Etiket arşivi: M. Bahadırhan Dinçaslan

Eski Türk Dini Üzerine

Esen olsun.

Bir zaman önce keşfettim ki, bir çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili düşüncelerimi toparlamak için çalakalem yazarsam, bir format dahilinde ve üslup gözeterek yazmam gerektiği ancak bu format ve üslup çok katı olmadığı için, kafamdakileri daha rahat toparlayabiliyorum, eksiği, gediği daha iyi görebiliyorum.

O yüzden, bu yazıda Türkler’in ruh ve mana ikliminin evriminin ilk basamakları hakkında bir şeyler yazacağım, ancak bu yazdıklarım “bilimsel” bir mahiyette olmayacak, öyle yapmaya kalkarsam bir kaç bin sayfa yazmam gerekirdi her savımı ispatlamak ve gereken göndermeleri yapmak için. Yazı kısa olsun, sadece bir fikir versin diye, bir çok önemli isme de atıfları vs. geçiştireceğim, baştan söyleyeyim; manevi şahsiyetlerinden bir nevi özür olarak. Kısaca diyebilirim ki, bilimsel delilleri tasnif ve takdim edilmiş bir yazıdan çok, bir hikaye anlatacağım. Kısa kısa notlar düşmüştüm şamanizme dair; onların bir bileşkesi olacak bu.

***

Şamanizm bir din değildir. Bizim “din” denince aklımıza gelen “şey”, dinler evriminin son ve en girift basamağı olan Sami dinlerin biçimbilimsel silüetidir ki, bu “din”ler birer “aygıt”a dönüştüğü için  çok önemli ve belirgindirler. Ancak terminoloji eksikliğinden, “din” diyoruz.

Şamanizm, Druidizm gibi “dini tarz”lar için, kısaca şunu diyebiliriz, mitolojik dönemde doğan bu tarz “yol”lar, coğrafi şartlar ve kültürel tecrübe üzerine bina edilmiş, “yabancı” etkiye açık ve tolerasyonu yüksek olmakla birlikte, özgün ve yerel dinlerdi. (Söz gelimi Xenophon‘un Onbinlerin Yürüyüşü isimli eserinde Yunan paralı askerlerin coğrafya değiştikçe başka başka tanrılara dua ettikleri, en son Olympos tanrılarının geldikleri yeni bölgede hükmü kalmadığını düşünüp, o bölgenin tanrılarına sığındıkları yazılıdır. Bu çok önemli bir nokta, kısmet olursa bir gün sami dinler – mitolojik dönem – diğerleri [budizm vs.] karşılaştırması yapacağım bu örneği de kullanarak.) Bu yüzden adlandırmada hep sıkıntı vardır; biz adlandırırız, şamanist dediğimiz insanlar kendilerine şamanist demiyorlardı. Bahse konu dini biçim, o topluluğun doğal ahlak, değer yargıları ve “ölüler ülkesine dair inançlar” bütünüydü, “doğal”dı. Ki her toplumun özgün “yaşam/ahlak kodları”, bu dönemde şekillenip kemikleşmiştir, Çerkes xabzesi ya da Türk töresi gibi.

Adlandırmanın hatalı olduğunu söyledik ki, Türklerde “şaman” görevini üstlenen adama “kam“, “bakşı“, bazı durumlarda “otacı” (eczacı-doktor-ruhani) denirdi. Ve bu dönem dinleri bütün topluluklarda özgün ayrıntılara, ama evrensel bir kemiğe sahiptir. (Bunun sebepleri için kayiprihtim.org adresinde yayınladığım Tolkien Ne Yaptı yazı dizisi ve Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir yazılarıma bakabilirsiniz.) Yine de usulen adına şamanizm denebilir, temelinde sağlam bir gök kültü vardır, ki bütün -bir şekilde zayıf da olsa organize olabilmiş- eski çağ dinlerinde gök kültü güçlüdür, daha sonra bu transandantal, yani aşkın tanrıya evrilir,  kamlar ruhani figür olarak karşımıza çıkar ve içeriği sadece töre değildir, şamanizmi “töredir” deyip kestirip atmak da akıl karı değildir.

Bunları söyledikten sonra asıl konuya dönebilirim. Kendi dar ve eksik birikimime göre, Türkler’in ruh iklimlerinin eski çağlardaki evrimi kabaca şöyledir:

Türkler’in ataları deyince, bir şeyi belirtmek lazım. Afrika’dan çıkış hipotezini kabul edersek, (ben kabul ediyorum, en azından bir dereceye kadar) bütün etnik kimliklerin evriminin izini belirsizce de olsa Afrika’ya kadar takip edebiliriz. Ancak evrim basamakları bazen “unsur”u geri dönülemez, “eski”den farklılaşmış ve “yeni”nin karakteristik özelliklerine sahip bir mahiyete taşır; bu nirengi noktası görevi gören basamaklar bundan sonraki evrim basamaklarında da etkilerini hissettirirler. Bu yüzden, Türkler’in ataları, ya da sevmediğim bir tabir olan proto-Türkler’in izini neolitik çağın bitişinin hemen ardında arayacağız. Bu arada, Türk adı bir siyasi isimdir; bugün Altaylı kavmin adı Türk olduğu için Türk tabirini kullanıyoruz. “Onlar kendilerine Türk demiyorlardı” ya da “onlar Türk değildi”  denir bazen, turkcesivarken.com’da yayımlanan Çeşitli Ulusların Köklerine Dair yazımda bu meseleye biraz değinmiştim. Bir başka örnek vermek gerekirse; bugün “Norse” tabir ettiğimiz kavimleri, ya da Cermenik barbarlar dediğimiz ulusları “Cermen” tanımı ve tasnifi altında inceleyebiliriz, oysa Cermen adı bir siyasi addır. Sözgelimi Saxonlar (balta fırlatıcısı), Vandallar, Tötonlar vs. çağında “Cermen” kelimesi yoktu diye, bugün bütün o alt grupların sosyolojik ve siyasi ismi olmuş “Cermen” ya da “Cermenik” terimiyle onları incelememizde bir kusur yoktur.

Türkler’in orman kökenli mi (Kuzey Sibirya taygaları) yoksa dağ kökenli mi (Altay-Oyrot bölgesi dağları) olduğu konusunda bir fikir birliği yok. Bence, (işte burada, yukarıda bahsettiğim tarzla yazmaya başlıyorum. bundan sonra delil, ispat, atıf vs. hak getire, sadece hikaye.) Türkler neolitik çağ ve sonrasında taygalarda ve dağlarda mayalanmış iki kültürün (ki bu iki kültür bir şekilde genetik akraba idi, farklılıkları farklı coğrafyalarda evrimleşmelerinden geliyordu) bozkıra inip kaynaşması neticesinde atasal özlerini oluşturdular. Ki, geleneksel Türk inanışlarında hem orman uluslarına has öğeler, hem dağ uluslarına dair öğelere rastlanır; elbette ki Türk olmayan uluslarla etkileşim yoluyla aldığımız öğeler vardır (Tamu, Erlik Han gibi dualizm prensibine dayalı öğeler, ya da Altay kültüründe tufan motifinin izine rastlanması gibi) ancak bütün “ikilemde bırakan” durumları “dış kaynaklı olmak” ile açıklayamayız.

Bu kültür köklerini, dolayısıyla ana hatlarını orman ve dağ motiflerinden alıyordu, ancak bozkır etkisi kültürün hakiki “aura”sını yarattı, ve en özgün ve ayırd edici tarafını oluşturdu. Ki, ilk asimile ettiğimiz (tamamen asimile etmekten bahsetmiyorum, kendimize benzetmekten, bir kültür dairesi yaratıp soyca ve budunca farklı olan bir unsuru o kültür dairesi içinde bir kültür kardeşi ya da paydaşı yapmaktan bahsediyorum) ulus da Moğollar oldu.

Önce bir “paganlık tasnifi” yapalım; ardından şamanizmi ve Gök Tanrı’yı anlamaya çalışalım, ki bu “Türkler”i anlamanın yarısıdır; zira Anadolu Türkleri soyca farklılaşmışlarsa da, hala Şamanizm’in ve Gök Tanrı kültünün izlerini taşırlar. Ki, pagan dinler aslında din değildir, daha önce değindiğim gibi, bir yaşam tarzının gelenekselleşmesi üzerine bina edilmiş normlar ve mitler bütünüdürler; bu dinler kurumsal ve kuramsal dinler tarafından şeklen ve fiziken ortadan kaldırılsalar bile, bir halkın kültür kodları üzerine bina edildikleri için, kurumsal ve kuramsal dinleri kısmen de olsa etkilemek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. (Hristiyanlıktaki azizler [Greko-Romen patron god/goddess olgusuna ne kadar benziyor değil mi? Ya da Kelt, ya da Cermen paganizmine. Atina’nın koruyucusu Athena, Argos’un koruyucusu Hera ise; İskoçya’nın koruyucusu St. Andrew, İrlanda’nın koruyucusu St. Patrick, İngiltere’nin koruyucusu St. George, Fransa’nın koruyucusu St. Dennis’tir.] , İslamdaki tasavvuf, musevilikteki Mısır etkisi gibi. Ayrıntılı bilgi için kayiprihtim.org adresinde yayımlanan Yaşayan Mitoloji I: Sami Dinler yazıma bakınız.)

