• avatar

    Bir Kitabımsıya Reddiye Yâhut Kadir Mısıroğlu’nun Cehâleti
    Daha béğeni yapılmamış.

    tarafından 13 Ekim 2014 gününde yazıldı, 2807 kéz okundu.
    Bu yazıdaki görüş ve tümceleriñ sorumluluğu, yazarıñ kendisinde olup, burada yér almasıyla Türkçesi Varken Topluluğu'nuñ Türkçecilik açısından çoksesli bir yérlik olması amaçlanmıştır.

    Doğrusunu söylemek gerekirse sert bir dille yazdığım bu yazıyı Kadir Mısıroğlu oğlunu daha yeni toprağa vermişken yayınlamak çok hoşuma gitmiyor. Kadir Bey’e baş sağlığı ve sabır dilemekle birlikte dil meselemizin acılarımızı ve sevinçlerimizi aşan bir öneme sâhip olduğunu hatırlatırım.

    Kadir Mısıroğlu Beyefendi’nin Bin Uydurma Kelimeyi Boykot Yâhud Doğru Türkçe Rehberi adında bir kitabı var. Bu kitabın sonundaki boykot edilecek sözcüklerin dizelgesi sanal ortamda dolaşmakta ve Türkiyeli İslâmcılara bu dizelgeden yararlanarak dillerindeki bir takım piç sözcükleri kapı dışarı edip yerlerine asâletli sözcüklerin kullanılması öğütlendiğini gördüğüm için mezkur eseri satın aldım.

    Bu 160 sayfalık kitabı okurken çelişkilerin, mantık hatâlarının, câhillik ürünü belirlemelerin altını çizmek için kullandığım kalemimdeki uç biteyazdı. Ama Kadir Bey bu yanlışlarını yanına, yöresine topladığı gençlere, konuk olduğu televizyon izlencelerinin seyircilerine yaymayı bir türlü bitirmiyor.

    Bu yazının zikri geçen bilgi kirlenmesinin önüne geçilmesinde azıcık da olsa bir katkısı olmasını umuyorum.

    Uydurma Dediği Sözcükleri Kullanma Çelişkisi

    Kadir Bey hangi sözcüğü kullanıp, hangi sözcüğü kullanamayacağımız konusunda çok dil döküyor. Ama kendisi de boykot edilmesini salık verdiği ve zât-ı âlîlerince uydurma diye nitelenen diriltme, derleme ya da türetme sözcükleri kullanmıyor değil… (Yeni sözcükleri neden bu biçimde bölümlendirdiğimi ileride açıklayacağım.) Diyelim ki Kadir Bey konuşma yapacağı zaman daha anlaşılır olmak için arada bir ağzından özet, çoğul gibi sözcükleri kaçırıyor. (Fakat kimileyin de uydurma dediği sözcükleri konuşurken kullanan gençleri azarlıyor.) Bunu çelişkili bir davranış olarak görme yanılgısına düşmedik diyelim. Peki Kadir Bey, yapıtlarında neden kimi uydurma sözcükleri kaleminden kaçırıveriyor? Yazar, inceleyeceğimiz kitabında terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullandığına göre herhâlde amacı konuşurken yaptığı gibi anlaşılır olmak değil…. Kadir Bey’in bu yapıtında kullandığı uydurmacalardan misâller vereyim.

    “Bu maksad daha sonra yayınlanacak olan bir başka eserimizde…” 

    (Sayfa 24)

    Yayın sözcüğü 1935 târihli Osmanlıca’dan Türkçe’ye Cep Kılavuzu adlı sözlükte öneriye sunulmuş bir uydurmadır. Kendisine soru yöneltilirken “Kürt sorunu” diyen bir genci “Ne sorunu? 1000 yıllık mesele kelimemiz varken niçin sorun uydurmasını kullanıyorsun?” diyerek azarlayacak kadar dil konusunda duyarlı(!) üstâdımız az önce saptadığımız onca ücrâ Arapça kökenli sözcüğü kullanıyor da yayınlamak yerine neşretmek diyemiyor mu?

    “…zekâ, espiri ve idrak pırıltılarını taşıyan, şiire, edebiyâta ve atasözlerimize kadar yerleşmiş…” (Sayfa 26)

    Atasözü mü? Nerede bizim İslâm menşeli darb-ı mesel kelimemiz?

    “Herkes bu sözlükdeki uydurma kelimeleri kullanmaya icbâr edildi.”

    (Sayfa 42)

    Sevan Nişanyan’ın ilk kullanılma örneğini Cumhûriyet gazetesinin 1933 yılına âit bir sayısında saptadığı bu sözlük uydurmacası yerine neden kamus demiyor üstad?

    “Eski İslâmî dergileri karıştıranlar derhâl bu gerçekle karşılaşırlar.”

    (Sayfa 73)

    Dergi sözcüğü 15. yüzyılda Mercimek Ahmet‘in yaptığı Kâbusnâme çevirisinde “Açılıp dürülen sofra” anlamında geçmekteyken 30’larda kendisine yeni bir anlam verilerek diriltilmiştir. Mecmuâ kelimemize ne oldu?

    “…İslâm’dan evvelki devrenin başarılarının mübâlâğa edilmesi olmuştur.”

    (Sayfa 101)

    Başarı sözcüğü de 30’larda uydurulmuştur efendim! Muvaffakiyyet demeniz lâzımdı.

    “Bir kere doğru olan kelimeyi kullan, muhatabının anlamamış olmak ihtimâli varsa, ayrıca bir açıklama yap.”

    (Sayfa 124)

    Açıklama sözcüğü de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

    TTüaçıklamak “ilan etmek” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

    Açıklamak: Ketm etmemek, şüyu bulmak, alenen söylemek.TTüaçıklamak “açık konuşmak” [ Kamus-ı Türki, 1900]

    Açıklamak: 1. meydana çıkarmak, izhar ve ilan eylemek, 2. açıkdan ve aşikâre söylemekYTüaçıklama “izah” [ Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935]

    Tü açık +lA-TTü aç-

     aç-

    Not: “İzah etmek” anlamına 1930’lardan önce rastlanmaz.

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    “Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazadır’.” 

    (Sayfa 29)

     

    Tahakkuk etmek anlamında türetilen ve Osmanlıca’dan Türkçe’ye Karşılıklar Kılavuzu adlı sözlükte kullanıma sunulan gerçekleşmek de Kadir Bey’in ölçülerine göre uydurmadır.

     

    Bütün bu sözcükleri kullanmışken üstâdımız kitabında şöyle buyuruyor.

    “Bugün lisan mes’elesinde tezadsız bir müslüman ehl-i kalem bulmak -âdetâ- imkânsız hâle gelmiştir.”

    (Sayfa 72)

    Doğrudur ve görüldüğü üzere bu tezatlı ehl-i kalem müslümanlara Kadir Bey de dâhildir.

    “Adamın üç beş yanlışını buldun da ne büyük iş yaptın!” diyebilirsiniz. Ancak ne yazık ki bu sunduklarım Mısıroğlu’nun yanlışlarının oluşturduğu denizde bir damlacık bile etmiyor.

    “Kur’an Menşeli Kelimeler” Söylemi

    Kitapta sıklıkla dilimizdeki Arapça kökenli sözcüklerden Kur’an menşeli kelimeler diye söz edilmekte ve onlara bir kutsallık yüklenmektedir.

    Kur’an kültürünün malı olan kelimelerimizin yaşaması….” (Sayfa 20)

    “…nisyâna terk edilmek istenen kelimelerin -pek çoğunun- menşelerinin yüce Kur’an’ımız olduğu hatırlanırsa…” (Sayfa 26)

    “Dînî te’sirleri izâle etmenin en tabiî bir îcâbı olarak menşei Kur’an olan kelimeleri millî hâfızadan silmenin lüzûmu devrimbaz kafalarda yer edince…” (Sayfa 46)

    “…islâmî kelimelere düşmanlıktan geri kalmıyor.” (Sayfa 53)

    “…menşei Kur’an-ı Kerim olduğu için atılıp…” (Sayfa 81)

    Türklerin müslümanlaşarak dillerine çokça Arapça kökenli sözcük aldığı doğrudur. İyi de bu sözcükler bütün Türkler tefsir ilmiyle uğraştığı, anlamını bilerek Kur’an’ı kıraat ettiği için mi Türkçe’ye girmiştir ki Müslüman bir Türk bu sözcükleri Kur’an menşeli kelimeler diye adlandırıp kutsasın?

    Bu sözcükler menşelerine, kökenlerine göre anılacaksa onları Arapça kökenli sözcük diye anmak dilbilimsel açıdan en uygun olanıdır. Ebu Cehil diye anılan şahıs da Kur’an menşeli dediğiniz kelimelerle konuşmuyor muydu?

    Diyelim ki kitapta sıklıkla yinelendiği üzere Arapça kökenli sözcükler yerine Türkçe kökenli sözcük kullanmaya çalışan değme yazar Türkçe’yi İslâm’dan uzaklaştırma gibi hâince bir emelle hareket ediyor, Arapça kökenli her sözcüğü İslâm’ın kökünün kazınması adına yok edilmesi gereken bir kalıntı olarak görmek gibi bir mantıksızlıkla hareket ediyordu. Öyle olsa bile sizin buna tepki olarak bu sözcükleri kutsamanız da başka bir mantıksızlık değil midir?

