Etiket arşivi: öz türkçe

Öz Türkçeyi Anlamak Olanaksız mıdır?

Öz Türkçenin anlaşıl(a)madığı savı özleştirme karşıtçılarınca, kimi kez öz-Türkçecilerce dahi ileri sürülmektedir. Savlayan savını tanıtlamayla yükümlü olsa da, söz konusu savı çürütmek yararlı bulunacaktır. Okuyor olduğunuz deneme bu “çürütme” üzerine. İşe bir örnekle başlamada yarar görüyorum:

Bilindiği üzere Türk sağaltmanlık dili özleştirmeye en çok direnen alanlardan biridir. Bundan ötürü, örneğin büyük ölçüde Fransızca-, bir ölçüde İngilizce-kökenli sözcüklerle dolup taşan ot tanıtmalıklarını “uğraşı-dışı” bir kişinin anlaması güçtür. İşte, ben o tanıtmalıklarda yapılacak bir özleştirmenin anlamayı – sıradan kullanıcı/okur için – enikonu kolaylaştıracağı kanısındayım. Kanımı somut bir örnekle açıklamam gerekirse, yaygın biçimde kullanılan bir otun tanıtmalığından düşgele1 yaptığım bir alıntıyı, ardınca bu alıntının – gene kendi ürünüm olan − öz Türkçe çevirisini okurun ilgisine sunabilirim, sunayım.

İlkin Koraspin-adlı otun2 tanıtmalığından bir bölümü okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Enterik-kaplı3 tablet

Asetilsalisilik asit

Antiagregan

Endikasyonları:

Antitrombotik olarak; nonstabil anjina pektoriste ve risk altındaki (hipertansif, hiperlipidemik, diyabetik) kişilerde4 koroner trombozun önlenmesinde; miyokart reenfarktüs profilaksisinde; kardiyovasküler cerrahide, özellikle aortokoroner baypas ve arteriyovenöz şantlarda; postoperatif tromboz ve ambolinin önlenmesinde, geçici iskemik ataklarda ve inme profilaksisinde endikedir.5

Şimdiyse özdeş tanıtmalığın öz Türkçe çevirisini6 okuyasınız:

Koraspin (100 mg)

Bağırsaksal-kaplı sıkıt

Sirke-söğüt ekşiti

Topaklaşmaönler

Gereklikleri:

Pıhtılaşmaönleyici olarak; değişken göğüs boğağında, çekince altındaki (kan basınçları yüksek, aşırı yağ sayrısı, şekerli) kişilerde taçdamarsal pıhtılaşmanın önlenmesinde; yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığında; yürek-damar yarmanlığında, özellikle anaatardamar-taçdamar köprülemelerinde, atardamar-toplardamar bağlantılarında; işlemce-sonrası kan pıhtılaşmasının, damar tıkanıklığının önlenmesinde; geçici kan eksikliği tutulgalarında7, koruyucu inme sağaltmanlığında gereklidir.

Şimdi, elinizi buluncunuza8 koyarak söyleyesiniz: Yukarıdakilerin hangisi daha anlaşılırdır? Demek örneğin “miyokart reenfarktüs profilaksisi” mi daha anlaşılırdır; yoksa “yürek kası tıkanca depreşmesi koruyucu sağaltmanlığı” mı?.. Kuşkusuz öz Türkçe, demek çağrışımsal sözcükler daha anlaşılırdır. Doğallıkla biz Türkler için… Yad söz(cük)lere alışmış, koşullanmış olmak bu gerçeği değiştir(e)mez. Anlaşılmazlığın kimilerinin işlerine gelmesi de… Yalnızca doğrular, gerçekler önem taşır anlayacağınız. Öz Türkçede bekinme9 doğruculuğun, gerçekçiliğin, giderek ülkücülüğün, yetkinciliğin bir gereğidir. Bu konuya ilişkin karşısavlarsa nesnel olmayıp bilimsel, ussal dayantılardan yoksundur.

Dil çok-boyutlu, çokdüzlemli bir olgudur. Bundan dolayı, değme durumda, koşulda kullanılabilecek belirli bir dilin sözünü etmek olanaksız. (Öyle ki, kimi dilbilimciler – doğal olarak abartıyla – “dil” diye bir nenin var olmadığını söyler.). Şu kesindir: Dilin özlük oranı bağlam, ortam, seslen(il)en… etmenlerine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Demek örneğin yazı dilinde erinçlilikle10 kullanabildiğiniz, kullandığınız öz Türkçe birtakım sözcükleri, konuşma dilinde kimileyin kullanmayabilirsiniz. Ancak, bu, öz Türkçenin bir bütün olarak anlaşılmaz olduğu, bu nedenle geçersiz sayılması gerektiği anlamına gelmez. Genel dildeki özleşme özel dillere – şu ya da bu ölçüde – yansır. Nitekim yukarıda örnek olarak verdiğim sağaltmanlık dilinde bile – az da olsa – özleşme görülmektedir. Gene örneğin dilbilim dilindeki bütünsel diye nitelenebilecek özleşme, dilbilimin özleşmeye daha elverişli bulunmasından çok, dilbilimcilerimizin dil bilinçlerinin daha gelişkin olmasına yorulmalıdır. Ne olursa olsun; dilde özün yada yeğlenmesi anlamayı – kaçınılmaz bir sonuç olarak – kolaylaştırır. (Yadı öze yeğleyenlerin şaşılası durumunu çözümleme ayrıca yapılabilir, yapılmalıdır.)

Öyleyse, bu denemenin başlığındaki soruyu şöyle yanıtlayayım: Öz Türkçeyi anlamak olanaksız değildir. Gerçekte öz Türkçe en anlaşılır dildir. Başka dilleri anlamak için ek bilgi gereklidir. Oysa öz Türkçeyi anlamak için Türkçeyi bilmek yeter. Öz benimsenir, yad yadırganır. Şimdiki durumda bunların tersleri olabiliyorsa, oluyorsa, suçlu öz Türkçe ya da öz-Türkçecilik sayıl(a)maz. Suçlu arayıp bulmak gerekiyorsa, özlerine yadlaşmış, yozlaştıkça yozlaşmış kişiler ile onları bu şaşılasılığa, giderek acınasılığa düşürmüş kimseler suçludurlar. “Öz Türkçe anlaşılmıyor, anlaşılmaz.” önermesi, özleştirme karşıtçılarının – kimi kez özleştirmeci (!?) bireylerden, kuruluşlardan dayanak alarak – öne süregeldikleri geçersiz mi geçersiz bir savdan özge bir nen değil. Doğrusunu isterseniz, tutunmuş öz Türkçe karşılıkları yeğleyerek pekiştirme, daha tutunmamış olanlarıysa kullanarak tutundurma değme Türkün “ödevler”idir. Türkçeyi, Türklüğü büsbütün yok etmeye çabalayanların el üstünde tutuluyor oldukları günümüzde bunu eyitmek nicelerinin tatlılarına gitmeyebilir, gitmez. Şu var ki, Güneş balçıkla sıvanmaz. Genelde doğrucular ile yanlışçılar, özelde öz-Türkçeciler ile özleştirme karşıtçıları savaşımlarıysa11 yaşam var oldukça sürecek. Yeğleme sizindir.

