cep kılavuzundan, taramalardan, derlemelerden, Divandan… Ve başka kaynaklardan araç alıp şaşılacak ölçüde çok terim uyduruyorlardı.

Gazi bu çalışma biçimini durduracak hiçbir emir vermedi. Ancak akşamları, konuşarak, komisyonlara sağlam prensipler aşılamaya bakıyordu:

Doğu (İslam-Arap) kültürünün terimleri atılacak! Batı terimlerinin Türkçe karşılıkları aranacak.

Bulunacak Türkçe karşılık Batı teriminin kavramını anlatabilmelidir. Karşılık, terimin kavramını anlatmıyorsa alınmayacak.

Batı terimi Türk fonetiğine uygun imla (ortografi) ile millîleştirilip alınacak; bu terim artık Türkçe sayılarak ortaokul ve lise öğretiminde kullanılacak.

Gazi bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçiremezdi; buna vakti yoktu. Yalnız riyaziye (matematik) komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri, Türk imlasıyla tespite çalışmıştı.

İlk terim riyaziye kelimesi idi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Tartışma başladı:

Gazi: “Riyaziye nerden gelir, anlamı nedir?”

Komisyon Başkanı: “Efendim, riyazat’tan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.”

Gazi: “Bunun Batı terimi nedir?”

Komisyon Başkanı: “Fransızcası mathematique, İngilizcesi mathematics, Almancası mathematik’tir, efendim.”

Gazi: “Anlamı nedir?”

Komisyon başkanı: “Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran birimler demektir.”

Gazi: “Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik’tir, efendim.”

Terim, böyle bir tartışmadan sonra, matematik olarak alınmıştır.”

Akil Muhtar Özen’in hatıratında Mustafa Kemal’in terimler hakkındaki düşüncesini görebiliyoruz:

“Söz konusu tabirler, beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize manidir.”

“Fen terimleri o surette yapılmalı ki manaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.”

Atatürk 1938 yılında şu sözü söylemiş:

“Dil işimizde henüz bir istikrara varamadık, daha pek çok çalışmak lazımdır. (Çağdaş Türk Dili-Süer Eker, 3. baskı, s.605)”

Atatürk’ün son yazdığı yazılardan biri, belki sonuncusu Atatürk’ün vasiyetnamesidir. 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin metni aynen şöyledir:

“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1.Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi , İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2.Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3.Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek , ayrıca para verilecektir.

4.Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5.İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6.Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”

Atatürk’ün son üslubu bu metinde gözükmektedir. Görüldüğü üzere, yazı ne tasfiyeci ne Osmanlıcacı anlayışla yazılmış, aşırılıklardan uzak, bugünkü dile yakın olarak değerlendirilebilir. Mesela, metindeki yad kökenli sözcüklerin Cep Kılavuzu’ndaki karşılıkları gösterelim:

Malik = iye
Nukut yok, nakd = akça, para
Hisse = pay, ülüş, hisse
Senet = belgit
Menkul = taşınır, taşınan
Gayrimenkul bulunamadı
Emval = mallar
Ati = gelecek, atı, ileri
Şart = şart, örük, baylav
Terk bulunamadı
Vasiyet = tutsu
Nema = ürem
Sene = yıl
Nisbet = nispet, oran
Şeref = şeref, onur
Mahfuz = saklı
Müddet = süre, vakit, zaman
Emr = emir, buyru
Tahsil = irdel, öğrenim
İkmal etmek = bütünlemek, tamlamak, tümlemek, bitirmek
Muhtac = muhtaç
Mütebaki = kalan
Mikdar = nicelik, kemiyet
Tahsis etmek = özgülemek

Bu biçem değişimini Attilâ İlhan’ın bir makalesi vasıtasıyla Falih Rıfkı Atay’dan aktaralım:

“Tesbit/4. ”…Atatürk’ün 934, 935, 936, 937, 938 nutukları, şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi, bu eserler üzerinde yürür görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan birçok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela ‘millet’ yerine ‘ulus’u, 934’te kullanmış; 935, 936, 937 senelerinde ‘millet’ kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında ‘ulusal’ bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37’de, onun yerinde ‘millî’yi buluyoruz. Keza ‘tinel’i, ‘manevi’ ile, ‘oy’u ‘rey’ ile, ‘önerge’yi ‘teklif’ ile, ‘taptamak’ı ‘tatbik etmek’ ile, ‘kural’ı ‘kaide’ ile, ‘arsıulusal’ı, ‘beynelmilel’ ve ‘enternasyonal’ ile, ‘kınav’ı ‘faaliyet’ ile değiştirmiştir…”

26 Eylül 1938’deki Atatürk’ün şu sözü ile yazımıza yavaş yavaş son verelim :

 “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi içn her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.”

Ve 1 Kasım 1938’de TBMM‘nin açılışında hastalığı sebebiyle Başbakan Celal Bayar‘a okuttuğu Meclisi açış konuşması:


Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.