    Kelimenin mukaddesi, melûnu, islâmîsi, gayriislâmîsi, asili, piçi olmaz.

    Bir kere yazarın Kur’an menşeli diyerek kutsadığı sözcüklerin çoğunu Araplar İslâm öncesinde de kullanıyordu.

    Şekspir tarafından türetilip İngilizce’ye armağan edilen 1700 sözcük Şekspir’in malı diye pekâlâ anılabilir. Bir sözcüğe Kur’an menşeli diyeceksek o sözcüğün Arapça’nın târihinde ilk defâ Kur’an’da kullanılmış olması gerekmektedir. Sanıyorum ki Hutame, Sekar gibi sözcükler bu cinstendir.

    Tutup da hayat sözcüğüne Kuran menşeli kelime deyip onu kutsamak abestir. Hayat sözcüğü Kur’an’ın dili olan Arapça’dan alındığı için kutsal oluyorsa dilimizdeki hayat kadını deyimine ne demeli? O da kutsal mı?

    “Batı Dillerinden Giren Kelimelere Îtîraz Etmiyorlar!” Yalanı

    Yazar, kitabında sıklıkla, Türkçe’yi özleştirmek ereğiyle sözcük türetenlerin Türkçe’ye girmiş Batı kaynaklı sözcüklere ses çıkarmadığını yinelemektedir.

    “Avrupa lisanlarından alınmış kelimeler bu boykotun dışında bırakıldığı gibi dipdiri kelimelere karşılık bulunamadığı takdirde yeniden Avrupa menşeli kelimelerin alınmasında bir beis görülmedi.” (Sayfa 42)

    “Arapça’ya karşı olanlar nedense Avrupa lisanlarının bu sûretle dilimizi istilâ etmesine ses çıkarmamaktadır.” (Sayfa 80)

    “Fakat böyle Hristiyan milletlerin lisanlarından alınmış kelimeleri değiştirmek -her nedense- hiçbir devrimbazın aklına gelmemiştir. Bu durumun tek istisnâsı yoktur. Çünkü onların husûmeti Arapça’ya ve -biraz da- İslâmî eserlerde bol bol kullanılmış olan Farsça kelimeleredir.” (Sayfa 82)

    “Gâyeleri İslâm Kültürü’nün millî hâfızadaki izlerini bir an önce silmekten ibâret olan devrimbazların…” (Sayfa 113)

    “Bu durumu, menşei İslâm kültürü olan kelimeler için kaale almayarak onlara îlân-ı harb edenler, Türkçemize Avrupa lisanlarından geçip de aynı şekilde millî hâfıza ve şuurda yoğrulan kelimelere ses çıkarmamaktadırlar. Bu durum, onların Türkçecilik peşinde koşmakta olmayıp, İslâm düşmanlığı sâikiyle hareket ettiklerini ispât eder.” (Sayfa 118)

    Ne ilginçtir ki, Kadir Mısıroğlu’nun bu savı yine kendisi tarafından çürütülüyor!

    “Elimizde, ‘Türk Dili’ isimli derginin Ocak 1978 târihli 316. sayısı vardır. Bunun son kısımlarında ‘Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılıklar‘ başlığı altında yeni uydurulmuş bir alay kelime vardır.” (Sayfa 122)

    Ve yazar bunu yazdıktan sonra, biraz aşağıda adres, alarm, anektod, dedektif, espri, fraksiyon, ideoloji, kampüs, kanalizasyon… gibi Batı kaynaklı sözcüklere önerilen karşılıklardan örnekler veriyor. Bu dergide Batı kaynaklı sözcükleri karşılamak için ne kerte emek verildiğini anlamak isteyenler Hamza Zülfikâr’ın şu yazısını okuyabilirler.

    Aydın Köksal da 60’larda İngilizce asıllarının dilimize geçmesini önlemek için bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım gibi yaklaşık 2500 Türkçe bilişim sözcüğünü türetip dilimize armağan etmiştir. Kadir Bey yâhut Cumhûriyet dönemi boyunca dil konusunda yapılan çalışmaların istisnâsız hepsinin baştan ayağa zararlı olduğunu orada burada dillendiren dilbilirler bu sözcükler hakkında ne düşünüyorlar? Onları da boykot mu etmeliyiz? İngilizce asıllarını dilimize geçirsek daha mı iyi olurdu? Yoksa Osmanlı döneminde tıp terimlerine yaptığımız gibi bu kavramları karşılamak için Arapça asıllardan sözcükler mi uydurmalıyız?

    Oktay Sinanoğlu, yayınladığı Fiziksel Kimyâ Terimleri Sözlüğü‘nde de kendisi tarafından Batı kaynaklı terimleri karşılamak için türetilen sözcükleri paylaşmıştır.

    Demek ki neymiş? “Bu kelime uyduranların kaffesi sâdece Arapça, Farsça menşeli kelimeleri değiştirmeye çalışıyor. Batılılaşma sevdâlısı oldukları için Batı menşeli kelimelerin dilimizi istilâ etmesi umurlarında değil!” gibisinden bir çıkarım yanlış oğlu yanlış imiş.

    Sözcük Diriltmek Sapıklıkmış(!)


    Yazar Kelime Hortlatma Sapıklığı diye bir başlık atmış ve bu başlığın bulunduğu sayfanın hemen yanıbaşındaki sayfada şunları söylemiş.


    “Halbuki lisan da, bütün içtimâî müesseseler gibi tabî bir tekâmüle tâbîdir. Yeni ihtiyaçlar, birtakım yeni kelimelerin ve ifâde şekillerinin doğuşuna âmil olduğu gibi, dinamik olan hayat, bazı kelimeleri de -tâbir câizse- bir nev’î ‘lisânî mevta’ hâlinde getirir. Bâzı inkılâbcılar ve onların İslâm’dan nefret ifâde eden sakîm zihniyetleri bu ilmî gerçeği kaale almadan, kadim Türkçe’deki artık nice zamandan beri ölmüş bulunan sayısız kelimeyi hortlatma yoluna dökülmüştür. Meselâ ‘Acun, tin, us, ıs‘ gibi kelimeler Türkçe’mizde bir zamanlar kullanılmışve bunlar yerlerini ‘Dünyâ, ruh, akıl ve sâhib‘ kelimelerine terk etmişlerdir. Bu gibi kelimelerin bâzıları Yunus Emre gibi İslâm Medeniyeti’ne girişimizin ilk asırlarında yaşamış kimselerin eserlerinde yer almış bulunsalar da, gerçek böyledir. Bunlar, artık ölü kelimelerdir.” 

    (Sayfa 102)

    Yânî birçok Türkçe metinde hattâ ezici çoğunluğu Osmanlı Türkçesi ile yazılmış metinlerde geçen Türkçe kökenli sözcükleri dolaşıma sokanlar, diriltenler sapıkça bir iş yapmış. Çünkü bunlar kullanımdan düşmüşmüş.

    Mâdem ki kullanımdan düşen sözcükleri dile tekrar sokmaya çalışmak sapıklıktır. Günümüzde kullanımdan düşmüş olan ve Kadir Bey’in bu kitabında kullandığı terğib, terviç, kablî, menhûs, tevâlî, mevkute, sârî, tâdad, îras, mazarrat, müstekar, istical gibi sözcükleri kullanmak, dolaşıma sokmak, diriltmeye çalışmak da sapıklık değil midir?

    Şu ifâdeyi dikkatle okumanızı ricâ ediyorum.

    “…Yahudiler tam iki bin yıl sonra, çoktan ölü hâle gelmiş bulunan İbrânice’yi hem lisan ve hem de yazı olarak ihyâ etmişlerdir.” (Sayfa 84)

    “Yahudiler, iki bin yıl sonra, bâzı hahamlar dışında hiç kimsenin bilmediği İbrânice’yi -hattâ sağdan sola yazılan yazısıyla birlikte- ihyâ edebilmişlerdir. Dâvâsına sâhip bir millet böyle olur.” (Sayfa 120)

    Buradaki koskocaman çelişkiyi yazıp kendimi yormam bile gereksiz. Ama gene de sözümü eksik etmeyeyim.

    Kadir Bey, târihî Türkçe metinlerde geçen Türkçe kökenli olduğu hâlde kullanımdan düşmüş kimi sözcüklerin günümüzde diriltilmeye çalışılmasını kelime hortlatma sapıklığı diyerek aşağılıyor ama ölmüş koskocaman bir dili diriltenleri övüyor. Bak sen şu işe!

    Kadir Bey, İsrâilliler bu ölü dili diriltilirken çağdaş kavramları karşılamak için hiç sözcük uydurmadı mı zannediyor?

    “Kendi lisânının mantığına sâdık kalarak tankdabbâbetelefonhâtıfelektriğkehribatotomobilseyyâre diyerek bir ilim hey’etince yeni îcatlara bile kendi lisânından bir kelimeyle ad takan Mısırlıların millî hassâsiyetini gel de takdir etme!..”