2015 Ocağı

Seyhan

_____________________________________________

1 1. Os. rastgele.

2 2. Özgün adı Coraspin. (Ot adlarını özleştirmek, en azından Türkçeleştirmek için, ilk ağızda bütünüyle “yerli” otların üretilmesi gerekmektedir. Buysa Türkey’de Türk araştırmacılarınca yapılan sağaltsal çalışmaların sonuçlarının gene Türk işleyimcilerince değerlendirilip üretim sürecine sokulmasını gerektirir. [Son evrede ota ad koyacak kişinin ya da kişilerin doğru dil bilinci edinmiş olmaları gerektiğiyse caba.]. Ne ki, varolan durumda, ot adlarında sesçil yazımın bile uygulanmadığına tanık oluyoruz.)

3 3. Buradaki çizgiciği ben koydum.

4 4. Özgün örüde yanlış olarak “hastalarda” denmiştir.

5 5. Bu bölümcenin yazımını düzeltme baskısında kaldım. Örneğin by-pass biçiminde yazılmış sözcüğü “baypas” olarak sesçil yazıma uyduruverdim.

6 6. Bu “dil-içi” çevirideki bütün sözcüklerin öz Türkçe olmadığını biliyorum. Gelgelelim söz konusu örü için daha çok özleştirme – şimdilik – olanaksız bulunuyor.

7 7. Tutulga: Os. atak, keşik, kriz, nöbet. (“Keşik” sözcüğünün Moğolca-kökenli olduğu anımsana.)

8 8. Bulunç: Os. vicdan.

9 9. Os. ısrar etme.

10 10. Erinçlilik: Os. rahatlık.

11 11. Buracıkta konu dışına çıkacağım için beni bağışlayasınız. Gelgelelim şunları da söylemem gerek: Savaşımı sevmiyorum. “Ülküsel” bir yuvarlağa doğruluk, güzellik ile iyilik egemen olur. Yeryüzü ülküsel değil; o ayrı. Bundan ötürü, savaşım kaçınılmaz. Gene de, savaşım verirken barışçıl, iyilikçi olmayı, kalmayı bilmeli. Dahası, benlikçilik gütmeksizin, işi kişiselliğe dökmeyerek, demek ülküler uğrunda savaşmak gerek. Yoksa savaşım yarardan çok, dokunca getirecektir.

Dil Üzerine – II

Esen olsun.

Türkiye’deki dil tartışmalarına, siyasi ve bilimsel eylem ve söylemlere değinmeden evvel, birinci yazıda yüzeysel bir şekilde yaptığım taramanın biraz daha “spesifik” halini yapma ihtiyacı duyuyorum. Esasen, bu yazıda “söylem”, “spesifik” ve “esasen” sözcükleri bir arada, “dil”e nasıl baktığımı okuyucu bu şekilde kavrayabilir. İlk yazıda bu bakışın sebeplerine bilimsel temellere fazla girmeden değinmiştim, şimdi o konuya değineceğim. İlk yazıdaki Ziya Gökalp alıntısını tekrar etmekte fayda görüyorum:

“Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Dil üzerine araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar şüphesiz ki çeşitlidir. “Göstergebilim”in başlı başına bir disiplin olarak gelişmesi bu yaklaşımları oldukça sağlam ve yeni ufuklar açma potansiyelini haiz bir zemine çekmişse de, “göstergebilimciler”in yapısalcı anlayışı dil üzerine yürütülecek savları bir çıkmaza sokmuştur.

Yapısalcı anlayışın temsilcilerinden Saussure, yaklaşımını bir satranç benzetmesiyle açıklar: Buna göre,  satranç oynarken kuralların evrimini, taşların tarihsel gelişimini bilmek zorunda değilizdir, kuralları ve taşların hareketlerini bilmemiz, satranç oynamamız için yeterlidir. [1] Bu sebepten, yapısalcılar dilbilimsel göstergeleri “gelişigüzel göstergeler” olarak kabul etmeye meyillidirler.

Bu yazıda, esasen bu anlayışa karşı çıkacağım. Görüşlerimin temellerini işaretleyeceğim ve üçüncü yazıda Türkiye’de “dil”e nasıl bir tavır almalıyız, kendimce değineceğim.

Yapısalcı anlayışın kanımca fark edemediği nokta, dilin sadece üst bilince ait bir mesele olmadığıdır. Dil, insana dair pek çok şey gibi, hem bireysel bilinçaltı, hem kolektif bilinç ve bilinçaltı ile ilişki içerisindedir ki, bilincin oluşumu bir emergence[2] vakasıdır, dolayısıyla dil de emergent bir “şey”dir.

Wittgenstein, her ne kadar külliyatı “bütün yönleriyle dil felsefesi alanının sorularına cevap vermiş” kabul edilemezse de, “dil organizmamızın parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir” diyor.[3] Dolayısıyla dil hem “beynin çalışma prensipleri” ile “çalışır”, hem de tek bir bireye ait olmadığı, “kamusal” bir düzlem oluşturduğu için, “toplumsal bilinç” içerisinde mayalanır.

Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” kitabı, tek bir cümlede özetlenebilir: “Toplum insanlardan oluşur ve toplumlar insanlara benzer. Ancak toplumlar tek bir insan değildir, öyleyse, toplumsal meseleler salt psikolojinin bakışıyla incelenemez.”[4] Dil de böyledir, dil üzerine eğilecek insan teker teker “birey”lerin beyninin çalışma prensipleriyle uyumlu (ki Noam Chomsky’nin “evrensel gramer” tezleri[5] bunu doğrular niteliktedir.) hem de hiçbir zaman bireysel olmayan, bireyler üzerinde etkisi olan bir araçtır.

Buradan, kültürü iletişimsel bir yaklaşımla tanımlamaya geçebiliriz.

“Ekin” şeklinde Türkçe’ye çevrilen kültür, yalnızca bir sosyal bilim inceleme alanı değil, aklımıza gelen “psişik/zihinsel” kaynaklı her şeye analık eden bereketli tanrıçadır.

Nasıl organizmalar edinimlerini kalıtım yoluyla gelecek bireylere aktarıyorsa, insanoğlu da bir topluluk olarak çok hücreli organizmalara benzer yapılar oluşturur; bu bir araya gelişin yarattığı kolektif bilinç, atanın döle aktardığı genler gibi ve daha önemsiz olmayan bir etki değeriyle, gelecek nesillere aktarılır.