Buna göre, kabaca iki tarz pagan anlayıştan bahsedebiliriz, eski dünya için. (Hatta daha da daraltıyorum, Avrasya için) Kuzey paganlığında tanrılar/tanrıçalar daha mistik ve gezgin/bağımsız iken, güney paganlığında tanrılar/tanrıçalar bir pantheon oluşturmaya meyillidir. Misalen, Norse mitolojisindeki Aesir gibi gruplaşmalar ve organizasyonlar görece geç dönemde ortaya çıkmıştır; bundan önce İskandinav paganlığı, Baltık paganlığı gibi gezgin ve birbiriyle zayıf bağlar taşıyan tanrılar ve ruhlar yumağı görünümündeydi. Hint-Avrupa ailesinden İran dinleri ve Gint dinleri ise çok eski zamandan beri organize ve gruplaşmış bir pantheon’a sahipti, oluşan ilk pantheon, her ne kadar durgun bir mahiyet arzetmese de, Sümer pantheonudur. Bunu destekleyen bir örnek vermemiz gerekirse, kuzeyden (hiperboreas, daha sonra bir nevi “uzak, kutlu, mutlu ülke” olgusuna dönüştü) gelen Hellenler’in avcı/gezici tanrısı Artemis, Akdeniz etkisiyle Kybele‘yle birleşti, ve çeşitli evrimler, eklemeler, elemeler neticesinde oluşan Grek pantheonunda yerini aldı. Kuzeyli artemis daha çok Litvanya bölgesine hakim olmuş pagan tanrıçalarına benziyordu, Akdenizli Artemis ise Sümer tanrıçalarını andırır oldu. Güney paganlığına bu karakteristiği (pantheon oluşturma) veren şey, güneyde yerleşik hayatın daha eski olduğu gerçeğidir.

Türkler’in ilk dini inanışları, ormanlarda ve dağlarda mayalanmakla, kuzey paganlığına benziyordu. Bu benzerlik bir akrabalık neticesi ile olabileceği gibi, aynı coğrafi koşulların aynı itmelere sebebiyet vermesinden de ileri geliyor olabilir. Kanımca kızılderili inanışları ile Türk inanışları arasındaki benzerlik bir akrabalıktan, (ancak çok uzak bir akrabalık, Kızılderililer Türk değiller.) Druidizm ile Şamanizm arasındaki benzerlik “benzer şartlarda benzer olgular evrimleşir” prensibinden kaynaklanıyor.

Burada biraz konuyu dağıtalım (gerçi bayağı savruk ve dağınık oldu yazı, iyice dağıtalım demek istedim.) Wilhelm Schmidt, yaygın kanının aksine, (yaygın kanı: dinlerin evriminin kabaca animizm=> politeizm(çok tanrıcılık) => monoteizm(tek tanrıcılık) şeklinde olduğunu söyleyen kanı), dinlerin tek tanrıcılık(monoteistik tek tanrıdan biraz farklı bir tek tanrıcılık, kızılderili büyük ruhu ya da Türk Gök Tanrısı gibi biraz deus otiosus görünümü arzeden bir tek tanrıcılık)=> animizm => politeizm=> monoteizm modeline göre evrildiğini söyler. Ben de buna katılıyorum; ilkel tek tanrıcılık (urmonotheismus), toplulukların korkuları ve anlam veremeyişlerinden doğan bir “öte/ilahi güç” fikri üzerine kurulmuştu. Ardından topluluklar anlam veremedikleri ve korktukları her “şey”in şubelerden, sınıflardan oluştuğunu gördüler; her birine ayrı bir kişilikte tanrısallık atfettiler. Bu şubelerin birbiriyle olan sıkı ilişkilerini gördüklerinde de, tek tanrıcılığa dönüş yaptılar. Ki, bütün pagan dinlerinde Schmidt’in işaret ettiği gibi bir tek tanrıcılık motifi görebiliriz.

Schmidt’in modelini kabul edersek, Türkler’in gök tanrısının kökenlerini bu ilksel tek tanrıcı basamağa götürebiliriz. Ancak Gök Tanrı’nın bugün anladığımız Gök Tanrı haline gelişi, bozkır çağındadır. Topluluklar tanrılarını kendi yaşamları ve şartlarından yola çıkarak tasarlarlar. Söz gelimi, koylar, vadiler ve dağlarla bölünmüş, coğrafi sebeplerle tecrit edilmiş site devletleriyle örülmüş Yunan coğrafyası mecburen çok tanrıcılık doğurmuştur. Uçsuz bucaksız bozkıra inen Türklerse, o bozkırda kuşatan ve her şeye nüfuz eden bir tanrı fikrini edindiler; Gök Tanrı. Ki, “Teng Tengri” ilahisi ve çeşitli güneş-tan yeri motiflerinden yaptığım yorumla, Türkler için “güneş” ilk ilahi unsurdur, ancak tanrı değildir diyorum. (Tien, ten, teng, tan kelimesi “tan yeri” terkibinde hala yaşar. Kelimenin Çince kökenli olduğunu söylüyorlar, şimdi uzun uzun dillerin evrimi hakkındaki fikrimi yazmayayım, kısaca Çince ile Türkçe’nin Asyalı olmakla aynı kökten farklı yollara evrilen iki ayrı -ayrı kelimesine dikkat- dil olduğuna inanıyorum; bu iki dil ayrı olsa da çok temel bir takım kelimelerin iki dilde aynı olması normaldir.) Gök, “tan”a sahip olmakla, yaratıcı gücü kullanandır, iletendir. Bu güç (belki kut anlayışının kökeni) gök tarafından dağıtılır. Daha iyi anlaşılmak için diyebiliriz ki Gök Tanrı Hristiyanlıktaki baba tanrı; şafak, tan, güneş ile işaret ettiğimiz güç ise, kutsal ruhtur. Bu kişiliğe bürünmeyen, dolayısıyla tanrı olmayan, tanrıdan özge ve öte “kutsal ruh” motifi en moderninden en eskisine kadar neredeyse bütün dinlerde görülür.

Bugün, daha önce de yazmıştım, binlerce yıl sonra bile güzellikle alakalı bütün kelimelerimiz gökle ilişkilidir. Gökçek, gökçe, gökçen, gibi.

Hikmet Tanyu diyordu sanırım, tek tanrıcılık merkezi otoritenin tercihidir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, çok tanrıcılığın yanında gök tanrı kültü bir süre birlikte yaşadılar. Önce Hunlar, ardından Göktürkler tarafından (ikincisi daha güçlü ve etkin) kurulan merkezi otorite, Gök Tanrı kültünün artık şamanizm haline dönüşmüş çok tanrıcılık üzerine hakim olmasını sağladı. Çok tanrıcı şamanizmin Ülgen’i, Gök Tanrı’da eridi.  Ancak yıkılan merkezi otorite, şamanizm’in elini tekrar güçlendirdi, Gök Tanrı bir iz ve gelenek olarak yaşamakla birlikte, animizm ve totemizme yakın özellikler gösteren ruhçu ve transçı şamanizm, bugün hala Altay dağlarında yaşayacak şekilde nihai şeklini aldı. Ve Ülgen, bu defa tekrar doğdu, bizim bildiğimiz Ülgen olarak.

Tek tanrıclığın merkezi otorite ile ilişkili olduğuna dair bir delili de şöyle sunabiliriz; Anadolu’nun beylikler devrinde hakim olan batınilik-bektaşilik-gayr-i sünnilik vs. gibi akımlar, güçlü bir merkezi otorite kuran Osmanlı tarafından baskılanmıştır. Hatta diyebilirim ki, Türk tarihi içinde birbirine en çok benzeyen iki devlet Göktürk (Türk) devleti ile Osmanlı devletidir. Taşağıl‘ın, Çin alfabesinde Göktürkleri imleyen işaret ile, Osmanlıları imleyen işaretin aynı olduğu tesbiti, burada anmam gereken, önemli bir tespit.

Yani, Türk dininin anahatları şöyle:

Gök Tengri kültü. Tengri, halihazırda “gök” demek. Gök ile Tengri bir; buradaki Tengri, gökten bağımsız bir “karakter” değil, antropomorfik bir suret değil. (Tengri sözcüğü, daha sonra bir “cins isim” olarak kullanılacaktır. Sözgelimi Karaçaylar, “yer teyrisi, su teyrisi” şeklinde kullanırlar. Bu bakımdan Tengri-Tanrı, Allah sözcüğünün birebir eşdeğeridir.) Bu kült, Türk dini anlayışının merkezi kültü; hem ilkel tektanrıcılık çağında, hem sonrasında.

Animizm: Bütün “şey”lerin bir “tin” (tin hem ruh, hem nefes demek) sahibi olduğu inancı. Bu tin, bir “ruh havuzu” yaratır, bu ruh havuzunun en önemli “integral alanları”, yer-sub ve atalar ruhlarıdır. Ayrıca hayvanlar büyük önem taşır.

Antropomorfik (insan suretli) dönem: Umay, Ayzıt, Ülgen gibi karakterlerin ortaya çıktığı, insan suretli “ruh havuzu temsilcileri”nin tanrısal karakterler olarak göründüğü dönem.

İkinci Gök Tengri kültü: Merkezi otoritenin güçlenmesiyle, yerel mabudların tecrit ediciliğinden kurtulan, birleştirici, “etnik ötesi, ulusal tanrı” makamında bir “Gök Tanrı” figürü. Bilge Kağan, bu yüzden Umay’ı bir teşbih için kullanır, ancak Tengri’yi gerçek bir mabud olarak görür.

***

Ek: Sözcük Tabusu

Şamanizme dair araştırmalar yaparken en çok ilgimi çeken şey, sözcük tabusu.

Sözcük tabusu, belli bir sözcüğün anılmaması durumu. Genellikle kutsallıkla ilişkilidir.

Eski Türkçe’de kurda, “börü” denirdi. Ancak eski “şaman” geleneklerde, animist anlayış mevcut olduğu için her nesnenin bir ruhu, bir ıssı vs. vardır. Ad anıldığında, o ruhu ya da gücünü çağırmış olursunuz (invoke). O yüzden Türkler, bu kutsal ve korkulan hayvanın adını anmaktan imtina etmişler, onun yerine “kurt” demeyi tercih etmişlerdir ki kurt, elma kurdu gibi, zararsız, solucan nevi bir hayvandır, bu hayvanın ruhunun zararsız olduğu düşünülmüştür. (Hatta kurt da fazla yaygınlaşınca, adı anılmamaya başlamış, “canavar” (Farsça “canaver” yani “canlı”) kullanılmıştır.)

Yine, Anadolu’nun çoğu yerinde “cin” yerine “üç harfli”, “iyi saatte olsunlar” gibi, doğrudan adını anmaktan kaçınıcı tabirler kullanılır, sebebi budur. “Dağda gezen“, İç Anadolu’da “domuz” sözcüğü yerine kullanıldığına sık sık şahit olduğum söz öbeği. “domuz tabusu”nun göstergelerindedir. (O halde, “domuz”, sebebi, arkasında yatan süreç farklı ve tuhaf olmakla birlikte, çağımızda Türk kültürünün kutsallarından biridir tespiti yapıp keh keh gülebiliriz. Ben gülüyorum en azından.)