    (Sayfa 80)

    Ne diyeceğimi bilemiyorum. Mısırlılar yeni kavramlara Arapça’ya uygun olarak yeni sözcükler türetiyor da neden bizim Türkçe’yi bir bilim dili yapmaya çalışmamız uydurukçuluk oluyor? Faksbelgegeçer dememiz, rolltop‘a dürme bilgisayar dememiz, modemçevirge dememiz fenâ bir iş oluyor? Kadir Bey, her ne kadar “Biz Türkçe veyâ yenilik düşmanı değiliz.” (Sayfa 124) demekteyse de yazıp çizdikleri bunun tam aksini gösteriyor.

    Dilden Dindarlık Ölçme Yanılgısı

    Yazar, kitabında sıklıkla Türkçe konuşan, yazan birinin seçeceği sözcüklerin onun ne derecede iyi bir müslüman olduğunu belirtecek bir ölçüt olacağını söylemektedir. Eşdeyişle bir Türkdilli, diline ne denli Arapça-Farsça sözcük karıştırırsa o ölçüde iyi bir müslüman olduğunu tebârüz ettirecektir.

    “AZİZ GENÇ!…KULLANDIĞIN LİSAN BİR ÂLÂMET-İ FARİKA GİBİ SENİN MÜSLÜMANLIĞINI HAYKIRSIN!”

    (Sayfa 14)

    Bu durumda, herhâlde yeni müslüman olmuş bir Koreli’nin takvâ yarışında merhale kat etmesi pek zor olacaktır.

    “Unutma ki İslâmî menşeli her kelime bizi Kur’an-ı Kerim’e bağlayan bir halatın lifleri gibidir. Onlardan her gün birini koparmak, gelecekte bu bağın kopmasına müncer olacaktır. Buna karşı koymak bir îmân borcudur!..”

    (Sayfa 124)

    Bu mutasavver halatın müslümanları sâdece Kur’an’a değil genel olarak İslâm’a bağladığını tahayyül edelim. Neden Araplar hitan derken biz sünnetmescid derken biz câmîsalat derken biz namazsavm derken biz oruç diyoruz? Halatı onarmak için bu sözcükleri de doğrulaştırmak gerekmez mi? Sonra maazallah halata sarılan müslümanlar İslâm diye ne idüğü belirsiz bir adaya çıkabilirler.

    “Bu gidişle lisânımızdaki bütün Arapça kelimeler terkedile terkedile okunan bir aşr-ı şerifle, içinde tanıdığımız tek kelime bulunmayan faraza bir Çince metin arasında -maazallah- hiçbir fark kalmayacaktır. O zaman halkımız, Kur’an-ı Kerîm okuyanları sırf bir âhenk ve mûsikî alâkasıyla mı dinleyecekler.. Devrimbazlar, milleti, bu hazin noktaya doğru götürmek istemektedirler.”

    (Sayfa 83)

    Şaka mı bu? Halk Kur’an’ı zâten anlamıyor ki? Hem Kur’an’daki kimi sözcükler bir şekilde Türkçe’ye geçmiş olsa bile bunların çoğunun anlamları kaymıştır. Üstelik kaymasa ne olacak? Bir dilin, dilbilgisini bilmedikten sonra söylenen bir tümcedeki bütün sözcükler bizim dilimizde bulunsa ne olur? Kürtçe’de de yığınla Türkçe ve bizim dilimizde de bulunan Arapça kökenli sözcük var. Salt bununla Türkçe konuşan biri Azerîyi anladığı gibi Kürt’ün kendi dilinde dediğini de anlayabilir mi o dili öğrenmek için çaba harcamadan? “Elifi görse mertek sanır.” dedirtecek bir cehâlet!… Yazık!

    Türkçeciliğin Arkasında Sinsi Bir El Arama


    Yazar sürekli Türkçe sözcükleri yeğleme ediminin arkasında sinsi bir amaç olduğunu dile getirmektedir. Bu amaçlardan en sık yinelediği ise “Türkçe’nin İslâm düşmanları tarafından İslâmsızlaştırılması”dır.

    Ayrıca Türkçe sözcük türetme ve kullanma akımının arkasında Komünist Rusya da varmış. Yazar bunu kanıtlamak için Rızâ Çavdarlı’nın Büyük Doğu dergisinde yayınladığı bir yazıyı sunuyor.

    “Bir takım lehçe farklılıklarına rağmen bütün Türk halkları arasında müşterek bir dil vardır. Bir tatarın, bir başkurdun, bir özbeğin, bir kırgız kazağının, bir yakutun birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekmedikleri ve hattâ birbirlerinin neşriyâtını kolayca tâkib ettikleri hakîkatti.”

    (Sayfa 56)

    Handiyse Türkçe’den ayrı bir dil hâline gelmiş Yâkutça’yı konuşan bir kişi ile bir Tatar’ın anlaşabileceği gibi Türklükbilimcilerin güleceği bir savı içermesi, Rızâ Çavdarlı’nın bu yazıdaki iddiâlarına kuşkuyla bakmamıza neden olmalı. Nitekim türetilen Türkçe sözcüklerin Türk dil birliğini bozduğu savını yineleyenlerden biri de Yavuz Bülent Bâkiler‘dir.

    “Biz mesela yerine örneğin demeye başladık. Azerbaycan Türkleri nümüna, Başkurtlar: Masalan, Kazaklar: Maselen, misali, Kırgızlar: Misalı, Özbekler: Masalan, Tatarlar: Masalan, Türkmenler: Meselem, Uygurlar: Masilan diyorlar. Hiçbir Türk Cumhuriyeti’nde örneğin kelimesi yok.” 


    (Yavuz Bülent Bâkiler – Meselâ mı, örneğin mi diyelim?)

    Demek ki meselâ anlamında başka bir sözcük kullanmak isteyen bir kişi Türk dil birliğini bozmakta, Tûrancılık düşmanı Rusların emellerine hizmet etmekteymiş. (Örneğin türetiminin ben de pek hayrânı değilim. Demek istediğim şey başka…)

    Aynı mantıkla şunları da diyebiliriz.

    Azerîler güzgü, Başkurtlar közgö, Kırgızlar küzgü, Özbekler közgü, Tatarlar közgi derken bizim ayna sözcüğünü kullanıyor oluşumuz da Türk dil birliğini bozmaz mı? Ayna sözcüğünü atıp yerine gözgü dememiz lâzım gelmez mi?

    Kazaklar demalis, Kırgızlar dem alış, Özbek dam alış, Uygurlar dam eliş derken biz tâtil diyerek Türk dil birliğini bozmuyor muyuz?

    Türk Lehçeleri Sözlüğü biraz kurcalanırsa bunlara benzeyen daha çok misâl bulunabilir.

    Mısıroğlu’nun kitabına dönelim.

    “Seksen yıldır, şu ülkede hiçbir komünist kalem tasfiyeciliğe karşı çıkmış değildir!”

    (Sayfa 61)

    İlginçtir ki Mısıroğlu bunu yazmadan birkaç sayfa önce Âdil Onural‘ın solculardaki öz Türkçecilik eğilimini eleştirmek gâyesiyle çevirdiği Stalin’in Marksizm ve Dil adlı yapıtından söz etmektedir. Ayrıca üstad demek ki Attila İlhan’ı da tanımıyor.

    Başlıktaki mevzuya dönersek, Kadir Mısıroğlu, bizi Türkçe sözcük türeten herkesin bir takım hâince emellere hizmet ettiğine inandırmaya çalışıyor.

    Agop Dilaçar, Ermeni imiş dolayısıyla bunun arkasında bir hinlik aramak lâzımmış. (Bunu söyleyenler elbette hiç ama hiç ırkçı değil…) “Arap harfleri terakkimize mânî değildir.” diye kitap yazan Avram Galanti de Yahudiydi oysa ki… Ona ne demeli?

    O Kemalistmiş, bu komünistmiş, şu İslâm düşmanıymış, falan Garpçıymış vs vs…

    Üstad bu konuda illâ ki bir dış mihrak arıyorsa ben kendisine yardımcı olayım. Kadir Bey, bir konuşmasında kendinden çok emin bir şekilde Karl Marks’ın Kapital adlı yapıtını şerir cinlerin telkini ile yazdığını söylemektedir. (Diyebilirsiniz ki o zaman sen neden bu adama cevap verme zahmetine katlandın? Vallâhî sâdece bu adamı üstad belleyen zavallı gençlere acıdım.)

    Türkçe’yi kendi olanaklarıyla geliştirmek için ikide bir kelimeler fırtlatanların bununla bir bağlantısı olabilir mi üstad? Kim bilir belki Nûrullah Ataç, ilm-ü havasa meraklı biriyken bir takım zikirleri yanlış okuduğu için hüddam tutacağı yerde hüddam onu tutmuştur ve bu hüddamın telkinleriyle tilciklerini türetmiştir. Bence böyle bir dış mihrak suçlaması daha derli toplu olur. Öyle Kemalist, Komünist falan derken karışıyor her şey…

    Peki diyelim ki Kadir Bey’in Türkçeciler hakkında söyledikleri doğru olsun.

    Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmeye çalışması, Emin Özdemir’in alternatif yerine seçenek sözcüğünü türetmesi, Orhan Duru’nun science fiction yerine bilimkurgu sözcüğünü türetmesi dâhil şimdiye değin Türkçe köklerle ve eklerle sözcük türetenlerin varcası “Türk’ü İslâmsızlaştırma” tasarısına katkıda bulunuyor olsun ve Sezâi Karakoç, Nûri Pakdil gibi yazarlar da bu akıma büyük bir aymazlıkla destek veren İslâmcılar olsun.

    Ne çıkar?

    Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında İmam-Hatip okullarının hangi nedenle açıldığından ve sonucunun ne olduğundan söz etmişti. Yânî herhâlde İsmet İnönü bu okulları dindar bir gençlik yetiştirmek için açmamıştı ama bak ne hâsıl oldu. Dil konusunda da böyle bir tutum benimsemek çok mu zor? “Türkçeciler çok yanlışlar yaptılar ama doğruları da var. Biz yanlışlarını reddedip, doğrularını benimsiyoruz.” demek Kemalizme yeşil ışık mı yakmaktır?

    Genellemeci, Toptancı Yargılar

    Yazar sıklıkla devrimbaz dediği kimselerden Türkçeciliğin ne gibi amaçlara ayakçılık ettiğini anlamamız için alıntılar yapmaktadır.

    “Atatürkçülük bayrağımızda iki söz dalgalanıyor. Türkleşelim. Çağdaşlaşalım!.. Birincisinin en büyük devrimi Dil Devrimi ikincisinin Din Devrimi’dir. Ama bu ikisi de birbirinden ayrılmaz bir bütündür.


    Atatürk devrimleri bir bütündür. Birisini, söylemek tehlikeye düşürür. Dil devrimi ancak Osmanlıca’yı atıp öz dili benimsemekle yaratılabileceği kesin olarak anlaşılmaktadır. Birisi ümmet çağı, ötekisi Türkler çağı!… Ulusumuz Arapça-Osmanlıca ve Arap yazısı abuk sabukluğundan artık tüm kurtarılmalıdır.”

    (Sayfa 64 – Dr. Engin Arın’dan alıntı)

    Kadir Bey, bu alıntıyı yaparaken meâlen şunu diyor.

    “Gördün mü Müslüman Türk! Şapka inkilâbı da, hilâfetin kaldırılması da, nîsâ tâifesinin açılıp saçılması da, lisan inkilâbı denen mezellet de hep aynı meşum gâyeyle yapılmıştır. Ona göre davran!”

    Şöyle düşünelim. Bir Müslüman için Allâh’ın buyrukları ayrılmaz bir bütündür. Müslüman, Kur’an’daki bütün âyetleri Kelâmullah’tan bir parça bellemelidir ki Müslüman kalabilsin. Herhâlde kimse şöyle bir söyleşim(diyalog) tahayyül edemez.

    -Müslümanım diyordun ama hiç saklanma gereksinimi duymadan içki içiyorsun?

    -Tamam müslümanım ama o kadar da değil… Ben Kur’an’daki âyetlerin %80’inin Allahtan olduğuna inanıyorum. İçkiyi yasaklayan âyet benim %20’ime giriyor.

    Evet bir Müslüman “Kur’an’ın falan kısmını kabûl ediyorum, falanını kabûl etmiyorum.” diyemez ama İslâm’a dışarıdan bakan biri pekâlâ “Ben Kur’an’daki şu şu âyetleri beğeniyorum ama şu şu âyetleri kabûl edemiyorum.” diyebilir.

    Şimdi kimi devrimbazlar bu devrimleri âdeta bir din gibi telâkki edip bir bütün olarak algılamışlarsa bundan size ne? Siz Kemalist olmadığınız için bu devrimlere pekâlâ dışarıdan bakabilirsiniz. “Türkçecilik adına türetilen sözcükler şöyle yanlışlar içeriyordu, bu akımın şöyle zararları oldu ama şöyle yararları da var. Onları benimseyebiliriz.” derseniz ne olur yânî?

    Hadi belge sözcüğünü boykot edip vesîka dediniz ve “Bakınız bende Cumhûriyet denen mezelletten hiçbir eser yok. Öylesine Osmanlıyım ki!” demeye getirdiniz. Belgesele ne diyeceksiniz? Bu kavramın Osmanlı Türkçesi’nde bir karşılığı var mı? Yoksa dökümanter demek gözünüzde daha mı makbûl?

    Güneş-Dil Kuramının Ön Târihi

    Yazar, sayfa 43-46 arasında Güneş-Dil Kuramından söz etmektedir. Kuramın ciddiyetiyle ilgili dedikleri doğrudur ama unutulmamalıdır ki bu kuramı andıran ilk düşünceyi Cumhûriyet kurulmadan yüzyıllar önce Kadir Mısıroğlu’nun anlı şanlı ecdâdı olan Osmanlı’dan bir mutasavvıf ortaya atmıştır.

    “Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile ‘kalk’ dimekle kıyâm idüp çıkmıştır. Zîra dünyada âhir tasarruf Türk’ündür”

    (Hadis-i Erbain Tercümesi)

    Tuhaf Çıkarımlar ve Bitmeyen Yanlışlar

    “…her yeni bir görüş getirdiğini söyleyen kadro, zuhûruna haklı bir esbâb-ı mûcibe için tarihi sermâye olarak kullanır. Onu dolduran vak’aları kendine temel ittihaz eylediği birtakım prensiplerle yeniden muhakeme ederek, ortaya değişik birtakım kıymet hükümleri çıkarmaya çalışır.” (Sayfa 100)

    “Bâzı insanlar -çeşitli şartlanmalar sebebiyle- herhangi bir mes’eleyi sâbit bir fikir hâlinde benimseyerek bütün tefekkür âlemlerini sırf onun üzerine kurarlar.” (Sayfa 25)

    Ne güzel, ne doğru sözler! Peki Kadir Bey bu alıntılarda eleştirdiği düşünsel sakatlıklardan münezzeh midir?

    “Cenâb-ı Hakk’ın merhameti îcâbı kader mutlak bir meçhuldür. Önceden bilinemez. Murâd-ı ilâhî demek olan kaderin gerçekleşmesi ‘kazâdır’. Kazâ’yı hakkıyla tahlîle muktedir olanlar ondan, kablî olan kaderi -az çok- çıkarabilirler. Böylece murâd-ı ilâhî artık -âdeta- sır olmaktan çıkmış olur.


    Büyük Türk târihine bu ölçü ile baktığımızda yüce Rabb’imizin bizi cihad için yaratmış ve bu vazifenin gerekli kıldığı vasıflar ile teçhiz etmiş olduğunu söyleyebiliriz.”

    (Sayfa 29)

    Şunu sormadan edemeyeceğim. Mâdem ki Kadir Bey, Allahü Azîmüşşân’ın Türkleri düşünmek için falan değil salt kılıç çalmak, el almak, el kurmak, çerilik yapmak, İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna kanını sebil gibi akıtmak için yarattığına inanıyor. Türk dilinin başına ne geldiğiyle niye ilgileniyor ki? “Arapça’yı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal edinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş… Biz müstefid oluruz ya!.” diyen Mustafa Sabri Efendi’nin yolunu tutsun da kendisiyle bu kadar çelişmesin.

    “Meselâ ‘ağaç”ın aslı ‘yağlıç’, ‘kaşık”ın aslı ‘koşok’ yânî iki oktur.” 

    (Sayfa 83)

    Kadir Bey, Kâzım Mirşan’ın sözcük çözümlemelerini anımsatan bu savları nereden bulmuş bilemiyorum ama bu köken bilgisi açıklamaları yanlıştır.

    ETüığaç “a.a.” [ Orhun Yazıtları, 735]

    çından ıgaç kelürüp tike birti [sandal ağacı getirip dikiverdi]ETüyığaç [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

    << ETü ığaç/yığaç

    ETükaşuk “tahtadan yontulmuş şey, kaşık” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

    << ETü kaşuk ETü kaşı- yontmak, kazımak +Ik

     kaşı-

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    Ama -utanç vericidir ki- hâlâ Türkçe’nin adam gibi bir köken bilgisi sözlüğü hazırlanamadığı için Kadir Bey’in bu yanlışları affedilebilir cinstendir.