Evrenin bilinen ilk iletişim yolu ve modeli, kanımca, enerji transferiydi; ki hareketi ve canlılığı mümkün kılan termodinamiğin birkaç basit enerji transferi yasasıdır. Aradan geçen milyonlarca yılda RNAlar, hormonlar, ardından nörotransmitterler ve elektrik impulsları gibi “gen”i, yani “kodlanmış bilgi”yi aktarma yöntemleri gelişti; insanı bu inanılmaz gelişim ve değişim mekanizmasının dünyamızdaki en özel üyesi yapansa, “konuşma” ve “yazma” gibi iki “görülmemiş” aracı keşfetmesidir. Artık bilginin transferi genler yoluyla değil, konuşma yoluyla da yapılabiliyordu; ardından gelişen yazı bilginin kodlanması ve paylaşımını inanılmaz derecede kolaylaştırıp artırdı. Bu icatlarımız bilgi transferi ve birikiminin “artarak artan” bir fonksiyon grafiği çizmesini sağladı; tekerleğin icadından ilk uçağa kadar geçen sürenin bin yılları bulması; ilk uçaktan ilk uzay mekiğine kadar geçen sürenin ise on yıllar gibi kısa birimlerle ölçülen bir zaman diliminde gerçekleşmesi bundandır.

Basitçe diyebiliriz ki, konuşma ve yazmanın icadı, “ata”nın bilgisini doğrudan “döl”ü olmayan bireylere aktarabilmesini mümkün kılmıştır. Özellikle bazı memeli türlerinde ilkel iletişim biçimleri gözlemlenmekteyse de, insan konuşma ve yazma gibi etkin iki aracı geliştirdiği için biriciktir.

Ki, bu yenilik aynı zamanda bugün anladığımız “bilinç” ve dolayısıyla “kültür” kavramının doğmasına vesile oldu; konuşma ve yazma olmasaydı yine bir “bilinç”ten söz edebilirdik ancak, yarattığımız psişik boyut ve onun kazanımları (şiirden matematiğe, futbol fanatikliğinden hippi akımlarına kadar aklınıza gelen her türlü kavram, olgu ve oluş psişik boyuta erişebilmemizin eseridir) asla var olmaz; biz de bir “kültür”den söz edemezdik.

Şimdi çeşitli öncüllerden hareketle, kültür ve iletişim arasındaki ilişkinin genel ve yüzeysel bir çerçevesini çıkarmaya çalışalım.

I. Kültür, iletişimden doğar.

Kültür, toplumsal anlamıyla; bir toplumun «biriktirip» ardından gelecek nesle aktarabildiği, ya da aktarma şansının olduğu bütün «maddi ve manevi» varlığının adıdır.

 

Bu yönüyle, birikimin kültür olarak adlandırılması için ön şart, onun «aktarılabilir» olmasıdır. Aktarımı ise, usulü, yönü ve aracı değişmekle birlikte, ancak «iletişim» sağlar. Emile Durkheim’ın ve Gustave Le Bon’un sosyoloji bilimine bakışlarını incelediğimizde, bir araya gelmiş «bireyler» topluluğunun «toplum» haline gelmesi, yani bir «kolektif bilinç» kazanması için, «kültür» sahibi olmanın birincil koşul olduğunu görürüz. Bu, «Kurum Kültürü» gibi dar kapsamlı örneklerde görülebileceği gibi, «Millet Olma» kavramı ve evriminin de temelinde gözlemlenir. Kolektif bilinç de, birbiriyle etkileşen/iletişen bireylerin iletişiminin; dahil olan bireylerden sıyrılıp özge bir hal alarak «idealar» dünyasında ayrı ve özgün bir varoluş kazanmasıyla ortaya çıkar.

II. Kültür, iletişimi etkiler.

Kültürün ancak «iletişim» yoluyla doğduğuna dair tezlerimizi sunduk. Kültür ve İletişim konusunun içeriğini örnekler üzerinden analiz etmeye girişmeden önce, buna eklememiz gereken bir öncül daha var:

Kültür, iletişimi etkiler.

İletişimin daha önce bahsettiğimiz gibi «kavramlar, nosyonlar, imgeler, normlar ve fenomenler» doğurmasıyla ortaya çıkan kültür, statik değildir, devam eden iletişimle büyür ve güçlenir. Ancak güçlendikçe, değişkenliği ve etkilenebilirliği azalır, etki gücü artar.

Bunu, bir örnekle şöyle açıklayabiliriz:

Bir tek hücreli, uygun koşullar sağlanır ve hayatta kalmak kuralı bunu emrederse; önce koloniler oluşturup ardından kolonideki hücre grupları arasında iş bölümü yaparak, özelleşme ve başkalaşma yoluyla yavaşça «çok hücreli»ye doğru evrilebilir. Bu evrim basamağındaki çok hücreli, neredeyse sınırsız olasılığın doğurduğu sınırsız yolu izleyebilir. Ancak bu evrimin son safhalarındaki bir basamakta yer alan «insan», fazla özelleşmiş ve farklılaşmış olduğu için istediği doğrultuda evrimine devam edemez, daha sınırlı bir seçenekler havuzuna mahkûmdur. Kültür de, geliştikçe ve giriftleştikçe etki gücünü artırmaya başlar, iletişimi etkiler, sınırlar.

Önemli bir nokta olarak, kültürün iletişimi mümkün kılan «kodlama ve kod çözme» (encoding – decoding) olgusunda belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz. Zira, iletişim -ileri boyutuyla- bir fikir, duygu ya da bilginin kodlanarak transfer edilmesi, kodun çözümlerek yorumlanmasıyla transferin sonuçlanması işlemidir.

«Kodlama»nın dinamiklerini ve içeriğini belirleyen ise öncelikli olarak dil, ardından kültürel öğeler olan gelenekler, toplumsal normlar ve sair etkenlerdir. Dil, aslında başlı başına bir kodlama sistemidir. Her kelime, bir kavramı, fikri, duyguyu, bilgiyi, gerçekliği ya da varlığı «kodlar» ve kapsar. Dilin özelliklerine göre, bu kodlama gelişigüzel değildir, belli kurallar ve sınırlar içinde yapılır; bu kurallar ve sınırlar sayesinde dili konuşanlar birbirini anlarlar.

Dilden doğduğu halde dili biçimlendiren kültür olduğu için, iletinin kodlanması doğrudan kültürün hükmü altındadır. Bu, aynı kültüre ait bireylerin iletişiminin kalitesini artırıcı rol oynayabileceği gibi, farklı kültürlerdeki bireylerin iletişimsizlik ya da iletişim kazaları yaşamasına sebep olabilir.Farklı kültürlerdeki «beden dili» gibi iletişim yöntemlerini incelediğimizde, daha önce bahsettiğimiz görüşlerimizi doğrular nitelikte veriler elde ederiz.

Buna göre, anlatmak istediğimiz ne kadar ilkelse, onu anlatan «kod» o kadar genel ve bütün kültürler tarafından paylaşılıyor haldedir. Yukarıdaki evrimsel biyoloji örneği, bu sav için de, açıklayıcı olacaktır.

Misalen «gülümseyen» insan yüzü bütün kültürlerde neredeyse aynı anlama gelir. Zira gülümsemek insanın evriminin çok eski safhalarından beri bizimle koşut devam eden bir yetimizdir.