Bu sözcük tabusu örneklerini çoğaltmak mümkün, örneğin ism-i azam.

Direkt olarak İsrailiyattır. İbrani gelenekte, seslilerin nasıl okunacağına dair imler olmaksızın yazılan “yhwh” adı, yahve ya da yehova olarak söylenir ama gerçekte ne olduğu bilinmez. Zaten tanrının adının anılması çoğu zaman yasaktır, tabudur. İbraniler bunun yerine “haşem” derler, “isim”.

(İbrani geleneğinde aynı zamanda, etkilerini Hurufilikte de gördüğümüz, “sesin yaratma kudreti” motifi baskındır. Bu yüzden özellikle saklanır yhwh’nin doğru okunuşu, bir nevi sadece yüksek din görevlilerine açılan ve atadan döle sadece sözlü olarak aktarılan, yazmak zaruri olunca yhwh ile ikame edilen isimdir. Zira tanrının adı, yaratıcı kudretin mübariz olduğu ilk dışavurum olduğu için, ismin gerçek telaffuzunun bilinmesi, sözün “ilahi” kudretinin hak etmeyen insanlarca kullanılmasına sebep olacaktır, inanca göre.

İsm-i azam inanışı, İslam’daki İbrani izlerinden bir diğeridir.)

Son olarak, Abdulkadir İnan, bazı bölgelerde Altaylı kadınların kayınbabalarının vs. isimlerini anmasının yasak olduğunu belirtiyor. Gerçekte ne kadar uygulanmıştır bilmiyorum ama, Jabaghi Baj’a göre bir Çerkes ailesinde gelin kaynana, kayınbaba ve kayınbiraderlerinin adını söyleyemez imiş, bu da sözcük tabusuna bir örnektir. Gelinler kayınbabaya “pşı” yani prens, kaynanaya “guaşe” yani prenses-kraliçe, kayınbiraderine ise “pşıkoy” yani “prenszade” demeliymiş.

***

Ek: Demirci

Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm isimli eserinde, şunu söylüyor:

“Yakutlara göre şaman ile demirci bir yuvadandır. Başka Türk boylarının folklorunda da demirci önemli yer tutmaktadır. Kazaklar lohusayı albastıdan korumak için çekiç ve bir demir parçası alıp ‘demirci geldi, demirci geldi’ diye bağırırlar. Demircinin aletleri de, tıpkı şamanın davulu gibi, kutlu sayılır; her bir aletin koruyucu ruhu bulunduğuna inanılır. Demirin ilk keşfedildiği devirde demirci-usta sihirbaz olsa gerek. Mahmud Kaşgari’ye göre Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka Türk boyları demiri takdis ederler ve demirle ant içerlerdi…”

Ki, demircinin hükümdar olma motifi, Orta Asya kaynaklı bir motiftir. Müellifini hatırlayamadığım dünya tarihi ansiklopedisinde, bu durumu, göçebe Asyalıların meritokrasiye dayalı yaşam tarzını benimsemelerine dayandırıyorlardı.

Ben de, bir taraftan “eski Türk dini İslam’a çok benzer” temalı goygoy, diğer yandan eski Türk dinine dair en ufak lafı tehdit olarak algılayan kafa (Sözgelimi Mehmet Şandır’ın, 2008 yılında MHP için “partimizde asla şamanistlere yer yok” lafı vakidir. Sanki şamanist olmak ahlaksız vs. olmakmış gibi. Büyük bir terbiyesizlik; Ermeni düşmanı değilim ama, Ermeni aday gösterebilen bir parti, milliyetçi olup, şu lafı ettirir mi temsilcisine?) derken, bunalmış, bir öykü kaleme almaya girişmiştim, “Ak Don: Bir Modern Zamanının Öyküsü“, 3 bölümünü yayımladım, hala sürüyor. O öyküde, bir “Demircioğlu”nun ağzından, bütün bu meseleye, bir “türkü” ile değinmiştim, kendimce. Yazıyı onunla bitirmek istiyorum, umarım faydalı olur:

Dağlarıma kastı nedir devranın
Yaylaya çıkılıp gezilmez oldu
Yekinin erenler, erler davranın
Yağı nerden basar sezilmez oldu

Kol kalkmaz eyledi yaşlıyı yaşı
Akıncılar atsız gözcüler şaşı
Koma ha diyende gavurun başı
Altmış batman gürzle ezilmez oldu

Yad ele yar ettim Hind’i Yemen’i
Kabusa değiştim kutlu kömeni
İt Barak soyunun dokuz tümeni
Bir kurt narasıyla bozulmaz oldu

Ak dona bir kara leke bulaştı
Kutlu yolun izi Yek’e bulaştı
Tavlama bir soysuz teke bulaştı
Göğümde atmacam süzülmez oldu

Yoldaşlık dağıldı yitti nökerlik
Acuna yeğ oldu bunlu mezerlik
Tanrılar çağında ettiğim erlik
Küfürden sayıldı yazılmaz oldu

Okunan yadırgı irfanı şimdi
Kurdoğlu çakalın sütünü emdi
Bilinmez kurt soylu kağanlar kimdi
Sözü bengütaşa kazılmaz oldu

Börüye “sus!” dendi, itlere “ürü!”
Aradı Yalquzaq kendine sürü
Deve yavrusuna ağlayan börü
Eniği öldü de üzülmez oldu

Demircioğlu’yum karardı göğüm
Yaşadığım boşa, boştur öldüğüm
Kam Ata’nın düşte attığı düğüm
Aklımda, gönlümde çözülmez oldu…

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Çeşitli Ulusların Köklerine Dair

Esen olsun.

Dil Üzerine III başlığı taşıyacak yazımı Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin başlıklı kitabındaki görüşleri ile harmanlayacağım. Ancak bu kitabı baştan okumam gerekiyor ve işlerimin yoğunluğu sebebiyle üçüncü bölümü tamamlayıp yazıyı bitiremedim. Bunun yerine, daha önce yaptığım gibi, tukcesivarken.com okurunun ilgisini çekebileceğini düşündüğüm başka bir konuya dair ufak bir yazı yazacağım.

Tarihte çeşitli ulusların kökenleri, isimleri vs. tartışmalıdır. Etimoloji, arkeoloji gibi bir çok disiplinden faydalanılarak bu ulusların kökleri vs. tespit edilmeye çalışılır. Benzer yöntemlerle, bir kaç tartışmalı ulus hakkında söz söyleyeceğim ancak, notlarımın derlemesinden ibaret olan bu yazı, akademik değildir. Yazının sonunda, ilgili okur için faydalı olabilecek kaynaklara değineceğim.

I. Macarlar

Kafkasya ile bağlantıları olan bir topluluktur. Akrabalıktan ziyade, bir zaman aynı sudan içmişlik, aynı dağın(Mingitav, yani “bengü dağ”, “ebedi dağ”. Elbruz olarak da bilinir.) gölgesinde at koşturmuşluk.

Mesela, Macarların oluşturan unsurlardan biri olan Türk kökenli Kabarlar (Kabarların Türk olduğu ilmi olarak kesindir,  Kabarlara ait olduğu düşünülen bir yazıt Romanya’nın Macar bölgelerinden birinde bulundu. Dileyen okur, Alsószentmihály yazıtını araştırabilir. ), Çerkes yazar Jabağhi Baj tarafından Çerkes Kabardeyler ile ilişkilendirilir, ilişkilendiren sadece o değildir zaten. Kendisi, mealen şöyle de bir tespit yapar; “Çerkeslerde sınıflı toplum yoktur, asalet vs. gibi kavramlar bize Macarlar yoluyla geldi. Kabardeyler bu Macarlardan Çerkesler arasında kalan grupların bakıyesidir.” Efendim doğrudur, Çerkes kültürü uzun bir zaman boyunca neredeyse anarşik bir özellik sergilemiştir. Ve bugün de, pşılık vs. gibi kurumlar ve asalet iddiaları bir şekilde Kabardeylere gider dayanır.

Ben bunu okuduğumda, araştırma yapmak istemiştim ancak pek bir kaynak yoktu ulaşabildiğim. Tek aklıma gelen, Macarca’daki “hajra” narasının bir Kabardey şarkısında da kullanıldığıydı. (meşhurdur, a hajra hajra hajra) Bu alanda yapılmış bilimsel bir çalışmadan daha sonra haberdar oldum, o kitaba yazının sonunda değineceğim.

Öyleyse diyebilirim ki: Macarlar Türk değildirler, aralarına Türk kökenli uluslar karışmıştır ve Bizans kaynaklarında Macaristan’ın “Türkiye” olarak anılmasının sebebi, bu Hazar kökenli ulusların Bizanslılar tarafından iyi bilinmesidir. (Ki, bir Hazar, kağıt üzerinde de olsa, Bizans imparatoru seçilmişti.) Bunun yanında Macar kimliğini oluşturmakta daha sonra göçen Alanlar ve Macarlardan önce ovada bulunan Avarlar da katkıda bulunmuştur. “Öz Macar” olarak tanımlayabileceğimiz çekirdek ise, Ural dilleri konuşan, aristokrat yapı olarak Türklerden etkilenmiş bir etnisitedir. (Alanlar, Kabarlar ve Hunlar’a, yazının devamında değineceğim.)

II. Alanlar

Kendilerine “as” dedikleri için bugün Asya kıtası “Asların ülkesi” olarak anılmaktadır, Kafkasya’nın ötesinde bunlar güçlü bir krallık kurduklarından ve Yunanlılar tarafından, Kafkasların ötesi “Asların ülkesi” olarak adlandırıldığından.

