Sevan Nişanyan’ıñ, Taraf güncülünde (gazetesinde) yayımlanan Evlek başlıklı yazısını aktarıyorum;
Karasabanı toprağa saplayıp öküzleri dehledin mi tarlanın bir ucundan öbür ucuna bir yarık açılır. Bu yarığa Anadolu’da evlek derler. Domates fidesi dikmek için çapayla açtığın yarık da evlektir. İstanbul’da otururken ben de bilmezdim, sonradan öğrendim.
1490 küsur tarihli Cami-ül Fürs’te aynen bu anlamda geçiyor. Kim bilir daha eskidir ama çok çok da eski değil, Ortaasya’dan gelen pakette yok, Türklerin bu coğrafyada öğrendiği yeni kavramlardan biri. Rumcası auláki diye yazılır, avláki okunur. Rumcadan Türkçeye geçişlerde kalın seslinin çoğu zaman ince sesliye döndüğünü, vurgusuz ekin de düştüğünü daha önce belirtmiştim. Dolayısıyla avláki > evlek.
Daha da eskiye gidersek antik Yunanca aúlaks, tam aynı anlamda. Sondaki –s eril nominatif ekidir, modern Yunancada daima düşer, sesli ile yapılan ad eklerinden biri gelir, kelime vurgusu da bir sağa yürür. Misal, Eski Yu phálanks sopa, Yeni Yu phalánga aynı anlamda. Bizdeki falaka bundan mı gelir diye yüz senedir tartışmışlar, o batağa girmeye hiç niyetim yok. (Deminki kurala göre Türkçesinin *felenk olması lazım. Ama ya direkt Rumcadan değil de Arapça üzerinden gelmişse? Ya Yunancada lehçe meseleleri varsa? Tahmin edemeyeceğiniz kadar muamma bir kelime falaka.)
Tarımla ilgili çok kelime var halk ağzına Rumcadan aktarılan. Misal: ergátis işçi, ırgat tarım işçisi. Dikráni iki dişli çatal, dirgen aynı. Drapáni Azrailin elindeki alet, tırpan da öyle. Gírisma her çeşit çevirme, kirizma toprağı kürekle altüst etme. Neátos yenilenme, özellikle toprağın yenilenmesi için tarlayı bir yıl boş bırakma, nadas aynı şey. Phyton, okunuşu /fitón/, topraktan biten bitki, çoğulu phytiá (/fitya/); fidan ve fide aynı şey. Kopriá dışkı, gübre bunun tarımsal amaçlı kullanılan çeşidi. Mándra ağıl, mandıra keza. Daha var bir yirmi yirmibeş tane.
Türkler tarlada çalışmayı kimlerden öğrenmiş dersiniz?
Sayın Nişanyan, yazısınıñ sonunda müstehzî bir vurguyla sormuş; “Türkler tarlada çalışmayı kimlerden öğrenmiş dersiniz?” Bu yöntemi genellikle, üstü kapalı biçimde, lâfı Türkçe’niñ ve dolayısıyla Türkleriñ aşağı, geri, gelişmemiş olduğuna getirmek isteyenler kullanır. Türkçe’deki yabancı dillerden alınma olan sözcükler örnek gösterilerek, Türkçe’niñ ne deñli yetersiz ve kıt bir dil olduğu îmâ edilir.
Oysa, dilimizdeki çoğu yabancı kökenli sözcüğüñ, eski Türkçeleri mevcuttur. Bu konuyu başka bir başlık altında irdeleyeceğiz.
Bu yazıda, yalñızca Nişanyan’ıñ verdiği örneklere değinelim, meselâ; ırgat < Yunanca ergátês (εργάτης) < ergázomai (εργάζομαι) “çalışmak“ kökünden; Türkçesi işçi, çalışan, dirgen < Yunanca dikráni (δικράνι) di “iki” + kranon “boynuz“, halk ağzılarında çatal da denir, ayrıca burada bir sorun var, Yunanca dikráni > Türkçe’ye geçerken neden /r/ ile /k/ yer değiştirmiş? Dikráni‘nin > *dikren olması daha mantıklı olmaz mıydı? Üstelik bir de /k/ > /g/ olmuş !? Göçüşme olmuş *dikren > *dirken o da > dirgen olmuş denebilir.