Ancak anlatmak istediğimiz karmaşık bir «şey» olduğu zaman, kodlamalarda kültürler arası farklılıklar daha belirginleşir.

Misalen, 3 sayısı bir çok kültürde işaret, orta ve yüzük parmaklarını kaldırarak ifade edilirken, Alman toplumunda baş, işaret ve orta parmaklar kaldırılarak ifade edilir. (Quentin Tarantino,“Inglorious Basterds” filminde geçen bir sahne.)

Bir kaç uç örnek vermek gerekirse, Kongo’da konuşulan yerel bir dil olan «Tshiluba» dilinde «ilunga» şeklinde bir sözcük vardır. Bu sözcük tam olarak:

«Bir hatayı ilk defasında affeden, ikinci defasında tolere edebilecek ama üçüncü tekrarında asla affetmeyecek kişi» anlamına gelir.

Bu kadar geniş bir kavram, Kongo dilinde bir kelime ile kodlanmışken, Türkçe’ye bir çok kelimeyi ard arda dizmek suretiyle çevrilip kodlanabiliyor.

Yine, Türkçe «-mış» eki, yani «rivayet geçmiş zamanı», Türkçe dışındaki dillerde bir fiil kipi olarak bulunmaz. Bizim cümlenin eylemine sadece bir ek ekleyerek verdiğimiz manayı, söz gelimi İngilizce’ye yapılacak bir çeviride, en az birkaç kelime kullanarak vermemiz gerekir. Kültürlerin tarihsel süreçte yaşadığı evrim, bu farklılaşmalara sebebiyet vermiş, kültürün etki gücü, iletişimin kodlama dinamikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur.

Benzer şekilde, decoding, yani kod yorumlama da kültürle yakından ve derinden ilişkilidir. Homolog ve biçimsel olarak «aynı» görünen iki kod farklı kültürlerde farklı yorumlanabilir. Misalen, «baş parmağı yukarı kaldırmak» bir çok kültürde «her şey yolunda» gibi bir ifadeyi kodlar. Ancak aynı hareket bazı kültürlerde ağır bir hakarettir. Türkiye’de ise, bir siyasi partinin sembolü olarak da yorumlanabilir. Görülüyor ki, kodun açımlanması ve yorumu da kültürle ve kültürel öğelerle etkileşimli ve iç içe yapılır / yapılmalıdır.

Bütün bu akıl yürütmelerin sonunda, girişte öncül olarak verdiğimiz başlıkları artık birer «netice» ve «kanıtlanmış önerme» olarak verebilir ve diyebiliriz ki;

I. Kültür, iletişim sayesinde doğar, yayılır ve varlığını devam ettirir.

II. Kültür iletişimin içeriğinden tekniğine, usulüne, özüne ve aracına kadar bütün öğeleri üzerinde tahakküm sahibidir.

III. Kültür ve İletişim ilişkisi mutuali ve zorunlu bir ilişkidir, kültür ve iletişim birbirinden ayrı düşünülemez.

Buradan “dil”e dönecek olursak, görülüyor ki dil, “iletişim”i sağlayan araç olmakla “kültür”ü yaratır. Kültür tarafından da etkilenir. Bir tek hücreliyi oluşturan / şekillendirilen genler, onun var olmasının temel sebepleridir, ancak aynı genlerin bu tek hücreliyi “yaratması” ile, tek hücreli radyoaktivitesi yüksek bir yaşam alanına gidebilir ve genleri mutasyona uğrayabilir. Dil ile “bağlam” arasında böyle bir ilişki vardır.

Öyleyse, dilin kültürden ve bizzat kendisinden nasıl etkilendiğine dair örnekler verebiliriz. California Üniversitesi’nde Doç. Lera Boroditsky’nin çalışmaları, bizlere “sözcük cinsiyeti” içeren dillerde, aynı nesneye farklı sözcük cinsiyeti veren dillere göre, konuşanlardan o nesneyi başka sözcüklerle ilişkilendirmeleri istendiği zaman farklı ilişkilendirmeler yaptığını gösteriyor. Sözgelimi “köprü” sözcüğünü eril olarak kabul eden bir dilde, konuşanlar bu sözcüğü “güçlü”, “büyük” gibi sözcüklerle ilişkilendirirken, “dişil” olarak kabul eden dilin konuşanları aynı nesneyi “zarif”, “güzel” gibi sözcüklerle ilişkilendiriyor.[6] (bu “eril” ve “dişil” sözcük cinsiyetlerinin evrimi bambaşka ve oldukça ilginç bir araştırma alanının konusudur. ) Bu durum, bir dili konuşanların, kuracağı cümlede, farkında olmasa dahi bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı tesiri ile yapacağı “dizgi”yi “biricik ve özgün” yapmakta Spinoza’nın “fırlatılan taş”ı gibi özgür olduğunu düşünse de pek de özgür olmayacağını gösteriyor. Oruç Aruoba çevirisiyle Ludwig Wittgenstein “Simgelemlerimizde gerçi gelişigüzel bir şey vardır, ama bu, gelişigüzel değildir. Bir şeyi gelişigüzel belirlemişsek o zaman başka bir şey olduğu gibi olmak zorundadır. ” derken, belki de bunu kastediyordur.

Gelecek yazıda bu konuya değineceğim için, işin felsefesinin dışında, “uygulama”sına dair de bir örnek vereyim. Türkçe’de “sancı”, “ağrı” gibi sözcükler “fiziksel acı” için kullanılırken, Farsça “derd”, soyut bir acı için kullanılır. (Ziya Gökalp’in, Türkçülüğün Esasları kitabında “halk dilinde eşanlamlı sözcük olmaz. Eşanlamlı sözcük alınırsa, sözcüklerin çeşitli anlam kaymaları yaşar.” Tespitinde bulunuyor. Tam alıntı için dipnota bakınız. [7]) Bunun sebebi, “sancı” ve “ağrı” sözcüklerinin Türkçe etimolojik köklerinde “fiziki” bir anlam bulunmasıdır. Sözgelimi, “sancı” sözcüğü, eski Türkçe’de “mızrakla dürtmek” anlamındaki “sançmak” sözcüğünden türemiştir. (ki bu sançmak fiilinin büyük oranda yansıma özelliği gösterdiği iddia edilebilir. Öyleyse, “böbreğimde bir sancı var” cümlesini kuran adam, habersizse de, bir mızrağın zırha çarptığında çıkardığı ses sebebiyle böyle bir cümle kuruyordur. “Nasıl bir sancı?” diye sorulduğunda da muhtemelen “bıçakla dürter gibi” cevabı verecektir.) Halk için, fiziki bir mahiyet arz eden sancı sözcüğü yerine (ki o dönemde sançmak fiili hala kullanılıyordu, Azerbaycan civarındaki Türkmen ağızlarında hala yaşar.) etimolojisine yabancı olduğu Farsça “derd” sözcüğünü alıp “manevi acı” için kullanmak daha kolaydı.