Bir de anladığım kadarıyla, Karaçaylar arasında, kendilerini “Alan” olarak tanımlamak yaygın. Alanların kökenlerine dair tartışmalar da var gerçi, ki İskitlerden Sarmatlara, Kafkasya civarında kurulan devletler tek bir etnik kimliğe ait değillerdir, Otokton kafkas halkları, İrani halklar ve Orta Asyalı Türk (Türk isminin belirmesi öncesi Türkler, usulen Türk diyorum.) unsurlar her zaman karışıktır. Bu açıdan, Alanlar bir etnik grup değil, etnik topluluklar şemsiyesi ve aralarında Türkçe konuşanlar bugüne Karaçaylar olarak gelmiş olabilir.

Mesela Karaçayların “Hey alanla gazavatka turganbız” (ey alanlar, gazavata [savaşa] durduk) anlamında bir şarkıları vardır. Gördüğünüz gibi gayet anlaşılır bir Türkçe. Ruslara karşı başkaldırış zamanından yadigar bir “cır”.

Ve etnik olarak nasıl bir karışma olduğunu aynı şarkıda, şuradan anlıyoruz: “altın çaçlı, kök közlüle, kaydasız?” (altın saçlı, gök[mavi] gözlüler, nerdesiniz?) (şarkının Karaçay Ağbaş Otarlanı Omar tarafından seslendirilen kaydı bende ve internette mevcuttur.)

Görüleceği gibi fenotip açısından Avrupai tip çok baskın ki, savaşa çağıran adam sarı saçlı, gök gözlülerden dem vuruyor. Ve bu derece karışmış olmalarına rağmen, üstelik “Türkçe zayıf bir dildir” gibi iddialar olmasına rağmen, dillerini koruyor olmaları ilgi çekici.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bugün Osetlerin Alanların torunları olduğu yazılır, çizilir. Ancak Karaçaylar da kendilerine Alan derler ve Karaçay Türkçesi’nde baskın yapı Kıpçak olmasına rağmen, Çuvaş esintilerinin olduğu da söylenir. Buradan hareketle, etnik olarak homojen olmayan Alan grubunun iki torunu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, büyük Alan göçleriyle sürekli batıya göçen Alanlar, Vandallarla birlikte “Vandal-Alan krallığı”nı Afrika’da kurmuşlar. Bunun yanında, daha yakın tarihlerde Macarlara katılan Alanların izini Macaristan ve Romanya’da, “yaş” ve benzeri telaffuz edilen yer isimlerinden sürebilirsiniz. Jász denen bu halk uzun süre kendi dilini (Osetçe ile akraba) Macaristan’da konuşmuş ve bugünün Romanya’sında Iaşi şehrine ad vermişlerdir.

III. Kabarlar

Hazar denizi civarından Avrupa’ya ve Kafkasya’ya yayılan bir Türk grubu.

Anlaşılan o ki, daha evvel değindiğim gibi, Hazarlar egemenliğinde bir vassal özelliği gösteren Kabarlar, Hazarlar’a isyan ediyorlar ve sürülüyorlar. Bunlardan, Kuban bölgesinde Macarlar ile birleşip aşağı Don, Kırım, Besarabya yolu ile Macaristan’a gidenleri, Arpad’ın önderliğinde Macar krallığı olmaya giden devletin asil sınıfını oluşturuyorlar ki, tekrar edecek olursak Bizans zamanında Macaristan’a Türkiye denmesi ve Macar asillerinden “Türk prensleri” diye bahsedilmesinin sebebi bu.

Macarlarla ilgili kısımda değindiğim şeylere burada değinmeyeyim.

Bu Kabarlardan başka bir grup ise, Kafkasya’da kalıp, bugün Kabardey – Qabardey – Kabartay olarak bildiğimiz Çerkes boyunun oluşumuna katılıyorlar ki, Kabardeylerin bir şekilde diğer Çerkes/Adige boylarından ayrılıyor olmalarının sebebi budur. (BKZ: Macarlar) Ayrıca, Kabardeylerden ayrılmış bir grup olan Besleneyler de, Kabarların kafkasya’daki varisleridirler. Kabardey pşı sülalelerinden en önemlisinin atası “İnal/Yınal” (ki Türkçe bir isimdir) oğlu “Beslan” (kimileri bey aslan diyor bu ismin kökenine) yönetiminde olduklarından Besleney ismini almışlar.

Dikkat edilmesi gereken bir şey var ki, aristokrat bir sınıf olarak Kabarların iki etnik grubun içinde, etnik kimlik/devlet oluşurken rol oynamış olması, Macarlar ya da Kabardeyleri türk yapmaz. İki ayrı etnik mayanın oluşumunda en etkin rolü oynamış, Macar milleti ve Kabardey boyunu oluşturmuş bir köktür Kabarlar, ancak bu kökten süren filizler Türk değil, Türk’le akraba farklı kimliklerdir.

Çengiz zamanı Moğollarından önce de, Kafkasya’da Türk nüfusu ve nüfuzu yoğun idi. Dolayısıyla, belirgin bir şekilde görüyoruz ki, en son gelen Nogaylar gibi gruplar keskin bir şekilde “Türk” iken, Çengiz Moğollarından önce orada olan Karaçaylar Türkçe konuşan ancak kültürel olarak Kafkas/Çerkes kültürünü yoğun olarak benimsemiş bir halk özelliği gösteriyor, Kabardeyler ise tamamen farklılaşmışlar.

Son olarak, kimi Çerkes soylarında ve kabilelerinde Türkçe isimlere rastlanmasının, Kafkas efsanelerine Türkçe isimler girmesinin sebeplerinden biri bu Kabarlardır diyebiliriz.

Bu isimlerden en önemlisi “Setenay”dır ki, Ufuk Tavkul’un Nartlar kitabında, Sete & Sata, Kıpçak ağızlarında “mercan” olarak açıklanıyor ve Kafkas mitolojisi karakteri Setenay’ın çocukluğunu “deniz dibi”nde geçirmesi ile uyumu işaret ediliyor. Bir nokta daha var ki, “sata”, kimi Türk ağızlarında “yada taşı” olarak bilinen taşın adıdır. (Ayrıntılı bilgi için Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm)

IV. Hunlar

Kimi kaynaklar, Akatziroi olarak Grek kaynaklarına geçen kavmin Hunların esas nüvesini oluşturduğunu söylerler. Ki, baktığımız zaman, bugün Romanya’ya dahil olan Acatari bölgesinde yaşayan “Szekel” macarları, kendilerine “Hunların gerçek torunları” derler.

Bu kelimeyi “hazar” kelimesine bağlayanlar olduğu gibi, “ağaçeri” olduğunu söyleyenler de vardır.

İlginçtir, İskandinav mitolojisinde ve bağlantılı Alman mitolojisinde, Hunların anavatanı, Dnyeper ya da İtil ötesinde, ya da bazen adı bilinmeyen bir ırmağın ötesinde, ormanların yaygın olduğu bir bölge olarak söylenir. (Mirkwood. Ki bu sözcüğü Tolkien ödünç alıp eserlerinde kullanmıştır.) Orman-Akatziroi-Ağaçeri-Acatari’de yaşayan Hun olduğunu iddia eden Szekeller; bunların hepsi bir araya gelince bu iddia kendisine ciddi ilmi deliller bulabilir gibi geliyor. Hele ki, bu ırmağın İtil olduğu iddiaları (ki tarihsel açıdan diğer verilerle uyumludur), Attila adının “İtilli” olarak okunması gerektiğine dair iddialar göz önüne alınırsa, oldukça aydınlatıcı olacaktır.

Hunlar Türk değil, Türkler Hundur bu arada. Hunları Türklerin dahil olduğu Altaylı kültür grubunun tarihi sahipliğinden başka bir yere ait kabul eden zihniyet, ilmi zihniyetten çok tavırlı zihniyettir.

Huncadan günümüze kalmış kelimeler ki genellikle isimlerdir (Bu hun kelimesi ile, hem Avrupadaki hunları, hem orta asya Hunlarını kastediyorum. Ancak tarihsel olarak belki iki Türk grubu bağlantılı olmayabilir, değindiğimiz gibi kimi kaynaklar Avrupa Hunlarının kendilerine Hun değil, Akatziroi,  “ağaçeri” dediğini söylüyor. Ak Hunlar ve bazen karşımıza çıkan Kızıl Hunlar için, bu ulusların “Hun” sözcüğünü korkutma ya da kendini yasallaştırma amaçlı kendilerine ad seçtiği söylenir. Uzun bir mesele, akademik standartları karşılayacak şekilde yazarım bir gün umarım.), kültürleri hakkında bildiklerimiz ile yoğurulunca bütün bu işaretler, Hunların Türk olduğunu kesinliğe yakın bir biçimde gösteriyor. Ancak bizim milliyetçilerin de düştüğü bir hata var, bütün Türk devletleri, bize Türk adını veren Göktürk adıyla bildiğimiz devlet de dahil olarak, farklı etnik grupları da bünyesinde barındırıyordu, dolayısıyla saf bir etnik yapıdan bahsedemeyiz. Ama bariz olan, birleştirici unsurun, “marka”nın, Türk yani Altaylı demeyi uygun gördüğüm “Turkic” zümrenin vurduğu damga olduğudur. İskitler için de, böyledir.

Bugünkü Çuvaşların Hunların (Avrupa Hunları) batıya göçleri esnasında geride kalmış bakiye bir topluluk olduğuna ve Çuvaşça ile Huncanın benzediğine dair tespitler gözardı edilmemelidir.

V. Avarlar

Avarlar, bence, yaygın görüşün iddia ettiği gibi Juan-Juanlar değildirler. Juan-Juanlar Türk-Moğol yapısının erken örneklerinden, yöneticilerin Moğol ya da Proto-Moğol olduğu bir federasyondur.

Avarlar, Eftalitler de denen, Akhunlar olarak bildiğimiz Türk-Moğol-İrani topluluğunun (ki bir çok dil konuşuyorlardı, genel geçer dil olarak ise, İrani bir dili seçmişlerdi. Bu açıdan, iskitlere çok benzerler.) Türk kısmıdır. Kafkasya yoluyla batıya, avrupa’ya göçmüşlerdir, Avrupa’ya göçenlerin Türk olduğunu biliyoruz. (Akhunları Uar olarak kaydeden belgeler var.)