Böylelikle Türk Dil Devrimi’nin tüm aşamalarını olabildiğince nesnel biçimde ve bol alıntılarla masaya yatırmaya çalıştım. Atatürk’ün aşırılıkları deneyip makul düzeye geldiğini okuduk. Kapsayıcı olmasını istediğimden yazı çok uzadı. Ama bilgi bakımından şişkin olması asıl önemsediğim nokta idi. 

Yazı dizimizin,

birincisinde Dil Devrimi öncesi Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu;

ikincisinde Dil Devrimi’nin başlangıç yıllarındaki aşırı özleştirmeci yönelimleri;

üçüncüsünde Dil Devrimi çalışmalarının normalleşme dönemini;

dördüncüsünde ise özellikle terimler üzerine yapılan çalışmaları irdeledik.  

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk@hotmail.com

<b>Değerleme:</b>

Dil, Yazın ile Yaşam Daha béğeni yapılmamış.

Sözlükler ile yazım kılavuzları dolusu sözcükler… Oysa yaşam, dilde içkin olduğu denli dili, “aşkın”dır: Kimi kez bir durumu, olayı ya da olguyu, hangi sözcükle dile getireceğinizi, bilemezsiniz. Burada kullanageldiğiniz dilin yetersizliği değil; yaşamın en kapsamlı sözlüğe dahi sığmaması, söz konusudur. Gene de, elimizde dilden uygun bir dışavurum/iletişim aracı, yoktur; bulunamaz da.

Yazına gelince; o, dille yapıldığından; dili, sözcük sözcük, tümce tümce işleme, demek olduğundan; yaşam – kabına sığmayarak – yazıncıyı bile, umarsız bırakabiliyor, bırakıyor. Öyle ya, durmaksızın değişen, dönüşen, gelişen yaşamı, kesitleyip yazıya dökme, kolay iş değil. Bundan ötürü, yazıncının besleyedurduğu “eksiklik duygusu”na şaşmamak gerek. (Yaşam, yazına da sığmaz anlayacağınız!)

Dil, yazın ile yaşam üzerine “yargılar”da bulunduğum, düşünülmeye. (Doğrusu, yargılarda bulunmak, denemeciye yaraşmaz.). Yalnızca otuz beş-yıllık yaşama süremde yazdığım nice denemenin, öykünün beni, ulaştırdığı vargıları, ortaya koyu-koyuvermek istediydim. Özleştirmecilik doğrultusundaki çabalarım – dilseverliğimse – caba. Peki, bu dilseverlik, yazıncılık, ne(re)den kaynaklanmakta? Demek, sürüye karışıp dilkıyar, yazındışı olmak, varken; dille, yazınla ilgilenmeyi, sürdüregitmek, niçin ola? Bir de, bu ilgiler, yaşamı, nite etkileyip ondan hangi biçimde etkileniyor? (Evet, kendime, okura yönelte yönelte bu çetrefil soruları, yönelttim. Ancak, bunlar, yanıtlanmaya değer. Öyleyse kolları, sıvamalı.

Kimse, öz-Türkçeci olarak doğmaz. Eşdeyişle öz-Türkçecilik, bir “edinim”dir. Bense, öz Türkçeye – gençliğimin başlangıcında – bağlı olduğum inanç dizgesinden (İslamdan) büsbütün koparken; Arapça söz(cük)lerden kurtulmam gerektiği düşüncesiyle yönelmiştim. Ayrıca, Hepçilingirler’in okuduğum bir betiği, beni, olumlu etkilemişti. Doğallıkla bütün öz-Türkçeciler, İslamdan büsbütün kopmuş değildirler. Hepçilingirler’se, şimdi dilini, beğenmediğim bir yazar. (Demek boynuz, kulağı, geçti.). Gel sürev, git sürev; Türk özleştirmeciliğinin tüm boyutlarıyla ne denli gerekli olduğunu, kavradım. Doğru; bu, iğneyle kuyu kazmaya benziyordu. Gene de, kuyu, kazılıyordu. Öyleyse, umutsuzluğa yer, yoktu. Özleştirmen olmak, kalmak; böylece durgu durak, bıkıntı usanç, bilmeksizin Türkçeyi, geliştirip özleştirerek varsıllaştırmak gerekti.

Ya yazınseverlik?.. Bu konuda – kendi payıma – şunları, söyleyebilirim: Yazınsal okumalarıma biraz geç, yeniyetmeliğimin sonunda başladım. Dilsel-yazınsal değer ile nitelik, taşıyan örüler, pişirip kotarmayaysa daha geç; demek, okulsonrasında giriştim. Niçin?.. diyeceksiniz. Gerçekten, okuma düşkünlüğünü, anlamak – bir ölçüde – kolay da; yazıp çizmeyi, gerekçelendirmek, güç mü güç. Ancak, yazmam gerekti. Yazmasaydım, delirmezdim. Ne ki, daha “eksik” kalırdım. Bu nedenle, yazmak, benim dayangaçlarımdan, tutamaklarımdan biri olageldi, olagidecek. Kısacası, diyeceğiniz, varsa; bunu, bir biçimde anlatma baskısındasınızdır. Bunun içinse yazından, yazıncılıktan elverişli bir ortam, bulunmaz.