Jung’un psikolojik analizler yapmak için rastgele görünen sözcüklerden bir liste oluşturup, hastalarından bu sözcükleri başka sözcüklerle ilişkilendirmelerini isteyerek çıkarımlar yaptığı malumdur. [8] Öyleyse “dil” salt bir üst bilişsel sistem değildir, emergent bir olgudur, gerisinde girift bir evrim vardır ve bu evrimin seyri, dilin bugünkü kullanımını ve dilin kendisini etkiler. Bu konuda, Sapir–Whorf hipotezi olarak bilinen kuram oldukça ilgi çekicidir.

Dil felsefesinin alanlarına daha fazla girerek konuyu gelecek yazıda ele alacağım “dil devrimi” odağından daha fazla uzağa taşımayacağım. Ancak girişte değindiğim “satranç benzetmesi”ne bir cevap vererek, ne demek istediğimi okuyucunun çıkarmasını ümit edeceğim: Satranç oynamak için satrancın evrimini bilmenize gerek yoktur, satrancın yapısına hakim olmanız yeterlidir. Ancak flört ettiğiniz kadın, evrimsel koşullanma olarak “daha güçlü” ya da “daha zeki ve bilgili”yi tercih edecektir, siz de ona satrancın evrimini anlatırsanız, bu onun bilinçaltında sizin “zeki ve bilgili” olarak kodlanmanıza sebep olabilir, bu sayede kalbini kazanabilirsiniz. Dil, satranç gibi iki boyutlu değildir, satrancı da ihata edebilen, hem anlamsal, hem fonetik, hem dilbilimsel boyutu çok daha karmaşıktır.

Bu alanda, özellikle göstergebilim sahasında bir çok kaynak ile tanışmama vesile olan hocalarım Prof. Dr. Rengin Küçükerdoğan ile Yrd. Doc. Dr. Öykü Ezgi Yıldız’a teşekkür ederek, üçüncü bölümde Dil Devrimi’ne değinmek üzere yazıyı bitiriyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

 


[2] Ortaya çıkış, tezahür ediş, emergent: hadis, zuhur etmiş. Özetle, bir sistem, kendisini oluşturan elemanların nicel toplamından öteyse, başka bir deyişle, bir sistem parçalarına ayrıldığında sistem özelliklerini göstermiyorsa, o sistem emergenttir. Ayrıntılı anlamak için, G. H. Lewes’in çalışmaları incelenebilir. Ayhan Songar’ın “Sibernetik” isimli küçük kitapçığı da, “emergence” deyimini kullanmasa da, emergent olguları tarif eder.

[3] 14 Mayıs 1915 tarihli günlük yazısı

[4] Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, Sayfa 211, Bordo Siyah Yayınları 2004

[7] “Evvela, halk lisanında müteradif kelimeler yoktur.

Vakıa, bazen halkın, Arapçadan ve Acemceden aldığı kelimeler yanında, eski Türkçelerini de muhafaza ettiği görülüyor. Fakat böyle bir hal vukuunda da yine müteradif kelimeler vücuda gelemez. Çünkü, ya Arapçadan ve Acemceden alınan kelimenin, yahut eski Türkçe kelimenin manasında bir tegayür husule gelerek, ikisi arasındaki müteradiflik zail olur. Mesela siyah ve beyaz kelimeleri alındıktan sonra, kara ve ak kelimeleri Türkçede baki kalmış. Fakat, ne siyah kelimesini kara kelimesinin, ne de beyaz kelimesini ak kelimesinin müteradifi addedemeyiz. Çünkü halk siyahla beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın da yüzü kara çıkabilir.”

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları Mayıs 1968, Sayfa 103

[8] Ayrıntılı bilgi için, Frieda Fordham, Jung Psikolojisinin Ana Hatları

Dil Üzerine -I

Esen olsun.

Değerli Oktay Doğangün Bey sayesinde bu mecrada yazmaya başladım. Yeni bir mecrada yazmaya başlamak her zaman heyecan vericidir ama, bu defa daha kıymetli: Türkçe’ye dair ciddi bir kaygı taşıyan ve samimi bir tavırla emek veren insanların bulunduğu bir platforma bir şekilde dahil olmak, mutluluk verici.

İlk yazım olması sebebiyle, “dil meselesi”nin, ya da “Türkçecilik” meselesinin neresindeyim, ona değinerek, bu alandaki şahsi duruşumu özetleyeyim.

Esasında dünya dilleri arasında çok nadide bir yerde gördüğüm Türkçenin güzel ve üstün yanlarına değinmek istesem de, savlarımı temellendirmeye çalışırken vereceğim örnekler, başvuracağım kanıtlar vs. çok fazla yer tutacağı için, “Türkçe’yi seviyorum” demek ve neden sorusunu yanıtsız bırakmakla yetineceğim.

Öyleyse bu Türkçe sevgisi, Attila İlhan’ın da değindiği üzre, “yöntemsiz aydın olmaz” düsturu uyarınca, bir yöntem dahilinde, bilinçli bir tavır ve belki “ideoloji” bağlamında paradigma yaratmalıdır. Zira ben henüz aydın değilsem de, aydın olmaya çabalayan bir bilgelik arayıcısıyım.

Bu girişten sonra “Türkçecilik – Tasfiyecilik – Dilde Yenilenme – Dil Devrimi” bağlamında görüşlerimi sıralamaya geçebilirim.

Öncelikle, amatör bir etimoloji meraklısı olarak, söylemem gerekir ki saf bir dilin günümüz insanının bilişsel evrim basamağında kullanılması mümkün değildir. Zira sözcükleri, ilk tahlilde, sözcüğü yaratan toplumların “şartları” yaratır. Bir dilbilimci olan Tolkien, bu sebeple, yarattığı dile bir “hikaye”, dolayısıyla “gerçeklik” kazandırmak için Legendarium olarak bildiğimiz fantastik evrenini yaratmıştır: Sözcüklerin anlamı ve yapısı her dilde özgündür, ve yaratımları bir “ihtiyaç”ın itkilemesi ile olur. Bu, kimi “evrensel” olgu ve nesnelerin “çevirilebilir” sözcüklerle “kapsanması”nı getirir: Ölüm, bütün dillerde aynı anlama gelir, farklı sözcüklerle anlatılır. Ancak, yerelleştikçe ve özelleştikçe, sözlükte birbirinin karşılığı olarak gösterilen kelimeler, birbiri üzerine tam oturmaz: Bu nüansları yaratan, sözcüklerin “insan yaratımı gösterge”ler oluşu, dolayısıyla, kültürün ve onları yaratan toplumun ruh ikliminin ürünleri olmasıdır.

Bu konuda, Ziya Gökalp’in çok güzel bir tarifi var: “Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Sözcüklerin nasıl “onları yaratan milletin ruh ikliminin özgün yavruları” olduğuna dair, sık kullandığım bir kaç örneği vereyim.