Kafkasya’da kalanlarsa (İmam Şamil’in dahil olduğu etnisite. Bu arada bir bilgi vereyim, uzun süre boyunca Kafkasya ve Dağıstan’ın anlaşma dili Azerbaycan ağzı olmuştu. Bu açıdan Şamil’in Türkçe bildiğini varsayıyorum.) kendilerine özgü bir dil konuşurlar, bugün Alan adını nasıl Karaçaylar taşıyorlarsa, aslen “Avar” olmayan bu topluluk, Avarların ismini taşırlar.

***

Bu selam bu yazıda her zamankinden anlamlı oldu: Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu alanda faydalı olabilecek eserler:

Eski Macar Halk Müziğinin İzinde: Kafkas Karaçay Halk Müziği,(A Regi Magyar Nepzene Nyomaban) János Sipos – Ufuk Tavkul

Çerkesler, Jabaghi Baj

Tarihte ve Bugün Şamanizm / Materyaller ve Araştırmalar, Abdulkadir İnan

Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ahmet Taşağıl

Gesta Hungarorum

 

Dil Üzerine – II

Esen olsun.

Türkiye’deki dil tartışmalarına, siyasi ve bilimsel eylem ve söylemlere değinmeden evvel, birinci yazıda yüzeysel bir şekilde yaptığım taramanın biraz daha “spesifik” halini yapma ihtiyacı duyuyorum. Esasen, bu yazıda “söylem”, “spesifik” ve “esasen” sözcükleri bir arada, “dil”e nasıl baktığımı okuyucu bu şekilde kavrayabilir. İlk yazıda bu bakışın sebeplerine bilimsel temellere fazla girmeden değinmiştim, şimdi o konuya değineceğim. İlk yazıdaki Ziya Gökalp alıntısını tekrar etmekte fayda görüyorum:

“Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Dil üzerine araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar şüphesiz ki çeşitlidir. “Göstergebilim”in başlı başına bir disiplin olarak gelişmesi bu yaklaşımları oldukça sağlam ve yeni ufuklar açma potansiyelini haiz bir zemine çekmişse de, “göstergebilimciler”in yapısalcı anlayışı dil üzerine yürütülecek savları bir çıkmaza sokmuştur.

Yapısalcı anlayışın temsilcilerinden Saussure, yaklaşımını bir satranç benzetmesiyle açıklar: Buna göre,  satranç oynarken kuralların evrimini, taşların tarihsel gelişimini bilmek zorunda değilizdir, kuralları ve taşların hareketlerini bilmemiz, satranç oynamamız için yeterlidir. [1] Bu sebepten, yapısalcılar dilbilimsel göstergeleri “gelişigüzel göstergeler” olarak kabul etmeye meyillidirler.

Bu yazıda, esasen bu anlayışa karşı çıkacağım. Görüşlerimin temellerini işaretleyeceğim ve üçüncü yazıda Türkiye’de “dil”e nasıl bir tavır almalıyız, kendimce değineceğim.

Yapısalcı anlayışın kanımca fark edemediği nokta, dilin sadece üst bilince ait bir mesele olmadığıdır. Dil, insana dair pek çok şey gibi, hem bireysel bilinçaltı, hem kolektif bilinç ve bilinçaltı ile ilişki içerisindedir ki, bilincin oluşumu bir emergence[2] vakasıdır, dolayısıyla dil de emergent bir “şey”dir.

Wittgenstein, her ne kadar külliyatı “bütün yönleriyle dil felsefesi alanının sorularına cevap vermiş” kabul edilemezse de, “dil organizmamızın parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir” diyor.[3] Dolayısıyla dil hem “beynin çalışma prensipleri” ile “çalışır”, hem de tek bir bireye ait olmadığı, “kamusal” bir düzlem oluşturduğu için, “toplumsal bilinç” içerisinde mayalanır.

Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” kitabı, tek bir cümlede özetlenebilir: “Toplum insanlardan oluşur ve toplumlar insanlara benzer. Ancak toplumlar tek bir insan değildir, öyleyse, toplumsal meseleler salt psikolojinin bakışıyla incelenemez.”[4] Dil de böyledir, dil üzerine eğilecek insan teker teker “birey”lerin beyninin çalışma prensipleriyle uyumlu (ki Noam Chomsky’nin “evrensel gramer” tezleri[5] bunu doğrular niteliktedir.) hem de hiçbir zaman bireysel olmayan, bireyler üzerinde etkisi olan bir araçtır.

Buradan, kültürü iletişimsel bir yaklaşımla tanımlamaya geçebiliriz.

“Ekin” şeklinde Türkçe’ye çevrilen kültür, yalnızca bir sosyal bilim inceleme alanı değil, aklımıza gelen “psişik/zihinsel” kaynaklı her şeye analık eden bereketli tanrıçadır.

Nasıl organizmalar edinimlerini kalıtım yoluyla gelecek bireylere aktarıyorsa, insanoğlu da bir topluluk olarak çok hücreli organizmalara benzer yapılar oluşturur; bu bir araya gelişin yarattığı kolektif bilinç, atanın döle aktardığı genler gibi ve daha önemsiz olmayan bir etki değeriyle, gelecek nesillere aktarılır.

Evrenin bilinen ilk iletişim yolu ve modeli, kanımca, enerji transferiydi; ki hareketi ve canlılığı mümkün kılan termodinamiğin birkaç basit enerji transferi yasasıdır. Aradan geçen milyonlarca yılda RNAlar, hormonlar, ardından nörotransmitterler ve elektrik impulsları gibi “gen”i, yani “kodlanmış bilgi”yi aktarma yöntemleri gelişti; insanı bu inanılmaz gelişim ve değişim mekanizmasının dünyamızdaki en özel üyesi yapansa, “konuşma” ve “yazma” gibi iki “görülmemiş” aracı keşfetmesidir. Artık bilginin transferi genler yoluyla değil, konuşma yoluyla da yapılabiliyordu; ardından gelişen yazı bilginin kodlanması ve paylaşımını inanılmaz derecede kolaylaştırıp artırdı. Bu icatlarımız bilgi transferi ve birikiminin “artarak artan” bir fonksiyon grafiği çizmesini sağladı; tekerleğin icadından ilk uçağa kadar geçen sürenin bin yılları bulması; ilk uçaktan ilk uzay mekiğine kadar geçen sürenin ise on yıllar gibi kısa birimlerle ölçülen bir zaman diliminde gerçekleşmesi bundandır.

Basitçe diyebiliriz ki, konuşma ve yazmanın icadı, “ata”nın bilgisini doğrudan “döl”ü olmayan bireylere aktarabilmesini mümkün kılmıştır. Özellikle bazı memeli türlerinde ilkel iletişim biçimleri gözlemlenmekteyse de, insan konuşma ve yazma gibi etkin iki aracı geliştirdiği için biriciktir.

Ki, bu yenilik aynı zamanda bugün anladığımız “bilinç” ve dolayısıyla “kültür” kavramının doğmasına vesile oldu; konuşma ve yazma olmasaydı yine bir “bilinç”ten söz edebilirdik ancak, yarattığımız psişik boyut ve onun kazanımları (şiirden matematiğe, futbol fanatikliğinden hippi akımlarına kadar aklınıza gelen her türlü kavram, olgu ve oluş psişik boyuta erişebilmemizin eseridir) asla var olmaz; biz de bir “kültür”den söz edemezdik.

Şimdi çeşitli öncüllerden hareketle, kültür ve iletişim arasındaki ilişkinin genel ve yüzeysel bir çerçevesini çıkarmaya çalışalım.

I. Kültür, iletişimden doğar.

Kültür, toplumsal anlamıyla; bir toplumun «biriktirip» ardından gelecek nesle aktarabildiği, ya da aktarma şansının olduğu bütün «maddi ve manevi» varlığının adıdır.

 

Bu yönüyle, birikimin kültür olarak adlandırılması için ön şart, onun «aktarılabilir» olmasıdır. Aktarımı ise, usulü, yönü ve aracı değişmekle birlikte, ancak «iletişim» sağlar. Emile Durkheim’ın ve Gustave Le Bon’un sosyoloji bilimine bakışlarını incelediğimizde, bir araya gelmiş «bireyler» topluluğunun «toplum» haline gelmesi, yani bir «kolektif bilinç» kazanması için, «kültür» sahibi olmanın birincil koşul olduğunu görürüz. Bu, «Kurum Kültürü» gibi dar kapsamlı örneklerde görülebileceği gibi, «Millet Olma» kavramı ve evriminin de temelinde gözlemlenir. Kolektif bilinç de, birbiriyle etkileşen/iletişen bireylerin iletişiminin; dahil olan bireylerden sıyrılıp özge bir hal alarak «idealar» dünyasında ayrı ve özgün bir varoluş kazanmasıyla ortaya çıkar.

II. Kültür, iletişimi etkiler.

Kültürün ancak «iletişim» yoluyla doğduğuna dair tezlerimizi sunduk. Kültür ve İletişim konusunun içeriğini örnekler üzerinden analiz etmeye girişmeden önce, buna eklememiz gereken bir öncül daha var:

Kültür, iletişimi etkiler.

İletişimin daha önce bahsettiğimiz gibi «kavramlar, nosyonlar, imgeler, normlar ve fenomenler» doğurmasıyla ortaya çıkan kültür, statik değildir, devam eden iletişimle büyür ve güçlenir. Ancak güçlendikçe, değişkenliği ve etkilenebilirliği azalır, etki gücü artar.

Bunu, bir örnekle şöyle açıklayabiliriz:

Bir tek hücreli, uygun koşullar sağlanır ve hayatta kalmak kuralı bunu emrederse; önce koloniler oluşturup ardından kolonideki hücre grupları arasında iş bölümü yaparak, özelleşme ve başkalaşma yoluyla yavaşça «çok hücreli»ye doğru evrilebilir. Bu evrim basamağındaki çok hücreli, neredeyse sınırsız olasılığın doğurduğu sınırsız yolu izleyebilir. Ancak bu evrimin son safhalarındaki bir basamakta yer alan «insan», fazla özelleşmiş ve farklılaşmış olduğu için istediği doğrultuda evrimine devam edemez, daha sınırlı bir seçenekler havuzuna mahkûmdur. Kültür de, geliştikçe ve giriftleştikçe etki gücünü artırmaya başlar, iletişimi etkiler, sınırlar.