Dil, yazın ile yaşam arasındaki bağıntı, etkileşim, yadsınamaz. Gelgelelim bu, “olumlu” bir etkileşimdir. Demek örneğin – kimilerinin sanıp savladığı üzere – çok okuma, deliliğe yol açmaz. (Aşırılık, kuşkusuz dokuncalıdır. O, ayrı.). Bana kalırsa; dille, yazınla – bilimsel bir yoldamda − ilgilenmek, kişinin kendisine de, çevresine de yararlıdır. Şundan ötürü: Öz-Türkçecilik ile yazıncılık, düzce, kesinlikle yaşam katkıcılığıdır. Bunu, öz-Türkçeci yazıncılar, pekiyi bilirler. Türkçeyi, yad diller boyunduruğundan kurtarıp geliştirerek varsıllaştırmaya çalışmaklık; yaşamı, anlamlandırıp değerlendirerek yazıya dökmeklik, büyük başarıdır anlayacağınız. Özetle yaşam, sağlıklı bir dilden, yazından olumlu etkilenir; dahası, sağlıklı bir yaşam, dili, yazını, olumlu etkiler. Bütün yaşam katkıcıları gibi öz-Türkçeci yazıncılar, azrak olsalar da; toplumumuz için geçilmezdirler. Daha ne!…

Hele bakın; bu denemenin de sonuna eriştim! Diyesi mi, diyebildim, dedim mi? Büsbütün sayılmaz. Dedim ya, eksiklik duygusu, yazıncının yakasını, bırakmaz. Gene de, bir nenleri, dile getirdim sanıyorum. En azından birtakım okurlar için kimi ipuçları, verdim. İlkeli, ülkücü kalarak; demek, benliğinden çıkmaksızın okuyup yazadurma… Yazıncılık, başka nedir? Doğrusu, öteden beri yapmaya çabaladığım, “sağyazın”dır. Birilerini, olumlu etkileyebildimse, etkileyebiliyorsam; bu, ne iyi! (Demek bana ne ongun!). Etkisiz ya da olumsuz-etkili bulunduğumuysa, usuma getirmek istemem. Ancak, bu denli çok gizdöküm ya da yürek boşaltma, yeter. Hepimizi, yaşatan birer umut ışığıdır. Dil ile yazının bu ışıkları, söndürmemek için kullanılması gerektiği kanısındayım. Son söz, budur. (Geleneksel bir deyişle dilim, sürçtüyse; o, bağışlana!)

<b>Değerleme:</b>

Türk Dil Devrimi – 2 Daha béğeni yapılmamış.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin çalışmalarının ardından sıra dil meselesine gelmişti. Mustafa Kemal’in bu konuyu sürekli düşündüğünü şu sözlerinden anlıyoruz:

“Daha çocukken dersler, kitaplar arasında yuvarlanırken, hissederdim ki, bu dilin bir şeye ihtiyacı var. O ihtiyacın ne olduğunu, nasıl elde edileceğini bilmezdim. Fakat mutlaka bir şey lazım olduğunu duyardım.”

“Eğer ben size bu meseleyi ancak son senelerde düşündüm dersem, inanmayınız. Ben tâ çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım.”

15 Eylül 1928 günü Sinop’ta halka yeni harflerle ilgili ders verirken yapıtığı konuşmada şöyle demişti:

“…Türk dili güzeldir, zengindir. Onun bu güzelliğini, zenginliğini ortaya koymamız lazımdır. Fakat, dilde tasfiyeciliğe, yapaylığa da kaçmak istemem. Ne Türk Derneği’nin tasfiyeciliğini ne de Sebilürreşat’ın Osmanlıcılığını asla kabul edemem. (Süer Eker-Çağdaş Türk Dili, 3.baskı, s.595)”

Sadri Maksudi’nin “Türk Dili İçin” adlı eserinin başına ‘2 Eylül 1930’ tarihinde şunları yazdı:

“Millî his ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Eylül 1930 tarihinde:

“Türk dili zengin, geniş bir dildir, her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk Milleti’ni ve Türk Dili’ni medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”

Aynı dönemde bir başka sözünde:

“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

17 Şubat 1931 tarihindeki Adana seyahatinde:

““Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”

Bütün bu sözler “Dil Devrimi”nin habercisi idi. Nitekim, 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (bugünkü adıyla ‘Türk Dil Kurumu’) kurulmasıyla dil işlerindeki çalışmalar hız kazandı. 1932-1938 yılları arasındaki dönemi üçe ayırmak daha sistemli bir çözümleme için daha doğru olacaktır. Safhaların değişmesinde Türk Dil Kurultayları etkili olmuştur denebilir. Onlar şöyle:

Birinci Türk Dili Kurultayı (26 Eylül-5 Ekim 1932)
İkinci Türk Dili Kurultayı (18 Ağustos-23 Ağustos 1934)
Üçüncü Türk Dili Kurultayı (24 Ağustos-31 Ağustos 1936)

Birinci safha, Türkçeleştirme akımının aşırı boyutlarıyla denendiği evredir. Amaç, Türk dilinde bir tek yabancı asıllı sözcük bulundurmamaktı:

“Türk vatanını yabancı çizmelerden beraberce kurtardık, fakat asıl kurtuluş millî benliğimizdir. Siz bana seslendiğimiz temiz Türkçe ile birbirimizi anlayarak konuşmak ihtiyacındayız. Topraklarımızı yabancı çizmelerden nasıl kurtarmışsak benliğimizi saran zehirli yılanlar gibi mikrop olan yabancı kelimelerden kurtarmak bizim için yeni bir kurtuluş savaşı olacaktır. (A. Muhtar Kumral’ın anılarından)”

Ruşen Eşref Ünaydın’ın ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti Kurulduğundan İlk Kurultaya Kadar Hatıralar’ında da Mustafa Kemal şöyle konuşmuştur:

“En iyi müdafaa usulü taarruzdur. Şu hâlde dl alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir defa silkeleyelim: Görelim hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya kadar biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak!…”

Bu katı tutumla çalışmalara başlanmıştır. Ve bu çalışmalara bütün devlet teşkilatının katkı sağlaması yolunda ‘1 Kasım 1932’ günü meclis kürsüsünden çağrıda bulunmuştur:

“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz.”

Türk dilinin işlenip özgürlüğüne kavuşturulmasıyla en ileri sayılan medeniyetler arasında yer bulunacağı ülküsüyle çalışmalar yürütülüyordu. Atatürk’ün TDK için hedefi şunlardı:

“1-   Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,
2- Tarihî araştırmalarda belge değeri olan  ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması”

O devreyi bir miktar Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim:

“Birinci Dil Kurultayı’nda ‘Türk Dili Tetkik Encümeni’ kurulmuştu. Samih Rifat reis idi. Ruşen Eşref ve Celal Sahir’den başka üyeleri zorlamacı ve özleştirmeci takımdan idiler.
Atatürk denemeye karar vermişti.
Sözüme dikkat ediniz. Atatürk, bir büyük Türk’tür. O kadar büyük bir stratejidir. Halk ağzından taranan kelimelerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe davası üzerine o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu deneme değerdi. Atatürk ise denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir lider idi. Öz bir dil denemesinde son neticeleri alıncaya kadar bu teze inanmış ve bağlanmış tesiri verecek, en acayip kelimeleri bizzat kendisi Meclis kürsüsünde kullanmaktan çekinmeyecekti.”

1 Kasım 1934’te şöyle diyordu Atatürk:

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere erişeceğine şimdiden inanabilirsiniz.”

Hemen kapsamlı bir derleme-tarama çalışmasına girişildi. Sonunda fişler derlenerek 1934 senesinde ‘Tarama Dergisi’ yayımlandı. Bu sözcüklerin halka tanıtılması için, Atatürk üslup sahibi yazarlardan gazetelerde bu kelimelerle yazılar kaleme almasını istedi. Falih Rıfkı Atay da bunlardan birisiydi:

“Kendini seven başyazarlardan öz Türkçe yazmalarını istedi. Ben gazetesinin başyazarı idim. Yunus Nadi’nin kolayını bulmuş olduğunu öğrenmiştim. Bildiği gibi yazar, içeri gönderir, Tarama Dergisi’nden öz Türkçe’ye çevirtirmiş. Tabii ertesi gün kendi yazdığını kendi de anlamazdı. Ben, ki pek çabuk yazarım, dörtte bir yazı çıkarıncaya kadar evdeki yemek masasının etrafında dört dönerdim.”

Bir gün Atatürk’ün sofrasında bir olay cereyan etti. Falih Rıfkı Atay’dan:

“Bu dar özleştirme sıkıntıları içinde, bir gün, arkadaşlarından birine bir nutuk söylettiğini hatırlıyorum. Hiçbir yabancı kelime kullanmayacaktı. Ayağa kalktı, nutuk bir kekelemeden ibaretti. Kendisine dedim ki:
– Sanki İç Asya’dan gelen biri size derdini anlatmaya çalışıyor. Ama derdi nedir, galiba hiçbirimiz öğrenemedik.
Güldü.
Sonra yalnız olduğumuz bir gün:
– Çocuğum beni dinle. Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar.. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız.”

İsmail Habip Sevük ve arkadaşlarına:

“Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim”

Bu söz bir dönüm noktasıydı. İkinci Dil Kurultayı’ndan sonra tasfiyeciliğe fren vurmaya başlayacaktı Atatürk. Atatürk’ün o eski üslubu da değişmeye başlayacaktı. Bu bakımdan 3 Eylül 1934 tarihinde İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde irat edilen sözler yerinde bir örnek:

“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.
İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, Prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç Ulusunun gönencine içiyorum.”

Yahut 26 Eylül 1934 günü Dil Bayramı dolayısıyla verdiği kutlama demeci:

“Dil Bayramı’ndan ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeği’nden, ulusal kurumlardan, türlü orunlardan birçok kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım.”

Ama bu safha yavaş yavaş kapanıyordu. Ahmet Cevat Emre anılarında şöyle der:

“Bu uydurma dil bir müddet yazılarda tecrübe edildi, hatta böyle konuşanlar bile oldu. Rahmetli Kâzım Dirik bu dili çatır çatır konuşurdu. Bir akşam sofrada böyle konuşmuştu. Gazi yüzüne bakmış, gülümsemiş, ‘birbirimizi anlamaz olduk’ buyurmuştu.
O geceden itibaren özleştirmecilik, Gazi için, iflas etmişti. Fakat geri dönmek de çok güçleşmişti.”