    “Bir diğer kelime de ‘acımasız’dır. Bunu da ‘merhametsiz‘ kelimesi yerine koymaya çalışmaktadırlar ki, bu isti’mal tarzı da yanlıştır. Meselâ eli kesilen bir adam acı duyar. Bu acıma hissi büsbütün başka bir mefhum, merhamet ise yine başka bir mefhumdur. Acı çekmekle merhamet hissi aynı şey olsaydı, o takdirde acı çekenin kendi nefsine merhamet duymuş olduğunu kabûl etmek gerekirdi.” (Sayfa 117)

    Hezeyâna bak! Acımak birden fazla anlamda kullanıldığı için acımasız sözcüğünü merhametsiz anlamına kullanamazmışız! Bu muhteşem akıl yürütmeye göre öteden beri dilimizde bulunan yüzsüz sözcüğünü de utanmaz, sıkılmaz anlamında kullanamayız. Çünkü mâlûmdur ki yüz sözcüğü hem ‘Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat’ anlamına, hem ‘Yüzey’ anlamına, hem ‘Kesici araçlarda ağız’ anlamına, hem ‘Bir kumaşın dikiş sırasında dışa getirilen gösterişli bölümü’ anlamına, hem ‘Yorgana ve yastığa geçirilen kılıf’ anlamına,  hem ‘Bir şeyin görünen bölümünde kullanılan kumaş’ anlamına, hem ‘Birinin görülegelen veya umulan hoşgörürlüğüne güvenilerek gösterilen cüret’ anlamına, hem ‘Nedeniyle, sebebiyle’ anlamına, hem ‘Yan, Taraf’ anlamına, hem ‘Bir yapının dışa bakan düşey yüzeylerinin her biri’ anlamına, hem de ‘Utanma’ anlamına gelebilmektedir. Kadir Bey’e göre bir Türkdilli yüzsüz sözcüğündeki yüz kökünün bu anlamlardan hangisine karşılık geldiğini anlayamaz(!).

    “Aynı şekilde ‘ilişki‘ aslâ ‘münâsebet’ değildir. İlişmek, sataşmak mânâsındadır. ‘İliştirmek‘ de ‘iğreti tutturmak’ demektir. Böyle bir kelimeyi münâsebet yerine ikaameye çalışmaktaki câhilâne inad da kasıtsız olamaz.”

    (Sayfa 109)

    İl- kökünün bir tânecik mi anlamı var? Ne diyeyim artık sözlük karıştıra karıştıra yoruldum. Siz bu kadar büyük laflar etmeden önce biraz sözlüğe göz gezdirin.

    Kadir Bey, şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında “Meriyet yerine şimdi yürürlük diyorlar. Sanki devlet yürüyen bir şey de…” diyerek benzer bir câhillikte bulunmaktadır. Bu câhillik bütün dillerdeki soyut sözcüklerin, somut sözcüklerden türetildiğini bilmemekten kaynaklanıyor.

    Kadir Bey, yine şu an bağlantısını bulamadığım bir konuşmasında -belleğime güveneceksiniz artık- bir eylem köküne eylemden ad yapan -in ekinin getirilmesiyle türetilmiş bir sözcükten bahsetmekte -yanılmıyorsam bu sözcük basın sözcüğü idi- ve “Halbuki -in ekinin böyle bir vazifesi yok. Gidin, görün… gibi kelimeler türetilir bu ekle…” diyerek eklerin tek işlevi olduğunu sanmakta ve dilbilmezliğinin düzeyini belli etmektedir. Üstâd dilinden Osmanlı’yı düşürmüyor ama acabâ akıncı sözcüğündeki akın nasıl türemiştir hiç düşünmüş mü? Ya gelin, çıkın, satın, sökün, kalın, tosun, tütün, yoğun, yığın sözcükleri nasıl türemiştir?

    “Devrimbazlar Türkçe’nin bu kadim mantığını çiğneyerek ‘îtîmad‘ karşılığında kullandıkları ‘güven‘ kelimesinden ‘güvence‘…yi türetmişlerdir. Bu kelimelerin ilk nazarda zihinde husûle getirdiği mânâ …. ‘küçük îtîmad’dan başka bir şey değildir.” 

    (Sayfa 114)

    Güvence sözcüğü ad olan güven kökünden değil eylem olan güven- köküne -ce eki getirilerek(eğlence örneğinde olduğu gibi) türetildiği için yazarın küçük güven gibi bir anlam çözümlemesi yapması yanlıştır.

    “Kendi kültürümüzün malı olduğu ve asırlarca kullanılmış bulunduğu hâlde Türkçe’ye suikasd hareketi içinde karşısına çıkarılan frenkçe veyâ uydurma mukaabiliyle, bizim gayretsizliğimiz yüzünden boy ölçüşememiş ve unutulmaya yüz tutmuş kelimeler saymakla bitmez. Bunlardan biri de şuunattır. Bu kelime şe’n(reel) kökünden gelir. Şuun(realite) bugün artık -maalesef- unutulmuştur. Halbuki daha dün gazete başlıklarında cem’i şekliyle yânî şuunat olarak her gün kullanılırdı. Hâricî şuûnat veya dahilî şuunat denilirdi. Bu başlık altında, günün dahilî veya haricî aktüalitesi ele alınırdı.”

    (Sayfa 85)

    Kadir Bey, bir şeyleri birbirine karıştıyor gibime geliyor. Realite karşılığı olarak şeniyet diye bir sözcük vardı ki bu hiç de öyle dilimizde asırlarca kullanılmış falan değil Ziyâ Gökalp tarafından türetilip 1917’de kullanıma sunulmuş bir sözcüktü. Buna da gerçeklik dedik. Ne de kötü yaptık!

    Sözcüklerde Anlam Kayması ve Kaydırılması

     

    “Türkçe’mizde öteden beri belli mefhumlar için kullanılagelmekte olduğu hâlde, solcu dilbazların -sırf bir karışıklığa meydan vermek için- bunları hiçbir alâkaları olmayan başka mânâlara doğru kaydırıp yerleştirmeye çalışmaları da, bu sûikasdin diğer bir şeklidir. Meselâ öteden beri mevcud olan ‘kamu‘ kelimesi ‘bütün, hepsi‘ mânâsındadır.

     

    Fuzûli:

    ‘Kamu bimârına cânan, devâ-yı derd eder ihsan’

    derken kelimeyi bu mânâda kullanmıştır. Hattâ Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlûd’unda dâhî ‘Kamusun görüp geçti öte’ mısrâsında da ‘kamu‘ kelimesi bilinen bu mânâda kullanılmıştır.

     

    Türkçe’ye karşı girişilen sûikasd hareketi içinde, edebiyatımıza böyle belli bir mânâda girmiş ve yerleşmiş olan bu kelimeyi ‘amme‘ yerine ikaame etmeye çalışmakta ne fayda bulunduğunu ve bu kelimenin amme mefhum ve mânâsıyla ne alâkası olduğunu hangi sivri akıllı izah ve isbat edebilir?!.” 

    (Sayfa 83)

     

    O sivri akıllı benim efendim!

     

    Kamu sözcüğünün bu anlamda kullanılmasına ateş püskürenler arasında Yavuz Bülent Bâkiler de vardır.

     

    “Gerçi bütün resmi daireler de kamu içinde kurulmuşlardır ama burada, kamu kelimesi doğru kullanılmamıştır. Çünkü Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan Türkçe sözlüğün 1.180’nci sahifesinde kamu kelimesi hep, bütün şeklinde açıklanmıştır. Yunus Emre der ki… YUNUS Emre kamu kelimesini doğru kullanıyor, diyor ki : ‘Biz kimseye kin tutmayız Kamu alem birdir bize’ Yani Yunus, bütün insanlara bir gözle baktığını söylüyor. Cumhurbaşkanımız ise kamu kelimesini ‘resmi daireler’ yerine oturtuyor ki yanlıştır.” (Yavuz Bülent Bâkiler – Cumhurbaşkanımızın Üç Yanlışı)

     

    İlginçtir ki Kadir Bey, kamu sözcüğünün anlam kaymasına uğramasına ateş püskürürken, kendisi de bu kitabında dilimizde anlam kaymasına uğramış sözcüklerden söz etmektedir.

     

    “Mânâ îtîbâriyle değişikliğe uğramış olan kelimeler de az değildir. Meselâ, Arapça’da ‘kürsi‘ sandalye, ‘mektep‘ yazıhâne veyâ masa, ‘menzil‘ ev veyâ ikaametgâh, ‘risâle‘ mektup, … demek olduğu hâlde bunlar ve benzeri birçok kelime bizde bambaşka mânâlara kaymıştır.”

    (Sayfa 31)

     

    Bu konuda ayrıntılı bilgiye sâhip olmak için Emrullah İşler’in Türkçe’de Anlam Kaymasına Uğrayan Arapça Kelime ve Kelime Grupları adlı kitabına bakılabilir.

     

    Anlam kayması bu kadar rastlanılagelen bir şey iken kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılması neden yanlış bir şey olsun? Şöyle bir îtîraz mümkündür.

     

    “Tamam da bu anlam kaymaları doğal bir şekilde meydana gelmiş anlam kaymalarıdır. Biz yapay anlam kaymalarına, yânî anlam kaydırmalarına karşıyız.”

     

    Bu îtîrâzı da çürütmek çok kolay…

     

    “Türk Milleti İslâm’la müşerref olmakla…”

    (Sayfa 29)

     

    Allah Allah! Sözcüklerin anlamlarının kaydırılmasına böylesine ateş püsküren Kadir Bey, buradaki anlamı kaydırılmış sözcüğü göremedi mi?