Önemli bir nokta olarak, kültürün iletişimi mümkün kılan «kodlama ve kod çözme» (encoding – decoding) olgusunda belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz. Zira, iletişim -ileri boyutuyla- bir fikir, duygu ya da bilginin kodlanarak transfer edilmesi, kodun çözümlerek yorumlanmasıyla transferin sonuçlanması işlemidir.

«Kodlama»nın dinamiklerini ve içeriğini belirleyen ise öncelikli olarak dil, ardından kültürel öğeler olan gelenekler, toplumsal normlar ve sair etkenlerdir. Dil, aslında başlı başına bir kodlama sistemidir. Her kelime, bir kavramı, fikri, duyguyu, bilgiyi, gerçekliği ya da varlığı «kodlar» ve kapsar. Dilin özelliklerine göre, bu kodlama gelişigüzel değildir, belli kurallar ve sınırlar içinde yapılır; bu kurallar ve sınırlar sayesinde dili konuşanlar birbirini anlarlar.

Dilden doğduğu halde dili biçimlendiren kültür olduğu için, iletinin kodlanması doğrudan kültürün hükmü altındadır. Bu, aynı kültüre ait bireylerin iletişiminin kalitesini artırıcı rol oynayabileceği gibi, farklı kültürlerdeki bireylerin iletişimsizlik ya da iletişim kazaları yaşamasına sebep olabilir.Farklı kültürlerdeki «beden dili» gibi iletişim yöntemlerini incelediğimizde, daha önce bahsettiğimiz görüşlerimizi doğrular nitelikte veriler elde ederiz.

Buna göre, anlatmak istediğimiz ne kadar ilkelse, onu anlatan «kod» o kadar genel ve bütün kültürler tarafından paylaşılıyor haldedir. Yukarıdaki evrimsel biyoloji örneği, bu sav için de, açıklayıcı olacaktır.

Misalen «gülümseyen» insan yüzü bütün kültürlerde neredeyse aynı anlama gelir. Zira gülümsemek insanın evriminin çok eski safhalarından beri bizimle koşut devam eden bir yetimizdir.

Ancak anlatmak istediğimiz karmaşık bir «şey» olduğu zaman, kodlamalarda kültürler arası farklılıklar daha belirginleşir.

Misalen, 3 sayısı bir çok kültürde işaret, orta ve yüzük parmaklarını kaldırarak ifade edilirken, Alman toplumunda baş, işaret ve orta parmaklar kaldırılarak ifade edilir. (Quentin Tarantino,“Inglorious Basterds” filminde geçen bir sahne.)

Bir kaç uç örnek vermek gerekirse, Kongo’da konuşulan yerel bir dil olan «Tshiluba» dilinde «ilunga» şeklinde bir sözcük vardır. Bu sözcük tam olarak:

«Bir hatayı ilk defasında affeden, ikinci defasında tolere edebilecek ama üçüncü tekrarında asla affetmeyecek kişi» anlamına gelir.

Bu kadar geniş bir kavram, Kongo dilinde bir kelime ile kodlanmışken, Türkçe’ye bir çok kelimeyi ard arda dizmek suretiyle çevrilip kodlanabiliyor.

Yine, Türkçe «-mış» eki, yani «rivayet geçmiş zamanı», Türkçe dışındaki dillerde bir fiil kipi olarak bulunmaz. Bizim cümlenin eylemine sadece bir ek ekleyerek verdiğimiz manayı, söz gelimi İngilizce’ye yapılacak bir çeviride, en az birkaç kelime kullanarak vermemiz gerekir. Kültürlerin tarihsel süreçte yaşadığı evrim, bu farklılaşmalara sebebiyet vermiş, kültürün etki gücü, iletişimin kodlama dinamikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur.

Benzer şekilde, decoding, yani kod yorumlama da kültürle yakından ve derinden ilişkilidir. Homolog ve biçimsel olarak «aynı» görünen iki kod farklı kültürlerde farklı yorumlanabilir. Misalen, «baş parmağı yukarı kaldırmak» bir çok kültürde «her şey yolunda» gibi bir ifadeyi kodlar. Ancak aynı hareket bazı kültürlerde ağır bir hakarettir. Türkiye’de ise, bir siyasi partinin sembolü olarak da yorumlanabilir. Görülüyor ki, kodun açımlanması ve yorumu da kültürle ve kültürel öğelerle etkileşimli ve iç içe yapılır / yapılmalıdır.

Bütün bu akıl yürütmelerin sonunda, girişte öncül olarak verdiğimiz başlıkları artık birer «netice» ve «kanıtlanmış önerme» olarak verebilir ve diyebiliriz ki;

I. Kültür, iletişim sayesinde doğar, yayılır ve varlığını devam ettirir.

II. Kültür iletişimin içeriğinden tekniğine, usulüne, özüne ve aracına kadar bütün öğeleri üzerinde tahakküm sahibidir.

III. Kültür ve İletişim ilişkisi mutuali ve zorunlu bir ilişkidir, kültür ve iletişim birbirinden ayrı düşünülemez.

Buradan “dil”e dönecek olursak, görülüyor ki dil, “iletişim”i sağlayan araç olmakla “kültür”ü yaratır. Kültür tarafından da etkilenir. Bir tek hücreliyi oluşturan / şekillendirilen genler, onun var olmasının temel sebepleridir, ancak aynı genlerin bu tek hücreliyi “yaratması” ile, tek hücreli radyoaktivitesi yüksek bir yaşam alanına gidebilir ve genleri mutasyona uğrayabilir. Dil ile “bağlam” arasında böyle bir ilişki vardır.

Öyleyse, dilin kültürden ve bizzat kendisinden nasıl etkilendiğine dair örnekler verebiliriz. California Üniversitesi’nde Doç. Lera Boroditsky’nin çalışmaları, bizlere “sözcük cinsiyeti” içeren dillerde, aynı nesneye farklı sözcük cinsiyeti veren dillere göre, konuşanlardan o nesneyi başka sözcüklerle ilişkilendirmeleri istendiği zaman farklı ilişkilendirmeler yaptığını gösteriyor. Sözgelimi “köprü” sözcüğünü eril olarak kabul eden bir dilde, konuşanlar bu sözcüğü “güçlü”, “büyük” gibi sözcüklerle ilişkilendirirken, “dişil” olarak kabul eden dilin konuşanları aynı nesneyi “zarif”, “güzel” gibi sözcüklerle ilişkilendiriyor.[6] (bu “eril” ve “dişil” sözcük cinsiyetlerinin evrimi bambaşka ve oldukça ilginç bir araştırma alanının konusudur. ) Bu durum, bir dili konuşanların, kuracağı cümlede, farkında olmasa dahi bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı tesiri ile yapacağı “dizgi”yi “biricik ve özgün” yapmakta Spinoza’nın “fırlatılan taş”ı gibi özgür olduğunu düşünse de pek de özgür olmayacağını gösteriyor. Oruç Aruoba çevirisiyle Ludwig Wittgenstein “Simgelemlerimizde gerçi gelişigüzel bir şey vardır, ama bu, gelişigüzel değildir. Bir şeyi gelişigüzel belirlemişsek o zaman başka bir şey olduğu gibi olmak zorundadır. ” derken, belki de bunu kastediyordur.

Gelecek yazıda bu konuya değineceğim için, işin felsefesinin dışında, “uygulama”sına dair de bir örnek vereyim. Türkçe’de “sancı”, “ağrı” gibi sözcükler “fiziksel acı” için kullanılırken, Farsça “derd”, soyut bir acı için kullanılır. (Ziya Gökalp’in, Türkçülüğün Esasları kitabında “halk dilinde eşanlamlı sözcük olmaz. Eşanlamlı sözcük alınırsa, sözcüklerin çeşitli anlam kaymaları yaşar.” Tespitinde bulunuyor. Tam alıntı için dipnota bakınız. [7]) Bunun sebebi, “sancı” ve “ağrı” sözcüklerinin Türkçe etimolojik köklerinde “fiziki” bir anlam bulunmasıdır. Sözgelimi, “sancı” sözcüğü, eski Türkçe’de “mızrakla dürtmek” anlamındaki “sançmak” sözcüğünden türemiştir. (ki bu sançmak fiilinin büyük oranda yansıma özelliği gösterdiği iddia edilebilir. Öyleyse, “böbreğimde bir sancı var” cümlesini kuran adam, habersizse de, bir mızrağın zırha çarptığında çıkardığı ses sebebiyle böyle bir cümle kuruyordur. “Nasıl bir sancı?” diye sorulduğunda da muhtemelen “bıçakla dürter gibi” cevabı verecektir.) Halk için, fiziki bir mahiyet arz eden sancı sözcüğü yerine (ki o dönemde sançmak fiili hala kullanılıyordu, Azerbaycan civarındaki Türkmen ağızlarında hala yaşar.) etimolojisine yabancı olduğu Farsça “derd” sözcüğünü alıp “manevi acı” için kullanmak daha kolaydı.

Jung’un psikolojik analizler yapmak için rastgele görünen sözcüklerden bir liste oluşturup, hastalarından bu sözcükleri başka sözcüklerle ilişkilendirmelerini isteyerek çıkarımlar yaptığı malumdur. [8] Öyleyse “dil” salt bir üst bilişsel sistem değildir, emergent bir olgudur, gerisinde girift bir evrim vardır ve bu evrimin seyri, dilin bugünkü kullanımını ve dilin kendisini etkiler. Bu konuda, Sapir–Whorf hipotezi olarak bilinen kuram oldukça ilgi çekicidir.

Dil felsefesinin alanlarına daha fazla girerek konuyu gelecek yazıda ele alacağım “dil devrimi” odağından daha fazla uzağa taşımayacağım. Ancak girişte değindiğim “satranç benzetmesi”ne bir cevap vererek, ne demek istediğimi okuyucunun çıkarmasını ümit edeceğim: Satranç oynamak için satrancın evrimini bilmenize gerek yoktur, satrancın yapısına hakim olmanız yeterlidir. Ancak flört ettiğiniz kadın, evrimsel koşullanma olarak “daha güçlü” ya da “daha zeki ve bilgili”yi tercih edecektir, siz de ona satrancın evrimini anlatırsanız, bu onun bilinçaltında sizin “zeki ve bilgili” olarak kodlanmanıza sebep olabilir, bu sayede kalbini kazanabilirsiniz. Dil, satranç gibi iki boyutlu değildir, satrancı da ihata edebilen, hem anlamsal, hem fonetik, hem dilbilimsel boyutu çok daha karmaşıktır.