Bir sonraki yazımda Türk Dil Devrimi’nin normalleşme döneminin üzerinde duracağım.

 

Batur ALPTÜRK

baturalpturk[kıvrım]hotmail[nokta]com

 

<b>Değerleme:</b>

Azerbaycan’da Sessiz Dil Devrimi Daha béğeni yapılmamış.

Türkiye’deki dil devriminiñ ne güçlüklerle yaşandığını yaşlılarımız çok iyi biliyor. Biz ise onların bize añlattıklarını, yazıp-çizdiklerini okuyarak neler yaşandığını öğreniyoruz. Bugün çok sıradan bir biçimde kullandığımız sözcüklerle bile o dönemlerde nasıl alay edildiğini öğrenmek, çok şaşırtmıştı beni. Toplum ağızlarından yazı diline aktarılan ödül, düş gibi masum sözcüklere kara çalanların olduğunu bilmek üzücü olsa da, bugün için bize güç vermekte, ders olmaktadır.

Cumhuriyetin yeñi kurulduğu dönemlerdeki yazılarda geçen Türkçe sözcük oranı %35 iken, günümüzde %95’lere değin çıkmaktadır. Bu devrim, bitmiş değil; bugün için de tüm hızıyla sürmektedir. Sevindirici olan, yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tıkanıp kalmamış, Azerbaycan’dan Tabgaçeli’ne değin uzanmasıdır. Özellikle Tabgaçeli’nde yaşayan Salar Türkleri bu konuya çok önem veriyorlar. Öz dilden olan sözcükleri, uyarlayarak yeñi oluşturdukları Lâtin tabanlı yazı dillerine aktarmaktadırlar. Öyle ki, üzerinde birçok tartışma yaptığımız -sAl ekine değin alıp, kullanıma sokmuşlar.

Bakacak yayınlarınıñ Azerbaycan’da özgür olduğu dönemler, kimbilir kimseniñ ayrımında olmadan sessiz bir devrimi başlattı. Şuan için diyebilirim, tüm Azerbaycan toplumu İstanbul Türkçesini añlıyor. Genç kuşağın kimi öy kendi aralarında İstanbul ağzında konuştukları da oluyor, ne var ki yaşlılar añlamasına karşın, konuşamıyorlar, konuştuklarında da gülmeli oluyor.

Bu durumun soñradan ayrımına varılmış olmalı… Türk dizileriniñ çevirisiz yayınlanmasına yasak getirildi. Ruslar kızmasın diye, yansız bir karar aldık diye Rusça yayınlara da aynı yasak uygulandı. Gerekçe olarak Türkiye Türkçesi yad dil olarak gösterildi ulayı Azerbaycan diline zarar verdiği söylendi. Bu durumu kimi yurttaşları da onayladı. Onlara göre bir ülkede başka bir ülkeniñ dili ile yayın yapılması uygun değildi. Evet, Türkiye Türkçesini yad dil olarak görenler de bulunmaktadır.

İnanılmaz ama Türk dizileriniñ büyük etkisi olduğunu Behram Caferoğlu şöyle söylüyor; “Öyle olmuştu ki, küçük çocuklar birbirlerine -nasılsın efendim- diye selam verip, İstanbul ağzında konuşuyorlardı.” Belgeselin birinde Türkçe kursuna gelen Kırgız öğrenciye “Neden Türkçe öğrenmek istiyorsunuz?” diye sorulduğunda şu yanıt alınmış idi; “Türk dizilerini daha iyi añlamak için…” Bir başkası ise; “Türkiye ürünleriniñ kullanım kılavuzlarını okuyabilmek için…”

Yasağa karşın diyebilirim, Azerbaycanda eñ yoksul uruğun bile evinde uydu alıcısı var artık. Böylelikle TÜRKSAT üzerinden Türkiye arklarına ulaşabilmektedirler. Toplumun gösterdiği bu ilgi, kendime adıma diyeyim beni çok onurlandırmaktadır.

Azerbaycanda iki türlü dil devrimi yaşanmaktadır. Biri devletce yürütülen öbürü de toplumca. Önce toplumca yürütülen devrimden söz edeyim; öz kökten olan, dil devriminde kullanıma sokulan azı ağızlardan alınıp yaygınlaştırılan sözcüklere yoğun ilgi var. Sözgelimi, öğ- kökünden olan öğrenmek, öğrenci, öğretmen, öğretim gibi sözcükler pek yeğlenir durumda. Kendi ağızlara göre uyarlayıp kullanıyorlar. İmtihan yerine sınak (sınav), dost yerine arkadaş diyenlerin sayısı azımsanmayacak denli yüksek. Düşünce sözcüğü fikir‘in yerine geçip oturmuş bile; fikirleşmekten çok düşünmek sözcüğü kullanımda. Devamlı yerine sürekli sözcüğünü kullanan çavlıklara demeli gazetelere denk gelinebilmektedir. Özetle toplumun büyük bir kısmında ana kökten gelen sözcükler kullanılmaya çalışılmaktadır.