     

    millet “din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat” [ Atebet-ül Hakayık, <1300]

    millet “ümmet, kavim, cemaat” [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876]

    Ar milla ͭ ملّة  [#mll fiˁlaͭ mr.] din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat Aram məllā מלא dil (language) Aram #mllמלל konuşmak

    Not: Sözcüğün özgün anlamı muhtemelen “aynı dili konuşanlar” olduğu halde “aynı dini töreye bağlı olanlar” anlamı ağır basmış ve Türkçede 19. yy sonuna dek bu anlamda kullanılmıştır. Fr nation karşılığı olan yeni anlamı Türkçede türemiş ve Türkçeden modern Arap dillerine aktarılmıştır.

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    Demek ki neymiş? Millet sözcüğünün anlamı belli yazarlarca kaydırılmış! Kamu sözcüğünün anlamının ammeye kaydırılmasına karşı çıkıyorsanız millet sözcüğünü de bu anlamda kullanmamanız gerekiyormuş!

     

    Anlam kaydırmalarına bu kadar karşı iken Yavuz Bülent Bâkiler gibi ‘Türk milleti’ tâbirini dilinden düşürmeyen büyük bir Türk milliyetçisi bu saatten sonra millet yerine ne der bilemiyorum. Ulus sözcüğünü de Moğolca belliyor mâlûm… Budun diyeceğini de sanmıyorum.

     

     

     

    Kadir Bey’in kullandığı anlamı kaydırılmış bir sözcük örneği daha verelim.

     

    “İŞBU ESER, DOĞRU TÜRKÇE’NİN YILMAZ MÜDÂFİÎ BÜYÜK VATANSEVER VE DEĞERLİ ÂLİM PROF.DR.OSMAN TURAN MERHUMUN….”

    (Sayfa 9)

     

    Vatan sözcüğü de anlamı kaydırılmış bir sözcüktür.

     

    vatan [ Erzurumlu Darir, Kıssa-i Yusuf tercümesi, <1377]

    anuñ içün eyledün anbār ben, kim zevāde ola halka der-vatān

    Ar waṭan وطن  [#wṭn faˁlān msd.] kişinin doğduğu veya yaşadığı yer, ikametgâh, konut Ar waṭana وطن ikamet etti, konakladı

    Not: Osmanlıca sözcük 1860’lardan itibaren, Fr patrie sözcüğünün anlam evrimine paralel olarak siyasi anlam kazanmıştır.

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    Anlamı kaydırılmış sözcüklere İngilizce’den de bir örnek vererek bu bahsi kapatalım. 30’larda yazılmış İngilizce bir metinde gay sözcüğünün mutlu, neşeli anlamında kullanıldığına tanık olursunuz. Ancak 60’lardan sonra erkek eşcinseller “Mâdem ki her türlü olumsuzluk bizim eşcinselliğimize yükleniyor biz de olumlu anlamı olan bir sözcüğü alıp kendimizi tanımlamak için kullanalım.” meâlinde bir şey dediler ve gay sözcüğünün anlamını kaydırıverdiler.

     

    Bu kadar misâl verdikten sonra “Kamu, amme yerine ikaame olunamaz.” diyen dilbilmezlere rastlamamayı umuyorum.

     

    Türk Dilini Aşağılama

     

    “KISA HECELER… 

    Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mânâ 

    murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz: 

    «Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliği mi, ne 

    tarafa döneceğini bilemeyene, anadilini yitirine, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna 

    budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni 

    kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?” 

    İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun yoktur ve böyle bir lisan 

    yeryüzünde mevcut değildir. 

    Bu hâl, tarihinin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir. “

    [Japonca da geri dil herhâlde!]

     

    “Türkçe’de, kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. “

    [Ergün Göze, Üç Büyük Mustarip adlı kitabında Necip Fâzıl’a “Üstad gönül kelimesi var ya işte!” der.]

     

    “Artık Türk, madde fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir, bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın? ” 

     

    (Necip Fâzıl Kısakürek – İdeolocya Örgüsü)

     

    Kadir Mısıroğlu da tıpkı Necip Fâzıl Kısakürek gibi Türkçe’nin üretkenliğini, doğurganlığını görmezden gelmekte ve onu aşağılamaktadır.

     

    “Türkçemizi İslâm’dan önceki devirlerin basit ifâde imkânlarına inhisar ettirmek isteyenler…”

    (Sayfa 111)

     

    Bunlara sâdece bir alıntı yapmak yeter sanıyorum.

     

    ” Türkçe’nin bir  gramer kitabını okuyanlar, bu dili öğrenmek niyetinde olmasalar bile, yine de, zevk duyarak okumaya devâm ederler, isim ve fiillerin çekimindeki düzenli sistem ve gramerle ilgili, diğer bütün durumların ortaya konuluşundaki ustalık insanı hayrete düşürür. Bu dili inceleyenler, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilir vasfı ve insan zekâsının belirtme gücü karşısında hayranlık duyarlar. Türk dili, düşünceyi, duyguyu ve heyecanı en ince ayrıntılarına kadar belirtecek bir kudrete sâhiptir.

    Türk dilindeki ses ve şekil elemanlarının, baştan sona kadar düzenli ve ahenkli bir sisteme göre birbirileri ile bağdaştırılması, insan zekâsının bu dilde âbideleşen bir başarısı olarak tecelli eder. Birçok dilde, bu vasıflar perde arkasına gizlenmiş durumdadır. Karşınızda, sisler içerisindeki seçilmez kayalar gibi dururlar. Bu dillerin yapısındaki organik elemanlar, ancak dil bilginlerinin mikroskobik araştırmaları ile ortaya çıkarılabilirler.

    Türk dilinde ise, her şey apaçık ve aydınlıktır. İnsan billurdan bir arı kovanındaki petekleri seyreder gibi, dilin iç ve dış yapısını net olarak görebilir. Türk dili, seçkin bir bilginler akademisinin uzun bir çalışma sonunda ve tatbikî bir şekilde meydana getirdiği mükemmel bir dil görünüşündedir. Steplerde kendi başlarına yaşayan göçebe bir halkın doğuştan edindiği dil duygusu kaideleri ile meydana koyduğu Türk dili, dünya yüzündeki benzerlerinden hiç de aşağı değildir. Kaldı ki, hiçbir akademik kurul, Türk dili kadar güzel bir dil yapamaz.”

     

    (Max Müller)

     

    Üstündilcilik yaptığımız sanılmasın. Bu satırların yazarı, yeryüzündeki her dilin, yeterince emek verilirse kendi olanaklarıyla yetkinleşebileceğine, gelişkinleşebileceğine inanmaktadır.

     

    Boykot Dizelgesi

     

    Kitabın sonunda boykot edilecek sözcüklerin öyle bir dizelgesi sunulmuş ki bu dizelgeyi hazırlayanın aklının inanılmaz bir ölçüde karışık olduğu kanısına varmamak pek güç!

     

    Yazının başlarında, Cumhûriyetten sonra dilimize giren yeni Türkçe sözcükleri üç biçimde bölümlendirmiştim. Bundan kısaca bahsedeyim.

     

    Diriltme Sözcük : Eski Türkçe metinlerin çoğunda bulunduğu hâlde kullanımdan düşmüş olan fakat özgün ya da biraz değiştirilmiş bir anlamıyla dolaşıma sokulan sözcüklerdir. Bilge, yanıt, yankı… bu cinstendir.

     

    Derleme Sözcük : Halk ağzından derlenip de dolaşıma sokulmuş sözcüklerdir. İlenç, ivedi, kesinkes… bu cinstendir.

     

    Türetme Sözcük : Türkçe kök ve eklerden -kimileyin kuralsızlığa da başvurularak- türetilmiş sözcüklerdir. Kanıt, gelenek, ölçüt, özel .. bu cinstendir.

     

    Yeni sözcükleri böyle bölümlendiriyorum ki o boykot dizelgesinde boykot edilmesi öğütlenen her sözcüğün bir yazarın falan köke falan eki iliştirerek uydurulduğu sanılmasın.

     

    “Ancak -yeni kelimelerin- içlerinde doğru olanlar bulunsa bile bu doğruların mukaabilleri henüz unutulmamışsa, yine kendi kültürümüzün kelimesini inat ve ısrarla ve tercîhan kullanmalıyız.”

    (Sayfa 79)

     

    “…sana takdim edilen bu listede bâzı doğru olan yeni kelimeler de vardır. Ancak onları kullanmaya meyyal insan çok!… Bütün, umûmî cereyanlara tâbî olarak yaşayanlar böyledir!… Sen bizim kelimeleri kullan ki, onlar da yaşasın!… Eş mânâlı kelimelerin çokluğu bir dilin zenginliğini gösteren hususların başında gelir. Bizim kelimeler yetim çocuklar gibi garip ve sâhibsiz kaldılar!…”

    (Sayfa 124)

     

    Yukarıda anlamdaş sözcüklerle ilgili söylenenler doğru olmakla birlikte sağlıklı bir dil bilincine sâhip bir kimse doğru bir biçimde türetilmiş türetme sözcüklerin yâhut derleme ya da diriltme sözcüklerin boykot edilmesini değil anlamdaşlarıyla birlikte kullanılarak dilin zenginleştirilmesinin sağlanmasını öğütlemeliydi.