Bu alanda, özellikle göstergebilim sahasında bir çok kaynak ile tanışmama vesile olan hocalarım Prof. Dr. Rengin Küçükerdoğan ile Yrd. Doc. Dr. Öykü Ezgi Yıldız’a teşekkür ederek, üçüncü bölümde Dil Devrimi’ne değinmek üzere yazıyı bitiriyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

 


[2] Ortaya çıkış, tezahür ediş, emergent: hadis, zuhur etmiş. Özetle, bir sistem, kendisini oluşturan elemanların nicel toplamından öteyse, başka bir deyişle, bir sistem parçalarına ayrıldığında sistem özelliklerini göstermiyorsa, o sistem emergenttir. Ayrıntılı anlamak için, G. H. Lewes’in çalışmaları incelenebilir. Ayhan Songar’ın “Sibernetik” isimli küçük kitapçığı da, “emergence” deyimini kullanmasa da, emergent olguları tarif eder.

[3] 14 Mayıs 1915 tarihli günlük yazısı

[4] Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, Sayfa 211, Bordo Siyah Yayınları 2004

[7] “Evvela, halk lisanında müteradif kelimeler yoktur.

Vakıa, bazen halkın, Arapçadan ve Acemceden aldığı kelimeler yanında, eski Türkçelerini de muhafaza ettiği görülüyor. Fakat böyle bir hal vukuunda da yine müteradif kelimeler vücuda gelemez. Çünkü, ya Arapçadan ve Acemceden alınan kelimenin, yahut eski Türkçe kelimenin manasında bir tegayür husule gelerek, ikisi arasındaki müteradiflik zail olur. Mesela siyah ve beyaz kelimeleri alındıktan sonra, kara ve ak kelimeleri Türkçede baki kalmış. Fakat, ne siyah kelimesini kara kelimesinin, ne de beyaz kelimesini ak kelimesinin müteradifi addedemeyiz. Çünkü halk siyahla beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın da yüzü kara çıkabilir.”

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları Mayıs 1968, Sayfa 103

[8] Ayrıntılı bilgi için, Frieda Fordham, Jung Psikolojisinin Ana Hatları

Sürü Kavramı Üzerine

Esen olsun.

Dil Üzerine – I başlıklı yazımı devam ettirme sözü vermiştim ancak, Bulgaristanlı Türk şair Recep Küpçü’nün “gitmek var dünya yüzünden” deyişi gibi, “dünya yüzünden” devam edemedim şimdilik. O yazıyı devam ettirene kadar, etimolojiye dair kafa yoruşlarımdan çıkan üç beş kırıntıyı okuyucu ile paylaşarak kendimi teselli etmek istiyorum. Bu vesileyle, Türk olduğu için öldürülen Recep Küpçü’yü de yad etmiş olalım,durağı uçmağ olsun.

Geçenlerde, (esasında şu yazıyı yazmaya oturmadan birkaç saat evvel, Kayseri-İstanbul yolunda) belgesel izliyorum. Şimdi bu İngilizler “sürü” diye çevirdiğimiz bir çok sözcük kullanıyorlar. Efendim brood var, flock var, pack var, herd var, swarm var. Bu fikir aklımı meşgul etti.

Günümüz türkçesinde hep “sürü” diye çeviriyoruz. Oysa, benim kabul ettiğim, takip ettiğim görüşe göre, göçebe-hayvancı bir geçmişe sahip olmakla, Türklerde daha fazla olmalıydı “sürü” kavramını karşılayan, nüanslara göre ayrılan sözcükler.

Sonra bir düşündüm. Evet, muhtemelen eski Türkçe’de daha fazla sözcük vardı. Ki, yukarıda İngilizce’den örnek verdiğim sözcüklerin hiç biri -sanıyorum- latin kökenli değil, hepsi cermenik mayasını muhafaza eden, ve fonetik benzeri kuzen sözcüklerinin iskandinav ve güney cermen dillerinde bulunabileceği örnekler. Eh, cermenik ulusların ataları da, eski Türklerin yaşam tarzına benzer bir yaşam sürüyorlardı, o yüzden onlarda fazla olması anlaşılabilir. Tabii, yetiştirilen hayvan türünün Orta Asya’dan daha çeşitli olduğu da bir gerçek, o yüzden çeşitlemelerin unutulmayıp muhafaza edilmesi de, anlaşılabilir.

Eski Türkçe’de “sürü”den başka “sürü” anlamını veren, aklıma gelen ilk sözcük, “yılkı”. cılkı, cılgı gibi kullanımlar da mevcut.

Sonra eski Türkçe’de mevcut olup, günümüzde türemiş kelimelerde muhafaza edilenler dışında kullanımı kalkan çoğul ekleri aklıma geldi. Bu ekler, -z, -s, -l, -en (an, un) ekleridir. Mesela, -z eki, ben’in çoğulu “biz”de görülür. (benim yakın olduğum bir görüş, oğuz sözcüğünün de benzer bir şekilde “okz” çoğul sözcüğünün bozulmuş hali olduğunu söyler.) -l ekinin ikilik anlamı veren (Arapça’da -eyn olarak vardır bu misalen. Zulkarneyn: zu sahip, karn çıkıntı, eyn çift; dolayısıyla “iki çıkıntı sahibi”. ya da “harameyn“, iki haram, yani mekke ve medine.) ek olduğu söylenir, verilen örnekler “el” ve “kol”dur ama şayialıdır benim gözümde. “Oğul” sözcüğü de, eski Türkçe, bildiğim kadarıyla çoğuldur, eril ya da dişil olmayan bir manada kullanılan “oğlan”ın çoğuludur. Ve “swarm” karşılığı, Türkçe, “oğul”dur. arıların oğul vermesi gibi.

Bir diğer çoğul yapıcı, ihtimal eski Hint-Avrupa dillerinden alıntı, -en, -an ekleridir. sözgelimi, Alp Er Tunga Sagusu’ndaki “uluşup eren börleyü” dizesindeki “eren”, erler anlamında, çoğuldur. Farsça’da –an, -en eki ile çoğul yapıldığını biliyoruz.

İlk aklıma gelen örnek, “budun”. “Bodun” olarak yazılan bu sözcük, “bodlar” yani d-c-y evrimi ile, “boylar” anlamına gelir. Bu aklıma geldiğinde, aklım hemen “koyun”a gitti, Kıpçak ağzı üzerine eğitim gören arkadaşım Tamer Yıldırım’la birkaç gün evvel “koyun” sözcüğünün evrimine ilişkin yaptığımız sohbetin de etkisi var sanırım bunda. Evrimi konusunda ufak tartışmalar olan bu sözcüğün, belki de, -un eki ile çoğul yapılmış bir sözcük olabileceğini düşündüm ki, “bağlam” içinde de, kanıtı vardır: Anadolu’da, halk ağzında “koyun”, çoğul ve tekil olarak kullanılır. “Koyunlar” demeye ihtiyaç duyulmaz.

Yine, avcı hayvanların sürüleri için kullanılan “pack” sözcüğü için, eski Türkçe’de “kol” sözcüğünün kullanıldığını düşünüyorum ama, bu yazıyı yazmak için etraflı bir tarama yapmadım (13 saatlik ıstıraplı İstanbul yolculuğu sırasında meşgale yaratmak için zihnimi taramam hariç.) dolayısıyla kanıt öne süremeyeceğim.

Hülasa, etimolojik araştırmayı “bağlamı da gözeterek” yapmayı seven bir amatör araştırmacı için, bu konu sanırım ilgi çekici bir konudur. Şahsen bu alanda ciddi ve oturaklı bir araştırma yapmak benim çapım ve yetkinliğimi aşıyor ancak,  yapılırsa Türkçe ağızlarındaki “sürü” kavramını karşılayan sözcüklerin bayağı bol olacağına eminim.

Dil Üzerine –II yazımda buluşana kadar, turkcesivarken.com okuru ile arayı soğutmamak için yazdığım bu yazının savrukluğu ve zayıflığını maruz görünüz.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Not: Hatırladığım anda buraya koymak istedim, Dadaloğlu’nun bir dizesinde “Kazın derneği dayanır mı şahana” ifadesinde “dernek” sözcüğü kaz sürüsü anlamında kullanılmıştır.

Dil Üzerine -I

Esen olsun.

Değerli Oktay Doğangün Bey sayesinde bu mecrada yazmaya başladım. Yeni bir mecrada yazmaya başlamak her zaman heyecan vericidir ama, bu defa daha kıymetli: Türkçe’ye dair ciddi bir kaygı taşıyan ve samimi bir tavırla emek veren insanların bulunduğu bir platforma bir şekilde dahil olmak, mutluluk verici.

İlk yazım olması sebebiyle, “dil meselesi”nin, ya da “Türkçecilik” meselesinin neresindeyim, ona değinerek, bu alandaki şahsi duruşumu özetleyeyim.

Esasında dünya dilleri arasında çok nadide bir yerde gördüğüm Türkçenin güzel ve üstün yanlarına değinmek istesem de, savlarımı temellendirmeye çalışırken vereceğim örnekler, başvuracağım kanıtlar vs. çok fazla yer tutacağı için, “Türkçe’yi seviyorum” demek ve neden sorusunu yanıtsız bırakmakla yetineceğim.

Öyleyse bu Türkçe sevgisi, Attila İlhan’ın da değindiği üzre, “yöntemsiz aydın olmaz” düsturu uyarınca, bir yöntem dahilinde, bilinçli bir tavır ve belki “ideoloji” bağlamında paradigma yaratmalıdır. Zira ben henüz aydın değilsem de, aydın olmaya çabalayan bir bilgelik arayıcısıyım.