Türkçe’de, “ay tutulması”ndan bahsederiz. “Ay kararması”, “ay yitişi” vs. değil de, “ay tutulması” deyimini tercih edişimizin köklerinde, eski Türk inanışları vardır: Animist Türkler, ay tutulmasının, kötü ruhların ayın ruhunu (ki bu ruh/ruhlar, “ay dede” tabirinde hala yaşar) tutması, yani tutsak etmesi sebebiyle ortaya çıktığını düşünüyorlardı. Öyleyse, “tutulmak” fiil çekimi, mot-a-mot bir çeviride kendisine karşılık bulabilir ancak, bu özel görevi, yalnızca “bağlam içinde” üstlenebilmiştir. (Ki, bu noktada E. T. Hall’un yüksek bağlamlı – düşük bağlamlı kültürler ayrımına dikkat çekmek gerekir. Yüksek bağlamlı kültürler için, sözcüklerin bu “çevrilemezlik” özelliği daha yüksektir. Türk kültürü de, kesinlikle yüksek bağlamlı bir kültürdür.)

Yine sık kullandığım örneklerden bir diğerini verip, devam edeceğim. Proto-cermen ve İskandinav anlayışına göre cehennem “büyük bir delik”, “herkesin gittiği yer”, “her şeyi yutan karanlık” idi. Hell kelimesi de, eski İngilizcede ve Proto-cermencede, eski İskandinav ağızlarında, hell, höll, hölle, hel gibi telaffuz edilmiştir. Bir de “çukur, delik” ne demek İngilizcede, ona bakın: “hole.” “Alayı, hepsi” ne demek? “whole”. Cehennem? “hölle”, “höll”, “hell”.

Aralarındaki telaffuz benzerliği bir rastlantı değil, aynı kökten türemiş olmalarındandır. Hatta tümü manasında “all”, toplanma yeri manasında “hall” da aynı köktendir. Ve bütün bu anlamca farklı kelimeleri linguistik açıdan birbirine bağlayan, hint avrupalıların cehennem anlayışıdır. Benzer bir şekilde, sesin “fonetik” mahiyeti “kalabalık”ı çağrıştırdığı için, belki ağız kalabalığı yaptığı için, Türkçe “topluluk” bildiren kelimelerde genelde “o” sesi mevcuttur: Ordu, toplum, toy gibi.

Eğer sözcükler doğrudan o dilin ilksel sahiplerinin ruh iklimi yavrularıysa, bir yerellikten söz etmek kaçınılmazdır. Dilleri yaratan kültürlerin özelliklerine göre, her dilin üstün ve zayıf yanlarının olduğu, bu noktada, kanımca şüphe götürmez. Bu konuda, yanılmıyorsam Ali Şir Nevai, Türkçe’nin müthiş bir fiil dili olduğunu söyler. Zira Türkler göçebedir, dinamiktir, sürekli eylemdedir. Aynı şekilde, eski çağlardan beri yerleşik hayat yaşayan toplumların fiilce zayıf, “kavram”ca zengin sözcük hazinelerinin olduğunu görüyoruz. Ya da, Türklerin sert bozkır koşullarında yaşayışı, Türkçe’yi sert bir fonetik atmosfere sokmuştur, o yüzden Fuzuli, Türkçe “nazik” söz söylemeyi, sert dikenden gül bitirmeye benzetir:

“Ol sebepten farisi lafz ile çoktur nazm kim
Nazm-ı nazük Türk lafziyle igen düşvar olur
Mende tevfik olsa bu düşvarı asan eylerem
Nevbahar olgaç dikenden berg-i gül ızhar olur.”

O zaman, kimi diller, yaşam ve ortam şartları değişince, bazı noktalarda zayıf kalacaklardır. Misalen Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde, tarımla ilgili sözcükleri neredeyse tamamıyle Farsça’dan almışlardır. Sözgelimi, temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türkler, süt dönüştürme tekniklerini (kımız, kurut/peynir, yoğurt) ilk bulanlar olmuşlardır. (Bunda, Orta Asyalıların genetik olarak, laktoza intolerant olmaya, yani normal süte alerjik reaksiyon göstermeye yatkın oluşları da pay sahibidir.) Bu yüzden Türkçe yoğurt, dünya dillerine geçmiştir.

Bu sebeple, saf bir dilin mevcudiyetini düşünmek dahi anlamsızdır. Zira bize “şimdi”, saf Türkçe gibi gelen sözler, çok çok eski yıllarda başka dillerden alınmış olabilir. (Eb, [ev], kadın gibi) Hatta, Altaylardan bir müzisyenle söyleşi yaptıktan sonra Türkiye’ye yolladığı selam olduğu için sık sık kullandığım “esen olsun” kalıbı, yarı Türkçe’dir: Esen, Farsça “âsân”ın Türkçe’ye geçmiş halidir. Uluslar arasında var olan iletişim, zamanında ancak kendi ilkel yaşayışının ihtiyaçlarını karşılayan sözcükleri yaratmış bütün ulusların, birbirlerinden sözcük alarak, birbirlerinin sözcüklerine karşılıklar yaratarak (calque), hasılı etkileşerek dillerini geliştirmelerini sağlamıştır.

Ancak bu, dilin öz dokusunun, ana damarının bozulmasına sebebiyet veren bir “melezleşme”yi tasvip etmeye sebep olamaz, olmamalı. Diller, yukarıda kör-topal, yüzeysel bir şekilde değindiğim sebeplerden, birbirine kelime vermek, birbirinden kelime almak zorundadır. (Mesela, toplumca düşük kabul edilen dillerden küfür ve argo sözler ya da o dili konuşanların uzmanlık alanına giren sözcükler alınır. Türkçe’de argo sözcüklerin ve müstehcen kimi sözlerin Kürtçe ve Rumca oluşu, denizcilik terimlerinin neredeyse tamamen İtalyanca ya da Rumca oluşu bu sebeptendir.) Ancak “tavır”, bir başka dili “yeğlemek”e dönüşüyorsa, dil için tehlike çanları çalmaya başlıyor demektir.

Çok daha fazla örnek vermek isterdim ancak kısa tutacağım, daha fazla açmayacağım. “Dilin doğal seyri” dışında, bir de, “yüksek kültür” mensuplarının çeşitli ihtiyaçları için alınan kelimelere değinmek istiyorum. (Bu defa, bu boyutun tarihi seyrine girmeyeyim.) Sözgelimi, şair olmaya hevesli bir genç, ve hayatını metin yazarı olarak kazanan bir profesyonel olarak, aynı anlamı ifade eden bir çok kelimeyi içeren bir havzadan beslenmek, her zaman yazdığım metnin kalitesini artırmaktadır benim gözümde. Edebi bir haz gayesi ile yazılan metinlerde, bu açıdan bence, saflık aranması yanlıştır. Aynı şekilde, felsefi ya da bilimsel metinler de, alanın karmaşasında, çok katmanlı bir dil oluşturma ihtiyacı sebebiyle, yabancı sözcüklerin çokça kullanılmasıyla örgüleştirilirler. Zira, nüans ayrımına göre çeşitli terimler yaratabilmek için, söz gelimi sosyolojik bir tasnifte, millet, ulus, budun ve hatta nasyonalite sözcüklerinin tamamı kullanılmak zorunda olabilir.