     

    Yazar bu dizelgeyi sunmadan hemen önce duyguları yalazlandırmak amacıyla şunu yazmaktadır.

     

    “Davran ey Müslüman genç!… Davran!… Onlara sâhib çık!…”

    (Sayfa 124)

     

    Ben de “Davranmadan önce düşün!” öğüdünü vereyim.

     

    Şimdi ne idüğü belirsiz bu dizelgeden bâzı alıntılar yapacağım. Sol taraftaki sözcük boykot edilmesi gereken, sağ taraftaki sözcük boykot edilen sözcüğün yerine kullanılacak sözcüğü belirtmektedir.

     

    AKLAMA : BERÂET ETTİRME, TEBRİYE

     

    Başkurtlar aklanıv, Kazaklar aktaluv, Kırgızlar aktalu, Özbekler aklaniş, Tatarlar aklanu, Türkmenler aklanma, Uygurlar aklaş sözcüklerini beraat anlamında kullanıyorken Kadir Bey aklamayı boykot edilmesi gereken bir söz olarak görüyor ve onu kullananları Türk dil birliğini bozmak isteyenlere ayakçılık yapıyor diye suçluyor öyle mi? Çelişkiye gel!

     

    ALABIK : İKİ YÜZLÜ, MÜRÂÎ

     

    Alabık, Giresun’da kullanılan derleme bir sözcüktür.

     

    ALAN : SAHA

     

    ETüalaŋ “açık ve düz yer” [ Divan-i Lugat-it Türk, 1070]

    << ETü alaŋ

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    Bu kadar eski bir sözcüğümüz alacık gibi bir sözcüğümüzün kökü olmuşken onu boykot etmekte ne yarar olduğunu bir sivri akıllı(!) bana izah edebilir mi?

     

    ETüalaçu “bir tür çadır” [ Uygurca metinler, <1000]

    TTüalacık/alançık “silindirik çadır veya kulübe” [ Hamit Zübeyr & İshak Refet, Anadilden Derlemeler, 1932]

    << ETü alaçu/alaŋçu <? ETü alaŋ açık satıh, alan +çuk

     alan

    Not: Alaçu/alaçık biçimleri tüm Türk dillerinde görülür. 

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    ANIK : HAZIR

     

    Bu sözcük Silifke’de ve Sinop çevresinde Hazıra anık, pişmişe konuk deyiminde kullanılanır. Zâten güncel dilde yaşarlık kazanamamıştır ki neyden korkuyorsunuz bu kadar yâhû?

     

    ANORMAL : GAYRİTÂBİÎ

    ANTOLOJİ : MÜNTEHEBÂT

     

    Ben anormal yerine olağandışıantoloji yerine de seçki demeye çalışıyorum üstad! Türkçe’ye suikast yapanlarla ortağım da haberim mi yok acabâ?

     

    AYDIN : MÜNEVVER

     

    Münevver sözcüğü bu anlamıyla 1910 dolayında kullanıma girmiştir. Demek ki neymiş? Münevver sözcüğü öyle yüzyıllardır dilimizde bu anlamı taşıyan bir sözcük değilmiş! Münevver sözcüğüne illuminé anlamı yüklendikten 25 yıl sonra aydın sözcüğüne de bu anlam yüklenmiştir. Aydın sözcüğünün neyi eksik? Günahı Türkçe kökenli olması mı?

     

    AZRAK : NÂDİR

     

    Bu diriltilmeye çalışılmış bir sözcüktür. Tarama sözlüğünde bulunabilir. Zâten dirilememiş bir sözcüğün nesini boykot ediyorsunuz.

     

    BAŞKAN : REİS

     

    Başkan Divân-i Lügât-i Türk‘te bulunabilecek diriltme bir sözcüktür. Hortlamış da girmiş dilimize… Vah vah vah!

     

    BETİK : KİTAP, MEKTUP

     

    Diriltme bir sözcük olan betik belki kitap veyâ mektup anlamını kazanamadı ama günümüzde bilişim evreninde bu sözcük script karşılığı olarak kullanılıyor. Fenâ mı oluyor?

     

    BEZEK : SÜS, ZİYNET

     

    Bezek Divân-i Lügât-i Türk’te geçen az çok dirilmiş bir sözcüktür. Süs de Türkçe kökenlidir. Neyi boykot ediyorsunuz anlamadım ki?

     

    BİLGE : ÂLİM, ÂRİF

     

    15. yüzyıldan sonra unutulmuş bir sözcükken diriltilmiş. Bilgeyi de Âlimle, Ârifle birlikte kullanın işte… Diliniz mi yanar?

     

    BUYRUK : EMİR

     

    “Varı üç iki kanat biri kuyruk / Ana da katı yıllar oldu buyruk” (Hamdî)

     

    İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde buyruk buyurmak, buyruk dutmak, buyruk geçirmek, buyruk sımak, buyruğunda bulunmak, buyruğu yürümek, buyruğunda olmak gibi deyimlerde görebileceğimiz buyruk sözcüğünü kullanmak Türk dilini yıpratır mı?

     

    BUYRULTU : EMİRNÂME

     

    Osmanlıcıya bak sen hele!

     

    Buyuruldu : 1. Sadâret mâkâmından divan yazısıyla bir tür emirnâme olup başında o mâkâmın büyük mührü bulunur. 2. Sadâret mâkâmı ile vezir, defterdar, kadıasker, kapudan paşa, beylerbeyi, vâlî, veya kolağası rütbesinde olanların kendilerinden alt rütbedekilere verdiği emirnâme. 3. Binbaşıya kadar askerin rütbesini bildiren emirnâme.

     

    (Osmanlı Türkçesi Sözlüğü – İsmâil Parlatır)

     

    ÇAĞRI : DÂVET

     

    Derleme bir sözcüktür.

     

    DEĞİN : KADAR

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    DÜZEN : NİZÂM

     

    Ne diyeyim bilemiyorum.

     

    KTütüzenlik/tüzülük “tertip, intizam” [ anon., Tuhfetu’z Zekiyye, 1425]

    ÇTütüzün “a.a.” [ Pavet de Courteille, Dictionnaire Turc Oriental, <1500]

    TTüdüzen/düzenlik “a.a.” [ anon., Ferec ba’d eş-şidde, 1451]

     

    (Sözlerin Soyağacı – Sevan Nişanyan)

     

    Çekidüzen sözcüğünde de yer alan düzen sözcüğünü boykot ederek elinize ne geçecek? Düzeni de nizâmı da kullanın işte!

     

    ELEŞTİRME : TENKİT

     

    Tenkit, hiç de öyle yüzlerce yıldır dilimizde yer almayan, 19. yüzyıl sonlarında türetilmiş bir sözcüktür. 40’larda buna eleştirmek denildi ve cürüm işlenilmiş oldu. Neden? Çünkü eleştirmek Türkçe kökenli!

     

    EMEKÇİ : İŞÇİ

     

    Türkçe kökenli sözcüğü, Türkçe kökenli sözcükle mi boykot ediyorsunuz?

     

    ERDEM : FAZÎLET

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    ERGEN : ÂKİL BÂLİĞ

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    ERK : KUDRET

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    EZGİ : NAĞME

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    GİYSİ : ELBİSE

     

    Birçok eski Türkçe metinde geçen bir sözcük… Cumhûriyet öncesinde ölü olup olmadığından emin değilim.

     

    GÜLDÜRÜ : KOMEDİ

     

    Dizelgenin adı BOYKOT EDİLECEK BİN UYDURMA VE BATI MENŞELİ KELİME iken Türkçe kökenli bir türetme yerine Batı kökenli karşılığını yeğlemeniz gülünç!

     

    İLENÇ : BEDDUA

     

    Hem derleme, hem diriltme bir sözcüktür. (Yânî hem târihî metinlerde, hem halk ağzında bulunur.)

     

    İMRENCE : MAZBUT

     

    Mazbut değil imrenilen şey, kimse anlamındadır ve diriltme bir sözcüktür.

     

    İNVESTİSMAN : YATIRIM

     

    Tahsin Banguoğlu, Dil Bahisleri adlı kitabında yatırım sözcüğünü kendisinin türettiğini yazmıştır. Kadir Bey, neden sağ tarafa mevduat yazmamış?

     

    İRDELEME : TETEBBU, TETKİK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    İVDİRMEK : TÂCİL ETMEK

     

    Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

     

    İVECEN : ACÛL, ACELECİ

     

    Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

     

    İVEDİ : ACELE

     

    Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür. Mütedeyyin bir müslüman olan annemin anneannesi de bu sözcüğü sıklıkla kullanırdı. Meğer bilmeden Türkçe’ye ne büyük darbe vuruyormuş!

     

    İVMEK : ACELE ETMEK

     

    Hem derleme, hem de diriltme bir sözcüktür.

     

    İYE : SÂHİP

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    İZLEM : TEMA

     

    Tema için önerilen karşılık izlem değil izlektir.

     

    JARGON : GALAT

     

    Bu sözcükler anlamdaş değildir ki!