Ne var, şöyle bir yanlışa düşüyorlar; arkadaş sözcüğünü, okul sözcüğünü olduğu gibi alıyorlar. Oysa okul yerine oxul, arkadaş yerine arxadaş demeleri gerekir. Kalın ünlülü sözcüklere /k/ sesi kesinlikle Azeri ağzında olmaz.

Dilde yalınlaşmayı isteyen yazarlar da bulunmaktadır. Özellikle Türkçü kesimin çıkarttığı dergi, çavlık gibi basın-yayın ürünlerinde ortak sözcüklere nasıl geçildiği gözle görülebilir. Bunuñ yanında bir örñek daha vereyim; fren yerine Azerbaycan ağızlarında yaşayan dur añlamındakı eyle- sözcüğünden yararlanarak eyleç sözü türetilmiş ulayı bugün tüm yurtta kullanılmaktadır.

Bunlar güzel gelişmeler ançıp devletce yürütülen sessiz dil devrimi sakıncalı boyutlarda ilerlemektedir. Ülke Rusça egemenliğinden soñra devletce İngilizce egemenliğine sürüklenmektedir. Tüm kamu kuruluşlarınıñ giriş kapılarınıñ yanlarına biri Azerbaycan Türkçesi öbürü İngilizce olmak üzere iki tabela asılmaktadır. Özel şirketler yapsa añlarım da kamu kurumlarındakı bu uygulamaya hiçbir biçimde añlam verememekteyim.

Gökbey ULUÇ – Bakü

<b>Değerleme:</b>

Uydurma söz yapmayız, yapma yola sapmayız Daha béğeni yapılmamış.

Türkçe’yi savunanları ikiye ayırabiliriz. Birisi “öz türkçeciler”, öbürü “yaşayan türkçeciler”.

Öz türkçecilere  göre, tüm sözcükleriñ özü olmalıdır. Dil tümden arınmalı, yüzde yüz arı olmalıdır. Yaşayan türkçecilere göre ise, kökleşmiş, dile girmiş, karşılığı dilde olmayan sözcükler yad (yabancı) olabilir.

Oysa biz topluluk olarak bunlarıñ ortasında bir yerdeyiz. Yüzde yüz arı bir diliñ olmayacağıñı bilir, böylesiñe boş düşler görmeyiz. Buna karşın, dilimizi kısırmış gibi bir kıyıya atmaz, türetme gücünden yararlanır, yad kavramlara karşılık buluruz.

Kullandığımız sözcükler yüzünden katı eleştiriler alıyoruz. Oysa kullandıklarımızıñ neredeyse tümü Türkçe’niñ öz söz vârlığıdır. Bunları ya Asya’daki soydaşlarımızıñ dilinden ya Anadolu ağzıñdan ya da eski Türkçe’den diriltmekteyiz.

Özellikle diriltme konusunda Ziya Gökalp’iñ dizeleriñi sıklıkla önümüze atmaktadırlar.

Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş, Türkçedir;
Eski köke tapmayız.

Oysa bu dizeleri kendi yazmamışcasına, “mefkūre, şe’niyet, selikıyyat” gibi bir yığın yad kökenli sözcük “uydurmakta” herhangi bir sakınca görmez. Bu arada, kendi ilginç yaratılarınıñ dilimize yerleşmesiñi beklerken, “tanık, sayrı…” gibi  öz Türkçe sözcükleriñ hiçbir oğur (zaman) yeñiden diriltiliyemecekleriñi “güñaydıñ” gibi bir Türkçe sözcüğüñ tutunmasınıñ olanaksız olduğuñu kesinler. Ziya Gökalp’iñ katkıları vardır kuşkusuz ançıp (ama) böyle ilginç davranışlarıyla da önümüzü kesmektedir.

Dil Devrimi, bitmiş değil. Dildeki yad söz oranı %98-99 oranlarıña çıkıncaya dek sürecektir. Dil durağan değil, işleyendir. Devrimde ise işleme hızına, hız katmış, Osmanlı dönemindeki aksakları baş döndürü bir biçimde aşmıştır. O dönemlerde sözcüklerle dalga geçenleri biliyoruz, onlarıñ torunları aynı işleri bugün dedeleriñi aratmaksızıñ sürdürmektedir. Biz bunlarıñ uzağında çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Nurullah Ataç’ıñ 1945’de dediği gibi;

Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil eñ aşağı yüz yıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor? Bir kişi öyle dilemiş, buyurmuş da onun için mi değişiyor? Olur mu öyle neñ? Yüz yıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı vâr, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor da onları genişletmek istiyor.

Yaptıklarımız konusunda eñ sık altığımız eleştirilerden biri de, sözcükleriñ bu yerlik (web sitesi) dışına çıkamayacak olması, yazdıklarımız ile sınırlı kalacağıdır. Oysa yañılmaktadırlar. Biliyoruz ki, sözcüğüñ dile yerleşmesi yazı dilinde başlar.