Bu açıdan, tavrım, “halk dili”nin mümkün olduğunca “ana Türkçe” soylu sözcüklerden oluşması, ancak dilin öteki katmanlarının, bir kere bu ana damar güvene alındığı için, serbest bırakılması yönündedir. Zira bu “ana damar” Türk ruhuna uygun bir olukta akmaya başlarsa, diğer katmanlardaki “sözcük alımı”, yabancı özentiliği ya da seviciliğinden değil, doğal ve ihtiyaçlar doğrultusunda bir minvalde gerçekleşecektir.

Öyleyse, dilde yenilenme ve Türkçe’yi tekrar “Türkçe” bir oluğa oturtma nasıl gerçekleşmelidir, ne zaman gerçekleşmeldir gibi sorulara, bir sonraki yazımda cevap vermek üzere, N. Sami Banarlı’nın Türkleri “ülkeler fethederken kelimeler de fetheden” bir millet olarak tanımladığını hatırlatarak yazımı bitiriyorum. Büyük bir heves ancak dar ve elverişsiz bir zaman çizelgesi ile giriştiğim bu yazının savrukluğu ve eksikliği sebebiyle, okuyucunun affına sığınıyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Yeŋi Türkçe Dedikleri

Çoğunlukla görülebildiği gibi, Türkçeniŋ bugünkü durumu çok iç açıcı değil. Geŋelde sözü edilen ve eŋ çok rahatsızlık veren şey, Türkçeye giren ve girmekte olan yabancı (özellikle Batı kökenli) sözcükler oluyor. Bunuŋ istenmemesiniŋ yanında, koyu bir biçimde tüm yabancı sözcükleriŋ (Arapça ve Farsça kökenliler de dâhil olmak üzere) dilden atılmasını isteyenler var. Bunuŋ soŋucunda aŋlaşılmaz bir “öz” Türkçe oluştu diyoruz. Ancak bunuŋ karşı duruşu olarak, yabancı sözcükleriŋ girmesini isteyen ve bu sözcükleri övünçle kullananlar da var. Bu da aynı biçimde aŋlaşılmaz bir “Türkçe” oluşturuyor.

Aslında bu tür akımlar ve görüşler, Türkçeniŋ her döneminde ortaya çıkmış. Türkçeyi geliştirme amacında olan ve başarılı olanlardan en soŋuncusu da Atatürk’üŋ “dil devrimi” idi. Tırŋak içine aldım, çünkü bilerek dil ve devrim sözcüklerini kullandım. Bu süreciŋ yavaş ve özünde tamamlanmamış olması nedeniyle bu devrimden çok, bir evrim sayılabilir. Ancak devrimsi yanları da göze çarpıyor. Örŋeğin, bir şeyleri devirmiş, yerine başka bir şey getirmiş. İşte olay da tam burada kopuyor: devrilen ve yerine gelen şeyler ne?!

Bugün, çoğu insanıŋ bunu umursamaması dışında, bunu ya yaŋlış aŋlayanlarıŋ ya da bilerek başka yöne çekenleriŋ olduğunu gözlemledim. Gördüğüm kadarıyla, ya neyiŋ devrilip neyiŋ yerine geldiğini bilmiyoruz, ya da bu durum, bazılarının işine gelmiyor. İşine gelmeme olayını zâten hiç bir zaman aŋlayamadım! Ancak biraz daha saf düşünüp sâdece durumu aŋlamadığımızı varsayalım.


TIRNAK İÇİNDE DİL

Osmanlı’da bir ulus kaygısı olmadığından, ulusal dil aŋlayışı da yoktur. Bu yüzden, yazı dili olarak kullanılan Osmanlıcayı çoğu Türkolog, Türkçe saymaz. Ben bu tartışmaya girmeyeceğim, sadece Osmanlıcanıŋ “Osmanlı ulusçuluğu” kadar yapay bir dil olarak görmekle yetineceğim. Yalnızca sarayın yazışma dili olarak kullanılmış, zamanın aydıŋları tarafından hiçbir şekilde günlük yaşama tümleştirilemeyen bir dildir. Oysa halk hep kendi dilini konuşmuş.

Türkiye’nin resmî dili olan Türkiye Türkçesi, bir Oğuz Türkçesidir. Bunuŋ dışında Oğuz öbeğinde; Azerî Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagavuz Türkçesi bulunuyor. Yâni, bunlar 11. yüzyılda tek bir dildi, sonradan ayrılıklar gösterdi. Türkiye Türkçesi de özünde, Oğuzcanıŋ Anadolu Lehçesine dayanır. Buna bazıları Eski Osmanlıca der[1]. Bu lehçe, halk tarafından konuşulurdu. Bu, bizim sandığımız Arapça, Farsça, Türkçe karışımı üçlü dil (lisân’ül salâse) değildir, tersine şu anki konuştuğumuz Türkçeniŋ ta kendisidir! Osmanlı devletiniŋ soŋ zamanlarına doğru bilimde Arapça ve yazınıŋ büyük bir kısmında Farsça kullanılırken halk hâlâ bu Türkçeyi konuşuyordu. Ne var ki, dil devriminde “giden/devrilen” Türkçe bu değildi! Yazınıŋ ilerleyen bölümlerinde savunacağım üzere bu, geri gelen Türkçedir!


TIRNAK İÇİNDE DEVRİM

Mustafa Kemâl Atatürk’üŋ hızlandırdığı dil akımınıŋ devrim tanımına pek uymaması ancak bir devrim edâsı taşıması nedeniyle, buna “devrim” demek gelenek olmuştur. Burada devrim sözcüğü, yapılan şeyiŋ etkisiniŋ büyüklüğünü ifâde eden mecâzî bir kullanımdır. Hattâ, Atatürk’üŋ “dil devrimini” çoğumuz, özellikle eski nesil (örneğin babam), “harf devrimi” ya da “harf inkılâbı” olarak bilir. Çünkü Arap âbecesiniŋ Türk-Latin âbecesine geçişinden ibâret olarak bilinir. Oysa bu iki kavram aslında farklıdır. Harf inkılâbı ya da yeŋiliği, 1928’de olmuştur ve gerçekten sâdece âbeceyi ilgilendirir. Ancak “dil devrimi” diye söz edilen şey, 1932’de başlayıp 1935’te yoğunlaşan süreçtir ve âbece değişimi bunuŋ tetikleyicisidir. Kavramları gerçek anlamlarıyla ifâde etmek istersek, bu olaya “dilde arılaşma, gelişme ve halk diliniŋ resmî yazı dili hâline gelmesi” denilebilir.