     

    KALINTI : BAKİYE

     

    Kalıntı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

     

    KAPSAMAK : ŞÂMİL OLMAK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    KARŞIT : ZIT

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    KATKI : İLÂVE

     

    Katkı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

     

    KESİNKES : KAT’Î

     

    Derleme bir sözcüktür.

     

    KONUK : MİSÂFİR

     

    Yunus Emre’nin dizelerinde geçen bu sözcüğü yazı diline aktararak ne de kötü bir iş yapmışız!

     

    KOŞUT : PARALEL

     

    Muvâzî sözcüğüne ne oldu?

     

    KUTLU : MÜBÂREK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    KUTSUZ : UĞURSUZ

     

    Bu saçma boykot önerisini görünce Kadir Bey’in bu dizelgeyi ayık bir kafayla hazırladığına inanmak insana çok zor geliyor! Sağda meşum sözcüğü olsa neyse diyeceğim. Kutsuz da, uğursuz da Türkçe kökenli sözcüklerdir. Kutsuz hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

     

    ONAMAK : TASVİP VEYÂ KABÛL ETMEK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    ONARMAK : TÂMİR ETMEK

     

    Hem diriltme, hem de derleme bir sözcüktür.

     

    ORİJİNAL : NEV’İ ŞAHSINA MÜNHASIR

     

    Mâdem özgün sözcüğünden tiksiniyorsunuz. Bu kadar uzun bir şey diyeceğinize ibdâî deyin.

     

    ÖZGE : BAŞKA, GAYRI

     

    Bu saçmalığa, Şeyh Gâlip yanıt versin.

     

    Hiç aşktan özge şey revâ mı? 

    Sarf etmeğe gevher-i kelâmı

     

    SALGIN : SÂRÎ

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    SALIK : TAVSİYE

    SALIK VERMEK : TAVSİYE ETMEK

     

    Hem derlemedir. Hem de diriltmedir.

     

    SALT : MUTLAK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    SAYGI : HÜRMET, İHTİRAM

     

    Saygı sözcüğü bu anlamda Ahmet Vefik Paşa‘nın 1876 basımlı Lugat-î Osmânî‘sinde geçmektedir. Neyi, niye boykot ediyorsunuz yâhû?

     

    SOLUK : NEFES

     

    İsmâil Parlatır’ın Osmanlı Türkçe Sözlüğü’nde “Gece gündüz berâber çalışan samîmî arkadaş” anlamında solukdaş sözcüğü geçmektedir. Siz boykot edin de böyle zenginlikleri de yok edelim.

     

    SORU : SUAL

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    TANIK : ŞÂHİT

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    TARTIŞMAK : MÜNÂKAŞA ETMEK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    TASLAK : MÜSVEDDE

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    YAĞI : DÜŞMAN

     

    Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

     

    YALVAÇ : PEYGAMBER

     

    Diriltilmeye çalışılmış, pek de yaşarlık kazanamamış bir sözcüktür.

     

    YANIT : CEVAP

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    YANKI : AKSİSEDÂ

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    YARAŞIK : MÜNÂSİP, MUVÂFIK

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    YASAMA : TEŞRÎ

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    YERLEŞKE : MESKEN

     

    Yerleşke mesken değil kampüs demektir. Zâten yazar bunu kitabın 122. sayfasında da söylemektedir.

     

    YOĞUN : KESİF

     

    Diriltme bir sözcüktür.

     

    MÜELLİFİN DOĞRULARI

     

    Bozuk saat bile günde iki defâ doğruyu gösterdiği için elbette müellifin bu kitapta doğruları da vardır.

     

    Anlam Daralması

     

    “Türkçe’ye karşı işlenen sûikasdin bir şekli de lisânımızda şöyle böyle bir karşılığı var diye aralarında pek çok mânâ incelikleri bulunan beş on kelimeyi birden boykot etmektir. Meselâ öteden beri herkesin bildiği savaş kelimesi mevcud diye bunun normal Türkçe’de mukaabili zannedilen sekiz on kelime atılmaktadır. Harb, muharebe, cidal, mücâdele, cihad, mücâhede ve cenk…” (Sayfa 87)

     

    Yazar bu eleştirisinde haklıdır haklı olmasına da bu anlam daralması için öz Türkçeciliği mi suçlamalıyız? Yoksa Türkçe’nin derinliklerine vâkıf olamayan, beceriksiz Karşılıklar Kılavuzu hazırlayıcılarını mı?

     

    Bu meseleye daha sonra başka bir yazıda ayrıntılı olarak değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik şu örneği vereyim. Şöyle deniyor.

     

    “Eskiden dilimizde mütercim de denirdi, tercüman da… Bunların arasında anlam farkı vardı. Şimdi hepsi çevirmen oldu.”

     

    Doğrudur. Kimileri böyle bir daraltmaca yapmıştır. Peki bu kısırlığı gidermek için hem halk ağzında yaşayan, hem târihî metinlerimizde geçen, hem de birçok çağdaş Türk lehçesinde kullanılan dilmaç sözcüğünü kullansak nasıl olur? Yânî mütercim yerine çevirmentercüman yerine dilmaç desek. Bir düşünün bence…

     

    Geçmişin Anlaşılmazlaşacağı Kaygısı

     

    “Peki bunlar (gençler)-bırakın çok eskiyi de- otuz kırk sene evvel yazılmış eserleri dâhî nasıl anlayabilecekler!”

    (Sayfa 87)

     

    Bu haklı bir uyarıdır. Ama dilin değişmesi gerçekten geçmişi anlamamıza engel mi? Evet geçmişi anlayalım diye müptezelce işler yapıldı. Kimi çevirmencikler Peyâmi Safâ romanlarında râyihâ yerine koku sözcüğünü koyarak çok büyük bir iş yaptıklarını zannettiler.

     

    İyi eğitimli bir İngiliz, Şekspir’in yapıtlarını anlayabilir ama günümüzde yazıp, çizecekken o yapıtlardaki yığınla Eski İngilizce sözcüğü ve deyimi kullanmak zorunda hissetmez kendini…

     

    Hem Kitâb-ı Dedem Korkud‘dan, hem Safahat‘ten, hem de Aziz Nesin‘in ve Yaşar Kemal‘in öykülerinden, romanlarından lezzet alabilecek bir kuşak yetiştirmek olanaksız mı?

     

    Gençlerin geçmişi anlayamayışının nedeni Türkçecilik değil eğitim düzenimizdir ve elbette de gençlerimizin az okuyuşudur. Yaşı benden büyük olduğu hâlde “Necip Fâzıl Kısakürek’i okuyup da anlayamıyorum. Dilimizi mahvettiler!” diye sızlanan kişiye sâdece gülerim. Bunu diyen kişinin belli ki okuma alışkanlığı yoktur. Ben Necip Fâzıl’ın kitaplarını ilk okumaya başladığımda 15 yaşındaydım. Bilmediğim sözcükler çıkmıştı elbette ama zamanla bunları öğrendim. Çok kitap okuyup da Necip Fâzıl’ı anlayamadığını söyleyenler ne okuyorlar ki? Migros’ta şekerin yanında satılan kitapları mı?

     

    Yazım Sorunu

     

    Yazar sağır nun ile belirtilen ses konusunda haklıdır. Ancak yakın zamanda bunun için genizcil n harfi önerilmiştir.

     

     

    Almanca bile 1996’da büyük bir yazım değişimi geçirmişken bizim de yazım sorunlarımızı kısa sürede düzeltmemiz olanaksız değildir.

     

    Sonuç

     

    Bu şekilde bir boykotçuluğun dilimize hiçbir yararı olduğunu düşünmüyorum. Elbette Türkçecilik adı altında birçok kuraldışı sözcükler türetilmiştir. Unutmayın ki Macarlar çok daha kuraldışı sözcükler türetmişti. Ayrıca Osmanlı Türkçesi de kuraldışı sözcüklerden münezzeh değildi.

     

    Türkçecilik sâyesinde türetilen sözcüklerin dilimize toptan zarar verdiğini söyleyenler sâdece şu soruya yanıt versin. Aydın Köksal’ın bilişim terimlerini Türkçeleştirmesi de dilimiz için zararlı mı oldu? Bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım… gibi sözcükler dilimize zarar mı verdi?

     

    Yeni sözcükleri kullanmak için dilde ayıklamacı olmak zorunda değilsiniz. Geçmişe tekme atmak zorunda da değilsiniz. Dilerseniz eski sözcüklerle, yeni sözcükleri birlikte de kullanabilirsiniz. Kimsenin kafanıza silah dayadığı yok.

     

    Anlaşılan, nasıl ki Kemalistler Osmanlı’yı toptan reddetmeyi mârifet bilmişlerse Türkiyeli İslâmcılar ateş püskürdükleri Kemalistlere öykünerek Cumhûriyeti ve onun herhangi bir alandaki üretimlerini toptan reddederek dönüşçülük yapmayı mârifet biliyorlar.

     

    Doğru tavır ise geçmişi bir bütün olarak görüp tevârüs etmek, yanlışından kurtulup doğrusunu benimsemek değil midir?

     

    Değerleme:

yukarı çık