Bu girişten sonra “Türkçecilik – Tasfiyecilik – Dilde Yenilenme – Dil Devrimi” bağlamında görüşlerimi sıralamaya geçebilirim.

Öncelikle, amatör bir etimoloji meraklısı olarak, söylemem gerekir ki saf bir dilin günümüz insanının bilişsel evrim basamağında kullanılması mümkün değildir. Zira sözcükleri, ilk tahlilde, sözcüğü yaratan toplumların “şartları” yaratır. Bir dilbilimci olan Tolkien, bu sebeple, yarattığı dile bir “hikaye”, dolayısıyla “gerçeklik” kazandırmak için Legendarium olarak bildiğimiz fantastik evrenini yaratmıştır: Sözcüklerin anlamı ve yapısı her dilde özgündür, ve yaratımları bir “ihtiyaç”ın itkilemesi ile olur. Bu, kimi “evrensel” olgu ve nesnelerin “çevirilebilir” sözcüklerle “kapsanması”nı getirir: Ölüm, bütün dillerde aynı anlama gelir, farklı sözcüklerle anlatılır. Ancak, yerelleştikçe ve özelleştikçe, sözlükte birbirinin karşılığı olarak gösterilen kelimeler, birbiri üzerine tam oturmaz: Bu nüansları yaratan, sözcüklerin “insan yaratımı gösterge”ler oluşu, dolayısıyla, kültürün ve onları yaratan toplumun ruh ikliminin ürünleri olmasıdır.

Bu konuda, Ziya Gökalp’in çok güzel bir tarifi var: “Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Sözcüklerin nasıl “onları yaratan milletin ruh ikliminin özgün yavruları” olduğuna dair, sık kullandığım bir kaç örneği vereyim.

Türkçe’de, “ay tutulması”ndan bahsederiz. “Ay kararması”, “ay yitişi” vs. değil de, “ay tutulması” deyimini tercih edişimizin köklerinde, eski Türk inanışları vardır: Animist Türkler, ay tutulmasının, kötü ruhların ayın ruhunu (ki bu ruh/ruhlar, “ay dede” tabirinde hala yaşar) tutması, yani tutsak etmesi sebebiyle ortaya çıktığını düşünüyorlardı. Öyleyse, “tutulmak” fiil çekimi, mot-a-mot bir çeviride kendisine karşılık bulabilir ancak, bu özel görevi, yalnızca “bağlam içinde” üstlenebilmiştir. (Ki, bu noktada E. T. Hall’un yüksek bağlamlı – düşük bağlamlı kültürler ayrımına dikkat çekmek gerekir. Yüksek bağlamlı kültürler için, sözcüklerin bu “çevrilemezlik” özelliği daha yüksektir. Türk kültürü de, kesinlikle yüksek bağlamlı bir kültürdür.)

Yine sık kullandığım örneklerden bir diğerini verip, devam edeceğim. Proto-cermen ve İskandinav anlayışına göre cehennem “büyük bir delik”, “herkesin gittiği yer”, “her şeyi yutan karanlık” idi. Hell kelimesi de, eski İngilizcede ve Proto-cermencede, eski İskandinav ağızlarında, hell, höll, hölle, hel gibi telaffuz edilmiştir. Bir de “çukur, delik” ne demek İngilizcede, ona bakın: “hole.” “Alayı, hepsi” ne demek? “whole”. Cehennem? “hölle”, “höll”, “hell”.

Aralarındaki telaffuz benzerliği bir rastlantı değil, aynı kökten türemiş olmalarındandır. Hatta tümü manasında “all”, toplanma yeri manasında “hall” da aynı köktendir. Ve bütün bu anlamca farklı kelimeleri linguistik açıdan birbirine bağlayan, hint avrupalıların cehennem anlayışıdır. Benzer bir şekilde, sesin “fonetik” mahiyeti “kalabalık”ı çağrıştırdığı için, belki ağız kalabalığı yaptığı için, Türkçe “topluluk” bildiren kelimelerde genelde “o” sesi mevcuttur: Ordu, toplum, toy gibi.

Eğer sözcükler doğrudan o dilin ilksel sahiplerinin ruh iklimi yavrularıysa, bir yerellikten söz etmek kaçınılmazdır. Dilleri yaratan kültürlerin özelliklerine göre, her dilin üstün ve zayıf yanlarının olduğu, bu noktada, kanımca şüphe götürmez. Bu konuda, yanılmıyorsam Ali Şir Nevai, Türkçe’nin müthiş bir fiil dili olduğunu söyler. Zira Türkler göçebedir, dinamiktir, sürekli eylemdedir. Aynı şekilde, eski çağlardan beri yerleşik hayat yaşayan toplumların fiilce zayıf, “kavram”ca zengin sözcük hazinelerinin olduğunu görüyoruz. Ya da, Türklerin sert bozkır koşullarında yaşayışı, Türkçe’yi sert bir fonetik atmosfere sokmuştur, o yüzden Fuzuli, Türkçe “nazik” söz söylemeyi, sert dikenden gül bitirmeye benzetir:

“Ol sebepten farisi lafz ile çoktur nazm kim
Nazm-ı nazük Türk lafziyle igen düşvar olur
Mende tevfik olsa bu düşvarı asan eylerem
Nevbahar olgaç dikenden berg-i gül ızhar olur.”

O zaman, kimi diller, yaşam ve ortam şartları değişince, bazı noktalarda zayıf kalacaklardır. Misalen Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde, tarımla ilgili sözcükleri neredeyse tamamıyle Farsça’dan almışlardır. Sözgelimi, temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türkler, süt dönüştürme tekniklerini (kımız, kurut/peynir, yoğurt) ilk bulanlar olmuşlardır. (Bunda, Orta Asyalıların genetik olarak, laktoza intolerant olmaya, yani normal süte alerjik reaksiyon göstermeye yatkın oluşları da pay sahibidir.) Bu yüzden Türkçe yoğurt, dünya dillerine geçmiştir.

Bu sebeple, saf bir dilin mevcudiyetini düşünmek dahi anlamsızdır. Zira bize “şimdi”, saf Türkçe gibi gelen sözler, çok çok eski yıllarda başka dillerden alınmış olabilir. (Eb, [ev], kadın gibi) Hatta, Altaylardan bir müzisyenle söyleşi yaptıktan sonra Türkiye’ye yolladığı selam olduğu için sık sık kullandığım “esen olsun” kalıbı, yarı Türkçe’dir: Esen, Farsça “âsân”ın Türkçe’ye geçmiş halidir. Uluslar arasında var olan iletişim, zamanında ancak kendi ilkel yaşayışının ihtiyaçlarını karşılayan sözcükleri yaratmış bütün ulusların, birbirlerinden sözcük alarak, birbirlerinin sözcüklerine karşılıklar yaratarak (calque), hasılı etkileşerek dillerini geliştirmelerini sağlamıştır.

Ancak bu, dilin öz dokusunun, ana damarının bozulmasına sebebiyet veren bir “melezleşme”yi tasvip etmeye sebep olamaz, olmamalı. Diller, yukarıda kör-topal, yüzeysel bir şekilde değindiğim sebeplerden, birbirine kelime vermek, birbirinden kelime almak zorundadır. (Mesela, toplumca düşük kabul edilen dillerden küfür ve argo sözler ya da o dili konuşanların uzmanlık alanına giren sözcükler alınır. Türkçe’de argo sözcüklerin ve müstehcen kimi sözlerin Kürtçe ve Rumca oluşu, denizcilik terimlerinin neredeyse tamamen İtalyanca ya da Rumca oluşu bu sebeptendir.) Ancak “tavır”, bir başka dili “yeğlemek”e dönüşüyorsa, dil için tehlike çanları çalmaya başlıyor demektir.

Çok daha fazla örnek vermek isterdim ancak kısa tutacağım, daha fazla açmayacağım. “Dilin doğal seyri” dışında, bir de, “yüksek kültür” mensuplarının çeşitli ihtiyaçları için alınan kelimelere değinmek istiyorum. (Bu defa, bu boyutun tarihi seyrine girmeyeyim.) Sözgelimi, şair olmaya hevesli bir genç, ve hayatını metin yazarı olarak kazanan bir profesyonel olarak, aynı anlamı ifade eden bir çok kelimeyi içeren bir havzadan beslenmek, her zaman yazdığım metnin kalitesini artırmaktadır benim gözümde. Edebi bir haz gayesi ile yazılan metinlerde, bu açıdan bence, saflık aranması yanlıştır. Aynı şekilde, felsefi ya da bilimsel metinler de, alanın karmaşasında, çok katmanlı bir dil oluşturma ihtiyacı sebebiyle, yabancı sözcüklerin çokça kullanılmasıyla örgüleştirilirler. Zira, nüans ayrımına göre çeşitli terimler yaratabilmek için, söz gelimi sosyolojik bir tasnifte, millet, ulus, budun ve hatta nasyonalite sözcüklerinin tamamı kullanılmak zorunda olabilir.

Bu açıdan, tavrım, “halk dili”nin mümkün olduğunca “ana Türkçe” soylu sözcüklerden oluşması, ancak dilin öteki katmanlarının, bir kere bu ana damar güvene alındığı için, serbest bırakılması yönündedir. Zira bu “ana damar” Türk ruhuna uygun bir olukta akmaya başlarsa, diğer katmanlardaki “sözcük alımı”, yabancı özentiliği ya da seviciliğinden değil, doğal ve ihtiyaçlar doğrultusunda bir minvalde gerçekleşecektir.

Öyleyse, dilde yenilenme ve Türkçe’yi tekrar “Türkçe” bir oluğa oturtma nasıl gerçekleşmelidir, ne zaman gerçekleşmeldir gibi sorulara, bir sonraki yazımda cevap vermek üzere, N. Sami Banarlı’nın Türkleri “ülkeler fethederken kelimeler de fetheden” bir millet olarak tanımladığını hatırlatarak yazımı bitiriyorum. Büyük bir heves ancak dar ve elverişsiz bir zaman çizelgesi ile giriştiğim bu yazının savrukluğu ve eksikliği sebebiyle, okuyucunun affına sığınıyorum.

Ezen bolsun karındaş kalık.

M. Bahadırhan Dinçaslan