Falih Rıfkı Atay’ıñ bir eleştirisi şöyle; “Özleştirmeciler sayoğur, say yerde uygurlarlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde içtenlik diye birneñ aramak koca bir yalandır.”

Eleştirilerde adı geçen sözcükleri, şimdilerde sıradan, alışıla gelmiş bir biçimde kullanıyor, hiç de yadırgamıyoruz. İşte bu yüzden özleştirme yazıda başlar. Bu yerlikte yazılan yazılar gibi, günlük yaşantımızda konuşmuyoruz. Bunu beklemek de yañlış olur. Biz de sıradan kişileriz, yeñi sözcükleri önce yazımızda diriltiyor, soñra yaşantımıza sokuyoruz. Gün gelecek, bizimle dalga geçilen sözcükler sıradanlaşacak. Toplum dili ile dalga geçen aydın kesimi sürekli olacaktır, ançıp biliniz ki, bunlarıñ çabası boşunadır, dil devrimi durdurulumaz.

“Türkçemiziñ güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, örñeğin o cânım rüyâ’yı çüşten farkı olmayan düş, hâtırayı anı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzıñdan çıkar gibi bir sesle söylenen ödül sözcüğü de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz sözcükler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır.” diyen aydıñlarımız da olmuştur. A. Fenik gibi, F. Baysal gibi, E. Bayrakdaroğlu gibi.

Toplum dili böyle aşağılanmaları yaşasa da özleştirme tüm hızıyla sürmüştür, sürmektedirde… Dr. Kâmile İmer’iñ yaptığı araştırmalara göre, 1931 yılıñda bir güncedeki çav (haber) diliñdeki Türkçe oranı %35’lerde imiş. 1965’li yıllarda bu oran %60’lara dek çıkmış. 10 yıl soñra %70’leri bulan bu oran 1981’de %80’leri görmüş. Dil devrimiñi benimseyen yazarlarda ise bu oran %92’lerdeymiş.

Doyumsuz bir dil için %98-99 oranıñda öz dilden sözcük olmalıdır. Bu böyle oluncaya dek de özleştirme sürecektir. Çünkü biz biliyoruz ki, dildeki yad sözcükler, çorbaya atılan tuza benzer. Tuz fazla olursa yemeğiñ tadı kaçar, az olursa da yemek tatsız olur.

Gökbey ULUÇ

________________________________________
Kaynakça
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, betler 36,48,64,70,149
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, betler 119-146
Nurullah Ataç, Ataç, bet 113
Dr. Kâmile İmer, Atatürk’ün Yolunda Türk Dil Devrimi, bet 68

<b>Değerleme:</b>

Arı bir dil yaratmak istemiyoruz! Daha béğeni yapılmamış.

Yeryüzüñde % 100 arı (saf) bir dil yoktur. Bunu istemek ise uçukluktur. Bizler de uçuk, kaçık olmadığımızdan böyle bir neñi hiç istemedik. Olanaklı olsa bile karşı çıkarız.

Dildeki yad sözcükler, çorbaya atılan tuza benzer. Tuzu fazla kaçırırsañız, yemeğin de tadı kaçar. Tuzsuz olursa da, tadı olmaz.

Büyük balta girmemiş ormanlar içinde yaşayan ilkel topluluklarıñ dilleri dışındaki tüm dillerde yad (yabancı) sözcük vardır. Demeli bu topluluklar dışındaki hiç bir dil arınık değildir. Eñ azından öyle olduğuñu sanıyoruz. Ançıp (ama), 100-200 kişilik topluluklarla koca ulusları kıyaslayamayız.

Sürekli komşu uluslar ile içiçeyseniz, yertinciñ (dünyanıñ) koşulllarına ayak uydurmaya çalışıyorsañız, hele bir de bunu geriden izliyorsañız arı bir tümden düşdür sizin için.

“Arı bir dile iye (sahip) olmak bir düş ise, bu çalışmaları neden yapıyorsunuz?” diye soranlarıñız vardır. Özünde biz dildeki yad sözcükleri varsıllık olarak görüyoruz. Bu demek değildir ki, bütün sözcükler yad olsun. Yukarıda verdiğim “tuz” örneğindeki gibi belli bir oranda yad söz olursa hiçbir sorunumuz yok.

Dil Devrimi’nden önce basında Türkçe kullanma oranı %12’lerde idi. Devrimden soñra bu oran %70’lere dek çıkıyor.

Bizim ereğimiz (amacımız), bu oranı %99’a dek çekip, tadına doyum olmaz bir dil oluşturmak.

%1’lik kısımda ekinçsel (kültürel) ayrılıklardan dolayı gelen sözcükler olacaktır. Örneğiñ “hamburger” sözcüğü. Bu sözcüğe Türkçe karşılık aramak yañlıştır. Bizim geleneğimizde böyle bir yiyecek yoktur, bu batılınıñ yemeğidir. Demeli, ekinçsel bir üründür. Nasıl ki, ekinçimiziñ ayrılmaz bir parçası olan dönere, kimseniñ karşılık koymasıñı istemiyorsak, bizim de öyle yapmamız gerekiyor.