Benim şöyle bir düşüncem var; Türkçe *ti- “dik olmak” kökünden > dik- “dikmek, dik konuma getirmek” > dir- “yaşamak 2) ayakta olmak 3) canlı olmak” > diril- “dirilmek, canlanmak” (edilgen) > dirilt- “canlandırmak 2) ayağa kaldırmak”, Eski Türkçe tire- “diremek” > tirek “sütun, direk”, dönüşlü hâli diren-, ettirgen hâli diret-, ağızlarda yaşamakta olan dirim “hayat 2) sağlık“, “ölümlük dirimlik”, diri “canlı”, dik “vertikal, âmûdî” vb.
Kısaca, aynı kökten; *tirgen > dirgen olmuş diyebiliriz (?) Anadoluda “dayama direği” añlamına da gelir dirgen…
Türklerin, tarlada çalışmayı bildiklerini, bunu kimseden öğrenmediklerini düşünüyorum, orak, tarla, orum / orut ”biçilmiş, orulmuş ot” (<or- biçmek) ekin, saban, ekim, darı “her tür hubûbat“, arpa, buğday, burçak gibi kelimelerin tamamı Türkçe kökenlidir.
Mandıra‘nıñ Türkçesi ağıl, diğer Yunanca kelimeleriñ añlamca karşılıkları da her dilde vardır, nadas “yenileme” demek, çok matah bir añlamı yok, gübre‘niñ Türkçesi tezek, kirizma “döndürme, çevirme” demek, fidan ve çoğulu fide‘niñ Türkçesi ise bitki, daha eski Türkçesi ösüm (<ös- “bitmek, büyümek, yetişmek”) Anadolu ağzılarında ösmek “büyümek, boy atmak” fiili yaşamaktadır. Tırpan ise Yunanca drepô (δρεπω) “biçmek, ormak” fiilinden > drépanon (δρέπανον) yâni Türkçe or- > orak ile añlamdaş…
Yazınıñ başında da değindiğim gibi, dilimizdeki çoğu yabancı kelimeniñ bu şekilde, gerek eski, gerekse hâli hazırda var olan karşılıklarını bulabilyoruz. Ancak, Türkçe’de gerçekten de, ne Eski Türkçe’de, ne de ağızlarda karşılığı olmayan yabancı kökenli kelimeler de var. Kelimeleriñ, Türkçeleşmiş biçimleriñi yazmayacağım, aldığımız dildeki biçimleri ile aktaracağım;
pozavak < Ermenice ; poz “hayat kadını” + avak “bey, baş, sâhip”
ruspî < Farsça رسپى ; “hayat kadını”
fâhişe < Arapça فاحشة ; “utanmaz, ahlâksız” < fâhiş فاحش / fuhuş فحش
kârhâne < Farsça كارخانه ; “fuhşiyat yeri”
kahba < Arapça قحبة ; “hayat kadını”
zînâ < Arapça زناء ; “gayrimeşrû ilişki”
kulampara < Farsça ; غلام پرست ; gulâm “oğlan” + perest “seven, tapan, düşkün”
zampara < Farsça زن پرست ; zen “kadın” + perest
kotoş < Ermenice ; “boynuz”
Daha bunlar gibi pekçok sözcük var. Bu Türkler de hiçbir şey bilmiyorlarmış, iyi ki Anadolu’ya gelmişler de kültürleri artmış. Ben de Sayın Nişanyan gibi soruyla bitireyim; Türkler pozavak’lığı, ruspî’liği, fuhuş’u kimlerden öğrenmiş dersiniz?
Mehmet Alp Beylikli