Bu akım ile, Anadolu ağızlarından derlemeler yapılmış (Derleme Sözlüğü), eski yapıtlar taranıp Türkçe kökler bulunmuş (Tarama Sözlüğü), Anadolu dışında konuşulan Türk dillerinden yararlanılmış ve Türkçenin sözcük yapımına işlerlik kazandırılmış. Bütün bu girişimlerle ve yazı diliniŋ de toparlanmasıyla, halkıŋ eskiden beri konuştuğu bu Türkçe gelişmeye başlamış. Bu dönemden geri Orta Türkçe dönemi kapanmış ve Oğuz Türkçesiniŋ lehçeleri ayrı birer dil olma durumuna gelmeye başlamış[4]. Bu yüzden bu Türkçeye çoğunlukla “Türkiye Türkçesi” denir. Orta Türkçe dönemindeki Eski Anadolu lehçesiniŋ bugünkü hâlidir.


TIRNAK İÇİNDE ÖZ

Dil devriminden hemen soŋra bu etkiden hareketle bazı çevreler bu işte aşırılığa kaçmıştır. Tarama Sözlüğünden bulunan onca sözcük bazen Türkçe sanılarak bazen yaŋlış aŋlamlarla Türkçeye katılmak istenmiştir. Olduğu gibi aktarılan bu sözcükler yiŋe dile zarar vermiş oldu. Örŋeğin bugün Türkçede hem otağ hem de oda sözcükleri bulunur. Oysa bunlar bir ve aynı sözcüklerdir. Sâdece, oda sözcüğü 13.yy ortalarında henüz ses dönüşümlerini geçirmediği sıralarda otag biçimindeydi. Çağataycanıŋ etkisiyle onu bir süre daha “çadır, oda” olarak kullanmayı sürdürmüşüz. Bu eŋ hafif örŋekti, yoksa dil devriminiŋ ilk ardıllarınıŋ yaptıkları çalışmalar ayrı bir yazı konusudur.

Bugünlerde ise, TDK’ye atfedilen yalancı türetimlerle insanların gözü çok başarılı olarak korkutulmuş görünüyor. “Çok oturgaçlı götürgeç”, “uçan avrat” gibi sözcükler güyâ türetildi. Ne ki bunlar, türetim gücüne zarar vermiş durumda. Örneğin -gaç/-geç yapım eki bu biçimde yitirilmiş. Daha birçok işlekliğini yitirmiş ek sayılabilir. Bunlar bazı görüşlerce Türkçeye yapılan komplolar olarak görülüyor. Biz hâlâ saf düşünmeye devâm edelim.

Eminim çoğu kişi, sözcükleriŋ içinin boşaltığını düşünüyordur. Bir sözcük kullanıldığında, tam olarak o sözcüğüŋ karşıladığı kavram söylemek istenmiş midir gerçekten? O zaman, bu sözcüğüŋ Türkçe ya da yabancı kökenli olması fark eder miydi? İşte bu tür bir durumuŋ olmasınıŋ gerçek nedeni, sözcüğüŋ biçimsel olarak iyi çağrışım yapamamasıdır. Bu durumda bir sözcük, rastgele bir harf diziminden öte değildir. Yabancı sözcükler ister istemez öyledir, Türkçe bir sözcüğüŋ ise çağrışım yapması için Türkçeniŋ yapısı gereği kökünüŋ de konuşulan Türkçeye ait olması bir gerekliliktir. Örŋeğin ardıç kuş dediğimizde ardıç sözcüğünüŋ aŋlamı hiç sorgulanmaz. Sorgulansa bile, bir araştırma yapılmadıkça çağrışım yapacak hiçbir şey bulunmayabilir. Bunuŋ nedeni, Eski Türkçe[2] ār- (dolaşmak, gezinmek) eyleminiŋ Türkiye Türkçesinde bulunmayıp bir iki türeviniŋ[3] kalmasıdır. Eğer bu köküŋ aŋlamını ilk kez duyduysaŋız, artık ardıç sözcüğünüŋ “dolaşan, gezinen” aŋlamını taşıdığı daha çok belirginleşmiş olsa gerek.


TIRNAK İÇİNDE TÜRKÇE

Osmanlı’nıŋ yazı dilindeki yozlaşması bugün halk diline inmiş görünüyor. Ancak bu kez, etki batıdan geliyor. Osmanlı’da da aydınlar doğuya özenip Arapça ve Farsça sözcük ve dil bilgisel yapıları Türkçeye zorla sokmaya çalışmışlardı (neyse ki bu, giden dille birlikte gömüldü). Ne var ki, bugün de aynı tür bir özentilikle Batı dilleri girişiyor. Ancak hâlâ saf davranıp bunun bilinçsizce yapıldığını varsayabiliriz. Ne de olsa benim için bunuŋ bilinçli ya da bilinçsiz olması değil, sonuçta olup olmaması önemli. Bugün, özellikle ’80 sonrası kuşak olarak, çok az sözcükle konuşuyor ve yazıyoruz. Zâten okuduğumuzu ya da yazdığımızı kimse savunamaz. Demek ki düşünce üretmiyoruz ki yazma gereksinimimiz olmuyor!

Türkleriŋ tarihine bakıldığında, özünde çok yazdığımız görülüyor. Durmadan yazmışız. Her gittiğimiz yerde her gördüğümüz şeyi yazmışız. Eŋ yakın örŋekle, şu ânda sadece Osmanlı Devlet arşivleri bile Avrupa’nıŋ o zamana kadar ulaşamadığı sayıda belge içeriyor[4]. Ancak 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ne okur ne de yazar olduğumuzu görüyoruz. Şu ânda herhangi bir konudaki Türkçe kaynaklarıŋ azlığı herkesiŋ dikkatini çekmiştir. Çoğu dal için, bazı konularda Türkçe hiçbir kaynağa deŋ gelinmiyor. Bilgi üretmekten yoksun olsak bile, çeviri kültürümüzüŋ de gelişmediği çok açık. Diğer uluslar ise ellerine geçen her şeyi çevirir, bildikleri her şeyi yazar olmuşlar. Rolleri değiştirmişiz.

Eğer düşünce ya da bilgi üretseydik, tartışsaydık, konuşsaydık, yazsaydık, okusaydık; daha fazla sözcük bilme gereksinimi duyardık diye düşünüyorum. Böylece 500 sözcükle yetinmezdik (sayıyı salladım). Türkçeniŋ yetmediğini düşünmez ve bu yüzden, yabancı sözcükleriŋ girmesine izin vermezdik (onlar da girmeye can atmıyorlar ya!). İşte bu durum, “dil devrimi”yle “geri” gelen Türkçe sayılamaz; bu 500 sözcüklük dil, Türkiye Türkçesi sayılamaz. Asıl bu şey, tırnak içinde “Türkçe”dir.


Dipçe.

[1] Fuat Bozkurt, “Türklerin Dili”, Kapı 2005, sayfa 330.

[2] 5. yüzyıl ile 11. yüzyıl arası konuşulan Türkçe, Osmanlıca değil…

[3] “art”, ”yorgun argın olmak”, ”aramak”, …

[4] Jean Paul Roux, “Türklerin Tarihi”, Kabalcı 2005.