Bir başka örnek olarak “pezevenk” sözcüğü. Ermenice kökenli bir sözcük olup, dilimizde buna karşılık gelen bir sözcük bulunmaz. Bulunmasıñı da türetilmesiñi de istemem zaten. Çünkü bizim töremizde, geleneğimizde bu tür işler olmadığından buna karşılık bulmak yañlıştır. Üç, beş kansız için de töremizi kirletecek değiliz.

Bizim arındırmamız gereken sözcük öbekleriñi şöyle edlendirebiliriz (maddelendirebiliriz) ;

  • Bilimsel kavramlar
  • Tapınçsal (dinî) kavramlar
  • Töz (temel) kavramlar

Bilimsel kavramlar
Bilim, belli bir ulusuñ ürünü değil, tüm kişioğlunuñ ortak ürünüdür. Dolayısıyla her ulus, bilimsel kavramlara öz dilinden karşılık bulma hakkına iyedir (sahiptir). Bilimde yükselişin ilk adımı, toplum dili ile bilim dili arasındaki uçurumun kalkmış olmasıdır.

Ruminantlarda oluşan mastitis ve abortus semptomlarının etiyolojisi…

Şimdi bu tümceyi (cümleyi) arındırıp şöyle yazsak; bilimiñ ne denli kolay olduğunu görürsünüz.

Gevişgetirenlerde oluşan meme yangısı ilen yavru atımı belirtilerinin etkeni…

Böyle olunca yukarıda yazdığımı, ilkokula giden çocukda anlar, elinde bastonla gezen ninemde… Sonuçta, Meksika’daki inekde oluşan meme yangısı ile Iğdır’da oluşan meme yangısınıñ etkeni aynıdır. İşte bilimiñ evrenselliği budur.

Tapınçsal kavramlar
Arındırılması gereken bir başka kavram öbeği (grubu), tapınçsal (dinî) sözcüklerdir. Bu kavramlarıñ arındırılmasıñı zarar olarak, yozlaşma olarak görenler var. Oysa, öz dilinizde tapındığınızda, Tañrı ile daha samimi olduğunuzu, dininize daha sıkı bağlandığıñızı göreceksiñizdir. Bunu istemeyenler, tapınçı kullarak sizi yönetenler doğal olarak karşı çıkar. Batınıñ yükselişiniñ tözünde (temelinde) İncil’iñ ulusal dillere çevrilmesi yatar. Benzer örneği biz ancak Kurtuluş Savaşı’ñdan soñra görebildik.

Töz (temel) kavramlar
Tüm diller için töz taplanañ (kabūl edilen) sözcükler vardır. Sayılar, gökyüzünde çıplak gözle görülen gök nesneleri, dağ, taş, bayır, soñrasında eğnimiziñ (vücudumuzuñ) kimi kısımları… Bunlar bir diliñ yapı taşlarıdır, atomudur, hücresidir. Öyle ki, töz sözcükleri aynı olan, benzeşen diller arasında inceleme yapıldığında, kökteş çıktıkları, aynı dil öbeğinden oldukları dahası birbirleriniñ lehçesi çıktıkları, bunları konuşanların da aynı ulusun çocukları oldukları ortaya çıkmaktadır.

Özetle; Türkçe her kavrama sözcük çıkarabilecek düzeydedir ançıp (ama) bunu bilinçli yapmak gerekir. Olur olmaz her kavrama karşılık bulunması doğru değildir.

Gökbey ULUÇ

<b>Değerleme:</b>

TDK’ye atılan iftiralar Daha béğeni yapılmamış.

1970 yıllarda basın tarafından TDK’yi karalamak için gülünç türetimler yapılmıştır. Bu türetimlerin kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor ancak, kamu içinde hızla yayılmış ulayı (ve) bunların gerçekten TDK tarafından türetildiği sanılmıştır, hatta sanılmaktadır.

TDK’nıñ türettiği sanılan sözcükler;

* Otobüs : Çok Getirgeçli götürgeç
* Tren : Alttan ittirmeli üstten tüttürmeli çok oturgaçlı getirgeçli götürgeç
* Yumurta : Tavuksal fırtlangıç
* İstiklâl Marşı : Ulusal düttürü
* Hostes : Gök konutsal avrat
* Uçak : Gökkonut
* Restaurant : Sosyal Otlangaç
* Fren : Durdurgaç
* Fotoğraf makinesi : Şekil çeken
* Minibüs: Kaptıkaçtı
* Zil : Zırlangaç
* Problem : Zorlangaç
* Flüt : Öttürgeç
* Ütü : Alttan püskürtmeli düzelteç
* CD : Dönen Bilgi Tekeri
* Gitar : Çok telli çalgaç

Toplum üzerindeki etkileri
Bu sözcükler, kamu tarafından gülünç bulunup TDK’nıñ alay konusu olmasına neden olmasının dışında, dilimizdeki en güzel eklerden biri olan -geç,-gaç ekini de öldürmüştür. Bu iftiranın doğruluğuna inanlar, yapılan yeni türetimlere direnç gösterme eğiliminde olup bu sözcükleri neden olarak göstermektedirler.

Gökbey ULUÇ

<b>Değerleme:</b>